BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ
ŞEHİRCİLİK ÜZERİNE
TÜRKİYEMİZDE BİSİKLET YOLLARI
Bisiklet şehir içi ulaşımda büyük bir gereksinimdir.
Petrol kullanmaz, doğayı kirletmez, sağlık için ideal bir
spordur. Her bütçeye uygundur. Kazası yok gibidir.
Gün geçtikçe şehiriçi yollar, sırat
köprüsü gibi trafik canavarlarının insafına terk
edilmiş. Sade vatandaşlar, çocuklar, sakatlar, yaşlılar bu
curcunada telaşla koşuşturmakta. Ara sokaklar iki taraflı
araçlarla tutulmuş, sokaklarımız apartumanların
çöplüğü, yaşadığımız ülkenin insanları,
sanki dışlamış gibi sokağa çıkmaktan bezmiş. Yetki sahiplerinden
umar bekliyor.
Geçenlerde Adana'da sayın valiliğimizin katkılarıyla, Dr.Yusuf
Erkişi'nin göz nuru ve emeğiyle, kuşe kağıda basılmış
büyükçe bir kitap gördüm. Gurur duydum,
sevinç gözyaşları döktüm.
Bu yapıtın fotoğraflarını sabah yürüyüşlerinde
bisikletle ulaşabildiğim kadarını gördüm. Keşke; Aytaç
Durak'ın başlattığı bu yollar tamam olsada, bütün Adana'lılar
gelip görseler. İsimsiz kahramanlarımıza, eleştiriler yanında
övgülerinide sunabilseler.
Dr.Yusuf Erkişi'nin yapıtının adını ben koyuyorum: "Aytaç
Durak'ın yarattığı Adana"
E. Aydın, 8Aralık2001
BAŞLIKSIZ
Çok eski günlerde yolum İçel'in
bir köyüne
düşmüştü. Hindi yetiştiriyorlardı. İlgimi çekti,
bir kaç hindi sürüsünü güden
çocuklar vardı. Bu kadar hindiyi nasıl yetiştiriyorsunuz diye
sorduğumda anlattılar.
Arazimiz dar ve sulak, her evin birkaç
hindisi var. Hindiler
yumurtlayacağı yeri bilmez, rastgeldiği yere yumurtlar. Çocuklar
ve kadınlar bu yumurtaları toplar, muhtara teslim eder. Sayı yirmibeş
olunca, ortalıkta öbül öbül gezen bir hindi
yakalanır. Bir tas pekmez, acı biberle iyice karıştırılıp hindinin
ağzına zorla boşaltılır. Daha önce hazırlanan bir folluktaki
yirmibeş yumurtanın üzerine, içtiğinden sersemlemiş hindiyi
korlar. Hayvancağız kendine gelince kendini gurk sanır, yirmibeş
gün yatar, cülükler çıkınca muhtarda toplanan
yeni yumurtalar için, hindiye yine pekmez, biber içirilip
yatırılır. (Bu işlem bir hindi için, dört kere tekrar
edilebilir. Sonra hırası çıkmış bu hindi, kesime kadar besiye
alınır). Yeni bir anaç devreye sokulur. Her kuluçka sonu
çıkan cülükler, bir önceki sürüye
katılır. Yeni bir çobanın, gözeticinin eşliğinde
büyütülür. Satış mevsimine kadar büyük
bir üretim böylece sağlanırmış.
Şehrimizin çabuk büyümesine,
başkanların farkına
varamadan hizmet üretme sorunlarının arttığına bir gönderme.
Bisiklet severlere bir müjde, bu bir utopya değil.
E. Aydın
BUGÜN KONUMUZ
ÇÖPLÜK
Şehirler büyüdükçe, insanlar
çoğaldıkça, tüketim ve artıklar, toplumların bir baş
derdi haline geldi.
Haklı olarak belediyeler zorlanıyor, yere
gömseniz olmuyor,
açıkta bırakılsa sinek ve böceklerden başımız dertte.
Çareyi yakmakta bulduk. Şehrin dışındaki çöp
yığınları zaman zaman ateşleniyor. Kurttepe Adana'dan yüksek, koku
ve yağ ağırlıklı duman bulutları, Seyhan vadisinden sabah esintisiyle
şehre doğru yoğunluğunu artırarak geliyor, açık
pencerelerimizden sabah yeliyle birlikte yatak odalarımıza doluyor.
Sağlıksız, boğucu bir kokuyla uyanıyoruz. Erkenden sabah
yürüyüşüne, bir soluk temiz hava aramaya
çıkanlar bu acıklı durumun deneyimli tanığıdırlar.
Yürüyüşlerde azda olsa, maske takanlar bile
var.
Düşünüyorum da, eğer savaş
içinde olsak,
çöplüklere biraz ipelit gazı karıştırılsa, sabaha
Adana mezarlığa döner.
Adana'mızda güzel şeyler de yapılıyor. İnsana, medeniyete
dönük; ırmak boyu, pırıl pırıl yürüme yolları,
çevresi yasemin mor salkımlarla donanmış ama soluduğumuz hava,
içtiğimiz su bizi yavaş yavaş zehirlerken bunları konuşmak da
vicdan borcudur. Çernobili uzakta aramaya gerek yok.
E. Aydın
HER YOL ÇALIŞMASINDA BİRAZ DAHA
ÇUKURA
GÖMÜLÜYORUZ
VALİLİK ELİYLE HAKTAALA
HAZRETLERİNE
TARİH/FIH/19,v.s
(Eski bir zaman diliminde, ev yaptıran bir fakir vatandaşın "yüz"
liraya çok gereksinimi olmuş, çaresiz kalmış,
düşünürken aklına böyle başlıkla bir dilekçe
yazmak gelmiş. Sonuç da, ilginç ve olumlu yanıt almış.)
...
Hükümetimiz istifa etmiş, ilgili bakanlar
aylak ve sorumsuz
geziyor. Sorunumuz güncel, iş yerlerimizi su bastı basacak,
çare ararken, bu öykü aklıma geldi. Olur ya sayın
valimizin eline geçer, belki yaramıza merhem olur.!!
Adana'mızda son günlerde yol yapım
çalışmaları hızla
sürüyor. Sokak sakinleri mutlu olacakken, huzursuz oluyoruz.
Bahar geçti, yaz geçti yollara el sürülmedi.
Kıştayız.
Adana'mız deniz seviyesinden çok yüksek
değil, şehrin yol
kod'u düşük; Belediyemiz ise yolları her sene
yükseltiyor. Şehir planına göre ruhsat verilmiş nice
evlerimizin balkonları,
çoktan yoldan aşağıda kaldı. Sular bahçelere doluyor.
Adana yağmuru bol bir şehir, sağnak yağışları oluyor. Şimdiyse kurtuluş
mahallesinde, işyerleri yoldan aşağıda; hara kara
düşünüyor, huzursuz yatıp huzursuz kalkıyoruz.
Dünya şehirciliğinde, yaşlılar, sakatlar
için engebesiz
kaldırım düşünülürken; görebildiğim kadarıyla
Çakmak caddesi, Gürsel caddesi özel
yüksekliklerle donanıyor.
Dünya şehirleşmesinde, "şehir yol kodu" diye
bir terim vardır.
Değişmez, değiştirilemez.
Paris, yüz seneden beri, Venedik asırlardan
beri buna uyarken,
bütün uygarlıklar konuya uyma çabası verirken,
Türk insanı neye hep (ben yaptım oldu) oyununa getirilir.!
Ülke bu denli sahipsiz mi?
Uzmanlar kurulu, yetke sahipleri, neden hep sessiz
kalırlar?
Bu vatan bizim, zarar gören insanlar biziz, biz
bir aileyiz.
Olanları gördükçe, merasimlerde
atılan nutukları
dinledikçe uzaylı gibi kalıyoruz.!
Biliyorum "adalete baş vur" diyeceksiniz. Mahkemeyi
kazanacağım da
kesin. Ama yıllar geçecek, atı olan çoktan
Üsküdar'ı geçecek.!
Anılarım, 1927'lere, 1950'lere
götürüyor beni:
Ülkeyi canı gibi sevenlerin zamanına, kasabaları arasına
köprü yapımını geciktiren kaymakamları, anında görevden
alan valiler, adım adım gelişmeleri gören, gözeten valileri
anımsıyorum. Sorumluluk duygusunu halk için, halka ve üst
yetkelere rağmen kullanarak, büyüyen isimsiz kahramanları
anımsıyorum.
Yoksa, her tarafı harabeye dönmüş, Anadolu
75 yılda bu denli
mamur, çağdaş olabilir miydi?.!!
Şimdilerde de zor günler yaşanıyor diyeceksiniz
Ama bugün Türkiye çok
güçlüdür,
başarma şansı yüksek, çaresiz değiliz.
Yazımı, yazgımızı okuyan herkese sevgi ve saygılar.
E. Aydın
VALİLİK ELİYLE HAKTAALAYA SADE
VATANDAŞIN YAZDIĞI MEKTUBU OKUDUNUZ.
ŞİMDİ DE HAKTAALADAN GELEN YANITI
OKUYALIM:
Yıllar süren çarpık kentleşme ve
usulsüz yapılanmaya,
bir uyarı olarak, Adana'yı salladık, 400 küsür kez
sallandınız, hala da sallanıyorsunuz.
Görüldüki, herkes bildiğini yapmayı
sürdürüyor
O zaman içimizden birinin; olacakları
örneklemesi, sizlere
lisanı münasiple, uygulamalı olarak anlatması için
Aytaç Durağı atadık...
...
Nasrettin hoca'nın lahana tarlasına, bir aralıktan
dana girmiş,
lahanaları hem çiğniyor hem de göbekleri dişliyormuş. Hoca
oğluna ünlemiş, "Oğlum şu danayı kovala" derken, bir başka
aralıktan bir ulema da, elinde çuvalla bahçeye girmiş,
lahanaları sökmeye başlamış. Hoca yeniden ünlemiş "oğlum
önce şu adamı kovala" demiş...
...
Doğal afet olan zelzele Adana'mızı iyi vurdu,
neredeyse yerle bir
oluyorduk. Acımızı dindirip, yaralarımızı sarmaya çabalarken,
Aytaç Durak'ın, "zamansız seçim yatırımları",
sokaklarımıza buldozerlerle girdi. Sağnak yağmurlar daha etkili olsun
der gibi; Zaten akıntısı az olan sokaklarımızı, 50 santime kadar
yükseltme çabasını sürdürüyor.
Türkü ne demiş, "Adana'nın yolları taştan"...
Adana'lı hangi derdine yansın? Evinin duvarındaki
zelzele
çatlaklarına mı? yoksa bir süre sonra sağnak yağmurlarla
birinci katları basacak sellere mi?
Ey tanrım, doğal afetlere aklımız yatıyor da;
seçilmişlerin
intikamını hazmedemiyoruz. Adana'da Nuh Tufanı yakın...
Göz göre göre sel afatı geliyor. Yollarımız
yükseltiliyor, bizler çukura gömülüyoruz.
Belediye bizlere ev yapma ruhsatı verirken, yaptığı
anlaşmayı
hiçe sayıyor. Yıllardan beri, yol onarımında şehir akıtı kodunu
bozuyor. Yollar yükseliyor, binalar çukurda kalıyor...
Yazıyı lütfedip okuyanlar, davaya sahip
çıkınız, konuşunuz,
konuşturunuz ki, çağdaş ülkelerde asırlar önce
uygulamaya konulan yol kod'u değişmezliği Türkiyemizde uygulama
olanağına kavuşsun
E. Aydın, 22Aralık1998
SAYIN VALİMİZ OĞUZ KAAN KÖKSAL
Yazdıklarıma bir yanıt vereceğiniz umudumu yitirmek istemiyorum.
19 sokaktan bir geçiniz. Olanları yerinde görmek bir kahve
içimi boyu bizi onurlandırmak.....(*)
E. Aydın, 3AralıkI998
CUMHURİYET KİTAP KULÜBÜ
ORGANİZASYON KOMİTESİ BAŞKANLIĞINA
Adana'mızda Cumhuriyet yayınlarını topluca satan, tanıtan sanırım bir
merkez yok. Ege tatil köylerinde bile geniş ilgi gören
açık hava sergilerini hep gıptayla izlerim. Adana bundan yoksun
olmasın istedim. Emekli öğretmeniz. Ziyapaşa bulvarı üzerinde
bir mekanımız var. Kira ödemeyeceksiniz, sadece satışlardan uygun
göreceğiniz bir pirimle bize katkıda bulanacaksınız. Pazar dahil
biz hep burada oluyoruz. Kitap satın alma gücümüz yok.
Ancak, şimdilik konsinye olarak çalışabiliriz. Saygılar sunarız.
E. Aydın, 16Ekim1997
TRAFİK HAFTASINDA
2000 İNSANINA SESLENİŞ
SAĞLIKLI YAŞAMAK İSTİYORSANIZ EĞER
ÇIĞLIĞIM OKUMAYA,
DÜŞÜNMEYE DEĞER
Uygarlık tek dişi kalmış canavar değil artık.
Acımasız, ölüm
saçan, silahlarıyla donanmış üzerimize koşuyor.
Bir yandan devlet çağdaş insan yetiştirmek, eğitmek için,
rakamlara sığmayan paralar harcarken, herşey insan için derken,
yayalar, yaşlılar, sakatlar için kaldırımlar düşlerken
İnsanlarımız şehirlerde, yoğun trafikle çellik çomak
oynuyor.
Devletin yüksek izni, sürücülerin ve
araçların insafına sığınmış, "Kesimevlerindeki" sıra beleyen
koyunlar gibi telaşlı, ürkek, çaresiz.!! karşıya
geçmek için bekleşiyor!
Toplumun her türlü düzeni
için, görev almış
üst düzey yöneticiler; yaşanan, psikolojik bozulumlara
güncel, tutarlı, kalıcı üst geçitler, alt
geçitler, daha henüz akla gelmeyen yürüyen yollar
üzerine, halkla paneller, sempozyumlar düzenlenmesi, hem
demokratik hemde çağdaş bir gereksinimdir. Yapılmalıdır.
Yaşanan bu paradoksal, trajik oyuna, insanlığın
umarı kadar
dayanacaktır.!Bu dünya bizim.
İçimizdeki çocuğun, otantik
çığlığı eğer uygarlık
buysa, istemiyoruz, defol git dünyamızdan! diyesi..
Mor sümbüllü dağlarımızı, burcu burcu
tüten
kırlarımızı Ebu Kevser sularımızı, cıvıltılı kuşlarımızı, insanımızı,
kurdumuzu, kuzumuzu bize geri ver.! diyesi.
Bizler, eskiden insandık, insanca yaşıyor, insan
gibi
ölüyorduk. Hayvan bile sayılmamaktan bıktık artık.!
İnsanca yaşamak istiyoruz.
Ülkemin ve dünyanın, "Şıvgarları" bu
evrensel çığlığı
duyunuz lütfen..!!
E. Aydın, 6Mayıs2000
ROMA ATEŞLER İÇİNDE YANARKEN
NERON KEMAN ÇALDI MI?
Ziraat fakülteleri, ülke tarımında
öncü,
çağdaş donanımı olan, bu gün kadar geleceği de gören
ve kollayan, uzman ve deneyimli kişilerden oluşur. İletişim
araçlarında halka seslenirken, ürün alındıktan sonra
tarlalarda kalan ekin artıklarını yakmayınız derler. Gerekçe
olarak da yangın çkma olasılığı vurgulanır.
Bu anız yakma sonucunda, ekolojinin bozulacağı,
faydalı
böceklerin, yabanıl ve gittikçe yok olan doğayı
süsleyen bitkilerin de yanıp, soyunun tükendiği var
sayılmalıdır.
Yetke sahiplerinin uyarılarına rağmen tarım
alanlarında anız yakma,
köylümüzün bilinçsiz ama kendince fayda
umularak çıkardığı yangınlar sürmektedir.
Devlet demiryollarımız, rayları korumak için,
traversler arası
yeşilliği yakarak temizlemekte, kara yollarımız da kendi
güzergahları boyunca otları temizlemek için yakmakta.
MersinAdana yolu öteden beri bana coşkulu bir
oyunun sessiz,
yalın, bitmeyen bir pasajını verir. Refüjlerdeki Kıbrıs
akasyaları, beyaz, kırmızı zakkumları, palmiye ve okalüptüs
ağaçları, bir araç geçiminde veya hafif bir
esintide, öylesine görkemli, oylumlu sürprizli
dalgalanmalar yaparlar ki, seyrine doyum olmaz.
Sarı bir akasya çotulu,
görüntüsünden daha
çok etkiyle zakkum çiçekleri arasından, oylumlu
bir kadın kolu gibi uzanır, geniş palmiye yaprakları, sanki bu
taşkınlığı sınırlamak için Japon yelpazesi örneği
görüntüyü sınırlarken, yukarıdan binbir renk
cümbüşü okalüptüs dalları yorgun ama dinamik,
yumuşak hareketlerle ışığı beneklendirir. Süratli geçmekte
olduğunuzdan her an yeni bir oyun görür beklentiye
girersiniz. Herhele bu yol orta şeritlerini planlayan peyzaj
mühendisi çok ince ruhlu birisi olsa gerek!
Bu estetik harikası doyumsuz ve
sürükleyici seyirlik oyun
alanı; senede birkaç kez, karayolları personelince ot temizlemek
aşkıyla yakılır. Artık MersinAdana yolu bir hastane koridoru iniltisine
ulaşır, ağlayanlar, sızlayanlar, yarım yanmış canlıların trajik
iniltileri...
Adana'da her sabah yaptığım
yürüyüşlerde yine bu dramayı
yaşarım. Daha geçen baharda, etkili sloganlarla ağaç
dikme kampanyaları başlatılmıştı, ırmak boyunca binlerce fidan
merasimlerle dikilmişti. Şimdileri ot temizliği yangınları başlatıldı
belediyelerimizce. Otlar yandılar, o zavallı yeni yetme fidanlar,
yangından nasiplerini aldılar, yaralı, baygın, buraya neye dikildikleri
ve neye yakıldıklarından şaşkın, gelip geçenlere birşeyler demek
istiyorlar!...
Böylece farkında olmadan ekolojiyide bozuyoruz,
daha
üç yıl önce ırmak kenarlarında görmeye
alıştığımız lale ve gelincik tarlaları, ballı babalar, akşam sefaları,
daha bir çok yabanıl doğa süsleri soğanları yangınlarla
pişti yok oldu.. Dinlendirici, umut verici günün doğuşunu
daha bir etkili kılan yeşil alanlar yerine,
yürüyüşümüzü yangın yerlerinin melankolik
görüntüsü içinde yapıyoruz, bu da bir
psikoloji sorunudur. Pekiyi, daha üç dört yıl
önce cennet dekorlu, koyu gölgesine sığındığımız, Mersin ve
Adana Atatürk Parklarına ne oldu dersiniz?!..
Kanun koyucularımız, yeşili korumak için ağır
kanun
hükümleri önerirken, kamu kuruluşlarımız pervasızca,
yakmaya devam ediyorlar. Çevre korumacı dostlarım, olanaklarıızı
birleştirip, yetke sahiplerine birer keman hediye edelim.
Böylece yazı başlığında okuduğumuz "Roma
Ateşler İçinde
Yanarken Neron Keman Çaldı mı?", sorusu "Evet çaldı"
şekliyle yüze gelsin.
E. Aydın, Kasım1995
SITMAAĞACI"OKALÜPTÜS"
Öğretmen okuluna geldiğimizde;
Çukurova'yı sulama
amaçlı baraj yeni yapılıyor, bataklıkları kurutmak için,
sıtma ağaçları dikimi de hızlandırılmıştı. 1938.
Bahçemiz mentol kokulu, okalüptüs
ağaçlarıyla,
akasyalar ve mimozalarla görkemli koruluk ve ortasında bir şato,
bizleri büyülemiş, binbir gece masallarına dekor olmuştu.
Taşra çocuklarını, öylesine değiştirmişti ki, kendimizi
tanıyamıyorduk. O güzel günleri dün gibi hatırlarım.
Geçenlerde bir televizyon programında, sıtma
ağaçlarını
Adana'lıya benzetmiştim. Telefon edip soranlar oldu.:Neden
Adanalı ?
Eskiden Adana'lı, lacivert yün kumaştan, usta
bir terzide
özel diktirilmiş geniş ceket ve pantolon veya şalvar giyerdi. İyi
ütülenmiş, (sadakor) ipek gömlek; kırmızının tonlarında
şanjan bir kıravat, rugan iskarpin, arkasına basarak, yavaş yavaş
çalımlı yürüyüşü, sağlıklı, orta boylu
tombulca görünüşü, geniş gölgeli, salam
yapılı, çok renkli, dalları aşağıya sarkık, rüzgarlara
direngen yorgun görünüşüyle, yaratıcı felsefesi;
ağızını doldurarak genizden konuşması ve küfürleriyle
özgür, açık fikirli, tutucu olmayan, gelenek ve
göreneklerine saygısı, toplumda ayrıcalıklı kişiliğiyle farklı bir
karekterdir.
OkalüptüsAdana benzetmesi bana göre
örtüşüyor.
Saygı ve sevgiler
E. Aydın, 3Haziran1996
SAYIN AYTAÇ DURAK
Ben Ethem Aydın. Hemen hemen her sabah bir saat
yürüyüş
yaparım. Bütün gezi boyu hep sizi duyar, sizi
görürüm akşamdan sabaha yaptıklarınızla. Bundan neden,
iyi bir dostluğumuz oluşur.
Siz Anap'ın dar labirentlerine sığmazsınız, siz
partiler üstü
çizgide koşuyorsunuz. Siz bir kent soylu, öz Adanalı'sınız.
Adana'yla özdeşleşmiş bir dünya vatandaşı ve evrensel
için hazırlanmış bir uygulayıcısınız. Doğayı, Adana'yı,
Adana'lıyı, insanı iyi tanımışsınız. Ona saygıyı, hizmetin sırlarını ne
güzel öğrenmişsiniz!
Tarihe, Coğrafyaya hakimsiniz. Asırların
düşünüpte
yapamadığı şehrin yukarı kaldırılma olayını başlattınız.Bütün
bu görkemli işleri bir ömrün kısa bir
bölümünde başardınız. Bilmenizi isterim, Tanrı'nın
lütfu kadar gazabı da vardır.
Onunla yarışmaya kalkmayınız, artık hırslı olmayın, yaptıklarınızı
koruyup kollamak, yüzeyselliklerden kurtarmak, yaptığınız
bütün işler kadar önemli ve güzeldir.
Bileceksiniz, bütün devrimler yapılır ama
süregenliğini oluşturmak herkese nasip olmaz. Nedeni de, daha
çoğunu daha çok devrimi istemek, dizginleri hep gergin
tutmak, gerilimi sürdürmek insan yapısına terstir. Her
rampanın bir düzlüğe ulaşması akılcı yoldur. Yine
bileceksiniz, Türkler savaşı gece kazanırlar. Bütün
Türkiye belediyeleri ayakta kalma savaşı verirken, sıkıntılar
içinde kıvranırken, nereye ulaşacakları da belli değilken, siz
rampayı bitirmiş düzlüğün başındasınız. Artık ayağınızı
gazdan çekiniz. Kan ve alınterine malolmuş çabalarınızı
sağlamlaştırmaya emek veriniz.
Adana sizin gibi çalışkan kişiler sayesinde 2020'li yıllara
hazırdır. Etabınızı emsalsiz koştunuz, bunda kimsenin şüphesi
yoktur.
Şair ne demiş; Ey yaşam hoşgeldin! Milyonlarca kez gidiyorum
karşılamaya, deneyimin gerçekliğini ve dövmeye
ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.
Konuşmalarımızda "ben sanattan anlamam" diyorsunuz.
Bu bir alçak
gönüllülük değilse, neden bizleri çevrenizde
toplamıyorsunuz? Çağımız ekip, elbirlik
çağıdır.
Sakınola bu adam, dağlar gibi Aytaç Durak'a
nasihat etmeye
kalkıyor demeyiniz. Başarılarınızla övünüyor, daha
çok övünmek istiyoruz. Makina çağından yaşam
çağına geçişi başlattınız,
bütün Adana'da yeni ağaçlar dikiyorsunuz, baraj yolu
dördüncü durak karşısında, Onbaşılar kebap salonu, kendi
işyerinin önüne geliyor diye en az beş yaşındaki
ağaçları yok etmek için uğraşıyor, keşke kulakları bir
çekilse.
Sevgiler, saygılar.
E. Aydın, 29Haziran1994
ÇAĞDAŞ ŞEHİRCİLİK ANLAYIŞI:
ÖKSÜZ ADANA
SAYIN AYTAÇ DURAK'A İLETİ
Batı ülkeleri, şehirlerinde yapacağı kaldırım,
yol ve
refüjleri, bütün şehir halkının rahatça
kullanabileceği şekilde yapmak sorumluluğunu üstlenirler.
Çocuk, kör, sakat, ihtiyar rahat bir değişmez platformda
yürüyebilmeleri ön koşullarıdır. Bizde ise
çoğunlukla Adana'mızda, her iş yeri veya apartuman, izinli
izinsiz sokaklara barikatlar kurmakta, düpe düz yollarımızda
yapay merdivenler oluşturulmaktadır. Sağlam bir adamın bile sakat
olabileceği engeller, hızla çoğalmakta sade vatandaşın dolaşımı
engellenmektedir.
Yayalar için olan kaldırımlar artık özel
arabaların doğal
park yeri halindedir. Bu basit, mali yönü hiç olmayan
hizmetler için bile yazmak çizmek para etmiyor.
Yüz veya yüzelli yıldan beri
düşünülüpte
kuzeye kaydırılamayan şehri, Mahfesığmaza, Kurttepe 'ye kaydıran sayın
Aytaç Durak'tan bu kadar hizmeti beklemek bizim hakkımız olsa
gerek. Saygılar.
E. Aydın,
15Aralık1994
SAYIN AYTAÇ DURAK
Eşeği, deveyi, atı seçtiler. Seçim,
hız için
değil, artan nufusun gereksinimlerini, yaşanan zamanlardan yaşanacak
zamanlara ulaştırmak içindir de. Yaşanacak zamanlar, dinlence ve
eğlenceyi de beraberinde taşıyordu.
1936'larda, bir deve kervanıyla beraber Silifke 'den
Mut'a gidiyordum.
15 yüklü deve, iki binek eşeği, büyükçe bir
davar serisi, yaylımını ala ala bizi izliyordu. Yörük dedesi
katarın önünde eşeğe yan oturmuş, bir de uzun hava
tutturmuştu. Çamdüzü'ndeyiz, mevsim bahar, kuzeyden
derin bir esinti, çam ağaçlarının pürleri arasında
geziniyor, otantik bir duyumu pompalıyordu. Dede tütün
kesesini palanın kabına yerleştirdi, desteden bir kağıt kopardı,
kehribar renkli tütünden bir sigara sardı,
tükrüğüyle yapıştırdı, kavı buldu, çakmak taşının
üzerine yerleştirinceye kadar iki dolama yanı, dağ boynundan
geçtik. Taşa çakmağı vurmaya başladı, kav ateş almadı,
tekrar tekrar iki dolama daha geçtik, nihayet kav ateş aldı,
dede sigarasını yaktı, türküyü tazeledi, katarın bir ucu
dolamayı dönerken, diğer uç gözükmüyordu.
Rüzgarın tam pürlerinden süzülürken
çıkardığı tınılar, develerin ayrı boydaki çıkan
homurtular, davar çanlarının ince tınıları, bizlerin ayak
hışırtıları, dedenin lahutu sesi. Tam bir orkestra, bunlara kuş
cıvıltılarını da katılabilir, önünden geçtiğimiz
pınarların pırıltısını, kır çiçeklerinin kokusunu da
eklerseniz, ortaya dolu dolu bir yaşam biçemi çıkar; ki,
şimdileri öksüzü olduğumuz, anımsamakla bile mutlu
olduğumuz.
Dedeye soruyorum: Bu yorucu günlerden ne zaman kurtulacaksınız?
Yanıt: Bizim yeyintimizi iki eşek taşır zevkimize
onbeş deve az
gelir..!!
E. Aydın
BELEDİYE BAŞKANI
AYTAÇ DURAK'A AÇIK MEKTUP
Sayın başkan, Türkiye genelinde iyi
çalışan bir belediyeci
olduğunuz kuşkusuz.
Ama bir yerlerde bozuk birşey olduğu kesin.
Yönettiğiniz şehrin
insanları, günlerine ve yarınlarına kuşkuyla bakıyorsa, bir
günde kafanızda kurduğunuz incelemeden, uzmanların beyin
süzgecinden gelmemiş devasa projelerinizi, kısıtlı kaynaklarınızla
edime sokuyorsanız, dünceli, günceli yok sayarak, gelecek
güzel yarınlar imgesiyle kendinizi avutuyorsanız, mutsuzluk
bulutları artık Adana'yı terk etmeyecek demektir.
Adana'yı, Adana'lıyı yok sayarak; ulusal olmadan,
evrensel
olunmayacağını unutmuş gözüküyorsunuz..
Başka bir deyişle, çalışma yoğunluğunuz
nedeniyle, içinde
büyüdüğünüz şehrin bu dinamiğini, duyarlı
yapısını kollayıp korumaya ayırdığınız süre yetersiz kalıyor.
Teknoloji canavarı havamızı, suyumuzu, sokaklarımızı elimizden almaya
çalışırken, sizlerin öngörüsü,
uzgörüsüne her zamandan çok gereksinimimiz
vardır. Adana'lımız, bu güzel gücü sizde
gördüğü için güvendi, seçti.
Adana'nın atalardan devraldığımız, zengin etiğine,
kültürüne kotuyarak yapılanmak aslında çok zor
ama; bunsuz da geçmişin belleğini dışlamış olursunuz ki, o da
zorun zoru...
Çağımızın getirdiği naylon hizmetlerin
topluma getirdiğinden
(*), getirdiğinin de olabileceğini düşünmemiz akılcı olmaz
mı?.
Katılımcı, yerel, demokratik toplantılarla bizleri aydınlatmanızın, zor
olsa da evrensel bir yol olduğunu düşünüyor, sizden
bekliyoruz.
Adana'lının inandığı zaman, zorların üzerine
nasıl zevkle
koştuğunu yakın tarihimiz övgüyle yazar.
Yayalar için ayrılan kaldırımlar gün ve
geceler boyu,
caddeler iki taraflı özel arabaların park yeri oldu. Trafiğe
açılan orta kısımı, yayalar araçlarla paylaşıyor.
Atatürk caddesi, Gazipaşa, Ziyapaşa, Aşıklar
caddeleri sırat
köprüsü oldu. Çocukların, gençlerin,
yaşlıların, sakatların, yol kenarında şoförlerin insafına emanet
edilmiş olduğunu görüyorsunuz.
Çaresinin, sizin bir buyruğunuza bağlı
olduğunu
görüyorum. Örnek:Sizin oturduğunuz evin iki tarafına
arabalar park edemiyor, biraz aşağıda, Kurtuluş mahallesi iki taraflı,
gün, gece boyu park yeri.
Açıkça diyeceğim şudur: Araç
sahibi olan, kendi
park yerini bulmalı. Sokaklar hepimizindir, ayrıcalık
çözümsüzlük getirir.
Mimarının çağlar boyu değişim ve gelişimini, konum gereği
izlerim, Atatürk parkı içindeki sanat galerisinin yan
duvarında oluşan garip görüntüye, sanat
yönüyle anlam vermekte zorlanıyoruz.
Zaman geçirmeden vazgeçilmesinde
binlerce yarar umuyorum.
Zamanımızın yetke sahipleri, nedense eleştiriye
kapalıdırlar.
İstedim ki, çalışmalarınızda bizim de tuzumuz
olsun.
Saygılar sunar, işlerinizde başarılar dilerim.
Saygılarımla.
Ethem Aydın, 24Kasım2000
SAYIN BAŞKAN AYTAÇ DURAK
Adana'yı ve Adana'lıyı tanıdığınızı bir daha kanıtladınız.
Gizemli Koru tabelasıyla gönülleri çoşturdunuz.
Bu sabah yürüyüşünde yolum koruluğa
düştü. O güzel insanlarımız Gizemli Koru levhası
önünde birikmiş, ilgiyle içtenlikle konuşuyorlardı.
Ben de katıldım. Otantik, romantik söyleşiler sonra onuncu yıl
marşına dönüştü.
Yenibaraja kadar yürüdük.Kulaklarınız çınlamıştır
Regülatör çay bahçesinde çaylar
içtik, hep övgülerle sizi konuştuk. Olay,
televizyonluktu.
Gizemli Koru tabelası duygusal insanlarımızı çoşturmaya yetti.
Varolun, sağolun.
SÖZCÜ
E. Aydın, 22Temmuz2002
Günce 10TEMMUZ1993
Sayın sayın sayın, rakamlar biter dostun sıfatları
bitmez.
Son yörük yazarı Osman Şahin, ne
özlü demiş;
"Torosları görmeden ölme". Çukurova'yı sarı sıcaklar
bastırınca, Çukurova'lı ne
yapar, ne eder, kendini torosların ılıman kucağına atar. Yerleşik evler
bir kaç ay için, iş sahipleri yalnız
Cumartesi Pazar için, bu çileli yolları bazen severek,
bazen de alışkanlık olarak göze alırlar.
Üç saatlik bir sauna sefasından sonra,
1500 rakımlı Namrun
yaylasına ulaşılır. Çam ağaçlarıyla ve zaman zaman da, az
bulunur sedirleriyle, koyu gölgeli, yanal rüzgarlara kapalı,
değişken olmayan nemsiz havasıyla çok güzel bir Toros
yaylasıdır.
Uzun yıllardan beri kent soylularımız, bu cennet köşesinde tapu
edinebilmek için, Osmanlı yasalarının ve Cumhuriyet yasalarının
bütün boşluklarını kullanarak hektarlarca orman alanını
tapularına geçirebilmişler. Ormanlığın büyük bir kısmı
yok edilerek meyve bahçesi ve villalara dönüşmüş.
Eğer yeşile duyarlı bir kişi olarak, Namrun dağ otelinde bir kaç
gece geçirirseniz, gece sabahlara kadar derinden derinden gelen
motorlu hızarların çıkardıkları, iç parçalayıcı
sesler sanki kolunuzun, bacağınızın, gövdenizin üzerinde bir
gerçekmiş gibi sızılar duyarsınız. Yasalarımızın ağır
yaptırımlarına karşın, kent soylularımızın, ormanları yavaş yavaş yok
etme eğilimini gösterir, köylümüz yeşili sevmez
korumazken, keçilerimiz topraktan tohumun çıkmasına
fırsat vermezken, orman yangınları bütün yurdu tehdit
ederken, bir avuç orman aşığı bizlere de herhelde oturup Allah'a
yalvarmak düşecek.
Namrun güzel bir yayladır, ama çam ağacı sayılacak kadar
azalmıştır. Bunun için de yöre belediyesi, asırlardan beri
Namrun olan bu tarihi beldenin ismini, (Çamlı yayla) olarak
değiştirmiş, herhalde kendi gitti, ismi kalsın yadigar diye
düşünülmüştür.
E. Aydın, 10Temmuz1993, Namrun
GÜNCE
Terasta iki kişi veya uzaylı, yeşiller turuncunun
eşliğinde mavilerle
buluşuyor. Renk tonları sessizce koyu morlara kayıyor. Bütün
vadide yer yer ışıklar, ateşböceği aydınlığının dinlendirici soluk
gücünde loşluğu yakalıyor. Hemen tepemizde yıldız
kümeleri, binbir rengi yansıtan görkemli avizeler topluluğu,
gerçeklerin sonundayız artık.
Masamızda bir mum ve Oruç Aruoba geldi. "Hani
?" diyordu.
O anıyı da aslında epey sonra anımsarsın, pek de
inanmadan ! Olguları
saptamağa, uygun gerçeklere ulaşmağa çalışırsın. Hatta
sonradan gidip oralarda gezinip gerçekleri yerli yerine
oturtmağa çalışırsın, her zamanki budala tavrınla..! "Hayal mi
kuruyorum?" dersin. Oysa, işte o tek biricik gerçek anıdır. O
senin, kendini de yeniden kurmanı gerektiren.! Ancak senin kurmanla
olgu, asıl gerçek olabilecektir.
Hani yana yana dibine varmış bir mumun içinde
oluşan oyuğun
çeperi bir noktasında çatlamış, eriyik madde dışarı
akmış, fitili de açıkta kalıp tükenmişken, çatlağı
akmış maddeyle doldurup tıkayarak, bitkin fitili yeniden yakınca,
ufacık, güçsüz, belli belirsiz! Ama pırıl pırıl,
yoğun, direngen, altı canlı mavi, üstü parlak sarı bir alev
elde edersin ya.... onun gibi işte...
Özlü, özgür, içtenlikli konuşmalar, fağfur
fanusun içinde özlü, direngen yankılar yaparak bize
ulaştığında, biz kendilerimizden çok uzaklarda, ağırlıksız,
ordaburdaheryerde dokunmanın çoğalmasını ideo insana ulaşmasını
izledik. Öperim.
E. Aydın, 2Ağustos1993
BAŞLIKSIZ
Günlerden perşembe, altı temmuzdan bir gün
sonra Namrun
Yaylası'ndayım. Dağ Oteli 1300 rakımlı. Çevremde bin bir
güzellik kendi iç cümbüşü içinde.
Çokluğun çeşitliliği kendi sessizliğinin orkestırasını
kurmuşlar, tınılar yalın. Ben her sabah oturduğum yerde Cumhuriyet,
Milliyet gazetelerini okuyorum. Ayrıca Miller'den 23 sahife inceledim.
Adana'ya, Mersin'e telefon ettim. Yeğenin gelmesini söyledim. Bu
çok rahatlatıcı oldu.
Akşamları gökyüzündeki
ömürlü
parıltılarla, yeryüzünün geçici ışıkları bir
sonsuz kaosu oluşturuyor. Sanki mavi bir balon içindeymişsiniz
gibi gözüküyor. Kişi, boşlukta dolaşan yalnız yıldızlar
gibi oluyor. Geceyi biraz uzatınca uyku ile uyanıklık iç
içe ve huzurlu sabahlara açık oluyor. Burada
Ç.Ü. Resim Bölümü Öğretmeni Mustafa
Bey'le, eşi Zühal İngilizce Öğretmeni ile beraber olduk,
balayında idiler. İyi yolculuklar Selami......
Biliyor musun, senin de böyle balayı misali
geçirdiğin
güzel günler olmuştu. İçinden zengin, dışından şaşkın
ördek misali garip görünse de, zengin ve her an
farklılıklar karşılaşmasında, daha değişik farklılıklar zenginliği.
Unutmayı yeğliyorum, kurtulduğunu sandığım bazı bilinmezlerin geri
geleceğine inanmak gibi. Ne güzel gezinebiliyoruz yumuşak pamuk
yığınları üzerinde, geçmişte. Ama bir gün,
yumuşaklığın geçeceği ve gerçeğin gergin
yüzünün ortaya çıkacağı kaçınılmaz.
Burada yollar ya da iniş, düz yok. İkinci
çarşamba
günü saat 4'te yürüyüşe çıktım. 12 ( O
rakımda bile sıcak vardı, terledim. )
Bağlar, bahçeler arasından geçtim, mamureler, viraneler
gördüm, birkaç günlük dinlenmek için
edinilmiş mülkler. Yeterlilik unutulmuş, herkes her şeyi şehirdeki
gibi satın alıyor. Yokuşlar çıkmak, inişler inmek için
sanki buradalar. Kişisellik alabildiğince vurgulanmış, göz
aldığınca dağınık bir yerleşim. Ben de bu dağınıklık içinde
buradayım. İnsanın karakterinde öz ben ilintisi hep dışa vurmuş,
ama saygısızlaşarak, doğallığı yok ederek. Yayla var suyu yok, şehirli
var şehir yok, köy var köylü yok. İki ay sonra yüz
yirmi bin kişi sekiz bin nüfusa inecek, geride şehir azmanı,
şişmanlık çöküntüsü içinde bir virane
kalacak. Zavallı devlet her çamın dibine elektirik, su, telefon
götürmüş, yol yapmış. İki ay sonra bir kaos. Adı
Çamlıyayla Belediyesi balon gibi şişip şişip iniyor.
Böylece hiçbir zaman soylu bir kent olamayacak. Ne acı.
Portatif konar göçerlik, burası kadar anlamsız bir yerleşim
alanı zor bulunur. Vaktiyle köylüyü orman dışına
çıkaralım denirdi, bence şehirliyi orman dışına çıkarmalı
ve buraları köylüye vermeli, herşey daha güzel olurdu.
Elimizde uzun ip, belimizde balta, kes babam kes.
Doğa burada insandan
bıkmış. Biraz ormanda gezindim, sanki doğanın yaramaz çocukları
gibiyiz, değeri asırlar ötesine amaçlı ağaçlar
sığınacak yer arar gibiler. Hele oturum alanlarında doğa pes demiş,
gerçekten bıkmış, usanmış.
Baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz
ormana, la la...
1200 metrede bir otel insana hizmet için
sular gibi emek ve para
harcamış, özveriyle yapılmış ve aynı ölçüde
isimsiz insanlar hizmet vermek için orayı bekliyor. Bazen dolu
olabiliyor. İşte o zaman geldiğin yere marş. Başka seçenek yok,
onun için rezervasyon şart. Burada biraz kalmak istiyorum,
misafir çağırayım istiyorum. Olursa en az benden iki milyon
götürür, o da gerekli.
Tuncay'a telefon etmek istedim ama telefon yanlış
çıktı,
biraderi çağırdım, otel dolu oldu, ben bile balkonda yattım.
Daha önceden rezervasyon yapılmış. Açık havada az uyudum
ama gecem rüyalar gibi renkli idi.
Mersin Liones Kulübü iki geceliğine
geldiler. Mehpare Caka ve
bir kambiyo müdürü ile tanıştık. Uzun uzun Mehpare ile
konuştuk. Yine bir iki saatlik sabah yürüyüşünden
sonra, kiraz ağaçlarının gölgesinde, geniş ufka karşı
oturdum. Kahvem geldi. Günlük gazeteleri uzun uzun okudum,
her zaman olduğu gibi bilmecesini çözemedim Cumhuriyet'in.
Unuttum, Mehpare Hanım'la, yaşamımızın aralıklı olarak 19411957
bölümleri beraber geçmişti. Fethi'den, Fikret'ten,
Fevziye'den, Jale 'den, Beden Terbiyesi Bölüm Şefi Cemal
Bey'den, epikmandan, Şinasi Bey'den, Malik Aksel'den, Ziya Talat'tan ve
küçük aşklardan söz ederek geçti. Sonra
beraber çalıştığımız Haşmet, Saadettin, Mehmet, Hikmet Hazar,
Nigar, Melahat, Aytekin, Cahit Öztelli'den, Ahmet Özen, Hasan
Tekin Adnan Kolçak, Necla, Sevim, İdikut, Seyit, Rıza, Ali Kutun
Hikmet Erif, Ekmekçioğlu, Rabia Kıroğlu, Nihal Çizer,
Kazım Yaprak konumuz oldu.
Yine kiraz ağaçlarının altında, aynı dekora
karşı gazetemi
okuyup, kahvemi içtim. Namrun'un sesini dinledim, asırların
güncesini dinledim. Önce yalın orman urbalarım enteller
tarafından yok edildi, soyuldu, sularım derinlere kaydı, hoyrat
sevgililer artık toprağı kazarak, son nemimi de emmekle uğraşıyorlar,
soluk darlığı çekiyorum, üst bitkilerimi bile
besleyemiyorum, dağlarım bulut tutmuyor, ovadan gelen sıcak ve solunmuş
hava üzerimde bir kabus gibi birikiyor, nöbet terleri
döküyorum. Bir zamanların gümbür gümbür
pınarlarım kurudu, artık kuşlar, böcekler çekildiler,
gittiler.
Ben de cumartesi günü utancımın itkisiyle
Adana'ya
dönüyorum. Bir başka haritada, bir başka yerleşim alanında
serinlemeye, gezip görmeye gideceğim.
Ethem Aydın, 6 16 Temmuz 1994.
YAYLA YOLLARI
Yine herzamanki gibi güzel bir sabahtı.
Gökyüzü
tozpembe, mavi dağları yutmuş, bulutlar rüzgara hasret
yollardayız. Yol uzun, yol dönüşlü, çamlar,
mavilere tırmanış gölgeler, uyuyan canavar, büyük ve
serin.
Kahvaltımızı yapıp yaylaya gitmek için
hazırlık yapıyorduk. Ve
hazırlık bitti. Sonunda yola koyulduk. Mersin yaylalarına doğru
rampaları tırmanıyoruz. Evet artık dağların tepesinde, bulutların
tepesinde idik. Kendimizi uçakta gibi duyumsuyor,
heyecanlanıyorduk. Önümüzü göremiyorduk.
Yağmurda olanca hızıyla bastırmış, arabanın
silecekleri yetersiz
kalmıştı. Annem, kardeşim ve ben birbirimize sokulmuş, bir bir, kaza
olmasın diye dua ediyorduk.
Uçuşumuzun ne kadar
sürdüğünü bilemiyorum.
Sonunda bulutların arasından çıkmıştık. Hepimiz rahatladık.
Ormanda sincaplar oynaşıyordu. Bir kaplumbağa da bizi uzaylı sanmış,
şaşkın şaşkın yolun ortasında durup izlemişti.
Ve sonunda gezmek için geldiğimiz yayla
evlerine varmıştık.
Evet çok yorulmuştuk, hepimizin karınları da
zil
çalıyordu. Yüksek çam ormanları arasında bir
restaurant da durup birşeyler atıştırdık, yiyip içtik.
Artık eve dönme zamanımızdı. Bir gün daha
böyle
geçti.
Ve bir gün daha böyle geçmiş
gitmişti...
E. Aydın
SAYIN ORAL
Cumhuriyet gazetesinde, "Namrun" yaylası için
bir yazınızı
okudum.
Uzun uzun düşündüm. Hem sizin, hem de
kendim olarak
çelişik bir yargıya
vardım.
Namrun bir yayla mıdır?
Bir ilkel şehir midir?
Benim bildiğim, yörük konaklamasında bile
belli kurallar
vardır. Bu kuralları, okuyup yazması olmayan insanlarımız, gelenek
göreneklerinin yardımıyla kurarlar. Doğayı hoyratça
yıpratıp, kirletmezler.
Namrun yaylasına; Tarsus, Adana, Mersin'in tuzu kuru
mürekkep
yalamış kesimi bir ay için gelir, "nasıl yapıldığını bilinmeyen
işlemlerle, geniş çam ve sedir ormanlarını tapu kayıtlarına
geçirir", hala bitmeyen yalancı şahitlerle mahkemeler sürer
gelir, sürer gider.
Siz yaz nüfusunu 200 bin diyorsunuz, bana
göre 350 bin kişi
ormanların içinde villalar kuruyor, dereler tepelere yerleşip,
geceleri motorlu testerelerle arazi açıyorlar. "Bu duruma kim
dur diyecek"? Tepelerin arkasında tepeler var, doldurulmuş dolacak.
Kışın yerleşik nüfusun on, bilemedin 15 bin
olan Namrun'un
belediye gelirleri ne olsa ki, "her eve su, elektrik, yol, telefon,
temizlik hizmetleri sunabiliyor". Hemşehrim kafam karıştı,
yorumlayamıyorum.
Sayın Oral da bu çarpık düzene
övgüler yağdırıyor.
Namrun kangren olmuş, Asiye nasıl kurtulur, onu
düşünmemizin
zamanı gelmiş, geçiyor.
Üç seneden beri kalenin doğu kuzeye
bakan kısmından toprak
alınıyor, yol yapımında kullanılıyor. Toprak kayıyor, üzerindeki
yeşille beraber. Yarın da kalenin çökmesi şaşırtıcı
olmaz.!
Bana göre tek çare:Yönetim yaylaya
bir sınır
çizmeli, hizmetler için plan proje vermeli,
uçlarda yeni yapılanmalara özel hizmet zorunluluğu
getirmeli.
Diyeceksiniz ki"devlet boşluğu var". Evet ama
sizler, bizler de beraber
manyoto edersek, belkide bir duyan, okuyan olur.
Ulusumuz duyarsız değildir.
Dağ oteli'nin yeri, akşam öylesine güzel
ki, aşağıda fuluğ
ışıklar, gökyüzünde pırıl pırıl yıldızlar, arasında siz
sanki uzaydasınız. Öykü yaz, şiir yaz, resim düşle,
kurabildiğince hayal kur... Eşi bulunmaz bir panorama, haydi bakalım
sıra sizde.
E. Aydın, 1Temmuz2001
MAKRO VE MİKRO DA DÜŞÜNMEK
Mikrogüncel
Maaşlar, kazançlar azaldı,
Üretimimiz yok, tüketimimiz çok,
Topraklarımız çoraklaşıyor,
Orman yangınları önlenemiyor,
Trafik kazaları artıyor, sokaklar arabayla doldu, hep sayıları
artıyor. Ara sokaklar iki taraflı park yeri oluyor.Yayalara
geçit yok. Yaşlı, sakat, çocuk yaya geçitlerinde
sırat köprüsünde bekleyen kurbanlar.
Öğrenimde zorlanıyoruz,
Demokrasi sömürülüyor, din
çığırtganları ülkeyi kaderciliğe itiyor
Devlet dairelerinde iş görmek zaman alıyor, dayı istiyor.
Üniversiteler amacından uzak; gerekli eğitim ve
öğretimi veremiyor.
Ülkenin geleceği karanlık
Dış ülkelerin dayatmaları bizi Sevr anlaşmasına
sürüklüyor
sayabildiğin kadar say....
Makro ise geleceği, kazanımları öne kor. Felsefeyi de getirir.
Büyüyen şehir kendi gereksinimini
arıyor
Seyhan ırmağı parklar haline dönüşüyor, insana
değer veren bir peyzaja koşuyor, kentimiz karekter kazanıyor.
Yerleşim alanları yüzlerce yıl öncesinin ideal
projesine yani Toroslara doğru kayıyor.
Kentleşiyoruz.
Bunlar birden oluşmaz. GAP örneği.....
E. Aydın, 29Ağustos1996
ADANA SAHİDEN GELİŞİYOR,
GÜZELLEŞİYOR MU?
Boksör,altıncı rauntta, köşesinde dinleniyor, kanter
içinde gözleri yediği yumruklarla, yarı kapalı. Kaptan,
peştemalla yelliyor, yüzüne su püskürüyor.
Biraz dayan, bir iki yumruk daha, işi bitik diyor.
Boksör bir süre suskunluktan sonra,umutsuzca soruyor
Hocam, ben sahiden dövüyor muyum?
Bu öyküde olduğu gibi Adana sahiden
gelişiyor mu?
Çocuğu yaşlısı her saatte caddelerin
kenarında karşıya
geçmek için ecelle baş başayız. Bir dalgınlık anında
şöförlerin insafına terkedilmiş hayat. Durum, seyirlik
trajedya.!!
Ana yolları şehir dışına kaydırmak, insanı
düşünmek ayrıca
saygı değil midir? Böylesine tehlikelerle burun buruna yaşamağa
terk edilmişiz.
Şehir içinde ara yollar yapılıyor,
genişletiliyor. Kaldırımlar
yollar iki taraflı arabalarla dolduruluyor, insanlar çoğu zaman
caddede yürümek zorunda kalıyor.
Göklere ulaşan apartumanlar sokakları
çöplük
olarak kullanıyorlar. Altta kalanın canı çıksın.!
Her sabah belediye çöplüğü
yakılıyor. Duman ve
koku şehri sarıyor
E. Aydın, 19Ocak1995
DUR DURAK BİLMEYEN, ÜLKENİN GEMSİZ
MUHAYYELESİ, AYTAÇ
DURAK
PINARBAŞINDA SUSUZLUKTAN BAYILAN
ZEYNEBİM...............
Adana gerek tarihi, gerek kültürü,
gerek etiği,
geçmişten geleceğe sayılamaz özellikleri ve
güzellikleri, katman katman süsleyerek barındıran Pandora
misali emsalsiz bir kenttir.
Tarih içinde, bu kente emek vermiş,
unutulmazların yanında
silinip gidenler de vardır elbette.! Şimdi seçilmiş, enerjik,
yaratıcı bir belediye başkanımız var. Çalışmak istiyor,
yaratmak istiyor. Ama yalnız adam.... Danışmayı da sevmiyor.
Atike don dike, gene söke, gene dike. Zaman önünden akıp
gidiyor.
Sayın Başkan, dünya bir günde yaratılmadı.
Adana da
öyle... Kalıcı projeler; beyinler topluluğuyla üretilir.
Sivil ve uygar toplumlarda uygulama geleneği
böyledir.
Başkanlar ve üst kurullar seçicidirler.
Sorumlulukları;
dünü, günü, yarını kapsadığı için, işlerin
en soru onların üzerindedir.
Beyin topluluklarının kapsamı da geniştir. (Teknogratlar, proje
üretenler, eserin önemi ve çapına göre; halk
jürileri, sanatçılar).
Ne haldir bilinemez. Bizde yetke sahipleri (tacirler, sanayiciler,
çiftlik sahipleri, fabrikatörler), yaratıcı
güçlerini amelelikte yıpratırlar. Teknograt
kullanmayı hiç mi hiç bilemezler.
Her işi ben yaparım iyisini ben bilirim, derler ve
öyle sanırlar.
Doğaldır ki çokda yanılırlar. Dahası yıpranırlar..
Şehircilik alanında yeteneğinize diyecek yok. Ama sanatsal, kalıcı
yarınlara dönük işlerde, bizlerle dirsek temasında olmak;
koşulsuz şart.. Bu size ne külfet getirir, anlayamıyorum!!!..
Günlük işler için denecek bir şey
yok; ama yarınlar
söz konusu ise, meşveret şarttır. Yarınlar hepimizin.
Bir kaç örnekle, tümceyi açarsak:
Irmak kıyısında bir tepe oluşturuyorsunuz. (Halkın deyimiyle
Aytaç Durağın anıt mezarı)!
Tarihler boyu bu tür tepeler; yer yer yapılmış. Kimi savunma
için, kimi çağın belirleyicisi, kimileri de site
yığılmaları. Mersin'de (Yumuktepe) gibi, demir çağına kadar
uzanan, ören yerleri..
Eğer daha önce haberdar edilmiş olsaydık; çağdaş bir
mantıkla, zengin bir özgeçmiş hazırlayabilirdik.
(Henüz de yapılabilir).
Yarın sizden sonra gelenler bu esere sıradan bir toprak yığını olarak
bakmasınlar, korumak için, akılcı, anonim bir nedeni bulunsun.
Adana'yı seviyorum, her sabah sizin, akşamdan sabaha
neler
yaratabildiğinizi hayretle izliyorum. Bazen övünüyor,
bazen de dövünüyorum. Uyuz olup kaşınmamak için
de; okunup okunmayacağını düşünmeden yazıyorum. Herhalde size
yazdıklarım bir kitap olur. Çöp sepetini boylamadıysa!
Meyvesiz ağaca taş atılmaz.
Okuduğunuz için saygılar...
E. Aydın
SAYIN SELAHATTİN ÇOLAK
Her fırsatta size içtenlikle yazıyorum. Ben
bir yerere yazı
yazma manyağı değilim. Sizde öteden beri sosyal demokratların
umudunu gördüğüm için, eski ve özde bir
sosyal bir demokrat olduğum için yazıyorum. Sizi sosyal
demokratlar seçti. Bu kesime ne ölçüde saygı
duyuyorsunuz, şüpheye düşüyorum. Hergün halktan
uzaklaşarak, onların içten seslerine kulağınızı tıkayarak nereye
varabilirsiniz? Bunu bilincinde olmanız gerekmez mi?
Siz bir lidersiniz, hani mozayiğe uygun
danışmanlarınız? Etrafınıza bir
takım şakşakcıları toplamışsınız, bilimsel ve evrensal çizgiden
uzaklaşarak, halktan koparak, onu dışlayarak yürüyorsunuz,
yürüdüğünüzü sanıyorsunuz. Sosyal
demokrasinin o ulaşılmaz erdemine, kanunlara rağmen halka inmeye, onun
geleceklere açılan umutlarına ulaşmaya çaba verirken
deneyimlere, birikimlere, tabulara, kadirbilirliklere hiç mi
hiç değer vermiyorsunuz. Sizi ayakta tutacak güç ve
güçler, sade vatandaşın güncel ve gerçek
gereksinimleri hep göz ardı ediliyor. Büyük Şehir
Belediyesi ve elemanları halka yatkın değiller. Onu cezalandırmak, onu
tedirgin etmek için yaklaşıyorlar.
Bugüne değin size yazdığım
görüntüler pırıl pırıl
sosyal demokratça mantığın ve tekniğin
ölçütleri içinde konulardı, hiç birine
yanıt vermediğiniz gibi, bildiğiniz veya şartlandığınız çizgide
ilerliyorsunuz, bu da beni rahatsız ediyor. Çolak gibi duyarlı,
lider karekterli, ender kişinin böylesine katılaşması
ölçütlerime taban tabana ters geliyor. Güncel
yaşantım iyi denecek şekilde sürüp gidiyor. Ama sosyal
yapıdaki erezyon sizin gibi bir değere rağmen sürüyor.
Şimdiki yazma sebebim ise, Altın Koza girişimleri ile ilgili. Filimler
gösterilecek, sanatçılar şarkı, türküler
söyleyecekler, havayi fişekler patlayacak, Altın Koza bunun
neresinde? Nerede bilimsel, çevresel ağırlıklı arşivlere
ulaşacak paneller, sempozyumlar?..
Devasa halk katılımı nerede? Niçin,
hiç olmazsa sanat
etkinlikleri için Adana'da yerleşmiş, Adana 'da yaşayan bizlerin
bilirkişiliğinden faydalanmayı, ama samimi olarak faydalanmayı
düşünmediniz, gereksinim duymadınız? İşte yeni sosyal
demokratların çare bulunmaz kusurları olsa gerek. Bu mektubu
okuyun lütfen ama yırtıp çöp sepetine atmayınız.
Saygılar, selamlarla. Öperim, başarılar dilerim.
E. Aydın, 10Eylül1993
ALTIN KOZANIN ARDINDAN AĞLAYANLAR,
GÜLENLER
Adana'mızda Altın Koza adına bir karnaval yaşandı.
Sanki herşey bir
anda oluştu. Kaosun oluşumu gibi, bir sulusipken yağmurun gökten
boşalışı gibi, zelzele gibi, dünyanın yaratılışı gibi.
Her karnavalda olduğu gibi düzen artık yerini
düzensizliğe
terk etmişti. Tabular, kanunlar yerini terk etmiş, her olay
başıboşluğun hoyrat yıkıcı ellerine terk edilmişti. Artık herkesin her
yaptığı doğru olmuştu.
Halk, devlet babayla eğleniyordu. Sanat adına, sanat
olmayan ne varsa
ortaya koymuştuk. Benim kibar, nezih, incelikli, büyük
yürekli Adana'lıma çadır tiyatrolarından da ilkel
eğlenceler ikram edilmişti. Adana'lıya bu denli hakaret etmeye, kimler,
ne sıfatla, ne hakla yeltenebilirler? İşte oldu bir kere. Kimsenin sesi
çıkmadığına göre kadere boyun eğildi. Zaten bu ulusu yıkan
kadercilik değil mi?
Bu sabah erken, gün doğmadan Atatürk
Parkına geziye
gitmiştim, Mustafa Kemal heykeli bana küçülmüş
gibi geldi, yaklaştım, mağrur dik başıyla ileriye bakmıyor yere
bakıyordu, konuştum, konuşmuyordu. Avuntu için güllere
döndüm, hayret bir şey yerlerinde yoklardı. Yaseminler
kokmuyorlardı, bir de ne göreyim, çam ağaçları sanki
birbirlerine sarılmış ağlıyorlardı. İçlerinde yaralı
bedenlerinden kan akanlar vardı. Kan kaybediyorlardı. Çimenlere
baktım sigara izmaritleri, kola kutuları, ambalaj gereçleriyle
sidiksi kokuyorlardı.
Su boruları patlamış, her yol göl olmuş,
çeşmeler,
şadırvanlar, park lambaları kırık dökük yerlerde, tam bir
kaos, bir zelzele, bir sel baskını sonu ortalık ana baba
günü. Altmış yıl önce yeni boyanmış ayakkabılarımla
geçtiğim yollarda, ayak izlerimle karşılaştım, ben ağladım onlar
ağladı. Yarab biz neden bu denli duygusuz, saygısız olduk??!
Ağaçlar bakımsız, boyunları eğri,
hüzünlü. Yeni
doğan güneş katıla katıla gülüyordu, çevrecilik
ilgimize, yeşile olan saygımızın çapına.
E. Aydın, 28Eylül1992
ALTIN KOZA VE
ÇOLAK'IN
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Çağlar boyu gözde olmuş bir ülkenin
zeki,
çalışkan, özverili, vatansever, sevegen kişilerin
saygıdeğer oylarıyla Büyükşehir Belediye Başkanlığına
geldiniz. Adana sıradan kişilerin oturduğu sıradan bir şehir değil.
Sizden beklentileri de sıradan değil. Bu düşünceden
hareketle, atacağınız her adımda Adana'lıya saygılı olmak, onları ideal
yarınlara inanarak, inandırarak yürümemiz gerekir. Millet,
memleket sevgisi, toplumlara saygı budur. Yalnız başına Çolak,
bu denli kültürlü, ince fikirli topluma yetmez.
Özgürce çalışan bilimsel ve teknik elemanlarınız neden
varlıklarını duyurmuyorlar? Niçin o teknik kişileri etkin
kılmıyor, yeni fikirler üretmelerine fırsat vermiyorsunuz?
Niçin geleceğin Adana 'sını halkla tartışmıyor, paneller,
sempozyumlar düzenlemiyor, olumlu bulgularla yörünge
değiştirmiyorsunuz?
Bir sade vatandaş olarak, başkanlığa gelişinizden
beri, en az on adet
gerekli ve güncel konuya değindim, size değişik nedenlerle yazdım,
bunlar pırıl pırıl, tarafsız uyarılardı. Bir taneside Adana'nın
kaldırımlarının şehir kodu hesaplanmadan değiştirildiği idi.
Dünkü yağmurda bütün sokaklar birer kanalet
olmuştu, şimdi ne olacak? Kaldırım yükseldi, asfaltlar rasgele
döşendi, sular evlere vuruyor. Halk tedirgin, yaşasın maaşını
yüksekce alan teknik kurullar.
Şu Atatürk parkının hali yürekler acısı,
elli sene önce,
dar ve koyu gölgeli patikalarında, çiçek kokularıyla
gönüller yücelten Atatürk parkında artık
çocukluk izlerim şimdikileri tanımıyor. Erkek lisesi
öğrencilerini getirip, karşısında Hadi beyi ve Çukurova
mitlerini heyecenla anlattığım başı arşa değen Atatürk heykel
gurubu şimdi mahzun mahzun, okul çocuklarından hakaret
görmüş gibi duygusal ve ezik. Bu heykeller o kadar
görkemli, o kadar ideal amaçlar için dikilmişti ki,
Kurtuluş Savaşını oku yeter, anlamak için. Sayın Çolak
bir mite, bir sembole değer verirseniz o sembol, o mit değerli olur.
Sevgiler, saygılar.
E. Aydın, 26Eylül1992
ASIM'CIĞIM
Bir uzun süredir, matbuattan, dünde
televizyonda sizi
izledim. Öylesine hakim konuşuyordun ki, Çolak, ağlamamak
için gülüyordu sözlere.
O sözler ki, eksiksiz vesikalara dayanıyor,
yasaldı. Güya
Çolak sosyal demokrat olacak, Anakara'dan Adana'ya belediyeye
oluk oluk para akıyor, ortada bozuk düzen, plansız programsız bir
galerya, başı kıçı belirsiz Altınkoza şenlikleri, burada halka
ulaşan ne var? Bunları geçiyorum, sen iyi bir vatandaş, iyi bir
belediyeci olarak gözümde büyüdün. Buna
dayanarak ve güvenerek yazıyorum. Asım, bir vatandaş ev
yapacağında planını belediyeye götürür, belediye
uzmanları binanın ne kadar içerde olacağını, yoldan
yüksekliğini, balkon yönü ve uzantısın, şehir koduna
göre akıntı payını hesaplar, inşaat sahibi ile karşılıklı bir
anlaşma imzalanır. Ben belediyeye, belediye bana karşı bir yazılı
söz vermiştir. Sonra lağımı yükseltir, yolu yükseltirse
bana zarar vermiş olur. Yükselen yollardan yağmur suları evlerin
bahçesinde göllenir, yol yükseldikçe benimde
yükselme şansım yoktur. Şehrin ana caddelerine gelince, her asfalt
yapmak nedeniyle yollar en az yirmi santim yükseltiliyor. Yağmur
suları iş yerlerine doluyor, yaya kaldırımlarına birikiyor. Kısacası
şehir kodu keyfi olarak bozuluyor, sular artık belli bir menfeze doğru
akmaz oluyor.
Şehirleşme nazım planında dünyaca uygulanan bir saygı kuramı
vardır, yaya kaldırımları yaşlıların, körlerinde rahatça
yürüyebilecekleri seviyede tutulur. Adana'da ise ticaret
haneler, sanki iş yerleri önü kendi malları gibi barikatlar,
merdivenlerle donatılıyor. Kaldırımlar normal bir kişinin
geçemeyeceği kadar duvar merdiven ve buna benzer
çıkıntılarla dolu, gerçi şehrin her caddesi su
birikintileriyle dolu, hele Ramazanoğlu caddesinde artık kaldırım
kalmadı. Çakmak caddesi, Gürsel caddesi, Atatürk
caddesi barikatlarla dolu. Ben birkaç defa belediye başkanına
durumu yazdım, ama onun şehircilikle uzaktan yakından ilgisi ve bilgisi
yok, dar açıyla çalışıyor.
Bunları sana yazmakda da bir şeyin düzeleceğini
beklemiyorum, ama
büyük millet meclisini seçmezde belediye başkanlığına
soyunursan, ki kazanacağın kesin, işte o zaman bu medeni çizgi
gündeme gelebilir. Siyasette iyi bir renk kazandın, hem halkı hem
devleti gözetebiliyorsun, bu tutumun senin temsil ettiğin partide
bile yok.
Seni her zaman olduğu gibi seviyorum. Öperim.
E. Aydın, 11Kasım1993
SEVGİLİ BÜYÜKKAYA
Patlıcan patlıcanlığını, bamya bamyalığını bilmeli, siz Altınkoza
eleştirinizde küçücük çakıl taşlarıyla
yetinmişsiniz, Büyükkaya da büyük kayalığını
kanıtlamalı.
Hürriyet gibi popüler, halka yakın bir gazetede
çalışıyorsanız, orada yazıyorsanız, büyük kaya
olmalısınız, yuvarlandığınızda ses getirmelisiniz. Nalına mıhına bir
sütun doldurmuşsunuz,ihtiyarlar gibi
Bu yazınızı yasak savmak diye niteliyorum. Lütfen tekrar ele
alınız, en az benim kadar irdeleyiniz. Yapılan Altın Koza'ya karşı
duran kişi olarak ünleniniz. Size Expreste çıkan,
ilgililerce çöp sepetini boylayacağına inandığım yazımı
yolluyorum. İkinciside aynı gazetede çıkacak. Lütfen
kamuoyu oluşturalım, lütfen beraber manyoto yapalım, belki okuyan
dinleyen olur. Öperim.
Not: Mersindeki düzene bakınız, bir de bizdeki derbederliğe.
E. Aydın, 29Eylül1992
BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ