bölüm-2 kapak
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm


BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri





SANAT ÜZERİNE

Yaşam: doğum süregenliğiyle sonsuza koşar. Sanat: uzamda bırakıtlarıyla evrensele uzanan köprüdür.
Ohalde ölümsüzlük için yegane silahımız sanattır
E. Aydın, 5Mayıs1996

    Her insan dünyaya seçkin ve ayrıcalıklı özelliklerle gelir. Üyesi bulunduğu toplumun çalkantıları, yetilerin yüze çıkması ve belirlenmesine yardımcı olur. Yetiler, atalarımızın birleşik maşeri vicdanlarından bizlere ulaşan birikimlerdir. Bulgularımızın temelini oluşturacak, geleceğin bulgularına olanak tanıyacak, hazırlayacaklardır. Şair James Joce ne güzel söylemiş: "Ey yaşam hoş geldin! Milyonlarca kez gidiyorum karşılamağa deneyimin gerçeklerini, ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını".
James Joyce'un anlattığı bağlamda, sanat kısa bir sürede oluşmuyor. Çaba, soylar boyu uzayıp gidiyor. Çağımızın büyük bir çarpıklığı; sanatçı bir zenaat sahibi gibi para kazanmak çabasına kendini kaptırıyor. Bu istek sanatın doğasına aykırıdır. Yaratı, özgürlük, sonsuz özveri ister, karşılıksız vermeği bekler. İşte o zaman göklerin en uç katmanlarında gezinmeğe,zaman zamansızlıkla hesaplaşmağa hak kazanır. Artık o bir "en" dir.
    Çağımız yarışma ve yarıştırma çağı olduğu için, hiçbir olgukendi çizgisine ulaşmağı beklemiyor. Yumurtadan tavuğa geçiş, sebzelerin kış uykusu, okuma ve algılamanın yapısına ters düşen hızlandırılmış okuma, dalında bir türlü olmağa ulaşamayan bütün meyveler hormonlarla, antibiyotiklerle, vitaminlerle kendi karekterini yitirirken, sanat da olabildiğince hızlandırıldı, sulandırıldı, bodurlaştırıldı.
    Yıllarca sanat dışı bir görevde çalışıp emekli olmuş birisi artık rahatca sanata soyunuyor, ve başa oynayabiliyor. Sanata olan ilgisini çok geç sezinleyen birileri, bir yerlere gelebilmek için çalmadığı kapı kalmıyor.
Türkiye genelinde ünlü bir sanatçıyla yanyana fotoğraf çektiren büyük usta olduğu kanısına ulaşıyor.  Aslında zamanlar içinde, yarış atı olmayan sadece sanatçıdır. O kendisi ile yarışır, değirmenlerle değil, devlerle savaşan bir donkişottur. Böylece büyür büyür, ruzimahşer olur, David olur, kayalıklarda Meryem olur, son akşam yemeği olur, boşluklarda yaygın bir tını olur, zaman içinde erimeyen ruh olur. Bizler bodur sanatçılar ata nal çakıldığını gören kurbağalar gibi ayağımızı uzatıyoruz, nal çakılsın diye.
Bütün sanatlar göz nuru, alın teri,akıl, zaman ile beslenir. Bunlar verilmeden sanat alınamıyor. Onun ardışık kurallarına göre, öznel anatomisi, metafiziği, yoğun bir emek ve bitmeyen bir çaba ister.
    Her yerde ve her zaman yaşayan insanların kalplerini aynı heyecanla titreten, bilinçleri sihirli bir bağ ile birbirlerine bağlayan deha, insanlığın birleşik servetidir. Sanat evrensel, sanatçı ölümlüdür. O, sanatın ölümsizlüğü uğruna seve seve ölüme bile razı olur. Bütün insanlığın üzgüsünü, sevincini, zahmetini tek başına taşıyan dehalara saygımız sonsuzdur.
E. Aydın

    Resmin klasik olmuş tarifine bakılırsa "doğayı incelemek, görmek, esinlenmek ve duygu, düşüncelerimizi bir düzlem üzerinde, ışık, gölge, renk yardımıyla düzenlemek" denildiğini görürüz. b2-07
    Eğer, resim doğayı yorumlamak, ondan esinlenmek kavramını getiriyorsa, doğa, simetri, geometri ve matematiksel yapı özelliği taşır. Ve tarih içinde bu konuda üstat diyebileceğimiz kişiler rönesans öncesi ve rönesans sonrası ustaları, doğanın bu gizemini bulmuş sanata esas almışlar ve dünyanın dört bir köşesindeki müzelerde hayranlıkla seyredilen erişilmez değerde eserler vermişlerdir.
    18.yüzyılda başlayan İmpresyonizm, sanata yeni bir bakış açısı getirmiş, ama resmin tarifine ters düşmemiştir. Bu görüşe dayalı ekollar bir tür araştırmalar dizisi getirmiş, ancak son sözünü söylememiştir. Sanat'ın ömrü, insan ömründen çok uzundur. Son söz, zamanların ötesinde söylenecektir. Görünen odur ki sanat, resim sanatı büsbütün, kuralsız, rasgele, boya ve şekil karmaşasından sanata da varılamaz.
    Duygu ve düşüncelerden, incelemelerden soyutlanmış sanat olamaz. Seyirci ve sanatçı bir bütündür. Bir toplum ve reis, bir ulus ve başkan, bir peygamber ve ümmeti arasında diyalog gereklidir, şarttır.
    Günümüz sanatçısı seyirciyi kenara iterek yalnız kalmaya çalışıyor. Eserlerinde bir mesaj ve yorum bulundurmuyor, neredeyse mesajı suç sayıyor. İnsan olgusunda mesaj vardır. Ne kadar soyutlar, ne kadar simgeleştirirseniz, deforme ederseniz ediniz ama seyirciye bir çıkış yolu bir mesaj vermek durumundasınız. Yoksa yapılan iş sanat olmaz, anlamsız bir uğraş olur.
    Böyle çalışan sanatçılarımıza güncel bir konuyu getirdiğinizde "Atatürk'ün 100.doğum yıldönümü" dediğinizde, hemen acemileşir. Resmin en geçerli kurallarını bile kullanamama durumuna düşerler. At üzerinde bir silahşör, yerde yığın yığın iskeletler anlatmaya kalarlar. Halbuki Türkiyemiz 'de nereye bakarsanız Ata'yı görürsünüz. Esen yelde, uçan kuşta, çalan sazda, gün ve gece boyu yurdun her yanına hareket eden otobüste, tüten, üreten bacada, öğrenci dolup taşan okullarda, elektrik üreten barajlarda, dağların arasındaki göletlerde, bin derde çare olan hastanelerde, tarlaları derin kazan tıraktörde, ıldır ıldır dalgalanan ekin tarlalarında, denizde ağ atan balıkçıda, hergün yavaş yavaş yükselen apartuman, ilden ele uçan uçakta Atatürk vardır.
    Görmek, duymak, özveri ve emekle işlemeyi göze alanlar. Sanat duyma, görme, düşünme işidir, kolay olmaz, kolay olmuşsa sanat olmaz.   
Emekli Resim Öğretmeni
Ethem Aydın
SANAT VE YAŞAM İKİLEMİ
    Güncel trafiğinizin dışına çıktığınızda, tatlı, endişeli bir ürperti duyumsarsınız. Her obje sizi ilgilendirir. Dikkatiniz derli toplu, duygularınız alestedir, yani istim üzeredir. Sevdiğiniz, sevmediğiniz, beklediğiniz, beklemediğiniz her görüntüyü ayakta bulursunuz. Sizin için zamanın saat tiktakları duyulur hale gelir. Yeni çıkacak bir dergiye yazı hazırlamak da benim için aynı duyguları harekete geçirdi. İnsan, ilk tanışmalarda bir iç tedirginlik duyar ve ölçülü uyumlu olmak çabasına düşer. Yazdıklarını, konuştuklarını belli bir ölçüde tutmağa çalışır.
    Yaşam ve sanat sonsuzluk kavramlarıdır. İnsan ise yorumcu ve ölümlüdür. Yaşam çizgisinde insanoğlu ölümsüzlüğe ulaşmak için sanata öykünür.
    Bu, onun tek dolaylı umududur. Genel anlamda sanat, ayrıntıda duyarlılıktır. Günaydın demek, vedalaşmak, çiçeği görmek meyveyi yorumlamak, mevsimleri, mevsimler içinde canlıları bilinçle gözlemek, yürüyen zamanı adım adım izlemek  bir sanattır. Bir ev temizliği, bir yemek pişirme, ütü yapmanın bir sanat yönü de vardır. Kısacası yaşamak bir sanattır. Buraya kadar anlatılanları bir kaç somut dize ile irdeleyelim.
Beni bir dağda buldular
Kolumu kanadımı yoldular
Dolaba layık gördüler
Derdim var inilerim
(Yunus Emre)
Çukurova bayramlığın giyerken
Çıplaklığın üzerinden soyarken
Şubat ayı kış yelini kovarken
Cennet dense sana yakışır dağlar
(Karacaoğlan)
    Mitoloji, halk türküleri, efsaneler, masallar, bize hep ayrıntıları getirir. Selvi boylum, sisam bellim, gül yanaklım, keklik sekişlim, şahin bakışlım sözcükleri günümüzün önüne sunulan benekli ayrıntılardır.
    Van Gogh bir fırtınadan sonra Ren kıyılarında gezinirken kardeşi Teo'ya şöyle yazıyor: "Azizim Teo, bugün Ren kıyısında gezintiye çıktım. Gördüğüm şeylerden çok duygulandım. Sanki kıyıdaki çeşitli bitkiler, taşlar, çakıllar, fırtına ve dalgalara karşı kendilerini korumak için birbirlerine içten sarılmışlardı".
    İnsancıkların insan olabilmeleri için yalın doğadaki tınıları algılayacak antenleri açık tutabilmeleri gerekir.
    İsmail Baltacıoğlu'na bir gün bir öğrencisi gelir, "sayın hocam, bana bir ödev verildi, şu Sultan ahmet çeşmesinin özelliklerini ve güzelliklerini anlatır mısınız" der. Profesör, söze başlamadan önce sorar: "şiir yazar mısın?" yanıt hayır. Resim yapar mısın?" yanıt hayır. "Bir enstrüman çalar mısın?" hayır. "Şarkı söyler misin?" yine hayır yanıtını alınca: "Be genç dostum, şiir yazmıyorsan, resim yapmıyor, müzik bilmiyorsan, ben sana Sultan Ahmet çeşmesinin özelliklerini ve güzelliklerini nasıl anlatırım?
    Her düşünce dalga boyu olan bir titreşimler çokluğudur. Her güzellik, düzen ve estetik düşünceden doğar.
Ethem Aydın
Mavi Çizgi Dergisi Haziran1991


b2-08    Doğada, canlı cansız bütün varlıklar, sanat örgüsüyle bezenmiş. Yaşamın, sonsuz, gizemli ilkeleri, onun üzerine kurulmuştur.
    Yine diyeceğim ki, hiçbir varlık sanattan soyutlanamaz.
    Hiç sorguladığınız oluyor mu? Arı niçin bal yapar, kelebek, o kısacık ömründe neden bu kadar görkemli, tavuk, bu kadar ölçülü, biçemli yumurta yapar? Tohumun büyümesi, dal yaprak vermesi, çiçeğe, meyveye gitmesi, doğum, ölüm, hepsinde, aklımızın almayacağı kadar sanat vardır.
    Doğanın bir parçası olan ve bir türün temsilcisi olan insan, iç bükey olarak da sanata yatkındır. Ancak çoğu zaman bu dürtü, bazen hayat boyu ilgilenilmediği için kör kalır. Ben sanattan anlamam, ben sanat yapamam deyişi, buradan üretilmiştir. Tamamen iğretilemedir.
    Zenaat için, en iyi sözcüğü vardır çünkü zenaat, fayda esasına göre çalışır. Sanatta ise, fayda, kazanç, dış dünyada kalır. Yapmak, daha çok yapmak, bozmak, tekrar yapmak, olayın karakteridir. Sanat nasıl öğretilir sözcüğü, hala tartışmalıdır. Bu tartışma sürmelidir ve sürecektir.
    Zira sanat, öz benle baş başa kalarak yaratılırsa, anlamına uygun olur ki, yalnız başına emek bile muhteremdir, saygıdeğerdir.
    En iyi, henüz bulunmamıştır, aranmaktadır, asırlar boyu aranmıştır ve aranacaktır. Çağımızda, bütün dünyada sanat medyanın tuzağına düşmüştür.     Kim daha çok sansasyon yapmışsa, o en büyük olmuştur.
Hemen demeliyim ki, az da olsa "Has Sanat" da  yapılmaktadır. Az olması onun öz karakteridir. Eğer her methedilen sanat olsaydı, sanat tarihleri dolar, taşardı. Sanat gözden sızan bir soğuk pınardır. Yani insan beninden, eğitim, görenek, türlü etkileşimden, kendini kollayıp, yüze çıkabilmişse, "en" olur. Eğitim, öğretim, sadece ve sadece öz bene giden yolları, bilimsel ve denenmiş seçenekleriyle kolaylaştırır. İşte hepsi o kadar. Bu yüzden sanatçı, her dem amatör kalmalıdır. Tarihte de hep öyle kalmışlardır ve çünkü sanat, müspet ilim değildir, ölçütü olmamıştır, olmayacaktır. Biz öğretmenler ve gelecekte sizler, öğrenci karşısına bir takım somut verelerle çıkmaya çalışacaksınız, perspektif diyeceksiniz, enteriör diyeceksiniz, rakursiden dem vuracaksınız, altın orandan bahis edeceksiniz. Not verebilmek için gereklidir ama dozunu kaçırırsanız, hem siz hem de öğrenci, erekten uzaklaştırılmış olur. Her insan doğası gereği sanat yapabilir. Yeter ki, kendi öz benine, kendi içine bakacak gücü kazanmış olsun. Bilirsiniz, sanat ayrıntıdan yola çıkar. Böylece, farkını, fark ettirir. Duygularla ve hayallerle beslenir. Böylece bütün kaosun sınırsızlığında gezinir. Böylece bütün bilimlerin üstüne ve ötesine geçer ve rehberlik görevini üstlenir.
İlk insandan günümüze doğru bakarsanız, mağara duvarlarındaki eserler, Astek ve Mayalar'da totemler, fetişler, Mısır Sanatı'ndaki gerçekçilik duyguları, ayrıntıdaki zevk cümbüşü, Elen Roma Dönemleri kiliseler, katedraller, camiler, ölü kuyuları, hala, derin ilgimizi çeker. Hele hele, Çin Sanatı 'ndaki ayrıntı cümbüşü, hep saygıdeğerliğini korur.
    Sanat evrensel bir sözcüktür, ola gelmiştir, ola gidecektir. Hiçbir sanat, kendi çağı içinde yargılanamaz. Olay, bayrak yarışı gibi, etaplara bölünmüştür, her nesil kendi etabını koşar, sonuçta, başarı ve başarısızlıklar, evrensel çizgide yoruma açılır. İnsanın var olduğu her yerde, şöyle veya böyle sanat vardır. Dünyada olduğu gibi, bizde de sanat vardır. Özgün olanı vardır, taklit olanı vardır, şablon olanı vardır. Böylece İslam'da veya Osmanlı'da sanat yok, diyemeyiz, vardı ama göreceliydi.
    Bir şeyi iyi bilmek gerekir. Sizler, Türkiye'nin eğitim, öğretim kurumlarında, çocuğa iyi ve doğru görmeyi öğreteceksiniz. Zira her vatandaş, ne iş yaparsa yapsın, iyi görmekle, doğru görmekle başarılı olabilir. Bundan sebep yetiştiriliyorsunuz. Sanatçı olmanız hedef değil, bunu iyi bilesiniz. Eğer bu arada, sanat yapmaya da zaman bulabilirseniz, yani artı zaman olarak yapınız, yine bayrak yarışındaki yerinizi koruyabilirsiniz.
    Ben, iyi bir resim öğretmeni olmak için çok çaba verdim, olup olmadığım tartışılır. Bu arada resim de yaptım. En çok çalışmayı, emekli olduktan sonra yapabildim. Ama bana ressam denildiği zaman hala utanır ve bir güvensizlik duyarım. Kanımca, ressam sözcüğü, Tanrı sözcüğü ile ve hatta, daha kapsamlıdır çünkü tanrıyı da, ressam yarattı. İnsan yarattı.
Resim öğretmenlerinin izleyici sorunu yoktur. Toplum içinde hep birincil yer alır, doğaldır ki, çocuğa inebildiği derecede. Resim öğretmeni, bütün bilimlere vakıf olmak durumunda, artı felsefe de bilmelidir, pisikolojiye hakim olmalıdır. Daima, verdiğinizden fazlasını alırsınız, toplum sizler sayesinde eğitilmiş ve başarılı olur. Daha ne istersiniz?
    Şayet, halkımızdan kopmadan, onun nabzını elinizde tutarak, sanat yapabilirseniz, izleyiciniz hep olacaktır. Sanatın para getirmesini düşlüyorsanız, yanılırsınız, içtenliğiniz zarar görür, çalışmalarınız klişeleşir ve siz, yok sayılırsınız. Bu olguyu, tavuğun yumurta yumurtlamaktan men edilemeyeceği bağlamında düşüneceksiniz. Fayda, konu değil.
    Etkilenme konusuna gelince, Edison'u düşün, Rayt Kardeşler'i düşün ve bugünkü teknolojinin vardığı çizgiyi düşün. Her binanın bir temeli vardır. O temel çok eskilerde atılmıştır. Biliyorsunuz, ressamlık diye bir meslek yoktur, ama kendilerini ressam sayan hayalperestler vardır. Öğretmen, doktor, tabelacı, tüccar, say sayabildiğin kadar. Ama önerim şudur, sorularınızı daha gerçekçi seçiniz, iyi bir öğretmen, iyi bir resim öğretmeni olmak için ne yapmalı diye düşününüz, inanarak deyiniz ki, ben bir resim öğretmeni olacağım, en büyük benim. O zaman belki, size, bazı önerilerim olabilir. Eğer yeniden bir meslek seçmek duru(*)
E. Aydın
İSMAİL DOST
    Sanıyorum bütün öğretmen çocukları, sizin gibi, radikal yargı yetisine yatkın oluyorlar. Organize, disiplin içinde, hep emir ve komuta sistemi geçerli. Halbuki yaşamın kurumları tam bunun tersine işler.
    Herşeyi bileceksin ama münasibini yapacaksın. Bunun için kanunlar var ama hakimler de var. Yumurtadan yeni çıkmış civciv gibisin, çevrende bir kaos, bir karmakarışıklık görüyorsun, kendine görece yorum ve yargılara varmak istiyorsun, neyin ne kadarının size gerekli olduğunu bilemiyorsun, kanunun hazineleri içine düşmüş bir insan gibi sakin, kararsız ve obursun. İşte öz yaşam bu çizgide başlıyor. Gücümüz yettiği kadar bir ömür boyu gerekliliğine inandığımız zaman ve mesafelere uygun şeylerin seçimi gerekiyor. Yine bu çizgide akıl, eseme değişkenliğine ulaşıyor ve tutarlılıklar değer kazanıyor. Bir Atatürk'ü, İnönü'yü, bir Demirel'i, bir Mikelanj'ı, Renuar'ı, Wangok'u düşün, bunlar bu çizgiye sıradanlıkla gelmediler. Farklılıklarını yaratmak için, fayda çizgisinde çok emek verdiler, yoruldular, iyi veya kötü, isim veya eser bırakıp öldüler.
    Yaşam böyledir, ölüm hep vardır, var olacaktır. Öyleyse var olmak için tutarlı bir felsefeni kuracaksın, karamsarlığa bilet kesmeyeceksin, olan herşey olmuştur, olacaklara kendini hazırlayacaksın. Bunun içinde nikbin olacak, yarınlara umutla bakacaksın.
    Yaratılışın özünde hesap, geometri vardır, simetri vardır, rasgelelik körlüktür, sanatın körlüğe tahammülü yoktur. İyi gören, iyi ve içten duyan insan için sonsuz seçenekler vardır, ama akıl, göz nuru, alın teri, emek gerekli değişmezlerdir. Tarihe ve sanat tarihine bakarsan bunların yalın örneklerini görürsün. Senin adalet kanunu örneğini beğendim, bu uygulama şimdiye değin cisimler için vardı, hesaplanabilirliği de beraberinde idi. Siz bunu psikolojiye ilk uygulayan genç mucit olacaksınız, hesaplanabilirliğini de getirmek şartıyla.
    Dünyadakini bilmiyorum, Türkiye'mizde sanat, artist  mankenlerin elindedir, raslantılarla bir yerlere varılacağı umuduyla, boya boyayabildiğin kadar, hele bir de medyanız varsa keyfine doyum olmuyor
    İsmail, yaratı hiç bir çağda kuralsız olmamıştır, olmayacaktır, bunu kafana iyice yerleştir.
    Kaosa bak, galaksilere bak, yaratılışın kendisine bak, her yerde ince ince hesaplar dansediyor. İşin garibi, güzel dediğimiz herşey de bu evrensel kuralların çizgisindedir. Övünelim ki, tanrılar atalarımızı çok seviyorlarmış, bir takım kuramları onlara ilham etmişler. Öperim.
E. Aydın, 17Mayıs1993
NURİ BEY DOSTUM
    Çok zaman varki hep hatırımdasın, Allah'tan bugün pekmezci geldi, sinekler havalandı. Şu sanat dediğimiz ucubenin meğer ne çok çeşidi varmış. Üç beş baldırıçıplağı peşine takan herkes siyasi, üç beş sanat çığırganının okeyini alan, her fırça kullanan sanatçı oldu. Ortalık öylesine toz duman ki, insanın kendini göstermesi zor oldu.
    Nuri, ilk insandan buyana ortaya konan ve bizlere ulaşan bırakıtları müzelerde, rüprüdüksiyonlarda görüyoruz, topluca insanlık olarak ilk hayran olduğumuz şey alınteri, göz nuru, akıl oluyor. Öyle ki bu öge hiç değişmeyen ölçektir evrensellik için. Sanat bir raslantı olamaz, zaten ismi üzerinde bir raslantı. Yoğun düşünce, yoğun kaygı, us görünün kanatlarında, sanatın otağının önünden belki geçilebilir, yoksa yapılan herşey bir avuntu, bir moda olur. Bizler zor kazanılmış birer diploma aldık ve sanatın öncül elemanlarını yeni yetmelerimize ulaştırmak görevi ile maaşlandırıldık yıllarca, inanarak yeni yetmenin karşısında güya görev yaptık ama zaman zaman sanat nedir, ne değildir diye sormak gereksinimi duyuyoruz bu karambolda. Eğer bu sorgulamada, eğer ben yanıtımı veremiyorsam, bir yerlerde birşeyler ters gidiyor demektir.
    Nuri, sergiler geziyordum, büyük başların beğenilerini görüyor, kendi beğenimle karşılaştırıyorum, neyin peşinde olduğunu anlayamıyorum. Bazen kirli bir tuval üzerinde kargacık, burgacık renk lekeleri, bazen boya kimyasından yoksun renk akıntıları arasında kurşun kalemle çizilmiş anlamsız figürler, boya çanağına düşmüş fasulye taneleri, ünlü sanat eserlerinden aktarılmış kötü kopyalar, sanat eseri kisvesinde karşınıza çıkıyor. Çağımızda evet herşey makroya doğru gidiyor, hüzmesel değişkenlik kaçınılmaz ama, o, sanat dediğimiz olay varya, o, sonsuza kadar mikroda yaşayacak, bunu bilesin.
    Kanıma göre sanat bir kılcal olaydır. İmbiklerden süzüle süzüle mikroya gider, aksi düşünülemez.
    Eğer çit dediğimiz herşey keçi olsaydı, dağ taş keçiye keserdi.
    Bu neye benzer biliyor musun? Bayrak yarışına benzer, herkes kendi etabını, kendine uygun saniyelerde koşacak, değerlendirme yarışın sonundadır. Eğer öyle olmasaydı koca sanat tarihi bir avuç ustayla temsil edilir miydi!
    Geliyorum, bunları size niye yazıyorum, biliyorum siz yazacak çok şeyi olduğu halde, buna sorumlu olduğu halde yazmayan birisiniz. Bense her fırsatta, her elektriklendiğimde birilerine yazmak isteyen birisiyim. Karşıma aldığım kişi ilgilensede ilgilenmesede, okusa da, okumasa da, bir nüshası benim dosyama girmiştir. İşte benim için gün içinde yapılmış en iyi işlerden birisi bu olacaktır. Öperim.
E. Aydın, 11Ekim1993
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ RESİM BÖLÜMÜ
ÖĞRETİM ÜYESİ MUZAFFER TİRE'NİN RESİM
SERGİSİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ
    2Şubat1988 Salı akşamı Adana Kültür Sitesinde bir resim sergisi izledik. Eserlerin tümü, Sanatta yeni bir soluk idi.
Bilindiği gibi sanat; uygar, bağımsız olması gereken bir olaydır. Çağlar içinde sanat, hiçbir zaman şimdiki kadar özgür olamamıştır. Geçtiğimiz çağlarda olduğu gibi halklar, inançları siyasetleri doğrultusunda, bugün sanatı yönlendirmeye çalışmıyorlar.
b2-09    Artık sanat bugün, sanat için yapılıyor. Sanat eseri yok artık, sanatçılar var.
Bilindiği üzere, görsel olaylar hep görecelidir. Böyle oluşu düşünülerek, daha önce asırlar boyu denenmiş, kurallaştırılmış sistemler, perspektiv, rakursi, modöle, altunoran, klorobüskür gibi kavramlar, yeniden ameliyat masasına yatırılmış, yeni sentezlere tabi tutulmuştur. Böylece eski kuram ve kavramların paralelinde veya dışında yeni, yepyeni yollara çıkılmıştır.
    İnsan, içinde bulunduğu şartlar icabı, çevresinde bulunan eşya ve eşyaların değişik münasebetleri üzerinde, şartlanmış, psikolojik bir baskıya uğramıştır. Bu görecelik, 17.ci asra kadar bir zorunluluk, bir gereksinim idi. Fotoğraf icad edilip, hatıra konusu ona devredilince, artık sanatçı bir soluk aldı, silkindi, kendi asıl görevini aramaya başladı. Hem de aklın, mantığın sınırlarını zorlayarak insanın araştırmasına, onun duyu ve  düşüncelerini delik deşik ederek, özün peşine düşüyor. Herşey buluş, yenilik için. Sanatçının yükü ve görevi, böylece ağırlaştıkça ağırlaşıyor. O da bundan yılmış değil. Bugün daha yürekli ve daha cesur.
Büyük üstat Goya, "O, elinde pergel, iletki, cetveli ile görkemli doğayı yaratırken ben oradaydım" dedi diye, engizisyondan az mı çekmişti. Koca usta Mikelanj, Ruziceza, ruzimahşer'i görülür düzeye getirmek için, az mı İblislerle boğuşmuştur? Hem de dinin, mistizmin paralelinde olmasına rağmen. Çağdaş sanat ve sanatçı, artık dizginlerini kendi eline almış, sanatın girdaplarında boğuşmakta, görülmezi görülür, duyulamazı duyulur etmek çabası vermektedir. Artık görünen onun için ölmüştür, yeni formlar, dokular, imajlar yakalamak durumundadır.
    Picasso, MatisseJean Arp, Fernand Leger, Vilademir, Paul Clee görülenin ötesini anlamak, anlatmak için yaşadılar ve öldüler.
Villiam Carlos diyordu ki: "haydi yürü de yap, eylemlerin adını koy ve onları uygula kendin... İşte şimdi sanatçının tanrısal işlevi denilene girilmiş bulunuyorsun". Ürkütücü sözleri bir yana bırakalım ve diyelim ki doğasın, eylem halinde. Bu bir eylem, hareket halinde bir süreçtir. Fiil ağır basıyor, yaratacaksın.
    Sayın sanatçı Muzaffer Tire, bu anlamda güzel eserleriyle bizlere ışık tutmaktadır. Ancak renklerin kimyasal yapısı ve kalıcılığı için de bir çaba verseydi, zamana karşı da önlem almış olurdu.
E. Aydın
SANAT VE BİLİM ÜZERİNE BİR ÖZELEŞTİRİ
    Eğer Türk tarihi yanlış yazılmamışsa bizde sanat en az OrtaAsya ile başlar. Soyutlama, stilize, deformasyon, detaydan arındırma sanatımızın özelliği ve güzelliğidir.
    Dokumalarımızda geçen motifler, çadır yapımız, mekan fikrimiz, mekanı süsleme özelliğimiz, derin bir özgeçmişi yansıtır. İpekyolu dizisi bizi söyler gibidir. Özde kültürümüz ve kültür birikimimiz bu kadar sınırlı da değildir. Yakın devirler içinde, beylikler, fütuhatlar, Osmanlı'lar ve islam dininin daha değişik görüş ve anlayışları sanat denizine pırıl pırıl kaynaklar halinde boşalmış, sonuç olarak Anadolu uygarlıklarıyla bütünleşmiş, zenginleşmiştir. Dünyada hiçbir ülkenin ulaşamayacağı kadar görkemli ve özlü olmuştur.
    Türk ve islam sanatları doğayı enteresan bulmaz. Doğada her görüntünün yanıltıcı olacağını, bulgu, duygu ve sistematik düşünce , geometri ve matematikle zenginleştirilerek, öz sanat, bugünün ve dünün düşünce açısının tavanına ulaşmıştır. Osmanlı'ların labirentlerde gezindiği bir dönemde, rönesans rastlantı olarak Avrupa'da patlamıştır.
    Bilim ve sanatta Avrupa karanlık çağlarını yaşarken, biz mekaniği, sibernetiği, balistiği biliyor ve kullanıyorduk. Ancak din anlayışımız bireyselliğe açık olmadığı için, kişisel çıkışlar baltalanmış ve destek görmemiştir. Rönesans ve sonrası düşünceler dizisine bir göz atılırsa, "yaşadığın dünyaya, insanlara, canlılara, kendi gözlerinle bir bak, açık ve seçik olarak gör, hepsini kendi bulacağın bir düzene göre sıraya koy" der. Bu, bize ait olan ölçütler, rönesansın ana teması olmuştur.
Sanat alanında ise, empresyonizm dahil bütün ekoller bu çizgide olmuştur.
    Cumhuriyetten sonra biz, önceden tanıdığımız şeyleri Avrupa'ya aramağa gittik. Görüşlerini tabulaştırdık, tabirimi hoş görün, çöl bedevisi gibi, her gördüğümüzü sarıp sarmalayıp yeniliktir diye Türkiye'ye getirdik, empoze ettik.  Bazı sağ duyu sahibi Bedri Rahmi, Avni Lifiji gibi sanatçılar "buradan alacağımız bir şey yok" diye yurda döndüler. Sanatı kendi içimizde aramamız gerektiğini savundular. Bazıları ise şövalye kılıklarında döndüler ve uzun süre üstat olarak boy gösterdiler. Bu kargaşa hala sürer gider. Evrensel kanıya göre, sanat, bir hesap kitap işidir, geometri işidir. Mısır ve Elen sanatlarına bakılırsa, durum daha açıklık kazanır. Kuralsız sanat olmaz, rastlantıların sanatta yeri yoktur. Akıl, göznuru, emek, bulgu değişmeyen yaratı yoludur.
Bizler her nedense, hemen hemen her konuda yanılgı içindeyiz. Şehirleşme, ekonomi, betonarme, sanayi, sıpor, zıraat, hep dış ülkelerin yanılgılarından nasibini almıştır.
    Türk evi, kendi iç görkemini, kulanışlılığını, apartumanın bir düze ve sağlıksız yapısına terk etmiş; zıraat, yerli, ömürlü ve binbir özellikli bitkilerimizi soysuz, tatsız, dış korunaklı bitkilere terk etmiş; ticaret, düzenbazlıkla eşdeğer bir kavrama ulaşmış; yabancı sıporcular sahalarımızda cirit atar olmuş; nerede ise, güreş için bile Avrupa'dan hoca aramağa başlamışız. Sanki Aliço'lar, Mümin pehlivanlar, koca Yusuf'lar bizden, bizim kısır saydığımız imkanlarımızdan yetişmemişler gibi. Aslında bu denli aşağılık duygusuna düşmemize gerek yok Bir Japon duyarlılığıyla kendimize dönelim yeter.
E. Aydın
(*) HOCAM
Akşam serginizi zevkle izledim.
Sanatçılar özgün yapıtlar koymuşlar hepinizi kutlarım. Bana sorduğunuz soruyu ben de hep kendime sorarım. Özellikle resimde "çerçevenin vazgeçilmezliği nedendir"?
    Çünkü çerçeve boşluktaki yapıta sınır kor. Sayısal çoklukta buna gereksinim vardır. Yontuda ise bu kural çok çok önemlidir, Ankara'da olduğu gibi.
    Sanat nesnesinin formu, bulunduğu boşlukta uyumlu çevresinde dolaşabilmesi, modeleye olanak tanıması gerekir. Hele böylesi anlamsız salonlarda uygun malzemeyle sınırlamak gereksinimi vardır. Yoksa güzelim yapıtlar uzamda yiter gider.
Saygılar Sevgiler.
E. Aydın, 5Mart2002
SANAT VE İNSAN'IN ÖTE YÜZÜ
    Fas'ın güneyinde çölde yaşayan bir göçebe kavim, (Taureqler), kumun üzerine inanılmaz güzellikte, içten gümbür gümbür taşan duyumlar ve onun coşkusuyla resimler çizerlermiş.
    Sonra, kavuran sıcaklar, sam rüzgarı, yavaş yavaş veya birden bire resimleri kapatır, ertesi günler yine ve yine yaparlarmış. Yaşamın gerçek anlamı, insandaki bitmez çaba ve değişmeyecek, yok oluşa karşı, sessiz bir direngenlik, ezelden ebede bir ses değilmidir. İnsanın kendine karşı verdiği bir savaşım. İşte bana göre sanat, göstermelik bir damla leke değil pınarlar gibi çağlayışın dinginliklerde erimesi değil mi?
E. Aydın, 26Mayıs1994
BAŞLIKSIZ
    Şimdi size sıradan bir düşünü olarak Ethem kardeşinizin şu iletisi, orijinal yeni güncel değildir. Aslında çok geç kalmış, Çukurova geleceğinin portresidir. Sanatla düşünenler, tarih boyu hep tutarsız bulunmuşlardır.! Ancak gelecek zamanlar onların hayal olarak ortaya koyduklarıyla gerçekleri bulmuştur. Sanatçılar tabir iraz amiyane olsa da av köpekleri gibi güzel geleceğin kokusunu alırlar, avcıya hedefe ateş etmek kalır.
    Eğer şu organizesinden sorumlu olduğunuz yalın gücün yönünü ovaya döndürecek bir barajı yapabilir, kanalize edebilirseniz, yalın ve görkemli panoromanın seyirlik  dekoru olarak Çukurova göklerinde gökkuşakları oluşturmak da benden olacaktır. Dahası bulutları boyayabilir, renkli kar da yağdırabilirim. Yeterki ilk adımı siz atın ve sizler gibi genç dinamik kişiler yolu açsın!
Bilim yarışmaları, şenlikleri, devletin ve devletlerin kültür sorunudur. Adana bunu yapmağa kalkarsa yine tabiri amiyanesiyle ata nal çakıldığını görmüş kurbağa ayanı uzatmış gibi olur.
    Unutmayınız amaç: Çukurova'da kültür ve sanattır. Saygılar sevgiler
E. Aydın
SEVGiLi HOCAM.
    Ankara'da bir sergimde idi sanıyorum. Genelde olanağımın da yetersizliği nedeniyle çoğunlukla suluboyada yoğunlaşmıştım. Yeni yeni yapılmış yağlıboyalarım da vardı.
    İlk yağlıboyamı Kars'ta kağıt üzerine portre bir kaç kar manzarası sergimi oluşturuyordu. Şimdi ismini anımsayamadığım ünlü bir eleştirmeni gezdiriyor, yapıtları kendime görece hikayelendiriyordum.
    Eleştirmen salonu terkederken nasıl bulduğunu sordum. Keşke büyümeseydin dedi.
Yıllar sonra öğrenebildimki: resim öykü değildir
    Öyleyse resim nedir, ne değildir sorusuna yanıt aradım. Resim nedir sorusuna hala yanıt arıyorum kaynaklardan.!
Pekiyi, resim ne değildir sorusu biraz bana kolay geldi.
Fotoğraf değildir
Öykü değildir.
Karikatür değildir.
Afiş değildir
Gerçeğe öykünmek değildir
    Soylu resim nedir? Soylu resim kesin kez yukarda saydıklarımdan arınan "saf yürekle" ortaya konan, sanal gerçeklerin kendine görece, özgün, düşün ve düşüncenin estetik kaygılarla desteklendiği tansığ bir yaratma olayıdır!
    Bu son tümce uzun incelemeler sonunda az da olsa anlaşılırlığa yaklaşan evrensel değişmezlerdir.
    Soylu resim büyük boyutlarda yapılır diye bir kuralı getirmez. Günümüzün şartları, bilhassa "bir öğretmen ressam" için taşınabilmesi, sergileme kolaylığı bakımından orta ve küçük boyutlarda olması akılcı bir seçim olur. Yeterki içeriği güçlü olsun.
(*)'ciğim, bunları yazarken içtenliğimi bilmeni, inanmanı, inanacağını umduğum için "gurk tavuğun bastığı cülük ölmez" deyişine sığınarak yazıyorum. Seni sevdiğimi bilirsin.
    Yapıtlarında, yukardaki parentez içi, şöyle veya böyle hep var. Onlardan arınmanda binlerce fayda var.
Nü ve figürler (ölü yüzlü) melankolik pentürü rahatsız eden yapaylıklardan da uzaklaş. Aslında kompozisyonların genelde yalnız başına bile soylu ve çok çok güzel. Renk kimyası sana görece, tertemiz renkler barok ve kılasik kompozisyondaki üstünlüğün paha biçilemez.
    İyi yerdesin kutlarım, öperim.
E. Aydın, 4.Haziran.1998
(*)  HOCAHANIM
    Bu kadar günlük telaş arasında yazdığın "Dolaşık Yumak" elime geçti. Çok sevindim. Bu, sizde olduğu gibi çocuksu çoşkuların dünü, bugünü, yarınını kapsıyordu. Onun için bir türlü uç vermiyordu.. Çağdaş kuşak "baktın iş çok, hiçbirini yapma" der.
Doğrusu bu ya, bu sözü beğendim. Size de öneririm. Hani dedikodusu çıktı, liradan beş sıfır atılacakmış, ona da sevindim. Çünki, neden dersen, ben para saymayı beceremez oldum da ondan.
    Gelelim konumuza... "Resim nedir, ne değildir" diye kendinize bir soru sordunuz mu?
    Tuval ve nesne üzerine düşen her akılcı emek göz nuru saygıdeğerdir. Çağlar boyu bu hep böyle olmuş ve böyle olacaktır. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri sanat yapıldığına göre, siz kendinizi bütün devirlerden sorumlu tutmakla yanılgıya düşersiniz. Bu bir bayrak yarışıdır. Kendi etabınızı koşacaksınız. Bir stil üzerine yoğunlaşacaksınız. O da isminiz, parmak iziniz kadar siz olacak.! Atike don dike, söke, gene dike özdeyişinde olduğu gibi, hareket ederseniz, yerinde sayyy..., geriye dön..., sola dön..., dur! oluverir.
    Oturuşkun bir sanatınız var. At gözlüğü takacak, yola devam edeceksiniz. Bu kadar basit.!
    Sonra, bir insan öğretmen olunca, ister istemez belli bir zaman kesitinde yaşamak, doğru bildiklerini genç kuşağa kopyalamak sorumluluğundadır. Bizlerde olduğu gibi...
    Sanatçı olmak, öğretmen için, öğretmenliği seçmiş olanlar için zor zenaattır gerçekten.
E. Aydın, 2Temmuz1998
ÖZEL TÜRKMEN LİSESİ, YIL SONU RESİMİŞ
SERGİSİ ÜZERİNE ÖZELEŞTİRİ
    Halen uygulanan ortaöğretim ders programlarında, resimiş derslerine çok önemli görev düşer. Diğer derslerin yapıştırıcısı ve yardımcısı olması amaçlanır. Okul idarelerinin başarı ve başarısızlığı bu iletişimin kurulup kurulamamasıyla ölçülür.
Kooperasyon bilincine ulaşmayan uygulamalar, öğrenciyi bireyselliğe ve sonunda yalnızlığa iter. Bugünün okullarında yeni yetmeler bu nedenle yalnız, bezgin, tedirgin, yarınlarından endişelidirler.
    Bilgilenmek, uygulamayla buluşmadığı sürece, bilimsel ve pedagojik olamaz. Resimiş derslerinde öğrenci, iyi ve doğru görmeyi, çizmeyi, çizgi üzerinde düşünmeyi, değişkenlikteki bütünlüğü, parçaların bütündeki estetik kaygılarını öğrenir. Güzel bir alfabeyi, düşünülmüş bir dizayn içinde Edebiyat, Tarih, Coğrafya, Fizik, Kimya ödevlerinde uygular. Resimiş derslerinde öğrenci, maddeyi tanır, ona biçim vermeyi, ölçmeyi, ölçülere uygun kesmeyi, düzen ve düzensizi uygulayarak, basit bir radyoyu, rumkof bobiniyle çalıştırır, kutular, albümler, kağıt oymalar, simetri araştırmaları, klişe fikri gibi daha binbir türlü uygulamalarla, pedagojik bağlamda zevkle çalışır, çağdaşlığın ve başarının bilincine ulaşır.
    İlgi alanımda olduğu için, çevrede açılan bütün sergileri izlerim. Okul sergilerini özellikle, yarınlara dönük olduğu için ilgilenirim.
Yapılan şovlar, eğretilemeler, gösteriş için amaçlarından saptırılmış, banal ve sahte çalışmalardan tedirgin olurum.
    Bir kaç gün önce, Mersin belediyesi altında, eski akkahve salonlarında,  Özel Türkmen Lisesinin açtığı resimiş serisini coşkuyla izledim. Bu denli kusursuz, ortaöğretim programları amacına uygun inanmışlığın, özverinin, sınırlarını zorlayan, bu sergi Türkiye genelinde bir yüceltinin simgesidir. Parçalar kendi çoklukları içinde güzel, çocuklar bütün içinde, uyumlu, sergiye öğrenci bireylerinin katılımı, dizayn, paspartolar, sloganlar, imzalar, yaş katagorileri, hemen herşey çağdaş ideo'yu vurguluyordu.
    Gözlerim yaşardı, gönlüm yarınların umuduyla doldu, sergiden bin bir umutla ayrıldım. Çocukları ve yöneticileri kutlarım.
E. Aydın
ZEKE FAİK İZER RESİM SERGİSİ ÜZERİNE
    15Aralık1994 günü, Adana Kemal Satır Sanat Galerisinde görkemli bir açılışla sayın hocamızı izledim. Kendilerini 1940'lı yıllarda tanımıştım. O zaman çok güzel kuşe kağıt üzerine çıkan "ar" ve "yapı" içeriği güçlü "Ülkü" dergilerinde yazardı. Daha çok  Fransızcadan çeviriler yapardı.
    "Büyük sanatçılar ve küçük sanat tarihi", küçük çoban ressam Cieto, sırayı kazıyan çocuğun dramı, iki nehir arasında gibi çevirilerini zevkle okurduk. Zeki Faik İzer 1906'da İstanbul'da doğmuş, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde çallı atölyesinden mezun olmuş. Resmin klasik ve akademik kurallarını çok iyi bilen, anatomiye hakim, daha çok peyzaj ve portreler üzerine öykünmüş. 1928 yılında, bir gurup sanatçı devlet tarafından Paris'e gönderildi. Bedri Rahmi, Avni Lifiji gibi bazıları, burada bizim alacağımız birşey yok diye geri döndüler, Zeki Fikrizer dört sene Andre Lhote ve Griesz atölyelerinde çalıştı. Yurda dönüşünde önce Gazi Terbiye Enstitüsü sonra da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde hocalığa atandı. Daha sonra aynı kuruluşta müdür ve profesör olacaktır. 1933 yılında, Empresyonizm'e tepki olarak kurulan (D) gurubu içinde yer aldı. Müstakil ressamlar ve heykeltraşlar birliği olarak sergilere katıldı. Zeki Faik bu sırada tekrar Avrupa'ya dönerek eski hocalarıyla iki sene daha beraber oldu. Dönüşünde artık bir lirik soyutlama sanatçısı kimliği taşıyordu.
    1943 yılında Ankara'da açılan inkilap sergisinde şu isimler göz dolduruyordu: Ferruh Başağa, (birincilik ödülünü aldı), Refik Ekipman, Hamit Göreli, Malik Aksel, Sabri Berkel, Zühtü Mürüdoğlu, Hadi Bara, Bedri Rahmi Eyüpoğlu gibi orta kuşak sanatçıları idiler. Genç kuşak tarafından yadsınıyorlardı. Hele soyut sanı gibi düşüncede değişim isteyen tamamen yeni bir ekolde eser vermeye kalkışmak, ancak bir moda merakı gibi yorumlanıyordu. Yine hocam olan Malik Aksel, "resim sergisinde otuz gün" isimli bir eser yazmıştı. Sade vatandaşın, öğrencinin, bürokratın, diğer sanatçıların eserlere bakış açılarını, yorumlarını sade ve etkileyici bir dille ne güzel yazmıştı!..
    Zeki Faik İzer, 1948 uluslararası modern sanat sergisinde (unesko) Paris bölümünü işledi, beğeni aldı. Gaughein Bürüksel'de Türkiye birincisi olarak bulundu. Ayrıca Sanat Tarihi Enstitüsü'nü kurdu. 1988 de İstanbul'da öldü. Yurtiçi ve yurtdışı müzelerde ve koleksiyonlarda eserleri var. Eserlerinden bazıları; Dolmabahçe Sarayı, Büyük Balık, Akdeniz Mit, Delacroıx'dan uyarladığı, (Cumhuriyet Inkılabı) ki, bu eser çok eleştiri almıştı, Eskişehir Yazılıkaya, genç kız portresi, harman, tuğla fabrikası, lirik soyutlamalar.
    İster istemez insanı düşündürüyor, kocaman upuzun bir yaşam sanatın, abc siyle geçmiş, ama "sanat nedir, ne değildir?" sorusuna bir yanıt getirememiş!. Sonunda resme başladığı ilk günlere dönmüş.
    Acaba sayın hocamız bizlere bir mesaj mı vermek istiyor? Bu bir giz olarak kalacak.
    Sergide gördüğümüz, kıymetli pasparto ve çerçevelerle korunmuş eserler, otuz yıl öğretmenliğimiz süresince, öğrencinin dosyasından ittiğimiz katagoridendi. Şimdi biz o, eski öğrencilerimize ne diyeceğiz?
    Bunca zaman, bunca emek, devlet desteği, kazanç hanesine mi, zarar bahanesine mi yazılacak? Saygılarımla
E. Aydın
19NİS1986 CUMARTESİ GÜNÜ
AYDIN SANATEVİNDE AÇILAN
ONBİR ÖĞRENCİNİN KARMA RESİM SERGİSİ
ÜZERİNE BİR ÖZELEŞTİRİ.
    Çocuk, duygu ve düşüncelerini, herhangi bir klişeye vurmadan ortaya dökmek ister, döker de. Bu yönüyle Çocuk Resimleri salt sanat özelliği taşır. Türkiye'mizin değişik resim galerilerinde açılıp kapanan sergileri izleyenlerce açık seçik görüldüğü gibi, günümüzde sanat bir kagaşa içindedir.
    Bu kargaşa, farklı arayışların samimiyeti içinde gün geçtikçe genişlemekte. Öze ilişkin hasletini yitirmektedir. Niçinsiz nedensiz uğraşlar sürüp gitmektedir.
    Örnekler pek çok olmakla beraber, çevrede açılan bir sergiyi konu edeceğim: 10 Nisan'da, Adana Sabancı Kültür Sitesi'nde, Ankara Devlet Eski Eserler Müzesi'nde çalışan iki sanatçı tarafından, yine devletin desteğiyle, bir resim sergisi açıldı. 25 Nisan'da da Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde izlenecek. Resimler çok küçük, fuluğ, çerçeveler çarpık, harap, üzerleri yer yer varaklanmıştı. Göze batıyordu. Bilgi için sanatçıya sorduğumda, resmi de, çerçeveyi de eskiye benzetmeye çalıştım, dedi. Bunu amaçladığını söyledi. Bu cevap belki samimiydi ama beni çok düşündürdü
    Sanatta, eskiye benzetmek, hele hele benzemek olayı, bir amaç olamaz. Amaç olunca, sanat özgürlüğünü yitirir, çağdaşlığını yitirir.
    Türk ve Osmanlı sanatlarının çeşitli evrelerine bakılırsa, çadırda, kilimde, minyatürde, mimaride, samimiyet, ciddiyet, özveri, sadelik, açık seçiklik, düşünce, ölçü, biçi, dahası yaratma gücüne saygı vardır. Binlerce soyutlamadan sonra, bir motifi kabullenmiş ve hep uygulamış bir parşümen boyu düzlemde, tek kıllı fırça ile, ince detaylı minyatürler üzerinde aylarca uğraşmış, yazı ve istif için uzun zaman harcamış, milimetrenin as katlarını arayarak, minareler yapmıştır. Bizler onların devamıyız.
Sanatın her dalında, yerimizi alabilmek, koruyabilmek, aşama yapabilmek için, konuya daha değişik bir açıdan bakmamamız gerekmektedir.
    Böyle orta sahada top gezdirmekle, atalarımıza layık olamadığımız gibi, çağdaş olamayız. Çocuk, biz sanatçılara, birçok yönden ışık tutmaktadır
    Onlarla çalışırken, onların eserlerini incelerken, durumu daha iyi anlıyoruz. Beş yaşındaki İhsan Önal, sekiz yaşındaki Zafer Özdemir, Emre Özgünel, İlhan Ogan, Ayşe Günaçkın, coşkuyla, renk cümbüşü ile, düşsel anlatımlarını Hazreti Nuh 'a kadar ilerletebiliyorlar. Onbir yaşta, Burak Alıcı, Halil Candevir, Bakihan Çamurdan, bir sanatsal yargıdan uzak, Nuh'tan bize otantik mesajlar getiriyorlar. Pazar yerlerinin iç uğultusunu, panayırların hareketliliğini, tuvallerine döküyorlar. Anlaşılırlığa indirgeyerek. Onüç yaşındaki İsmail Soğancı, Simin Aksu, Mustafa Cılacı, gördüklerinden hareketle, duygu ve düşüncelerini, iyi bir anlatım içinde bize sunuyorlar.
    Ben, yıllarca resim hocalığı yapmış birisi olarak, onlardan öğrendiklerimi, sanat kitaplarında bulamadığımı söylersem, yanlış olmaz.
    Çocuklar soyut kavramlara, bizlerden daha cesaretle ve samimiyetle yaklaşıyorlar. Bir yirmi üç nisan olayı onların fırçasında daha renkli ve daha coşkulu oluyor. Atatürk konulu bir resim yarışmasında biz büyüklerin ne denli bocaladığımız ortadadır.
E. Aydın
RASYONEL BİLGİYİ DENEYİMLERİYLE EDİME
DÖNÜŞTÜREN ZAMANIMIZIN BİR
KAHRAMANI: Adnan ATEŞOK
    O renkler dünyasının bir insanıdır. Çizimlerinde ve tablolarında mistik bir hava vardır. Tabiatta varolanları yani gördüklerimizi bambaşka yönleriyle alır, figürleri değiştirir, kendi dünyasında şekillendirir, düzenler ve çizer. Belirli kurallara uymama  özelliğiyle tanırsınız onu. Müzik vardır, şiir vardır resimlerinde. Roman, şiir, hikayeler ve makaleleri vardır sürü sürü. Sorarım ona ne bunlar; onlar öbürlerinin kardeşleri der gülerek. Adnan Ateşok'un biraz da bilinmeyen yönlerini anlatayım sizlere.
    1928'de Adana'da doğan ateşten ok, on parmağında onbir beceriyle ulusal onurun bayrağını, ele aldığı her dalda zirveye taşımış, Adana'nın ve ulusun yüz akı olmuştur. Okullarda atletizmin her dalında, boks, koşu vs. birinci olduğu kadar derslerinde de önde gitmiştir. Okulun, öğretmen ve öğrencilerin sevgilisidir; lisenin bayraktarıdır. Yüksek öğrenimini de yaparken hep başarıdan başarıya koşmayı sürdürmüştür. İş hayatında bir donkişottur. Zorları, olmazları sever ve seçer. Örnekleri o kadar çok ki, anımsayabildiğimi yazacağım. Türkiye genelinde büyük işler almış ve başarmıştır. Sulama developman projeleri ve inşaatları, Mersin limanı, göletler, Tufanbeyli, Doğanbeyli, orman yolları, yarmalar, imlalar, inşaatlar, şehiriçi düzenlemeleri vs. Geleceğin Adana'sı için enteresan düşünceleri arasında tepebağ altında üç yöne açılacak ve içine binlerce iş yeri sığacak tünel projesi, yürüyen yollar, parklarda heykeller, bir hayvanat bahçesi vs.
    Sanata üstün eğilimi vardır. Bu arada sanat galerileriyle ideal çizgiyi aramaktadır.
    Ülkeyi, insanı sever, iyi bir sanatçı, iyi bir organizatördür.
    Örnek bir insandır.
E. Aydın, 7Mayıs1995
16 Şubat Cumartesi Günü Mersin Güzel
Sanatlar Galerisi'nde Açılacak Resim Sergisi
Dolayısıyla Bir Söyleşi
    Ben Ethem Aydın, konforun, giyimin, hızın az olduğu günlerde yaşadım.
    Eşyayı loş ışıkta, karanlıkta inceledim, tanıdım. Uzun gece boyları seyahat ettim, bir aşiret kadar geceyi tanıdım ve sevdim.
Alacakaranlık ve gece biçimlere değişik ve doyumsuz bir güzellik getirir, hayal gücünü artırır, derin bakmayı, duygusal görmeyi öğretir. Özetle geceleyin, dünya bir başka güzel, gizlerle doludur.
    Beni sanatçı yapan belki de budur. Yıllarca resim hocalığı yaptım liselerde. Resim bilgisinin içinde bütün bilimleri açık seçik buluyorum. Böylece kendi bıranşımı, öğretmenliğim boyunca, diğer derslerin fanatik, bencil baskısından korumak için çaba verdim. Bir insan yaşadığı sürece sanatla, istese de, istemese de iç içedir. Doğru görmek, iyi görmek, gördüğünü sağlıklı çizebilmek, bir şeye güzel veya çirkin diyebilmek özgürlüğünü veren dersin öğretmeniyim. Kıvançlıyım.
    Sanat doğayı, doğa olaylarını konu alır. Doğada ise her şey ölçü biçi içinde gelişmektedir, rasgelelikten eser yoktur.
Rönesans ustaları, perspektiv, rakursi, klor obüskür, modöle, enteriyör, altın oran gibi sanat, kurallarını ortaya koydular. Kılasik dediğimiz ölmez, devasa eserler verdiler. İnsanı, bitkiyi, hayvanı, onların sonsuz davranışlarını titizlikle incelediler, ibadet eder gibi çalıştılar.
    İmpresyonistler de önceleri var olan kurallara kendi ışık, gölge kavramlarını eklediler, ölmez eserlerini verdiler. Çağın sanatçıları ise sanımca, hala orta sahada top koşturuyorlar,  sanatın özünde olan mesajı, estetik görüntüyü  bir kenara iterek, sanat denemeleri yapıyorlar.
    Bu tür denemelerin de sanata katkısı olacağına, ancak yolu uzatacağına inanıyorum.
E. Aydın
HİKMET KARABUCAK'ın KİŞİSEL,"NAİF"
RESİM SERGİSİ ADANA'DA, GALEERİ 6'da
AÇILDI.
    1944 Kütahya doğumlu olan sanatçı Adana'da oturuyor. İlköğrenimden sonra evlendi, çocukları var. Sabancı Kültür Sitesi'nde ressam Mustafa Dulda 'nın yönettiği resim kurslarına katıldı. Adana Altın koza efstivali programı içinde açtığı sergilerde farklı yorumlarıyla ilgi çekti.
    1933 yılında Fahir Aksoy'un öncülüğünü yaptığı "Türk Naifleri" gurubuna girdi. Yurtiçi ve yurt dışında sergiler açtı. Beğeni aldı.
Galeri6 'da dün açılan sergide 20 yapıtı vardı. Konuları ilginç, kültürel, ulusaldı. Masal zamanı, Çeyiz götürme, Kütahya düğünü, Kına gecesi, Hamam kavgası, Güvey salma, Loğusa, Kapıönü sofrası, Kör kahvesi, Sünnet düğünü, Asker uğurlama, Kuzu sesleri, Evcilik oyunu, Yuvanın temeli, Evde doğum, Obada banyo, Güvey tıraşı.... gibi.
    Kalabalık bir çağrılı gurubunca ilgiyle izlendi. Yapıtlar içinde doğup birlikte ağlayıp güldüğümüz, paylaştığımız mekanların içyüzüydü. Sıcacıktı. Tazeydi. Arındırılmıştı. Saftı. Naifti. Sanat toplum içindi. Akademizmin kural, kuram ve kavramlarıyla yozlaşmamıştı.
    Naif sanat ondokuzuncu yüzyıl sonlarına kadar dünyada ve bizde "zenaat" olarak düşünülürdü. İlgi çeken bir uğraş olarak algılanır ve değerlendirilirdi. Ütopyacılar, gizemciler, primitifler denildi. Gümrükçü Rousseau ve ardılları varlıklarını kanıtladılar.
1967'de Fransa'da Naif Sanat Müzesi kuruldu. Daha sonra, Nice'de 1982 Uluslararası Naifler müzesi oluştu.
Bugün ise Naif sanat; özgür, özgün, otantik, folklorik, saf ve konuşkan, anlaşılır diliyle izleyicileri dünde, günde, yarında gezdirerek büyülemekte.
    Türkiye'mizde ilk naif onbeşlerin içinde Hikmet Karabucak da var. O'nunla övünüyoruz.
    Türk kültürünün, etiğinin, gelenek göreneklerinin duyarlıkla anlatımı, bir iyne oyası gibi işlenişi insanımızın özbeğenisine yatkın gelmektedir.
    Atalarımızın belleğinden süzülerek Hikmet Karabucak eliyle bizlere sunulan duygu ve duyumlar, hasretini çektiğimiz öz kültürümüzün onurlu yansımasıdır. Yaşanmışlıklarımızın imleridir.
E. Aydın, 4Haz1998
23Mart1989, Toplum gazetesi
CEMAL TURAN'A
    Hiç anlamadığım şeylerden biri de, Ethem neden bu kadar çok mektup yazar?Hem de dostlarını garip önerileriyle huzursuz eder, yanıt alamadığı halde yazar.????
    Tutarsız, dayanıksız, kendini birşey sanan, sanki kendi dörtdörtlük bir düzen içindeymiş gibi konuşan bir ukala!!!
Olgunun bir de öbür yüzü var. Sevgi çokluğu ve yoğunluğu; hep beni itiyor. Kendi olamadığımı dostlar, sevdiklerim olsun istiyorum. Gözün kendisini göremediğin bildiğim için, gören göz olmak istiyorum. Akşamleyin, diyalog şöleninde, sizden size ait konuşmanız ve çevrenizde daha önce konuştuklarınız ama benim bilgim dışında olan duygu mesajlarınızı, genel konuşmalarınızda hep de vurguladığınız bir ezikliği kendime göre değerlendirdim. Yazıyorum.
    Resim yapıyorum, soylu resim yapıyorum,ama az satıyorum. Beni neden anlamıyorlar, neden "en" olduğumu görmüyorlar, sıradan resimlere değer veriyorlar, sanat ürünü edinenler, eleştirmenler beni hemen keşfetmiyorlar demek istiyorsun.
Bana göre özgün sanat, tek yönlü bir denkleme benzer, sanat sadece yapılır, tekrar tekrar yapılır. İçimizdeki itici gücün etkisiyle hep yapılır. Satış ve beğenilmek kaygısı, sanat yapanın dışındadır. Kadim sanat tarihine bir bakınız, bu hep böyle olmuştur. Sanatçı ızdırap bulutlarının altında hep yaratır, aralık vermeden duygu ve duyumlarının eşliğinde kozasını örer. Yumurtanın tırtıldan, tırtılın kelebekten hiç haberi yoktur. Yani sanat hep yapılır. Eğer içimizde, o adı büyük sanat varsa; zaman içinde koşulsuz ortaya çıkar. İzleyici, satın alıcı, eleştirmen onu ilgilendirmez. İşte buna salt, pür sanat denir.
    Yine akşam yemekte anladığıma göre, çok satmak için çare aradığını sezinledim.  Adana gibi içe dönük, verimsiz bir ırmakta balık tutmayı düşünüyorsun, bana göre tepeden tırnağa yanlış.
    Peygamberler, bir ırmağın kıyısında balık avlıyorlarmış, hepsi de çok balık tutmuşlar, bir de bakmışlar ki yukarda ırmağın akıntılı bir dönemecinde Tanrı da balık tutuyor, ama hiç çekemiyor; üzülmüş ve utanmışlar, kendisine bir öneride bulunmak istemişler, birisi giderek Ey Tanrım, burası akıntılı, biraz yukarı veya aşağıya yer değiştirseniz derler, Tanrı da yer değiştirir, oltayı daha atar atmaz bir büyük balık yakalar ve bağırır, Allah, Allah der.
    Ankara, istanbul, İzmir, Avrupa'ya gitmenin, sergiler açmanın yollarını araştır. Eğer sanatına hakikaten içtenlikli güveniyorsan!
Kesin kez bilmem gerek; çok satanlar, kolay anlaşılan, güncel, harcıalem eserler ortaya koyanlardır. Genelde bu böyledir, ama bazen içlerinde hakikaten sanat ağırlıklı olanlar da çıkabilir, ama ara sıra.
    Tarihler boyu böyle olmuştur. Bilimsel çizgi iyi ve sağlam yoldur, yalnız adamların yoludur, zordur meşakkatlıdır. Bir yapıtın tek inananı varsa, o da siz olmalısınız, zaman sizleri çoğaltır.
    Eğer dayanamıyorsanız, bakkal dükkanı açın, zanaat yapın, siyasete soyunun, terör yaratın, provaj yapın, banka soyun köşeyi dönersiniz.
    Sözün özü : gabak çekirdeği yerken doğum yapılmaz.
    İşte yine onbeşbin liram gitti, o kıymetli zamanım, saatlerim gitti, daktilo başında seninle konuşurken. Yaşam bu olsa gerek.
Sizleri seviyorum, beraberlikten tat alıyorum. Öperim.
E. Aydın, 30Ekim1996
SANAT ELEŞTİRMENİNİN EVRENSEL KİMLİĞİ
    Eleştirmenler, sanatın kıraç topraklarında ekim yapan zoru denemiş kişilerden olmalı. Sanata soyunanlar, doğayla hesaplaşır onu değiştirirken, eleştirmenin, bakışına gereksinim duyar. Halk dilinde yerleşik bir söz vardır "gurk tavuğun bastığı cülük ölmez" denir. Bana göre eleştirmen, çağdaş düşüncede olduğu kadar, gelmiş geçmiş sanatların, yaşam buluş nedenlerini de iyice incelemiş özümsemiş olmalıdır. Bir toplumun veya toplumların sanat potansiyelini doğru değerlendirmek, izleyicileri de eğitmek, insan üstü ve ötesini de kapsayan devasa bir sorumluluktur.
    İlimde, bilimde, sanatta insanlığın evrimi sürmektedir, bunun bilinciyle bakıldığı zaman; sanat adına ortaya konan her ürünün, titizce irdelenerek, "düzensizlikteki düzen" sentezine uyulmalı, geçmişin kuramsallığının esiri olunmamalıdır.
Sanat tarihini eleştirmenler  yönlendirmişlerdir, sanatın  öyküsü onlarla başlamıştır..
    Türkiye'mizde, sanat dünya ölçülerine göre, iyi yerdedir; sanat üzerine konuşanımız, yazanımız çok ama donanımlı, eleştirmen sayısı azdır.. Olanlar da, eleştirilerinin anlaşılmaması üzerinde sanki anlaşmış gibidirler. Ağdalı tümceler, biri birlerini iten sözcükler, tarafsız, yüklemsiz, ecnebi terimlerle bezenmiş ve gerek sanatcıya gerek izleyiciye ışık tutmaktan yoksun....
Orta öğretimde, plastik sanatların eğitimini Resimiş öğretmenleri verir. Orta öğretim programları, 1935 de, geniş kapsamlı, çok da güzel hazırlanmış. Öğrenciye verdiğimiz bilgiler geçmişi ve dünü kapsıyor. İstense de, güncel olunamıyor, çağdaş çizgi verilemiyor. Yine bundan neden; yarının sergi izleyicileri sanatta son gelişmelere, çağdaş tasarımlara ilgisiz kalıyor...
Sanat eleştirmenlerinin büyük sorumlulukları ve gereklilikleri beni bu yazıyı yazmaya itti. Eleştiri açık ve sade bir dille, tantanalı, sözcüklerden arınmış, tümcellerle yazılırsa ,sanırım yararı büyük olacaktır.
    Hele hele, sergi çağrıları üzerini eleştirmenlerin yazdıklar düşünceler var ki, anlayan beri gelsin!  Saygılar...
E. Aydın, 22Nisan1997





BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm