BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ
DOST MEKTUPLARI-3
SAYIN DEKAN
Masanıza bu tür bir yazı, sanırım sık sık
gelmez.
İki gün önce sizin Balcalı reyonuna
uğramıştım, reçel
almak için. Yumurta kutusu üzerinde bir reklam yazısı
gördüm, "süper kalite" gibi bir laftı. Bana ters geldi,
düşünmeye başladım. İşte bu mektup düşüncenin
mahsulü.
Vaktiyle Adana'da bir Ziraat okulu vardı, arsam
olmadığı için
oraya girememiştim. Adana'da öğretmen okulunda okurken oraya sık
sık giderdim. Öylesine bilimsel, incelemeler açık, (asırlar
ötesi düşünülerek başlatılmış) bir düzenleri
vardı. Sanki öğrenciler, iş içinde eğitim
görüyorlardı. Botanik müzesi vardı. Yerli bitkiler,
özellikleri, tür değiştirme çalışmaları, alınan yakın
sonuçlar, ideal yapı, yani ulaşılmak istenen sonuç,
azalmaya başlayan türler müzesi, narenciye çeşitleri,
yetiştiği yerler, yöresel ve kültürel özellikleri,
verimi...
Anonim olarak faydası kabul edilmiş, sayısız yabanıl
otlar saksılarda
üretilerek isimlendirilmiş. Var sayılan faydaları etiketlerle
belirtilmiş. Tavuklar, horozlar cinslerine göre ayrılmış, yumurta
verimleri, verimi artıran bulgular, bulguların yan etkileri, süs
cinsleri.
O zaman bile aklımın alamayacağı bir titizlikte,
şimdi ise sadece bir
hayal ürünü görünümünde
çalışmalar öğrenciler tarafından yapılırdı. Ziraat
okulundan alınmış bir malın ayrıca kalitesi sorulmaz, isim kalite demek
olurdu. Yirmibirinci yüzyıl orada simgelenmişti.
Şimdi bilemiyorum... fakülte olundu... neler
ileriye
dönük değişti, yumurtalarımız süper oldu. Yumurtaların
kabuğu sanki bir zar oldu, elde kırılıyor, yumurta sarısının yeri
değişti, bazen kabuğa yapıştı. Turunç reçeli kavanozda
küfleniyor, yoğurtlar kısa bir sürede ekşiyor, peynir
kıvamsız, ticari mallar gibi tuz acısı. Olaylar saymakla bitmez.
Bir Fakültenin amacı üretime
dönük olamaz. O zaman
akla bir soru gelir, ülkenin ziraatını kim ve nasıl
yönlendirecek? Süper kalite ne demek, Balcalı yumurtası
sözcüğü yeterlidir.
E. Aydın, 15Ağustos1992
MUHTEREM SÜLEYMAN DEMİREL
Osmanlı'lık ideolojisi, yirmibirinci asrın bile
ulaşamayacağı evrensel
çizgide bir ideo idi.
İnsan beyni yüceltiye dayanamadı, kişisel
çıkarlar onu
soysuzlaştırdı. Sonuç malumunuz.
Siz kaderin bir cilvesi olarak ve tabii
üstün yetileriniz ve
dinamiğinizle, bugünümüze ve yarınımıza yön
verebilecek yere geldiniz.
Bu çizgi büyük Türk ulusu için ve
dünya ulusları için Tanrının bir lutfu olsa gerek. Eğer bu
libayı giyebilir, içinde gurupsal ve partisel, bencil, bodur
duygularla kaybolmayabilirseniz ki bu çok zor ama Demirel'e
yakışır bir nosyondur. Ancak ondan umulan evrensel bir boyuttur.
Değerlendirebilirseniz tarih içinde ulaşılmaz, her faniye nasip
olmayan yerinizi alırsınız.
Diplomat gibi düşünerek, meşveret ederek,
peygamberler gibi
karar vererek, sağ duyu ve evrenselliğin ışığında, günlük
güneşlik yarınlara gitmek önce beklentimiz, sonra da
umudumuzdur. Ah şu hayallerimiz bir gerçek olsa!. Bu benim
kanımca, Türk'ün ateşle ikinci imtihanıdır. Demirel'in de son
şansı. İşiniz zor ama umutsuz değil.
Hörmetlerimle.
E. Aydın, 16Kasım1991
SAYIN BAŞBAKAN
SÜLEYMAN DEMİREL
En kötü şartlar içinde
iktidardasınız. Olabileceğin en
iyi kadrosuyla hükümet ediyorsunuz.
Popüler bir halk adamı ve ülkenin
sevgisini ve itimadını
kazanmış ender kişilerden, zatlardan birisiniz.
Atatürk'ün nutkundaki gibi karanlık günlerde yaşıyoruz.
Sizden beklentilerimiz, biliyorum sizi de aşıyor. Ancak siz de
büyüksünüz, zor günlerin adamısınız,
nükleer güçsünüz.
Günler sel gibi akıp yıkıp geçiyor. Siz
ise hep konuşuyoruz!
Üzerinize bir ülkenin ölüm kalım
çizgisinde
sorumluluğunu üstlendiniz, çalışma temponuzu değiştirmeniz,
çok çok yoğunlaşmanız gerekiyor. Bu çalı
çırpı ısısıyla, ne tandır kızar, ne de tencere kaynar.
Halkı aydınlatmayı, kanuoyun oluşturmayı,
çizginizde ve
rotanızda bulunan hatiplere bırakınız. Siz de biliyorsunuz ki, olayınız
bir ekipman olayıdır. Anladığım kadarıyla demokrasi de budur. Herşeyi
ben bilirim, ben yaparım dediğinizde ameleliğe soyunmuş olursunuz. Ana
temayı veriniz hatiplere, Türkiye genelinde, heryerde gidip
konuşsunlar, böylece davalar daha güçlü ve
inandırıcı olur. Dahası zaman kazanırsınız.
Sizler aya giden astronotlar gibi, bir süre,
ayın öbür
yüzüne geçiniz, varlığınızı ve sağlığınızı bilelim,
ama teknikten sebep yayınınız kesilsin. İnanıyorum ki, siz çok
yoğun bir çalışmayla bu enflasyonu durdurur, kan kaybını
önlersiniz.
Bu vampir gibi dikilen olayları, ya Demirel,
İnönü ikilisi
önler, ya da bundan sonra tufandır.
Düşünüyorum da, bu tür bir mektubu, bir emekli
öğretmen başbakana yazabilir mi diye, ama içimdeki sevgi
beni, bu duygusal çizgiye getirdi, büyük kusurumu bu
nedenle bağışlayınız.
Mektubumu okumanız benim için büyük
şeref olacaktır.
Dayanınız başaracaksınız, bu güç
damarlarınızdaki asil
kanda mevcuttur. Saygılarımla.
E. Aydın, 19Şubat1992
SAYIN CUMHUR BAŞKANIM
İnsanlar var olduklarından buyana, üzgü ve ezgileri de
vardır.
Hele hele umutları; onların tek yaşam nedenleridir!
Yaşama direngenlik kazandıran umut değil midir?
Sosyal birimlerde bir otorite vardır.Otorite; toplumun ve toplumların
dününü, gününü, geleceğini görebilen
veya görebileceği umulan cesur, ileri görüşlü
kişilerden oluşur.
Şöyle veya böyle, sosyal yapıda,
seçilen kişi artık
birey değil; toplumun gözü, kulağı, düşüncesi,
düşü, kamusal vicdanıdır...
Eğer erkeyi idare edenler topluluğun galeni, dedektörü
olamazsa; toplumda önce içe dönüklük,
homurtu, içten içe konuşmalar başlar, (şimdileri olduğu
gibi)..Daha yüksek konuşanlar, sokağın delileri ve ülkenin
sanatçılarıdır. Onlar sezgi ve duygularıyla geleceği algılarlar;
şıvgadırlar. Delilerin konuştuğu ciddiye alınmaz. İkincisi için
ise; zor yaptırımlar, cezalar seçilir. Çünkü
onlar doğruları açık ve yüksek sesle söylerler; dahası
erkeyi huzursuz ederler. Namık Kemal'ler, Aziz Nesin'ler, Yaşar
Kemal'ler, Nazım Hikmetler örneği.. Avrupa ve Amerika tarihinde de
örnekler çoktur. Halklar ise bu insanları dışlamazlar,
genelde severler, kollarlar, inanırlar. Size yazmak cesaretim bu
bağlamdadır.
Siz bu topluma çok emek vermiş bir kişi
olarak sayın
İnönü'nün dediği gibi, has kumaşsınız, öze
yakınsınız ve de otoritersiniz!...
Herkes sizin çizeceğiniz rotaya bel bağlamış bekliyor.
Edim umuyor. Siz Anayasamız'da belirlenen güçlü
yetkilerle donanımlısınız. Henüz karar yetkisi elinizdedir.
Milli Güvenlik Kurulu, dokuz saat boyunca diyeceklerini
açıklıkla söylemiş, beklemektedir.
Askerler bizim insanlarımızdır. İyi niyetlidirler.
Ama, gelmeye kendilerini mecbur hissederlerse; ki, durum onu
yansıtıyor. Demokrasiye verdiğiniz emekler; korkarım heba olur.
Ulusça sıkıntıya düşeriz.
Şu kısa süreçte; Ulusumuzu radikal çizgiden
kurtarabilirseniz, şerefli tarihimizde saygın yerinizi alırsınız..
Bu şeref henüz inisiyatifinizi ve dirayetinizi bekliyor.!
Halkımızında sabırla beklentisi budur.
Kanlı mı, kansız mı sözü, sıradan bir blöf gibi
yorumlanmamalı.
Uzun zamandan beri, ön hazırlığı yapılmış, olgunlaşan bir proje
aysberk gibi ortadadır. Asla umutsuz değiliz. Bu ulusun, Mustafa
Kemal'leri, Demirel'leri hep vardır. Ve var olacaktır.........
Sanatçı, E. Aydın,
4Mart1997
Siz Türk ulusunun gözü, kulağı vede diline hitaben bir
mevkidesiniz, bu her faniye veya her idealiste nasip olacak bir makam
ve görev değil. Bilirsiniz Mustafa Kemal, o mevkiye gelinceye
kadar, yani okul yıllarından itibaren, modern Türkiye'yi
düşlemeye, fikirlerinde işlemeye başlamış ve en müsait zamanı
buluncaya, yetkiye kavuşuncaya kadar çok çok kıymetli
zamanlarını inanmadığı fakat, Osmanlı'nın sanını
düşündüğü için savaşlara savaşlara girdi
çıktı. Çok geç olsa bile yalın ve çok
tehlikeli yetkileri aldı ve Anadolu'da istiklal savaşını başlattı. Siz
ise bu dirayetinizle büyük bir şans (tabi memleket
bakımından) iş başındasınız veya iş başına davet edildiniz. Çok
şükür ne tersanelerimiz işgal edilmiş, ne de istiklalimiz
tehlikededir. Diyeceğim, büyük Türkiye'nin sizin gibi
bir elemana ihtiyacı olmuştur. Ben bu kadar genellemeye girmek
istemezdim. Ancak birtakım kısır yayınlardan rencide oldum, doldum.
Konuya kendi yönümdem yaklaşıyorum:
İğneye diken, dikene batan, emekliye, olgun demeye
alışmamız gerekmez
mi? Emekli yılların hazırladığı bir büyük niğmettir, en
verimli herşeyi gerek deneyimleri ile, gerek okudukları ile
değerlendirmesini öğrenmiş insan potansiyelidir ki, bundan
çok çok faydalanmak kaçınılmazdır.
Hatırlarsanız, Orta Asya'lardan buyana liderlerin
yanında bir
ihtiyarlar heyeti vardır. Hulagu'ler, Kubilaylar, Attila'lar, kaanlar,
Bilge Han'lar, Timur 'lar, daha kimler kimler bu potansiyelden
faydalanmışlardır.
Halbuki biz hep radyolarımızda, televizyonlarımızda
emekliye bir
zavallı posası çıkmış, yardıma muhtaç, korumaya
muhtaç kişiler olarak bakıyoruz, öyle taktim ediyoruz. Bu
uzmanlar kadrosunu gerek devletçe, gerek çevrece
görmemezlikten geliyoruz. Yüksek müsadenizle, ben bu
konuya bakış açısına karşıyım. Karşıyım, çünkü
konunun özü bu açıya terstir. Fırsat verilirse bu
durumu kamu kesimine televizyonda, radyoda anlatmak isterdim. Ama
nedense bu olay davasına inancı kalmamış kişilere veriliyor ve ortaya
garip bir tablo çıkıyor, yanlışların doğrultusunda.
Sizi idealist bir vatansever gördüğüm
için bu
yazıyı yazmayı üstlendim, yoksa hepsine lafı güzaf
diyebiliriz.
Uygulanabilir bir kaç da örnek yazacağım
pratik kullanımlı.
Mesleğinde başarılı olmuş öğretmenler kendi
okullarında veya
bulundukları bölgenin okullarında saygın ve uzman olarak her zaman
kabul görmeliler, saygıyla karşılanmalılar, gerekirse fikir
danışılmalılar. (Uygulamayı etkilemeyen danışmalar veya bağlamayan)
Memurlar, amirler kendi çalışma alanlarına
rahatça
uğrayabilmeli, hüsnü kabul görmeli sırasında danışılmalı
ki, bir takım sakat çift görüşlü gereksiz
arayışlar önlenmiş, zaman kazanılmış olsun.
Biz şimdi garip bir tabloyla karşı karşıyayız.
Memur, amir, yetkili
kişi kim olursa olsun yalnız çalıştığı sürece
güvenilir sayılır oluyor. Yani hayatın bir kesimde namuslu itimata
layık, ama resmi görevi bitince de inanılmaz, güvenilmez,
uzmanlığı elinden alınmış oluyor. Acaba bu olay dünyanının hangi
ülkesi de (seçimle gelinen bölgeler hariç)
bizdeki gibidir.
Ben Adana'da otururum, 1977'e kadar da orda resim hocası idim.
Türkiye ve dünya genelinde yapılan her tür genç
kuşak yarışmasına bol bol eserler ulaştırırdım. Bir kaç gün
için İstanbul'a geldim ve Kültür Sitesi'nde
çocuk resimleri sergisini gezdim, birkaç idealist
öğretmen dışında bu sergiye eser yollanmamış, Adana'dan ise sadece
iki adet sıradan eser yollanmış. Çünkü dersin bilhassa
ilkokul çocuğu için anlaşılmamış öğretmenlerce,
idarecilerce. (*)
E. Aydın
FÜSÜN HOCAM
İnsanlar doğası gereği kusur yüküdür.
Bunu bildiğimiz
veya kabul ettiğimiz zaman, çözüm kolaylaşır.
Dostluklar uzun deneyimlerden sonra oluşurlar, oluşmuşlardır.
Açık olunduğu zaman çabuk ve sürekli, ikircimli
olunduğu zaman geç ve kısa ömürlü olurlar. Eğer
uzun çabalar sonucu bir dostluk olmuşsa,korunmasında bin fayda
vardır.
Açık olmak,aslında doğaya paralel ve gerekenidir, ancak yanlış
anlaşılmak korkusu, bizi maske takmağa zorlar, o da, öz ben
için kanser kadar zararlıdır. İyi bir deneyimden geçen
dostlukla bireyler, Eğer dostların bir gözü körse, ben
ona profilden bakarım deyebilmek Alicenaplıktır. İnsan olduğumuzdan
sebep dostlara gereksinimimiz vardır, doğal ihtiyaçlarımız kadar.
Çağdaş olmak için, bireyler yapmamız, dahası laz laşmamız
gerekiyor. Saygılar sevgiler.
E. Aydın, 13Mart1992
SAYIN İSMET (*)
Sizi (*) müdürlüğünüzde
tanıdım. Yıllardır
türlü nedenlerle ihmal edilmiş kurumu yeni bir anlayışla
düzenlerken gördüm, özverili çalışmalarınıza
saygım vardır.
Nasıl ve neden olduğunu özümseyemedim ama
Altınkoza bana bir
onur payesi düşünmüş. Tartışılabilir ama olay bu.
Altınkoza, el broşürleri basmış, ismim soy ismim eksikliydi. Ethem
Çalışkan olarak yazılmış ve altına benim özgeçmişim
yazılmıştı. Yöneticilere başvurdum, yeniden bastılar. Ancak bu
sefer de Ethem yerine Etem yazılmıştı. Hatta tanıtma kitapçığına
da yine Ethem Aydın yerine, Ethem Çalışkan yazılmıştı.
Tekrar başvurdum. Bu sefer de Etem Aydın olarak
düzeltilebildi.
Makamınıza geldiğimde bu savaşın etkisi altındaydım. Çok
sevdiğim İsmet (*) de tanıtımda Etem Çalışkan diye söze
başlayınca içimdeki birikim taştı. Size istemediğim ve de
kınadığım bir davranışta bulundum. Özür dilerim.
Hoşgörünüze sığınırım. Sevgi ve saygılarımla
öperim. Kahve içmeğe beklerim
E. Aydın, 24Eylül1994
SAYIN ALTAN ÖYMEN
Sizi çok zamandır tanıyorum. Geleceğe bakış
açınız ve
perspektifiniz daima ayrıcalıklı ve evrensel insana dönük.
Muhterem babanızı da hörmetle yadederim. Hocamdı, kendisinden
çok şeyler öğrenmiştik. Sonuç olarak bu yazıyı
yukardaki bağlam içinde yazıyorum. Dahası yeniliğe, yenilenmeye
açık bir gazetede çalışıyorsunuz. Gönül
isterki, Milliyet gazetesi hep ulaşılamayacak kadar önde olsun.
İki veya üç sene önce, sayın Aydın Doğan'a "evrenin
harikaları" dizisini vermeye başlandığı zaman yazmış, kağıt ve
içindeki fotoğrafları kasdederek, İslamda kurban kusursuzdan
seçilir demiştim. Şimdi görüyorum ki, yavaş yavaş bu
düşünceye kayılıyor. Grand Maser en son ve
göründüğüne göre kusursuza yakın olacak.
Gazete reklamlarla ayakta duruyor, bunu anlıyorum.
Ama dizayn ideleri
pervazsızca zedeliyor. Bunu televizyonda da yapıyor, insan nedense
onları hoş görebiliyor. Aslında önemli eğiti hiç bir
suretle kesilmemeli. İyi bir dinleyici biz konuşanlar için ne
kadar önemli ise, iyi bir okuyucuda gazete için
önemlidir. Bu savdan hareketle, hemen bir düzenlemeye neden
gidilemiyor?. Okuma alışkanlığına alışmış olan orta yaş gurubudur,
onlar için puntalar daha belirgin seçilebilir. Bilimsel
ve öğretici yazılar önemli tutulabilir. Kuponlar sayfanın
ortasından kenarlara kaydırılabilir. Renk ve koku öncelikle
devreye sokulabilir. Hele şu çocuklar için verdiğimiz
maketler hiç düşünülmeden, pedagojik anlamda
anlatımlı değil, ben ben iken montajda çuvallıyorum.
Bütün bunlar yapılacaksa uzman kişilere gereksinim var
demektir. Salla parti olamaz.
Milliyetin sürekli bir okuyucusu olarak bunları
konuşmak
cesaretimi hoş göreceğinizi umarım. Beni okuduğunuz için
teşekkürler.
NOT: Türkiye haritası vermiştiniz, altıncı paftayı alamadım,
Adana'dan bayilerden de istedim ama tamamlayamadım ve hala
kullanamadım. On pafta için de yazmamışsınız. Elde etmek
isterim.
Emekli Resim Öğretmeni
E. Aydın, 26Nisan1992
SEVGİLİ (*) HANIM
Bugün sizden bir zarf aldım, mazruf
konserveydi, ben sizi lise
bitirmiş biliyordum, meğer okuma yazman bile yokmuş.
Şu dünya ne biçim değişiyor, herşey tepe takla, insanlar
umuda kalkmış yürüyor, mobilyalar tavana çıkmış,
lambalar yerde, objeler, kullanım araçlarımız evin
bütün bölümlerini doldurmuş, asıl sahipler dışarda.
Buzdolabı tıka basa dolu, bulaşık aracı iş bekler eli
böğründe, çamaşır makinası her dem kıvırmaya hazır
suyu yok, hepsi de kıs kıs gülüyor mağrur ücretli
işçiler gibi. Televizyonda kırdı döktüsü
çok bir filim var, izleyenler çişe gitmeyi unutmuş. Ama
hayat devam ediyor, seneler, aylar, saatler artık dar geliyor,
günlük işler perişan.
Zaman artık eskidi gitti. Pazartesi deyince
arkasından Cumartesi
yetişiyor. Ama insanlar yine büyüyor, oğlan sünnet
oluyor, kızlara görücü kapıda, yeni nesiller sıra
bekliyor kapıda.
Yaşam bir karambol, bir siklon ki, sorma ?!
Çiller ablamız dans ediyor tempo aleste
Alagar Allegrato, Ecevit
pencereden sokağa bas bas bağırıyor, yangın var. Erbakan Allllah Alllah
diyor. Biz ölümlüler şaşkın ördek misali kıvırıp
duruyoruz.
Güneş yine doğup batıyor, ama gören yok.
Yağmurlar yağıyor
fakat ekip diken yok. Aşk da, sevgi de, saygı da öksüz kaldı,
yakında Merkür'e gideceği söyleniyor. Ekmek aslanın
ağzında deniyordu şimdi kıçında.
Çocuklar büyüdü. Analara
babalara ciddi dersler
verir, uzaklara giden gemi sürüklerde düşüncemi,
felek çellik ben bir çomak karanlık mal oldu bana,
gerçek hayal oldu bana, dostlar bir hal oldu bana deli olmak
içten değil.
Epeyce okuyup yazmış olduğumu, hala hayatı sevdiğimi
düşünecek, dostlara mektup yazacak zaman ayırabildiğimi, yani
evrensel insanı hala unutmadığımı kanıtlamak için bunları
yazdım. Okursanız sevinirim.
Biliyorsun televizyonda kovboy filmi başlamak
üzere...
Hepinizi öperim.
E. Aydın, 20Ekim1995
SEVGİLİ CEMAL TURAN
Geçte olsa sizleri tanımış olmaktan mutluyum.
Raslantılar işte
böyledir. Geçmişte başlatılmış bir yerindelik tohumu,
bizlere bu günleri getirdi. Dostluğun günde yoğunlaşmasına
maya oldu.
Ne siz, ne de ben, özde toplumsal sayılmayız,
toplum içinde
ama yalnız olmayı seven kişileriz. Belkide bu dürtü azda olsa
sanata yakınlığımızın getirdiği bir komplekstir.
Hiç bir şey olmadan, hiç bir şey
yapmadan, en olmak
bütün insanların tutkusudur. Bu tutku aynı bağlamda, onun
başının sakınılmaz ağrısının başlangıcıdır. Yakın bir zaman kesitinden
beri ağrısız bir baş için, bunlardan soyutlanmaya
çalışıyorum. Özbenime bağırarak söylüyorum, "sen
hiç konuda en değilsin", zira sen doğuştan bir en'sin! İki
milyon küsür spermin içinden yaşama şansına ulaşansın.
Evden eve, köyden köye gitmenin imkansız olduğu
dönemlerde yola çıkmış, ortaöğretim öğretmeni
olmuşsun, hem de milyonların içinde devlet beni yedirmiş,
giydirmiş, okutmuş, öteden beri fasa fiso dersleri denen bir
dersin öğretmenliğine para sarfetmiş. Dahası fena olmayan bir
maaşla emekli etmiş. Bir ömür sakalasında bu mertebe
hiç de az olmasa gerek! Paranın fazlası gibi şan
şöhretlerin de bir eğretileme getiriyor toplumda. Eski
Türkler 'de veya Osmanlı'larda veya en eski medeniyetlerde,
anonimlik özendirilmişti. İsimsiz olmak, kişiselliği toplumsal
olmaya taşıyordu. Aslında insan, yaratılışından sebep kusur kumasıdır.
Kusurdan amacım eksik meziyetler, kanıma göre yaratan, evrensel
insan için çok büyük bir şablon çizmiş,
neredeyse kendine göre ölçütler vermiş. Öyle
olunca eksiğimiz doğaldır. Böyle bir felsefenin ışığında, sık sık
yörüngesel düzeltmeye gerek vardır, yoksa boşluğa
düşmek kaçınılmaz. Size ilginç ve hala birincil
tuttuğumuz bir insan tipini, Sireno de Berjerak'tan veriyorum, bu
operada bir tirattır:
Felsefeyi severdi, fizikten de anlardı. Şairdi,
musikide bir hayli
behresi vardı. Yaman bir silahşördü, zavallının Sirano de
Berjerak'tı adı, herşey olayım derken hiç bir şey olamadı.......
Her resim öğretmeni ressam olmadığı gibi ben de
değilim,
hiç bir iddiam da yoktur. Ama elbette resim yapıyorum, iyi resmi
tanımaya çalışıyorum, yapmayı da isterim, sadece o kadar. Sanat
ırmağına soyunmuş değilim. Hele hele bu konuda EN olmayı hiç
düşünmedim.
Bu öz eleştiri doğrultusunda sergilere ve
yarışmalara katılmam
uzun yıllar sanat literatürlerinden edindiğim bilgilerle, kendime
özgü çağdaş bir şeyleri denerim. Atike don dike,
gene söke gene dike.
Eğer zaman zaman sergiler açıyorsam, bu
kendimi seyirci
karşısında yoklamak, yapıcı eleştiri almak, bir diğer etabın ön
malzemesini devşirmek içindir. Sanatın ne olup ne olmadığının
belirgin olmadığı bir ortamda yaşıyoruz. Hele Türkiye'mizde
güzel ve çirkin yazgısı bir avuç eleştirmenin elinde
oyuncak iken, birilerinin iyi demesi çabası içinde sanat
yapmak bana ters geliyor. Bana kendini beğenmiş, ukala diyebilirsin,
inancım böyledir. İnanır mısın, ben kendimi bağenirim,
çünkü çok kötü bir eleştirmenden daha
müşkülpesenttimdir. Çünkü, inancıma
göre evrensel resim zor zanaattır. Yukardaki sperma olayı gibi
birşey!!!!
İnsan, insan olalı beri resim yapar, bunların
kaçı
müzelerdedir?? Sanat tarihine geçmiştir???? Benim
literatürüme göre bunların sayısı üçyüz
ile beşyüz arasındadır. Zaman sansasyonu bile silmektedir.
Belki bu yüzden olacak, methiyeler bana şamar
gibi geliyor.
Ah şu insanlar, "ben ben" demeden yaşamaya bir
alışabilseler,
dünya bir başka güzel olurdu. Cemal'cığım bunları sana niye
yazdığımı ben de bilemiyorum. Aman bir yanılgıya kapılarak, hoca gene
ben ben diyor demeyesin. Hoca hanıma hörmetler eder, seni
öperim.
E. Aydın,
1Mayıs1992
SEVGİLİ CEMAL
Bugün Mersin'deydim, sizi arandım. Şimdi daha
çok sevdiğimi
anlıyorum. Görüyorsunuz ki, insanları anlamaya
çalışınca denecek birşeyler bulunuyor. Objelerin böylesine
devreden çıkarıldığı bir dönemde, tek dayanağımız gizemli
duyumlarımız oluyor.
Sizin benim yapıtım karşısında konuştuklarınızla,
benim Fatma
Tülin Öztürk'ün yapıtı üzerine konuşmam ne
kadar da örtüşüyor!. Sanatçı da öğrenciye
benzer, yüreklendirmek gerekiyor.
Çok çok eski zamanlar içinde,
Mut'ta bir marangoz
Nuri usta yaşardı. Babası kaymakammış galiba. İşinin tartışmasız uzmanı
olmak bir yana, çok çok saygı duyulan birisiydide,
çocukla sapına kadar çocuk, büyükle
büyük, hovardayla hovarda, ayyaşla ayyaş, kumarcıyla kumarcı.
Mut'ta bir benzeri olmayan birisiydi.
O zaman Mut'ta bir veya birkaç radyo vardı,
birisi pınarbaşında
gazinoda idi. Haber zamanı gelince hemen hemen herkes onun başına
toplanır haberleri izlerdi. Pilli olduğu için de seyrek
açılırdı, belki de yalnız haberlerde açılırdı. Çok
insan olur, bolca çay satılırdı. Haberlerin bitiminde yaşlı,
genç Nuri usatanın etrafını alır, yorum dinlerdi.
Öyle şeyler konuşurdu ki, hala şaşarım bütün bu akılcı
yorumları nelere dayandırırdı?
Gözleri şehlaydı, düşünürken
çok etkili bir görünüşü vardı. Bizler
kendisini Atatürk'e benzetirdik. Sanki Atatürk onun şahsında
yoğunlaşırdı. Sarhoşluğu hiçte fena değildi, ama yalnız adam
olmasından mıdır nedendir bilinmez, esrar da içerdi. Esrarı
kendi üretirdi. Böyle bir zamanda, kadın meselesi miydi,
kumar mıydı kahvede bir dalaşmaya katılmış, ayağını baltayla
zedelemişlerdi. Bütün Mut öyle üzülmüş
öyle üzülmüştü, ziyeretine gidilmişti, manav
Ali bir radyo hediye etmişti, antenli, kulaklıklı, elektriksiz, o
haberleri dinlesin, yorumunu yapabilsin diye. Diğerlerini pek
tanıyamadım, ama Güngör hanım bana onu hatırlatır. İyi resim
de yapardı, beni de resme iten o olmuştur. Ayıkken veya sarhoşken
hiç bir nedenle kimsenin kalbini kırmazdı. Emeği sel gibi
akıtmaktan kaçınmazdı. Dünyanın en karışık makinasını, hele
hele dikiş makinaları üzerinde emsalsiz, eli şifalı birisiydi. Bu
paragrafı da onun görkemli anısına bir gönderme olarak
yazdım.
İçel Sanat Kulübü içinde bir
Nüvit Kodallı
salonu var, O ki, ünü dünyaya ulaşmış birisi, ismine bir
salon izafe edilmesi çok kadirbilirlilik oldu. Şimdi bir
de Cemal Turan atölyesi doğuyor, değerini bil ve orasına
çok önem ver, bütün sende olan güzellikleri
oraya kat, orası senin için
ölümsüzlüğün kapısı. Şimdileri ulusal
inanıyorum ki, ileride artı ulusal olacaktır. Kodallı gibi.
Ders ücretine öykünme, niceliğe değil niteliğe önem
ver. Gerekirese seçme sınavları koy. Eğer bütçenize
çok acil katkı gerekmiyorsa, ücreti kaldır. Onun yerine
öğrenciden yıl içinde ürettiği eserlerden bir veya iki
tane derneğe bağış iste.
Becereksiz ve başarısız öğrenciyi biraz denedikten sonra
çıkarabileceğin imajını yarat. Fotoğraftan kopye yapan ve
yaptıran atölyelere fark at. Farkı sabitle. Üniversite
öğrencilerini yüreklendir. Bilirsin onlar okulda pek resim
yapmıyorlar, sana gelmelerini dolaylı yollarda kendilerine duyur. Şimdi
üniversiteden sıradan bir öğrenci gelse, bu kısa zamanda
hemen ona ulaşır ki, kalite için önemlidir.
Bunları yazış nedenim, sende olan bir eksiği
tamamlamak içindir.
Sen çok gerçekçisin, tuttuğun her işin açık
seçik olmasını istersin, halbuki ileriye dönük bir
çizginin de bedelini gerekirse ödemeyi göze almalısın.
Öperim, iyi günler dilerim.
E. Aydın, 19Aralık1995
SAYIN MÜDÜR
MUT'LU EFEM RADYOSU
1920 Mut doğumlu, emekli resim öğretmeniyim.
22/Ekim'de, bir Ermenek ziyareti nedeniyle Mut'a
gelmiş,
öğretmenler bahçesinde bir çay içimi
oturmuştum.
Sizin radyoda, billur gibi bir ses, <renkler>
konusunu
anlatıyordu. Sanki kendimi lisede, sınıf kürsüsünde
konuşuyormuş gibi duyumsadım. Öyle güzel, öyle belgesel,
sanatsal anlatıyordu sözcü.!! İşte o an size duygularımı
yazmayı not ettim. Şimdi de yazıyorum. <Rengin tarifi, ana renkler,
ara renkler, psikolojik renkler, tonlar, yarım tonlar, kompoze renkler,
nötr renkler, siyah beyazın fiziksel ve kimyasal oluşumları>.
Ayrı ayrı renkler ve sayılamaz etkilerini konuşuyordu; bayıldım.
Konuşanın kim olduğunu bilemiyorum ama, sunuş beni işte
kürsüme götürdü. Öğretmenlerin
mutluluğunu, bir Mut'luya tattırdı. Bin teşekkür. Selamlar
sevgiler.
Size, 1928'lerden yaşanmış bir öykümü andaç
olarak yolluyorum. Çam sakızı, çoban armağanı.
E. Aydın, 24Ekim1999
MEHMET HOCA, (HOCAM DA DENEBİLİR)
Mektubun bana büyük bir aşama gibi geldi.
Küfredeceğini
hakaret edeceğini sanıyordum. Ama sadece ders ve dersler vermeği
yeğlemişsin. Böyle olunca özür dilemek ki hiç
gerekli olmamakla beraber, bir kolaylık bir mantık kazanıyor.
Bütün mektubun diyeceklerin demek istediklerinle dolu
içtenlikle yazdığım mektuba doğrudan veya dolaylı bir yanıt
değil. 1920 lerde yola çıkmıştım, geldiğim ve bulunduğum yere
şöyle geriye doğru bakarak konuşursam, az buz yol almamışım. Vasat
çizgide sizin gibi 250.000 gençlerle beraber olmuşum.
Elit çizgide, bakan milletvekili, öğretmen, hakim, doktor,
sanatçılar, mühendisler görüyorum şimdi.
Üstelik okuyorum da, hemen hemen her bilim dalıyla ilgilenirim,
felsefe bu günkü ilgim. Bundan neden bir genç kuşak
bana yanılıyorsun diyemez, olsa olsa kanıtlarıyla beraber ben
böyle düşünüyorum der. Bu kadar öğrenci demek
bu kadar deney de demektir, artı yaaşam felsefem var bana
özgü. Yoksa yaşam toptan anlamsız, işkence gibi gelirdi insan
oğluna!
Ölüm değişmezini bile bile koşuluyorsa, tutarlı bir anlam ve
avuntu da bulmak gerek. Ama bu avuntu fantazi olmasına karşın iç
mantığını getirmeli. Bu gün, çağımızda, Vinci'leri,
Mikelanj'ları tekrar etmek çağ dışı kalmanın bir diğer adı olur.
Bu yazdıklarım benim fikrim olmasalardı bu güçte yazmazdım.
Mehmet seni sevdiğimden midir nedir, hep
eleştiriyorum, binbir
ağırlıklı meziyetlerini eldebir diye kabul ediyorum da belki ondan
oluyor. Zaten yazma nedenimde sende geleceği aramamın verdiği titizlik,
mektup yazdırıyor bana. İşte dün mektubunuzu aldım, Altınkoza
içinde yoğun çalışmalarım vardı üzücü
çizgilerde, mektubu açamadım, yine üzücü
bazı çıkışlar bulmak korkusuyla. Sabah açtım ve hemen
yazmaktayım.
Ben her şeyden önce bir öğretmenim, iyi de
derler, ama
kendime veya yüzüme karşı ressam dediklerinde dikilirim
tümcelerini düzeltirimben bir öğretmenim derim. Ama
resim de yaparım, şöyle veya böyle özgün sanat
yapmağa çaba veririm, saygılıyım bana özgeyim bu bana yaşam
gücü veriyor, bu güne değin yüzün
üzerinde ödül almışım hepside kültür kaynaklı,
resme ilişkin değil. Çünkü ben otuz sene resim
yapmadım öyleyse amatörlük
ölçümdür. Bana göre sanatçı
amatör kaldığı sürece değişken ve yaratıcıdır. Birilerininin
acımasız beğenisi için resim yapmıyorum. Şunuda vurgulayacağım
benim sizin gibi genç dostlara her zaman verecek bir şeylerim
vardır ve olmalıdır. Geçen mektubumu bir defa daha oku, eğer
yazmağı düşünürsen bunun ve öncekinin ışığında yaz
öperim.
E. Aydın, 10Ekim1995
SEVGİ'YE İLETİ
Bu mektubun beş mart ihtilal öncesi
esintileryle ilgisi yoktur.
İnsanlığın milyonlarca yıl bir tarihi var. Bende
bunun yetmiş senesini
yaşamış biriyim ama yinede maymun ağbey ve ablalarımızdan belirgin bir
farkımız yok.
Sanane be kardeşim, obanın kızından,?
Ama şunu söylemeden edemeyeceğim, önce
çok iyi bir
insan sonra kafasını iyi kullanan bir hanımefendisin. Yazarken
zorlandığını duyumsuyorum. Ama en iyisini ve en idealini yaptın.
Anjin geçirmişsin, veya geçirmektesin,
zira mektubunuzu
başlığında (E.R) yi henüz telafuz edemiyorsun, (mahaba) diyorsun.
Aslında insanlar kıyasıya savaş içindeler.
Adını barış
koymuşlar. Ama birşeyin ayrımına varmak gerekir, Kimileri iyi,
güzel, sevgi için savaş verir, kimileri de, sadece ben
düşüncesiyle oynamadığı oyun, çevirmediği dalavere,
kullanmadığı değer için inanç kalmamaktadır.
Selamlar, sevgiler. İyi günler.
E. Aydın, 19Nisan1994
ALICI KUŞUN TELEFONUNA METALİK YANIT
Mektubunuzu aldım, (yani mektup haberinizi). Nasıl
olsa yazılanlar
üzeri şimdiye değin ne bir sorgulama ne de eleştiri, fikir ve
karşı fikir ortaya koymuyoruz.
Aslında bizlerin yazışması eleştiri ve fikir
karşıtlarıyla
zenginleşmeli, diyeceğim o ki, birlikte çoğalmalıyız.
Arif Nihat, yazılı öncesi sınıfta
küfrederdi. Ananızı,
avradınızı.... Haydi savunun kendinizi derdi. Her çocuk en
büyük notu alır, alamayanla sınıf alay ederdi. İlerleyen
derslerde çocuklar hep birden bağırırdı, hocammm yazılı yapalım
diye. O'nun öğrencileri hep avukat olurdu. Yazdım, yazdı
beklentisi aşkı öldürür, içeriğide kısır olur.
Aslında sayın Doğan Atla'ya ben ders verecek bir güçte
değilim. Öyle düşünürsek dostluğun ısısı bozulur.
Bilirsin iyi yemek ateşte pişer. Ben Fransızcayı böyle
öğrendim idi. Laf ve konu çokluğuna da böyle ulaştım.
Dahası, hiçbir zaman kendimi yalnız bulmadım.
Bu bağlamda zamanı biraz, yani dört sene gibi
geriye alırsak, size
yazılmış bir mektubum var; diyordum ki, ben Mut'ta, baba yerinde bir
kitaplık kurmayı düşünüyorum, siz ne
düşünüyorsunuz? Yazar mısınız? Demiştim.
Aslında sizide coşturacak, çok sevindirecek
bir konuya
uğradığımı düşlemiştim. Aylar sonra gelen mektubunda, Yunus
Emre'den bir beyit ve yorum bulmuştum, yani konser teklifi idi.
Edime değinilmemişti. Hemen her mektup yeni ve hal
hatır sorma
çizgisinde küçülüp gidiyordu.
Deneyimlerimle kanıtlıdır ki Doğan bir ummandır
abislerle doludur.
Doğan'cığım, bilgi, düşünce ve para bekletmeğe gelmez. Hemen
bayatlar ve kokuşur.
Mut'a birinci gelişimde, ablamı Ermeneğ'e yolcu
edecektim, dolmuşa
biraz süre vardı, panele uğradım. İkincisinde bir hacamatlı kilimi
lazımdı aldım döndüm. İleride bolca bulacağımız günlerde
gelecek.
Öğrenciler sökün etti yazışmayı
bırakıyorum.
öperim.
E. Aydın, 11Aralık1995
MUHTEREM YEKTA BEY
Size, 10Haz1995 tarihinde bir mektup yazmak cesaretini belkide
sorumluluğunu duymuştum. Aynen alıyorum bu mektubu:
Türkiye Cumhuriyeti anayasası yapıldığından itibaren Türkiye
devleti, cumhuriyetci, milliyetci, halkcı, devletci, laik, inkilapcı
dır. Bu bağlamda hiç anlayamadığım sorun Selamet partisi
şeriatcı bir düzeni nasıl gündeme getirebiliyor?
Bu davranış önce fikir suçu, taraftarlarıyla birleşince
isyan baş kaldırdı, (Kubilay olaylarını hatırlayınız), devlete kıyak
olmuyor mu? Hiç birileri çıkıp, yetke olarak Cumhur
Başkanı veya siz, sayın Erbakan, şu kuruluş amaçlarınızı
saptayan net anlaşılır parti tüzüğünü getirin hem
Cumhuriyetci olacaksınız, hem de şeriat düzenini nasıl
bağdaştıracaksınız diyemiyor mu?
İllegal yapısıyla bunca zamandır ortalığı bulandırmağa devam ediyor.
Anayasamızın değişmezleri olan yoksa çok mu fuluğ yazılmış da
kimsenin sesi çıkmıyor. Saygılar
E. Aydın, 10Haziran1995
Sayın YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Sivil toplum düşüncesi, demokrasinin
vazgeçilmezidir.
Ama kendisi değildir.
Eğer organize edilip; belli ve yüce amaç için
kanalize edilemezse anarşi, kargaşa eşliğinde amaç dışı,
küçük çıkarların aracı haline
dönüşmesinden korkuyorum.
Şimdiye değin izlenimlerim çarpıklığı
kanıtlar durumdadır.
Yukardaki, Adana Atatürk'çü
Düşünce Derneği
Başkanlığına yazdığım mektupta, gençliğin kolayca üye
olabileceği etkinlikler düzenleyerek organlaşabileceği amaca
dönük sürekli çalışmalar yapabileceğim ortamın,
gerekli olduğunu vurguluyor. Ankara ise Atatürk'çü
Düşünce Derneğinin ideolojisini, geleceğe dönük
amaç ve pratik edimlerini netleştirerek, söz sahibi tek
güç olmayı, dış özgürlüğüyle olsun
şubelere sunmayı düşünmüyor. Yıllık ödentilerle
ilgileniyor.
Halbuki bağışlar büyük bir yekün
tutar, istenirse
çığ gibi büyüyebilir. Örnek verilirse: Adana
üniversitesi yerleşim alanı içinde yurt yapma projesi,
devletin belirgin gereksinimine dönük programdır. Biz oraya
devlet projesini kapsayan veya aşan bir yurt yapamayız. Yapsak da
birincil olamaz. Binanın bitiminde yurtla derneğin....(*)
E. Aydın, 25Nisan1994
SN. ÇELİK GÜLERSOY
Bugün 9Ara1995 Cumartesi, gazetelerde
küçük bir
ışık gördüm, dayanamadım sizleri yine rahatsız ediyorum.
(Vatanın bağrına düşman dayamış yine hançerini
dizesini Atatürk'ce bir çıkışla (bulunur kurtaracak bahtı
kara maderini) olarak haykırmak istiyorum. Yekta'lar ne güne
duruyor! ?.
Geçen günlerden birisinde, Mersin'de
uzunca burç
Zeüs sunağında felsefe günleri vardı. (Mersin, Silifke,
Erdemli yöresinde, kuş uçmaz kervan geçmez, ulaşım
yerlerine en az 150 km dir). Türkiye 'mizin önde gelen
felsefe Prof ları orada idi. Uzun konuşmalar arasında bir
köylü söz istedi ve dedi bu üz beş bin kişi dağın
başına çekilip geldiniz, (irtifa 1500), pek ağnayamıyom ama eyi
şeyler dediğinizi sanıyorum. Buralarda koyunculuk yaparız onların
önünde birde allı pullu bir de koç olur, o zararsız
yerleri bilir koyunlarda peşinden gelir. Böyük baş olduğunuz
belli, neye biriniz allı pullu koç olup önümüze
düşmüyonuz neye bizler böyle şaşkın nereye gittiğimizi
bilmez olduk??? dedi.
Korkmayınız siz yalnız değilsiniz, Volter'imiz
olunuz. Nerde kaldı ki o
karanlık günler çok geride kaldı, ölmeyecek, yaşayacak
ve yaşatacaksınız. Saygılar.
Emekli öğretmen E. Aydın,
9Aralık1995
MUHTEREM NURİ ABAÇ
Dün, yani Çarşamba günü
Mersin'deydim, seni
izleyenlerin izlenimleri ile uzunca bir beraberlik
sürdürdük. İyi tohumluyorsun, eğer toprak da dalap ise
döllenme iyi olur. Gesam sergisi için davetiyede senin adın
var, eserin henüz yok idi, beni de ismim yok, resimlerim var.
Nerden, nasıl oldu ise, bir yerde bir sepetten Gesam üyesi
olduğumuzu konuşmuşuz. Şimdi davetiye alan uzak yakın tanıdıklar,
telefonu açıp durumu bana soruyorlar, tabii aslında
kışkırtıyorlar. Yok efendim asil üye yok yedek üye mi imiş?
gibi.
Aslında bu kuruluşun pestenkerani bir kuruluş
olduğunu anlatamazsın ki
elin adamına?.
Ben, bilirsin resim yapmaya 1977'lerden sonra
başladım. Otuz yıl gibi
uzun sayılmayan bir süreyi seve seve, güzel nedir, nasıl
olamalıdır, eskilerde nasıl olmuş, çağlar boyu güzel
çirkin sentezi ne imiş? resimle uğraşan içtenlikli
ustalar olaya nasıl bakmış, sanatı nasıl yorumlamışlar, bunu hem
öğrenmeye hem de öğretmeye iyi çaba verdim. Mimaride,
heykelde ,süsleme sanatlarında olayın ve olayların felsefesi
yorumunu özümlemeye çalıştım. Boyut ve derinlik
kuralları (perspektiv, rakursi, enteriyör, altun oran, rengin her
tür devinimi, gölge ışık kuramları)nı mümkün
olduğunca kaynaktan ve bilimsel verelerden yürüyerek
öğrenmeye çalıştım. Kariyer sahibi nice kişilerin
ulaşamadığı bir yerlere de vardığıma inanıyorum. Çünkü
benim hem uygulamalarım, hem de düşüncem, üniversel ve
evrensel sanat tarifine tıpa tıp uyuyor.
Alınteriyetisabır = SANAT.
İnanıyorum ki başka türlü sanat yapılamaz,
yapılamaz.
Yapıyorum, yaptım diyenler sahtekarlık ediyorlar, bir takım
çıkarlarına yatkın vereleri kullanmaya çalışıyorlar. Ama
dinamik zamanın yerini durağan statik sanata terkettiği zaman herşeyin
tepe takla olduğunu göreceklerdir.
Bana gelince, sanat yaptığım bir gerçek.
Kendi özgün
seviyemde, bana görece, şimdilik rüştünü ispat
etmemiş bir yüceltide. Manifestom şudur:
Doğayı ışık, gölge ve yarım kıpırdaşan ışığın
renkle birlikte
yarattıkları cümbüşü, ulaşılmaz tadı yakalamaya
çalışıyorum. Vinsi'nin yansıyan ışıklar resmi aksatır, sakınınız
demesine rağmen. Doğada her nesne aslında diridir ve devini
içindedir. İşte bu diriliği birbirleri içinde eritmek
yerine ayrı ayrı anlamaya çalışıyor, yorumluyor, kendi duru
temizliği için de tuvalime alıyor, sonra aralarında aslında olan
göbek bağını görmeye gayret ediyorum. Böylece
başlangıç için bunu başarmışta sayılırım, ama doğaldır
ki, bu bir başlangıçtır, iddiasızdır. Ancak saygıdeğer bir yolda
olduğumu biliyorum. Seni kucaklar, sağlık esenlikler dilerim. Hanıma
selam.
E. Aydın, 28Mart1991
SAYIN RESSAM NURİ ABAÇ'A
AÇIK MEKTUP
29 Mart 1993 tarihinde Adana Güzel Sanatlar
Galerisinde, bahar
kadar coşkulu, ifadeli, hareketli bir sergi izledi Adana'lılar.
Mersin'de, öteden beri sanat hayatını canlı tutmak için
soyca verdiğimiz çabalar unutulacak gibi değil. Yakın
örneklerden dolu dolu ikisi, Ahmet Yeşil ve Doğan Akça
oldu. Sanat elçiliğinizin yanında bu gençlerin hayat
çizgisini de etkilediniz.
Ressam Doğan Akça için yazdığınız öz geçmişi
çok beğendim.
Diyorsunuz ki: Eğer zamanı geri almak
mümkün olsaydı, Doğan'a
tavsiyelerde bulunmaz etkilemezdim. Ben öteden beri böyle
düşünüyorum. Zira şimdi Doğan Akça kendini Naif
sayıyor, Naif olmaya çaba veriyor.
Aslında Doğan naif değil. Işık, gölge,
valörler,
pentürün, kalsık kurallarıyla, renk bilgisi, hele hele
empresyon, hareket doğanın empresyonist olduğunu vurgular. Ama kendine
özgü bir ifadeci...
İşin daha enteresan tarafı, Doğan bu
sözcüğü
gökkuşağı gibi kullanıyor peyzajlarında, enteriörlerinde veya
valörlerde bir tenkitle karşılaşınca, ben Naif bir
sanatçıyım deyip kurtuluyor.
Benim kanıma ve inancıma göre amatör
sanatçı bol bol
ürün vermeli, yaratma gücünü ve cesaretini
ortaya koymalı, topluma vefa borcunu ödemeli, elbette zaman
sanatçıyı kendine yakışır bir ekole yerleştirir. Bunun
için, yani akole olmak için çaba boşuna olur.
Doğaldır ki, her sanatçının kendi maratonunda
etapları, evreleri
olacaktır. Yollardan barikatlar kaldırılmalı. Sizi öper, şimdiye
kadar güzel Mersin 'imize yaptıklarınız ve bundan sonra
yapacağınızı umduğumuz değerli hizmetleriniz için minnet ve
şükranlar dilerim.
E. Aydın, 30Mart1993
ABAÇ DOSTUM
Yaz aylarında insanlar biraz da göçmen
kuşlara
dönerler.
Sizin de böyle yapmaya hazırlandığınızı veya
başaladığınızı
sanıyorum. Sanata öykünen insan bağımsız ve
özgürlüğün de vebalini taşıyor. Geçen
mektubumda sizin kişisel ve bireysel yapınızdaki doku farkından dem
vurmuştum. Altını çizerek söylüyorum, sanatçı
hem bireysel, hem kişisel olmaz. Bilincime göre, "en"
çizgisi sırat köprüsü gibi tek kişilik bir
yoldur. Artık orda dünümüz, bugünümüz,
yarınımız, sonsuz gelecek ve siz söz konusu oluyorsunuz. Eleme ve
elenme çizgisindesiniz, yeni yarışmacılar istenmemelidir.
Öğreti bir yere kadar ve daha geniş etaplar için
geçer değildir. Hele şovmenler, yol verildikçe karasinek
ve sivrisineğe dönerler. Bana kalırsa sineksiz bir mekan daha
çok verime uygun olur. Beğenmediğin yerleri Ethem'in safsataları
der geçersen sevinirim.
Bir kaç gün sonra Namrun yaylasında bir
Fransız arkadaşı
ağırlamaya gidiyorum, biraz da kalacağız, isterseniz sizde geliniz.
Yazışmalarımın hepsi bin civarında, çoğunluğunun yanıtları da
var, size yazılanların da çoğunluğu yanıtsız. Benim için
biraz zaman ayırabilirsen, seçmelerden sonra 400500 sayfa olarak
düşündüğüm mektuplar belki bir kitap oluşmak
fırsatını yakalar. Tatil, dinlence sonu türkçe bilen bir
sekreterle işe koyulacağım. Doğaldır ki bütün bunlar bir
düşünce oluşmasını istediğim bir düşünce.
Ahmet bey'in sergisine gelince, sizin eleştiriniz bence önemlidir.
Ahmet, dolma saçma tüfeğiyle ateş eder, bir saçma
hedefi çizerse sevincinden ölür, yedi güveli
ayağa kaldırmak ister, izlediği bir yol saptanmış bir ereği yoktur,
renk kimyasıyla hiç ilgilenmez, poşetler kalitesiz, zamana karşı
dayanıksız. Çok iyi bir istif gücü var, oda atın tekme
vurması gibi oluşuyor. Kitapçıkta ilk resim,
gökyüzü ve dağlar çok iyi, öndeki
süsleme zararlı. İkinci resim iyi, üç zorlama,
dört zorlama, beş ve altı uyumsuz, yedisekiz iyi, dokuzon karekter
kayması yapıyor. Sekizinci resim çok çok güzel. Ben
bu kritikle Ahmet beyi eleştirmiyorum. İyiyi güzele, yani bana
görece güzel resmi pentürü ve dolayısıyla seni
konuşuyorum. Ahmet aşure yapıyor, siz ise evrensel tat iksirini, belli
bir perspektiv ve görüş alanı içinde adım adım ileri
ve daha ileriye çekmeye çaba veriyorsunuz. Öperim.
Dönünce, bir kaç zamanda
Merkür'de kalacağım,
biliyorsun orada da insanlar yer altında, elleri üzerinde
yürüyorlar, doğal gazla evleniyorlar, kendi yakıtlarını
kendileri üretiyorlar, içerden şişirilmiş balonlarda
tavanda uyuyorlar.
E. Aydın, 5Temmuz1994
SEVGİLİ NURİ ABAÇ
Sanmayasınki oturup sağa sola mektuplar
yağdırarak zaman
öldüren biriyim. Her ne halse seni anlamağa, sana yaklaşmağa
çalıştıkça sen bir numara çekip uzaklaşıyorsun.
Aslında bu da bana dert değil. Bu Ethem Aydın nice nice değerlerden
vazgeçmesini bilmiştir, iç dengesi uğruna...! İşin diğer
yönü ise, ben Nuri'yi görmek, daha iyi anlamak tanımak
için, neredeyse kalkıp bir göbek atmadığım kaldı. Tam bu
sondur dediğim zaman bir yılbaşı tebriği alıyorum. Kıyısına
köşesinde bir gülücük bir davet: "mektuplarınızı
alıyorum, hepsi özenle saklanıyor, derin saygılar" diyorsun. Al
sana bir kaya, nerene dayarsan daya...
Ethem yazmasın da ne halt
etsin...
Ethem ölecek ondan sonra sosyal bir sükse
mi yapmağı
düşlüyorsun? Yanıt: Ethem ve Ethem'ler ölmez. Boşuna
hayal kurma.
Nuri ölecek, dosyasında biriken methiyeler gazetelerde boy boy
ölüm ilanları malzemesi olacak? Yanıt: Sen ölmezsin. Ona
hakkın yok. Nuri Abaç' lar ölmez. Bu yola da hiç
özenme.
Birgün kısmetse orijinal mektuplar diye bir
kitap ortaya koymak ki
bu da bir varsayımdan ibaret.
Bilirim sen benim içimdeki gizil
güçleri,
gönlün olursa öyle bir yansırsınki, ben benim diyen ayak
uyduramaz.
Basit bir alışveriş olsa yazmağı borç
biliyorsun, konu
gönül olunca boşvermişlik başlıyor. Yandan bodoslama, iskele
alabanda, herkesin elinde Nuri'nin adresi, telefon numarası var.
Allah'a şükür, biz onlardan öğreniyoruz adresi telefonu.
Şımarıklığı bırak mektup yaz. Öperim.
Not: Yeni yıla girdik. Öncü kuvvetler süngü taktı
mevzilerden forladı. Bakalım karşı güçler ne yapacak.
E. Aydın, 1Ocak1995
SEVGİLİ NURİ
Ben, öğrenciye küserim, çocuğuma
küserim, karıma
küserim, bazen ayakkabıma, yatağıma küserim, fırçaya
küserim, tuvale küserim, küserim efendim küserim.
Deyeceğim, boktan, geçimsiz biriyim.
İyi yönlerim, çok duygusalım, objeyle
özdeş
olabilirim, günlük öykümü onlarla yazarım.
Neden küstüğüme gelince; sevince galiba çok
seviyorum, karşımdakine taşıyamayacağı kadar yüklem bindiriyorum.
Onu o kadar yüceltiyorum ki, insan veya obje kimliğinden
kurtarıyorum. Sonra da aptalcasına yarattığım bu nesneye
içtenlikle inanıyorum. Nesne veya obje eğer ilk kimliğine
dönmek isterse işte orada ben yücelttiğim o şeye
küsüyorum. Aslında bu iyi birşey ama yaşama şansı zayıf,
kullanımlı değil, uygarca değil. Bir yerde yaptırımcı oluyorsun.
Yüceltisi şurada, sıradanlığı saf dışı
ediyorum, istiyorum ki, her
insan benden daha iyi, daha bilgili olsun, benim kadar en az,
çevreyle, insanlarla hayal ve duygu çizgisinde buluşsun.
Dünya cennetten ileri olsun. Sözcükleri de bu sentezden
geçirmeyi severim. Örneğin, abaç ne demektir? nerden
türemiştir? neden gelip o köşeye oturmuştur? sorgularım.
Sözcük sanırım aba'dan geliyor. Aba yünden yapılır,
dokunmaz, döve döve uzun bir işlemden
geçirilerek, kumaş haline gelir, yapımı çok emek ve sabır
ister. Bitince de, su geçirmez, soğuk geçirmez,
bütün iklim şartlarında koruyucu, yalnız soğuğu değil sıcağı
da geçirmez oluşu onun asaletidir. Galiba sonuna bir C harfi
gelince eden yapan mı oluyor? kararsızım.
Ben kendimi bu nedenlerledaha çok seviyorum,
yaşadığımı
duyumsuyorum. Ölümü sorgularım, doğumu sorgularım,
iyiyi, kötüyü, doğruyu hep sorgularım. Bu ben
yüzeysel ilerleme yapamamak durumundayım, resimde de kararsız
Kasım'ım sorgulaya sorgulaya nihayet bitiremez duruma ulaşır, bir
iç bozukluğuyla başından ayrılırım. Belki uzun bir süre
sonra onunla karşılaşır, belki de bitiririm. Ben neye böyleyimdiye
sormuyorum ama, Ethem neye böyle diyenlerden ürküyorum.
Sen insanları hiç mi hiç
dışlamıyorsun, seviyorsun
seviyorsun, kötü olanlara da sevgiyle, saygıyla
yaklaşıyorsun, herkese yardım elini uzatmaktan,
yüreklendirmekten haz duyuyorsun, itilenlerin yanında oluyor,
onunla itilmişliğini bir çizgide olsa önlüyorsun,
yıkıcı dedikodu etmiyorsun, çevrendekilere verecek bir değer
nedeni buluyorsun, ve de zaman içinde çok isabetli ve
olabileceğin en iyisini yaptığın kanıtlanıyor.
Gönderdiğin sergi afişleri ve katalogları
çok çok
kıymetli şeyler, belki de yakında onlarla bir sergi açarım.
Öperim.
E. Aydın, 11Haziran1995
NURİ'CİĞİM
Otobüs yolculuklarında, uzun kısa gezilerde,
lokantada yemek
beklerken, masa boşluklarında; elimde kalem, sıradan bir kağıt
üzerinde çiziktirim. Yazarken sol, çiziktirirken sağ
elimi kullanırım, nedenini bilmem. Ancak zamanlar sonunda bu
yazdıklarımı okuyamam, çizdiklerimi de resme
dönüştüremem.
Doğuştan, bir şeyleri bir yerlere
sürtüştürmekten zevk
alırmışım. Eğer bir dostu özlemiş isem, hemen oturur yazmaya
koyulurum. Gerçi dostlar bunu pek sevmezler ama ben seviyorum,
bir mektup boyu da olsa beraberlik! Sevmediklerini, yanıt
vermediklerinden anlarım.
Geçen günler, bir kaç
öğrenci bana geldi,
senden özgün baskın, resim ve özgeçmiş istediler.
Bir gün sonra gelmelerini söyledim. Elimde sana değin neler
varsa ortaya döktüm, masaya ayırdım. Raslantı olacak; Yapı
Kredi'nin yeni çıkardığı bir Darwin kitabını okuyordum. Aman
yarabbim, ikiniz birbirinizle nasıl örtüşüyorsunuz,
anlatamam! Sen yaratılışı betimliyorsun; o da ahkam kesiyor. Bak ne
diyor: Dünya bir haftada yaratılmamış ve i.ö. 4004 yılında da
yaratılmadığı kesindi; bundan aklın alamayacağı kadar daha
yaşlıydı.Yaratıldıktan sonra tanınmayacak kadar ölçüde
değişmişti ve değişim süregelmekteydi. Yaşayan bütün
canlılar da değişime uğramıştı. İnsan da Tanrının imajında yaratılmak
bir yana, çok daha ilkel bir şey olarak ortaya çıkmıştı.
Kısacası, Adem'le Havva efsanesi bir hikayeydi.
İnançsızlık bana
çok yavaş yaklaştı, ancak sonunda gerçekleşti.
Kanıma göre eğer sen Türkiye dışında bir
ülkede olsaydın
Darwin çapında belki de daha fazla bir yankı yapar, dahası
bilim, bir karanlık noktasını seninle aydınlatmış olurdu.
Şekerbank kataloğu bence çoğalıp İnternete
sunulmalıdır.
Dünya nasıl olur da bir Nuri Abaç'tan habersiz olur!
Nuri, şimdi seni daha çok anlıyor ve seviyorum,
övünüyorum.
E. Aydın, 21Mart1997
SEVGİLİ ANGI
Herhalde sende at, eşek, köpek beslemişsindir,
yahutta bunların
biriyle burun buruna gelmişsindir. Bilirsin korku ve sevgi canlılar
arasında hemen sirayet yoluyla anlaşılır. Eğer attan korkuyorsanız,
size karşı hemen gerekli tavrı alır, çünkü sizi
yadsımıştır, dostluk mesajı almamıştır. Davranışı endişeli ve
ikircimlidir, ne yapacağını bilemez, ısırır, teper, içinden
öyle gelir. Köpekte böyledir, sizden bir inandırıcı
mesaj almazsa huysuzlanır, saldırgan olur. Ölümde tıpkı
böyledir. Korkuyorsanız, hem fikir, hem eylem olarak daha yakın
durur. Halbuki bütün canlılar bir gün er geç
ölecekler diyebilirseniz, yaşamak daha güçlü
olur.
Bundan neden gerek kendiniz, gerek dostlarınız ve dahası
bütün canlılar adına, hep sağlık çizgisinden
yürüyünüz, düşünürken de hep sağlığa
göre düşününüz, işi vardır, sizden mesaj
alamamıştır, seyahattedir, umarım ki ortaya çıkacaktırlar.
Felsefe bunun için önemlidir ve vardır.
Sonra yazışmalarda sıra beklemek bencillik olmaz mı?
Mademki seviyoruz,
(yine bileceksin, sevgi hep verilir), özelliği ve güzelliği
oradadır. Örneğin, ben sizden bir seneyi aşkın hiç mesaj
almadım, ama sizi seviyorum ve koşulsuz yazıyorum.
Bir başka toplumsal görüşe göre,
kültüre,
etiğe göre belli görgü, bilgi, deneyim sınavını
bitirenler, yaşgurubuna bakılmaksızın aynı guruba girerler,arkadaş
olurlar, birbirlerine öyle davranırlar, o daha birleştirici,
kaynaştırıcı, gerçekçi olur. Öyle
olagelmiştir.Öyle olagitmesi daha hoştur.Herşey daha rahat
konuşulur,daima konuşulacak birşeyler bulunur
Bu katagoriye girenler, artık el öpmezler, kucaklaşıp
öpüşürler. Gerilim böylece azalır, samimiyet doğar.
Osman'dan bana biraz bahsedersen sevinirim, ne yapıyor, nerede
oturuyor, kaç çocuğu var, yaşam biçimi nasıl?
Seni kucaklar, işlerinde başarılar dilerim.
E. Aydın, 26Haziran1993
SEVGİLİ ANGI
Anladığıma ve deneyimlerime göre, şu insan
olmak işi epeyce zor
birşey. Üçüncü aydaki mektubunuza şimdi yanıt
verebiliyorum. Lütfen kabul et. Peşin söylemek gerekirse
şimdiki çocuklar bizden zekiler, işlerini iyi biliyorlar. Şu
kurumuş çiçeklere ve çok güzel bir yazıyla
dizayn edilmiş kompozisyon bilinçli, duygulu ve bilgili olamaz
denecek kadar güzel. Keşke biraz da inatları olsa, bizler gibi
sabırla sürdürebilseler. Herşeyleri biliyorlar ama maymun
iştahlı oluyorlar. Para kazanmak sevdasına sanatı satışa
çıkarıyorlar.
Gelecek günlerin onların, saatlerin tiktakları
onlar için
vuruyor, yolları açık, şansları gür olsun. Öperim.
E. Aydın, 30Mayıs1994
SEVGİLİ SESSİZ VE SÜRPRİZLERLE
DOLU
ANGI...
Günümüzde bütün
dünyada, sen ben
kavgasının güncel uğraş olduğu, silah seslerinin müzik
temposu, metalik tırmalayıcı melodilerin dinlence müzik teması
seçildiği günümüzde; sağduyunun, öz verinin
en ufak fısıltısı, sanki gökler gürlemiş, şimşekler
çakmış, yaratılışın o dingin çorbası ideodaki insanı
yaratmağa hazırlanıyormuş gibi duyumlar iletir bana.
Bir gurup sakin, özverili, Türk insanı
Ankara'da biraraya
geldiniz, güç tazelediniz, ama güvendirici sesiniz
iç oparlörümüzde gümbürgümbür
biz geliyoruz diyordu. Bana göre, karanlık ufkumuzda, edimli ve
olumlu ilk pembe tınlamaydı bu.
Geçen Cuma günü Mersin'in Mut kazasına bir onur
belgesi nedeniyle çağırılmıştım. Kırk yıl önce doğduğum yer
olan Mut'ta turfanda kayısıcılığı ve sebzeciliği getiren zıraat
öğretmeni Nail Türe'ye onur belgesi verildi. Her ülkeyi
seven gibi ben de ağladım, sizlerden söz ettim.
Onlara "Zodyak'tan mı geldiniz" dedim.
Eyy Mut'lular, zamanların her kesiminde olduğu gibi
ne kadar
yücesiniz, bizler o Mut anaya hizmette ne kadar eksik ve
yoksunuz... İnsana , insanlığa koşan Zodyak'lılara şükran...
Geç de olsa dergileri aldım, bedelini
hesaplayamadım öylece
ödeme yapamadım. Öperim, sağlık afiyetler dilerim
E. Aydın, 14Mart1995
HACI (Angı)
12 Kasım'da size karşıt olürük bir mektup
yazmıştım. 4
Aralık'ta çok çok güzel bir el yazması eserinizi
aldım.
Öyle güzel öyle içtenlikli ve sakin yazılmışki,
resim denebilir. Sözcüklerin ustaca seçilişi,
kaleminizin rengi, dizayn, kaligrafik düzen, zarfa varıncaya kadar
blok fikri, sözcüklerin müziği, sevginiz, bana olan
saygınız, saygınızdan doğan sabrınız, beklentili serzenişlerle,
kişilikli alçak gönüllü savunuşunuz.. harika..!
Beni hakkım olmadığı halde sevgi rampasından
uzayların en efsunlu
katmanlarına çıkarışınız, sizi yetiştirip büyüten
diğer kişilere daha yukarda yer verişiniz...
İşte tam bu çizgide, o bana bahşettiğin
yükseklikten
konuşacağım. Sizden genişce bir yorum bekleyeceğim.
Beşbin yıl önce Mısır'da Hermes diye briisi
yaşamış. Bu Hermez
papirus üzerine kalemle yazı yazan birisi imiş kayıtlara
göre. Hermes kendinden yüzbin yıl öncesinin de bilincini
taşıyormuş. Bu sunuyu siz nasıl değerlendireceksiniz?
Sarte'ın hangi eserini satın aldın, özetini verirsen sevinirim.
Yazdığın için teşekkürler, öperim
E. Aydın, 13Aralık1995
SEVGİLİ DOKTOR, TÜRKYILMAZ
SAKINÇ
Yalnız başına Türkyılmaz, Tarsus hastahanesi
için
büyük şanstır. O, gören, düşünen, seven,
sevilen, aktivitesi olan bir kişidir.
Şöyle veya böyle, devlet, bu nükleer gücü
yakalamış durumda. Sıra sizin birincil çalışmalarınızda.
Kuruluşunuzun binlerce ve binlerce eksiği olabilir. Yatak, bakım,
hastalar için iç donanım, fenni
araçgereçler, çağdaş olan herşey... Tarsus halkına
bunları ileten etkin bir dernek geliştir ve yüksek sesle
bağırttır. Ama bağıran hiçbir zaman sen olma, geri planda kal.
Bağışlar toplansın, eksiklerin birinciliğini bir heyetle seç,
satın almağa geç. O şekilde büyü...
büyü...ve düşlediğim yüceltini bul. Hiçbir
zaman kişisel gücünü devreye sokma. Hemen herkes
"benben" sözcüğünden doğrudan veya dolaylı tiksinir.
Tutturdun bir resim toplama işini. Kanımca bu yanlış
ve kolay bir yol
ama Türkyılmaz'ın itibarı, sevgisi, varlığıyla kaimdir. Seni
sevenler, sayanlar başka şey, Tarsus hastahanesi başka şey.
Öyleyse prestijini bu yolda bitirme. Dostluk süregenliği olan
bir şeydir. Dostu korur kollarsan dost vardır. Onlardan ençok
verdiğin kadarını almağı sakın unutma. Hele hele olay sevgi
bağlamındaysa, hep vermek kutsal pirensiptir. Veren dostda verdiğini
size Türkyılmaz'a verir, bunu da unutma.
Seni canım gibi severim. Başarınla övünmek
isterim. Yine
kanıma göre hastahanenizin resim müzesinden önce
yapılacak çok şeyi ve gereksinimleri vardır.
Gücünü oraya odakla. Kişilerden kişiye özgü
bağış isteme. Öperim
E: Aydın, 13Nisan1995
SEVGİLİ TÜRKER
Anılar anılar, anılarda gezinmek var ya..!
Herşeyi dün gibi anımsarım, ama anılar
geçmiştir. Tekrar
yaşanmazki. Öyle olunca pi sayısı yerine yeni ve daha
dirençli bir destek bulmamız gerek. İşte ben onu yapmağı
deneyeceğim.
Türker benim çocukluk arkadaşım,
şimdileri meslektaşım
savıyla yola çıkıyorum.
Gerekçem de bu aydınlık geçmişte,
bugün, gelecekte
öğrenci öğretmen ilişkileri daima iyi olamaz. Zaten iki
sözcük de zaten biribirinin zıddı hem de kontrasıdır. Bundan
neden sağlam bir denklemi kurarken paydaları önce eşitledim.
Böylece ayrıntılardan objeyi arındırmış oldum. Bilineki sizleri
başlangıçta olduğu gibi çok seviyorum.
Çocukluğum, öğrenciliğim ve sizler gibi
kadirşinas
öğrencilerde ulaştığım orun, onun veresidir.
Bende insana açık bir yürek hep vardır.
Sizinle
geçen öğrencilik ve öğretmenlik yıllarımı çok
iyi anımsıyorum.
Dağarcığıma ne koyabilmişsem hepsini sizinle
paylaştım. Bunu
bilinçaltı bir güçle yaptım. Kendimi hep
kalemtıraşın ağzında tutmağı becerdim. Böylece 100, 200 sene
sonrasının bilincine varacağı formal, eğitimsel, pedagojik, kanımca
eğitim öğretimin özde ve sözde değişmez
(uygulamanın herşey) olduğunu, onsuz kitabi bilgilerle biryere
varılamayacağını yani bilgi ve herhangi bir şey üretiminin
uygulamadan geçtiğini, karınca kararınca getirdim. Derslerimin
program sınırlarının elverdiği oranda alçı, çamur,
mukavva, cilt, albüm, kutu işlerini size tattırdım. Bir basit
radyoyu, bir kendi sardığınız motoru çalıştırdınız,
bazılarınızdan işe uygulamalarını da istedim. Model uçak
kursları da sanırım Türkiye genelinde tek olaydı. Bütün
bunlar bugün programlarda ya sulandırılmış ya da
kaldırılmıştır.Sizin gibi kadirbilir öğrencilerim bu güzel
şeyleri hep anımsarlar. Hele hele sizin gibi eğitim ve öğretime
soyunanlar ne demek istediğimi iyi anlarlar.
Cumhuriyetin kuruluşunda çok
güçlü bir beyin
takımı işin başında olmuş. Hala ortaöğretim programları onların
ortaya koyduğu pirensiplerle yaşıyor. Ama uygulayıcılar işi hafife
alıyorlar. Eğitim fakülteleri resim bölümleri resimiş
öğretmeni yetiştirmek yerine ressam, heykeltıraş, grafiker yaratma
kavgasındalar. Böylece artık resim öğretmeni ideolojilerini
yitirdiler. Sıradanlaştı. Artık düzen için sizlere
güveniyoruz.
Söz uzadıkça uzdı, insanlar bir kere
"ben" demeye
başladılarmı arkasını getirmek zor oluyor. Sizleri seviyorum,
öpüyorum.
E. Aydın, 8Kasım1994
SEVGİLİ AHMET YEŞİL
Dün çağırı üzere saat 2 de
Mersin'de idim. Galeriye
uğradım birleşik bir sergi vardı. İçlerinde bir tek de yeni
soluk vardı. O beni düşündürdü.! Demekki bizden
sanatçılar kendilerini yenilemekten korkuyorlar. Belli bir
üne ulaşanlar, artık oturup kendilerini tekrar etmekle
yetiniyorlar. Sanat tarihine bakarsanız bu iş hiçde böyle
değil. Sanatçılar hep kendilerini aşmağa çaba vermişler.
Böylece büyümüşler. Bazıları başlangıçtan
itibaren özgün ve sağlam yapıtlar vermişler, evrelerinde hep
ayrıcalıklı olmuşlar. Bazıları ise bozma cesaretinin en ileri
çizgisini denemekten korkmamışlar. Engebelere vurmuşlar ve
zirveyi öyle yakalamışlar. Sanatlarında özgür ve
özgün olmuşlar, böylece yerlerini almışlar.
Belki rastlamışsındır gazete sayın Zeki Faik İzer
sergisi nedeniyle
bunları yazmıştım. Devlet tarafından Avrupa'ya giden
sanatçıların yurda dönüşlerinde portföylerinde
neler getirebildiklerinden dem vurmuştumda olumlu birkaç kişiyi
görebilmiştim. Üst tarafı iyi zaman geçirmişler,
avantür olarak renkli bir özgeçmişle yurda
dönmüşler demiştim.Şimdi kendi kendime soruyorum ben neyim?,
bu konuşma cesaretim nereden geliyor? Ahmet, ben gören
göz gerçekleri duyumsayan biriyim. Sanata sevgim ve saygım,
kadına saygımla özdeştir. Cennetin anahtarı kadınların ayağının
altında ise milyonlarca yıl sonrasının geleceğin, mutlu geleceğin
anahtarı da sanatçıların ellerindedir. Bu inanış, sağlam bir
inanıştır.
Onikiye doğru orada bir mavnada balık yedim. Park
içinde
çok güzel ılık bir güneş ve peyzaj vardı. Dolaştım,
oturdum, saat ikiyi, yani sizlerle buluşma zamanını bekledim. Siz
toplantıyı yarılamıştınız üzüldüm. Bitişte lokale
düştüm, birkaç dolu dolu dostla sekize kadar bardak
tokuşturdum. Konuştuk, konuştuk, doyumsuz sohbet bitmemişti. Dostların
ılıklığını, sevecenliğini gönlüme koydum istasyona geldim.
Tirenin önümden kalktığını farkedemedim, bir sonrakine
kaldım, bozuldum ama renk vermedim. Masam ve dostlarım, boş bardaklar,
sohbet koyu.... Adana'dayım.
İndim buz gibi bir havayı soludum. Hızlı adımlarla
Aydın sanatevine
geldim. Ama iyi üşümüşüm, dostlar da dağılmıştı.
Ama doyumsuz ben, hemen Ahmet Yeşil'i yakaladım. İşte zaman
böylece balon yaptı.
Annesi Zeyneb'e "melek yavrum"diyordu. Zeynep sordu:
"anne, melek
kanatlı olur, nerde benim kanadım?". Anne çok
düşünmüştür herhalde... "uçup gitmenden
korktum, kırdım kanadını..!" demiş. Dokundurmalı bir benzetinin
yorumunu sana bırakıyorum.
Ahmet iyi yoldayız. Olan, sanırım olacakların en
iyisi... Öperim
E. Aydın, 5Şubat1994
SAYIN BAŞKAN
Önce anlam bilimde "demokrasi"
sözcüğünün
kapsamına, çağlar boyu ne anlamda kullanıldığına, doğuşuna,
uygulamadaki ideoya, mantığa bakıyorum. Çoğunluğun katılımını
sağlayan erke.
CHP nin çağdışı anlayış ve uygulama
programına bakıyor,
ağlamaklı oluyorum.
Uzaklara giden gemi,
Sürükler düşüncemi
Vehim sarar her gecemi
Deli olmak içten değil
Karanlık maal oldu bana
gerçek hayal oldu bana
Dostlar bir hal oldu bana
Deli olmak işten değil
Gazete sayfalarında heyecanla aradığım,
çağdaş, güncel
için olumlu, edime yatkın, dinamik <conditionel>, şartlı
olmayan bir tek ömerinizi okuyamadım.
Hani bizim politika okullarımız çalışıyordu,
Karayalçın
öve öve bitiremiyordu?
CHP doğuştan büyük partidir. Geleceğin
yapılanmasında yine
partinin kendisi öğretmenimiz olmalıdır.
1920 doğumluyum, Ankara hapşırsa bizler nezle oluyorduk. Böylesine
bütünlüğe inanmıştık. Latin ABCsinin kabulünde
bütün insanlarımızın okuma seferberliğinde anlatılamaz
çabalarını uzun uzun yazmak isterim.Ama okumaya zamanınız yok
Okul müsamerelerinde kaymakam, belediye reisi, komutan, hakim,
imam, müftü, berber, sucu, nalbant, köşker, kolkola
sahnede halka karşı oynuyorlardı. O zaman, biz imtiyazsız sınıf,
kaynaşmış bir kütleydik. Arı kovanındaki, karınca yuvasındaki
gizem gibi.
Sevgi, dostluk, sosyal yakınlık, çıkardan arınmış görev
duygusu, fakirliği yenmişti. Fakirler ev bile yapabiliyor,
düğünleri imece içinde eksiksiz yapılıyordu. Daha
anlatamadığım nice iç kabartıcı olayların tanığıyım.
Özelliğimiz hepimizin birbirimizi saymamız
sevmemiz.
Bürokratların ve seçilmişlerin, halkla
birlikte ağlayıp
onunla birlikte gülmeleriydi.
E. Aydın, 4Eylül1999
SEVGİLİ AHMET YEŞİL
Ne arar da bulamaz, yeşilde insan oğlu....
Cumhuriyet gazetesİ pazar ekinde "kuantum kuramı ve Einstein,
rölativite" konusunu okurken: sicimlerden, sicim sarmallarından
oluşan gerçekliğin, anlaşılmasında yeni bir buluşun belirgin
imleri saklı deniliyordu.
Yıllar önce, sicimi, sanat bağlamında ortaya koyan, Ahmet Yeşil,
meğer Eintein'ın, çıkmazını biliyormuş.
Varlığınla övünüyor, kutluyorum seni
E. Aydın, 16Ocak2000
SU GİBİ AZİZ OLASIN
Diye bir anektod vardır. Niye kullanıldığını ve nerede kullanıldığını
bilemem ama galiba iyi yerlerde geçerli.
Sergi davetiyeniz beni çoşturdu. Ben kendimi kelaynak kuşları
gibi nesli tükenmiş bulurdum ki ben okuduğumuz dönemin en
parlak öğrencisi değildim. Hatta hiç değildim. Buna karşın
o kadar özlü, eğitsel, pedagojik manada eğitim öğretim
sistemleri almışız, yitirmeden yaşatmış, uygulatmağa çalışmış
olmama karşın, başaramadığım konuda ne kadarda güzel ve anudane
direniyor, ve estetik ve gerçek iş prensiplerinin eğiticiliğini
yeni nesillere aktarıyorsun. Ama emin ol, ibadet eden, haca giden sizin
kadar büyük dua toplamamıştır. Seçtiğiniz kaba kağıt,
üzerindeki renk, çalışmanızdaki, serginizdeki felsefi
temayı yakalamanız, kaba kağıda uygun renkte seçilmiş keten ip,
tarihin kullana kullana bitiremediği, açılıp kapanmaktan
yıpranmış rule, öğrenci isimlerindeki dizgi, herşey, ama her şeye
o kadar düşünce sinmişki, hangi birinden söz edeyim...
Kritik: 1. Rulodaki yazı okunmak için mi
yoksa süs
için mi karar vermek ona göre alfabe seçmek
gerekirdi. 2. Davetiyenin daha erken elime eçmesini isterdim. 3.
Yıllar sevgi hocayı o kadar biledi akıllandırdıki, çok
çok güzel, beklemediğim kadar güzel, bir sergi
davetiyesiyle, eski mektup borçlarını ödediği gibi, kurban
bayramı tebrikini de kapsayan, yerine geçen ve beni
borçlu kılan duruma geçtin. Tebrikler. Verdiğin
özdeyiş güzeldi ama ben onu şöyle değiştirdim: "Doğa,
doğa olurken Sevgi vardı". İlk çorba sayılamayacak asırlar boyu
kendi içinde çalkalanırken, ilk elementler arasındaki
yaratıcı sevgiyi korudu kolladı. Bütün yaratılarda fonetik ve
plastik, örgensel sanatların değişmez öğeleri ilk oluşun
vazgeçilmez prensipleriydi.
Simetri, geometri, oran ilgileri, yapraktan yaprağa
vurarak zenginleşen
binbir ses tınılarını duydu, yaratılışın , güzelliğin evingen ve
devingenliğini gözledi. Onu gördüğü, artı
duyumsadığını düşüncesini de kattı. Böylece insan
sanıldığı kadar doğaya çok birşeyler katmış değil.
Bayramınızı kutlar öperim.
E. Aydın
SEVGİLİ MERİÇ
Ne güzel bir diliniz var. Güvercinler
kadar masum, yılanlar
kadar akıcı, pınarlar kadar katışıksız, içten, dokunaklı, dumdum
kurşunu gibi patlama içinde patlama gücünde.
Göz nuru, gönül süzgecinden
imbiğinden
geçmiş sözcüklerle bezenmiş çiçeklenmiş
mektubunu okurken, sizin de çıkaracağınız gibi ağladım. Doyasıya
mutluluk gözyaşları döktüm. Siz, kesin kez bir yazı
üstadısınız. Yeni denemeler yaparsanız beni anlayacaksınız.
Betimleme yok, gönderme yok, yalın deyintilerle
bulutlardasın.
İçtenlik, bir hanım dilinde, meğer ne daha ne çarpıcı
oluyor!
Benim anımsadığım kadarıyla, canlı cansız nesnelerle konuşmağı severim.
Sanki bana yanıt verirler.
Dostlarla da yazışırım, yanıt almam önemli
değil. Yani sizin
anlayacağınız yazmak için her zaman bir nedenim olur.
Ukalayım, eksiklerimi gidermek, bilgisizliği yenmek için
çok okurum. Hemen hemen her konuda okurum. Bundan olacak, bana
"iyi" derler, sizcileyin. Yüreğim iyidir. Barışıklık için
özverilerim sonsuzdur.
İnsanları sevmek için nedenlerim vardır.
Çünki ben
bir öğretmenim. Tuncay'lar, Doğan'lar, Rafet 'ler, Necmi'ler,
Kip'ler, Fazlı'lar, Türke'ler, Türkyılmaz'lar, Zihni'ler,
daha onlarcası bu yönümü bilirler.
Sizi uzun süreden beri uzaktan izlerim. Toplum
deyince kendinizi
unutur özveride önde olmağı ödenmesi gerekli bir
borç bilirsiniz.
Bu mektubu sabahlara kadar uzatabilirim. de yine
bitiremem. Beni
öylesine onurlandırdınızki anlatılamaz. Sizlerle
övünüyor, içten kutluyorum. Öperim.
E. Aydın, 2OKasım2OOO
MERİÇ DOST.
<Meriç, geçmişten geleceğe
ünüyle akan bir
sudur. Küçük engebelerin üzerinde
köpürür, büyüklerin yanından güvenle
çoşkun akan bir ırmaktır.>
İşte gene yazıyorum. Şair derki: "Ey fırtınaların
sürüklediği
bulutlar, nereye gidiyorsunuz? Amannn sen de.. nereye olursa..
(Parça, fransızcadır. Başlık "gezgin, her yerde yalnızdır")
Mektubumu aldınız okudunuz. Kendinizi bir
övgü yağmuruna
tutulmuş gibi duyumsadınız. Bilirim, siz de bencileyin
övgülere dayanıksızsınız. Ethem Aydın deyesi ki:
"gerçekleri nasıl anlatacağız?".
Ama yavaşyavaş yağan yağmurlardan ürün
bereketi umulur. Ethem
Aydın, sizlerden o kadar çok övgü aldıki,
özben'le, sözde ben'i ayıramıyor.!!! Beni öyle
uyandırdınızki, yeniden doğmanın yalnızlığını, çoşkusunu
yaşıyorum.
16/Aralık/2OOO de Adana'da bir sergi daha
açıyorum.
Bilgisayarın ağzında metreler metrolar var.
Birkaç kitaba
ne dersin?
Bir ön düş bile kurdum:
Çocukluğum
Ortaokul
Öğretmenokulu
havacılığım
Gümüşhane'de ilk öğretmenliğim
Gazi terbiye
Kars lisesi
Askerlik
Düziçi İvriz
Mersin ünüversitesi<benzeti>
Osmaniye, Adana emeklilik ve sonrası
(Editörün
Notu: Elinizde tuttuğunuz bu eserin, Ethem Aydın
tarafından yukardaki sırada yayınlanması planlanıyormuş.
Mümkün olduğu kadar bu sıraya riayet edilmiştir.)
Ethem kendine gel. Gabak çekirdeği
yerken doğum yapılmaz. Ukala
çocuk ne olacak. Birkaç övgü alınca, kendini
ebrulu ibrişim sandı. Zaten ata nal çakıldığını gören
kurbağa ayağını uzatırmış. Bana da dercesine...
Hızlandım bir kere... durmak olmaz. Yağma Hasan 'ın
böreği, ye
Hamit ye.... tutabilrisen tut.
Meriç deyesi: hoca dellenmiş. Ama
bileceksinki, deliler
çok yaşar. Şimdilik bu kadar.... öperim.
E. Aydın, 26Kasım2OOO
SEVGİLİ MERİÇ
Ben galiba mektup yazarken
düşünebiliyorum.
Düşünmek için de yazıyorum. Böylece sizinle uzun
uzun başbaşa kalıyorum.
Nedenini çıkaramıyorum. Seçtiğiniz sözcükler
akıllıca, nükleer çoğalmağa açık. Bazen benimle,
bazen yıldızlarda oluyorsunuz.
Bitek diliniz var deyeceğim.
Aslında sizden aldıklarımı paradoksal olarak
size ulaştırmağı da
seviyorum galiba..! Sizi iyi okudum. Güncele fazla yer
vermişsiniz. Mikroda yürümüşsünüz. Bende
biçemim gereği makroyu seçeceğim.
Uzam ve zaman, henüz algılamadan yoksun
olduğumuz soyut
kavramlardır. Göreceli olsa bile, ikisi de ışık hızıyla
özdeştir. Zaman ileriye doğru, uzam geriye doğru akar. Doğaldırki
bunu algılamak için, geçmişin bizde oluşmuş yanlışlı
doğrulu vereleri, artı, geçmişin belleği, artı, etik, artı,
kültür birikimlerinden yola çıkmamız gerekir.
Felsefe ve mitoloji, uzgörü, din,
direngenliği olmayan onsuz
da olunamayan verelerdir. Ölçülemeyen zamanlar boyu
sezgilerimizin yordamıyla mutluyuz, umutluyuz.
Ölüme karşı tek silahımız "sanat" tır.
Kadim sanat tarihi
bize hep bunu söyler. Mikroyu sıradan, evreevre yaşadıklarımızın
gelecek için vere olacağı kaderciliğini bırakarak, makroya
görecel düşünmemiz gerekir sanıyorum.
Dahası: toprak gibi silahımız, tohum gibi mermimiz,
düşünce
gibi yolaçıcımız, ışığımız varken insan hep var olacaktır.
Bugünki teknoloji sanal, insandan uzak, gidişi insana karşıysa,
sonu yakındır. Demedir, arayıştır.!
Tohum ve toprak bağlamı değişmez, iç anlamını
koruyan, evrensel
güvencedir.
Havamı, suyumu, toprağımı zehirleyerek, biyolojik
dengemi yok sayarak,
verilmeğe çalışılanlar, gerldikleri gibi gidecekler. "Buğday
ekimi" öykümde bunların yalın ve duyumsal anotomisini
görmüş okumuşsunuzdur.
Kestirebildiğimiz güzel günler, kendi
teknolojisini, insanı
merkez alarak kuracaktır. Onu da makro düşünce getirecektir.
Makro, niteliktir. Kaos değişmez örnektir. Mikro niceliktir.
Yanılgılar, denemeler harmanıdır. Evrim sürüyor, binlerce
düzeni bozuyor, birkaç tane, güya yenilik yapıyorsak,
ayrımına vardığımız, yitirdiklerimiz ideodaki insan belleğinden
silinmeyecektir.
Yazımı burada kesiyorum. İlgi duyar beni sorgularsanız, bilgisayarın
belleğinde saklanan kısımlarını da yollarım. Sizi seviyorum. Empati..
ah o empati beni durduruyor. Öper, işlerinizde başarılar dilerim.
E. Aydın,
17Ocak2OOI
SAYIN BAŞKAN
MERİÇ ALKAN
Mektubunuzu aldım. Senelerce önce tanıdığım, öğretmeni
olduğum, Gazanfer'i bana anlatıyor gibisiniz.
Aramızdan ayrılış günü anısına bir kitap yapmağı
düşündüğünüzü söylüyorsunuz.
Bu yazınızı çok çok güzel, ama ironik ve duygusal
buldum.
Baş sağlığı telgrafında, anlatmağa çalıştığım son fakslar da
dahil, bir türlü size ulaşamayan yazımda "Gazanfer'ler
ölmez" tümcesi ilginizden kaçmış olacak. O
yazımı yineliyorum.
E. Aydın, 22Ocak2OO2
MERSİN LİSELİLERİ DERNEĞİ DAYANIŞMA
KURULU BAŞKANLIĞINA
Sonlu yaşamda, insanlığın geleceğine dönük devasa
görevler üstlenen, yürüten, Gazanfer'lerin tinlerde
yarattığu nükleer yansıma, gönül dostlarının
özverisiyle, sonsuza değin sürecektir....
Gazanfer öldü., yaşasın Gazanfer'ler.
Saygılar Sevgiler
E. Aydın, I7Nisan2OO1
Özellikle sevgi konusunda abartıyı sevmem.
Bilgisayarım Gazanfer'e
yazdığım övgü mektuplarıyla doludur, sağlığında kendisine
ulaşan.
İnsanlar ölümlüdür. Siz de ben
de bir gün
öleceğiz. Bunu abartmak, yas günlerine
dönüştürmek yerine, şenliklere
dönüştürmeği düşünmek, evrensele saygıdır.
Atatürk artık bir portre değildir. Genç Türkiye'yi
yaratan her türlü atılımların tümüdür.!
Öğretmenlik yaptığım heryerde, karanlık
odalarda suskun
öğrencilerle anma yerine, kitaplıkları, labaratuarları, her dersin
özelliğine göre salonlarda temsilini Adana'da dahil,
uygulamakta öncü olduğumu gururla anımsarım.
Gazanfer'i evrenselde anımsatmak için buıyurulmuş
övgüler yerine neler yapabiliriz?
Ulusal çaplı, ödüllü,roman, öykü
yarışmaları.
Adına okullar
Resim,yarışmaları,heykel yarışmaları
Şiir yarışmaları
İçel'de ünlü olmuş kişilerin,hayat
öyküleri kitabı
Yine özel günlerde ilkokuldan başlarılı, öğrencilere
nakti ve ayni yardımlar.v.s
Sizlere saygılar sevgiler sunar, başarılar dilerim.
E. Aydın
SAYIN MERİÇ ALKAN
Büyük bir sorumluluk, sizi beklemediğimiz bir zamanda buldu.
Bundan sonrasının yoğunluğu ile çok dolusunuz.
Gazenfer'in evrensel insana dönük,devasa atılımı için
ardıllarının düşünceleri bizim için bilinmiyor.
Yine buna karşın, olumlu düşünceler üretmemiz bir
görev.
Gazanfer ailesi ve çocuklarının, <düşünce
çizgilerine paralel olabilmemiz için; onlarla yaptığınız
ve yapacağınız toplantı sonuçlarını bizlere de
ulaştırabilirseniz, yanınızda olmak bizler için yüksek
görev olur.
E. Aydın, 8Mart2002
SAYIN MERİÇ ALKAN
Bugün direkten dönmek üzere olan bir bülteninizi
aldım. Adres yine yetersizdi.
Gazanfer bey'in ölümünden sonra; geleceğe
dönük ne gibi yeni projeler ürettiğinizi, kalıcı
süregen düşüncenin yapısında kurucu ve koruyucumuz
söz sahipleriyle, bir yuvarlak masa toplantısı yapılıp
yapılmadığını, rotamızın neleri içereceğini öğrenmek
istemiştim.
E. Aydın, 8Temmuz2002
SEVGİLİ HANIMEFENDİ
Yazmak için değişik karekterler
seçerim. Sizin de
vurguladığınız gibi, kişiyi karşıma alır, duruma göre, ceketimi
ilikler, ayak ayak üstüysem ayağımı indiririm.. Tanıdığım
biriyle isem, sigaramı yeniler, rahat bir duruma geçerim. Eğer
düşünce yorgunluğuna uğramışsam,tuşları
görmez,doğaçlama düşlerimin buyruğuna girerim. İşte o
zaman, yazıda kurgu bozuklukları, harf ve nokta eksiklikleri
çoğalır.
Yine eğer size yazdığım gibi, yaşanmışları anılara
dönüştürmeğe, bir de mektuplarımı yayımlamağa kalkarsam,
sekreter şart olacak.
Bilgisayarın belleğini karıştırırken, mektupta
konuştuğum hayali
öğüntülere ben de güldüm.
Yelken'deki yazınızı tekrar okumak fırsatı buldum.
Mektup
üzerindeki düşüncelerinize katılıyorum.Dahası kusursuz
yazma kompozisyon gücünüzü ağan üstü
buldum. "Ethem kendine gel" dedim.
Teknoloji bana göre bir modadır. Ama insan daha
yüce
amaçlar için vardır. İşin başındayız, evrim
sürüyor, sürecektir, iki ileribir geri adımlarla
yürünüyor... insana doğru...
Yarım, hatta çoğunlukla yanılgı olduğunu
tekrar tekrar
gözden geçirilmesi sonucu, yeni ve yine de değişebilir
araştırmalar bunu kanıtlayacaktır. İlk ayağa kalkan insan, korktuğu
herşeye tanrı demişti. Sonra neler olduğunu gördük. O bile
değiştikten sonra, konserve bilgiler de değişecek. Canlıların
fizyolojisiyle, yani duyum, algılama sistemiyle henüz oynamak
olası değil. Siz dünyayı ne kadar hızlı
döndürürseniz döndürün, duyumsama
süreci değiştiremeyeceğimiz bir sabite'dir. Düşünmek
insana özgüdür. Düşünmeden yaşamın anlamı da
olmayacaktır.
İnsanlık bugün bir karabasanın anında, evinin
içinde
buluyor. Kazalar, ölümler, afetler, vs... Teknolojideki
hızlanma insanı es geçiyor. "Amaç insansa, olanlar
tümüyle yanlış" demeğe getiriyor. Ben de öyle
düşünüyorum
İnsan dünyayı duyumsamadan, algılamadan, iç
değerlendirmesini yapmadan mutlu olabilir mi?
Konservelerle beyinin beslenemeyeceğine inanıyorum. Bundan neden
tutucuyum. Yanılgılar doğruları getirecektir.
Saygılar,sevgiler. Öperim, mutlu günler dilerim
E. Aydın, 22Aralık2OOO
SAYIN VAHAP KOKULU
Yaşlılar nedense gençlerin her işine
burunlarını sokmaktan geri
kalmazlar. Bağışlayacağınızı umarım.
Almanya sergisi için
düşündüklerim:
Mersin, Türkiye'mizde ulusal hatta evrensel bir
sanat merkezidir.
Sanata soyunmuş ve başarılı olmuş kişilerin varlığı potansiyel
gücümüzdür. Almanya'daki sanatsever dostlarıız
ancak işten artırdıkları zamanlarda sanatla uğraşabilirler. Bu
böyle olunca biz oraya ulusal çağdaş sanatımızın Almanya'da
tanıtımı amaçlı programlar yapmalıyız.
Sergiyle birlikte Gazanfer bey'in çağdaş Türk sanatı,
Prof. Hüseyin Gezer'in Türk heykeli,
Nuri Abaç'ın sergi katalogları,
Suudi Abaç'ın evrensel olmuş çizgileri,
Mersin Üniversitesi dekanlarından Berika İpek Bayrak'ın Tarsus'ta
bulunan Şahmeran anıtı fotoğrafları,
Ertan Aykın'ın hazırladığı, kültür bakanlığı tarafından
bastırılan, Mersin, Tarsus, Anamur, Silifke, Mut yöresinden
derlediği, Ören yerlerinin aslına uyularak restore ettiği,
arkeoloji zenginliğimize katkıda bulunduğu kataloğu,
Ethem Çalışkan'ın el yazma örnekleri ve orijinal
Atatürk resimleri.
Anımsayamadığım daha birçıok kitap ve katalogları da sergiye
katmalıyız diye düşünüyorum.
Büyük Türk ulusu adına verdiğiniz çabalar
unutulmayacaktır. Sizlerle övünüyor, öpüyor,
kutluyorum.
E. Aydın 17Ocak2002
UYGAR, ÖZGÜR, ÇAĞDAŞ
DOSTLAR:
ASLI, HATİCE.
Yirminci yüzyılın batı sahnesinde Sokrates,
kendisinin şiddete
karşı bir etkinlik, bir diyalog olduğunu iddia ederek çıkmıştır.
O kendisini söz, şiddetin ise sözün olmadığı yerde var
olan bir davranış biçimi olduğunu ve bunun felsefye konu
olamayacağını söyler.
Politik alanı insan doğasının gerçekleştiği
alan olarak
tanımlayan ve çağdaş politika felsefesindeki birkaç
temsilciden birisi olan Hannah Arendi, temel insansal eylem,
politik
eylemdir ve politik eylem de konuşma ve diyalogtur der.
Yaşadığımız çağda demokrasinin
vazgeçilmezliği de
bundandır. İdeodaki insan konuştuğu sürece savaşlara gerek
kalmayacağına, artık bütün insanlık inanmıştır.
Başlatabildiğimiz her türlü insansal
ilişkileri koruyarak,
kolluyarak, sonsuz sevgiyle bezeyerek devam ettirmek gerekir.
Bilirsiniz sevgi sosyal yapıda çekim gücüdür.
Hava su kadar birincildir. Çağdaş insanın mutsuzluğu sevgisiz
yaşamayı seçişindendir.
Bu mektubu yazış nedenim, sizi seviyorum, genç oluşunuza karşın
çağdaş, uygar, özgür, düşünceye açık
bir beyniniz var.
Antenleriniz geleceğin sinyallerine duyarlı. Çevrenizde bu denli
kapalı devre yaşanırken, elbette sizler, hele hele hamım olarak sizler
birer değersiniz. Her davranışı sorgulamaya yatkın oluşunuz ayrıca
övülesi.
Kültür ve tabuların tortulaşmış,
köktenci
inançları, genç dimağlarda ışık ve ısı
çoğaldıkça eriyecek yok olacaktır. Çağın sanal
gerçekleri, evrime uygun olarak birey merkezli
dürüstçe paylaşımı gündeme getirecektir.
Getirmiştir bile.!
Sizleri özledim. Öperim.
E. Aydın
GİZİLGÜÇ'E DEYİNTİLER
(Yarın, doğduğum kentte kaysı bayramı var)
Otuz sene kalemtıraşın ağzında kaldım. Bir hayli
yontuldum sanıyordum.
Heyyy.. heyyyy.. meğer yanılmışım. Asıl yontulma yeni başlıyormuş.!
Yılmak yok Ethem'ciğim. Sen de çoğu zaman
yoklukda katık oldun.
Sana yazarken taslak hazırladım bir süre.
Çok zaman
alıyordu, caydım, doğaçlama yazmaya başladım. Bu sefer de
yaptığım gaflardan dolayı ödün vermek zorunda kaldım.. ki
hiç sevmem. Ama işte gerçek ortada. Nene lazım sana
elalemin üç oğlakla beş keçisi? (*) Ayıkla pirincin
taşını.
Uzun yıllar laftan ekmek yemiş birisi olarak hep
konuşuruz,
karşımızdakini esnetinceye kadar.
Ne yaparsın.... bu bir gerçek. Ama pes
ettiğimi sanmayasın.
Yazdıklarımdaki gerçeklik payı tutkusundan ödün
vermem. (*)
Bir papatyayı görürüz, hayran oluruz, koparırız. Bizim
olmuştur artık. İlgimiz ve şaşırmamız sürer. Bu kadar
güzellik acaba nasıl yanyana gelmiş merakıyla beyaz
çenetleri bir bir koparır, yine deneyi sürdürür,
yeşilleri yoklarken elimizde bir avuç çöp birikir.
Görkemi o şaşırtan güzelliği yitirmiş olarak.! (*)
Fotokopideki yapıtınız çok çok
güzeldi.
E. Aydın, 5Haziran1997
SEVGİLİ NEJAT.
Ben zaman Mut'a gelir giderim. Çok da
isteyerek gelirim. Ama şu
Sıdıka ablamın kafasızlığı, belki de mecbur olduğu durum beni
köstekliyor.
Ben Adana'da bir akrabamı bir yakınımı barındırmadan
mahrumken,
veremediğim bir şeyi almağa da kendimi haklı görmüyorum.
İçinde bulunduğumuz zaman yani yaşadığımız
zaman hiç
dünlere benzemiyor. Hesapsız yürüyenleri altına
alıveriyor.
Mut'a gelip gidişlerimde bana sizin yaptığınız gibi misafir olmak
teklifi yapılır öteden beri, ben de bazen icabet ederim ama sizin
son buluşmanızdaki teklifinizde çok büyük bir mana,
anlam ve nezaket vardı. İşte diğer tekliflerden farkı da bu olsa gerek.
Aslında ileri toplumlara layık olan galiba sensin, ama ne olmuş olmuş
okumamışsın. Hakkını başkalarına vermişsin böylece de fırtınalara
zorluklarla direnen bir çınar ağacı gibi yalın ve görkemli
kalmışsın. Bence özde insanlık dantele örgüsüne
benzer ilmek ilmek ince duygular düşüncelerden yapılan bir
sanattır, herkes bu işi beceremez.
Sen doğmadan çok önce Fevzi
Çakmak Mut'a gelecek
denildiğinde köylü kentli günler öncesinden Karaman
yoluna birikmiş geceli gündüzlü beklemişlerdi.
Bizlerdeki heyecan başka türlü idi. Nedeni ise onların insan
üstü emeklerle Cumhuriyet'i kurmuş olmalarıdır.
Onlar sıradan insanlardan farksızdılar ama insan
üstü idiler.
Sevgi saygı milletin yüreğine işlemişti. Bir Hüseyin Gezer
ünü ve sanatı Türkiye genelini çoktan aşmış
yurdun içinde yüzün üzerinde heykel dikmiş
meclisin önündeki bronz heykel grubu da onundur, bir benzeri
yakın zamanda gelmez. İşte millet olarak mutlu olarak ona her
türlü saygıyı göstermek insanlıktır. İşte insanlık
budur. Ölümünü beklemeğe ne gerek var anılmaya
şimdiden başlanmalı. Ben geçen yaz bir pınarbaşında zamanlar
ötesine ulaşacak reliyefler yaptım, bundan sebep Mut'lu beni
sever, akrabalarımda haklı olarak benimle övünmeli ve beni
daha fazla saymalı. İnsanlık bunu böyle emreder. Eğer kendimizi
insan kabul ediyorsak saygı borcumuzdur. Tersini düşünelim,
bu olaylar bizim istediğimiz gibi gelişmedi diye kimseye gücenme
hakkımız da yok. Mut'a geliriz, rastlaşırsak mutlu oluruz, rastlaşmasak
bir iki gün otelde yatar döneriz. Herkes yerinde sağ olsun.
İnce teklifine binlerce binlerce teşekkür eder sağlıklı ve mutlu
günler dilerim. Öperim.
E. Aydın, 24mayıs1994
SAYIN NEVİT KODALLI
Yukarıdaki yazıyı, İçel Sanat Kulübü Başkanlığına
yazmıştım.
Uygun ve gerekli görülmüş; yanıt geldi. Sizin onayınıza
da sunmayı düşündüm.
Yılı veya daha öncesini de kapsayan, geleceğe de ışık tutacak bir
raporu, birlikte hazırlayarak veya sonradan birleştirerek başkanlığa
sunalım diye düşünüyorum. Eğer düşünceme
katılırsanız, haberleşelim.
Yönetime bir katkımız olursa sevindiricidir. Olmazsa da
üzülmeyiz.
Sevgilerimi ve saygılarımı sunarım.
E. Aydın, 12Haziran2002
SEVGİLİ GENÇLER
(Editörün Notu: Bu mektup
torunlarına yazılmıştır)
Uzam içinde zaman seller gibi akıyor aslında.!
Bizler sel önünde ve içinde çakıl taşları veya
kayalar.!
Birbirimize sürtüne sürtüne, yıpranarak gidiyoruz.
Bu bir sünnet düğününe benzer, insanlığın şamatası.
Bir yaş daha kocadıklarını duymamak veya karambola getirmektir. Kazanır
gibi kaybetmek.!
Yaşamın bir de ağırlığı vardır ve de olmalıdır.
Üzüntüler, sıkıntılar, zorluklar, sorumluluklar, sınıf
kalmaklar, iş bozup iş yapmalar, hastalanmalar,
iyileşmeler, doymak, acıkmak, sayabildiğin kadar...
Bu ağırlıkları kaldırırsan geride hafiflik kalır.!
Üzüntüsüz eylemsiz, sevgisiz, hiç ağırlığı
olmayan hava gibi bir şey.! Biz bunun hangisini seçelim?
Tabi seçtiğimizi! Öyleyse yaşam ivmedir,
kıpırtıdır.
Kıpırdayalım arkadaşlar.!
Yeni yıl çuvalını aldım. Çok anlamlı buldum. Bundan
güzelini kimseler yapamaz. İlk insanın ayağa kalktığı bir yerlere
bir şeyler taşımak için seçtiği ot elyafından yapılmış
seyrek örgü.
İnsanlık dokusu kadar basit ve seyrek, kavi, yani dayanıklı, sıradan
ama otantik, yani ilk yaratılışa dayalı.
Üzerinde düşünce var. Ağız büzgüsü
kırmızı. Batık çıkan bizlere benzer. Ağzında geleceğe
açılan bir fiyonk, umut rengi.
Noel baba kırmızı geymiş. Oldukça şişmanlamış. Zamanları
zamanlara taşıyan evrensel yolda trafik polisi. Kolunda,
önünde benekli yeşil. Gözler ileri, bakışlar yukarı,
dikkatli ve sinirli. Soğukla bezenmiş, ama esir olmamış, devingen bir
yüz.
Torbanın içinde ağzının tadını artıran, hastalıkları otayan
ruhları kamaştıran öteberi.! Çağdaşlığı simgeleyen ve
zorlayan kravat.
Kahve çikolata cabası...
Eh artık hepimiz birer yaş daha büyüdük.Akıllı olalım.!
Hepinizi kucaklarım. İyi yolculuklar Selamiiiii derim
E. Aydın, Otuzbir aradan bir
ocağa sıvışırken
SEVGİLİ KOYUTÜRK
17 Nisan için kıymetli Abidin Atlay bana bir
görev verdi.
Seve seve üstlendim. Döner dönmez kaynak kitaplara el
attım. Kaynakları araştırdıkça işler karıştı. Cumhuriyetin
kuruluşuyla bütün bu tamamı tamamına kuruluş
için gerekli olan plan program bir tarafa düşman bir
tarafa. Saray, kapütülasyonlar, anlaşmalar, latin abc'si,
Türkçe ezan, demir yolları, karayolları, tarım, her şey
sınır noktasındaydı start verildiğinde. Bütün bu güzel,
yerindelikli hazırlık nasıl uygulama alanına ulaştı..! Bu uygulayıcılar
nerelerde nasıl bu ideallerle bezenmişlerdi?
Yoksa hazırlık Osmanlıdan beri yapılıyordu da
kayıtlara mı
geçmemişti?
Yeryüzünde kayıtlı olan hiçbir
ülke, böyle
bir durumla yani vatan kurtarma, iç ve dış düşmanlar,
asırların birikmiş borçları, gözler alabildiğine ekilmemiş
bakılmamış topraklar... Zaten zavallı millet hiç savaşsız
kalmadıki... Güçlülük günlerinde para
bitince savaş, üretim olmadığı için her zaman savaş ve
ganimetler hesaplanırdı.
Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eskiyeni. Kuzular
bize söyler
yılların geçtiğini dediği gibi. Böylesi herhalde bizden
başka olmamıştır. Aslında biz pek plan yapmağı, programı sevmeyiz. Ama
öyle bir hazırlığa girilmiş. Jon Dewey ki zamanının en ulaşılmaz
eğitimcileri Dexrolie ve diğerleri gelip bize bilgi vermişler ve biz de
anlamışısz, kendimize göreceleştirmişiz ve uygulamış ve de
başarmışız. Ama nasıl ??? Bugün dünya bizimle olsa herkes
okey dese o düzeni yeniden kurmak olanaksız. Öyleyse temelde
yatan felsefe ne idi?
Nasıl mevsimler döner,yağmurlar yağar,
ağaçlar uyur veya
uyanır, işte sanıyorum, bizim ekim zamanımızın bütün şartları
peşpeşe yan yana gelmişti.. O zaman siz köyde oturacağınıza imza
verdiniz. Köylü toprağının düşük bir kısmını size
terk etti. Daha neler neler.
Hazırlık için nasıl bocaladığımı anlatmıştım.
İşte sizin dosyaya
bakışım ve size hayran oluşum ondandı. Öperim.
Not: Siz salonda bana iltifat ettiniz. Yüksek köy
enstitüsü mezunu olduğumu söylediniz. Gurur duydum. Ama
ben o kadar genç değildim. Aynı amaçlara uygun Gazi
terbiye, aynı zamanda eğitilmiş kuşağın hocalarıyla olduk.
E. Aydın, 18Nisan1996
SAYIN NACİ YATMAZ
İlk defadır, devlet organı bir kuruluştan, saydam ve
birey haklarını da
koruyan, kollayan bir mektup alıyorum. 1945'den başlayarak, 1977'ye
kadar kuruluşun içinde bulundum, hep dairelerin devlet
çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini yaşadım. İlki
Kars'ta oldu. Hem okul müdürlüğü, hem de valilik
bana takdirname veriyor, bir ders yılı öğretmenlik yapmadığım
gerekçesiyle stajerliğim tastik edilmiyor, askerliğim bitiyor,
köy enstitüsüne bakanlık görevlisi olarak
gidiyorum, yedi ay sonra İvriz'e atanıyorum, göreve stajer olarak
başlıyorum. Durumumu yazılı ve sözlü, kimselere de
anlatamadım, üç yılı yitirdim, daha neler neler de
beraberinde...
Bir süre donra Mersin lisesine geldim. Yine bir
süre sonra
Milli Eğitim Müdürlüğünce, Özel İçel
Koleji içindeki karışıklık nedeniyle orada
görevlendirildim, kendimi önce baş muavin, sonra da
müdür atamadığım için, bir küsür yılımı
emekliliğe saydıramadım.
Benim kanaatıma göre bunlar hep kıraldan
çok kıralcı
yetkili dostların devlet korumacılığının hazin örnekleridir.
Emekli olduktan sonra yapabildiğim kadar, sorunlardan uzak durmak
istedim, artık hiç hak aramıyorum, verilenlerle yetiniyorum,
maaşımı da Ziraat bankası bankamatiğine bağladım, ne verirlerse alıyor,
uyumlu vatandaş rolüne devam ediyorum. İyi de oldu, kafam rahat.
Bütün bunlardan neden, hangi
çizgide olursa olsun, bu
yazınız bana mutluluk verdi. Çünkü devleti ben
böyle düşlüyorum. Hele yazınızın son tümcesinde,
yetke çizgisini de aşarak, "bilgilerinize sunar, sağlıklı ve
mutlu bir yaşam dilerim" diyorsunuz. Bu incelikte beklentilerimin sınır
çizgisinde bir incelik oldu.
İlginizden neden size teşekkürler eder, öperim.
Ethem Aydın, Emekli Resim
Öğretmeni,14Temmuz1995
SEVGİLİ MUZAFFER
Mut'tan o kadar dolu ayrıldımki,
küçücük,
bölükpörçük,
görünürgörünmez, iyikötü,
gerçekçi, gerçek üstücü, karmaşık
mı karmaşık, sarmal mı sarmal..... Hani deve ve koyun
yününden, döve döve bir keçe top yaparsın,
lif lif olduğunu bilirsin ama çözemezsin. İşte
öyle birşey.....!
İşte mutlulukta öyle birşeydir.
Çünkü, o top
benim elimde milyonlarca lif, sonsuz duyum ve doyumlardan
büyümüştür. Acı, ekşi, kekre tıpatıp mutluluğun
tadı...
Bu yazıyı seni karşıma alarak, masamın
öteyüzündeki
sandalyeye oturarak, göz göze, diz dize, söz söze
yazıyorum. Açıkçası kendi benime yazıyorum, ben bana
karşı. Orada, sen bir billur pınarsın, anlayana tadana ki,
anlayan tadan da vardır. İnsan bir sırkıntıdan olmuştur, akar akar
durulur. Kıvamını, kalitesini bularak, üzerinde
yürüdüğü toprağa güç katarak, yılanlar
kadar sessiz, uyumlu akar akar. Yol ölüme doğru değil,
ölümsüzlüğe doğrudur, ezeli ve ebedidir!. Kısa
mesafelerde insanı değerlendirmek yanlış ve anlamsızdır, her birey
deryadadır, yüzüyor. Kimileri kulaç kulaç
üzerine atarak öylesine göze batar ki, yarışın ası
sanırsın, çok su çırpıyor, enerji yitiriyor,
büyük şov ve görüntü içindedir.
Toplumda genel çizgi ve davranış bu yoldadır. Kültür,
etik, ekin, memleket, millet unutulmuş veya öyle sanılmış, kısa
zamanda daha çok mal, mülk, konfor edinmek sevdası
gözleri büyümüş, amaca ulaşmak için
bütün özelliklerimiz, güzelliklerimiz,
kültür birikimimiz tarih bilincimiz, hatta dinimiz
araç haline getirilmiştir. Bu karanlık tablo, bu
ürkütücü görüntü süregen ve
ömürlü olamaz. Sağ duyuya sessiz ve emin adımlarla
ilerliyor.
Biliyorsun yerinde sayanlar, yürüyenlerden
daha çok
ayak patırtısı yaparlar. Biliyoruz ki, medeniyet bugünkü
çizgiye gelinceye kadar, ateşten çakmağa sayısız asırlar
geçirdi. Sabırlı olmak gerekiyor. Zira acun bir günde
oluşmadı. Siz ve sizler gibi tabandan, fakat bilinçli
yürüyenlerin sayısı hiç bir devirde az olmamıştır.
Eğitim öyle sanıldığı gibi ve bizim uygulamaya çaba
verdiğimiz gibi kolay, sabirsızca istif etmeye gayret ettiğimiz kadar
basit değildir. Ben, siz ve ötekiler şu anlatmaya
çalıştığım çizgide konuşuyor, belki anlaşıyor,
yazışabiliyorsak, bu kendi bayrak yarışı etabımızda büyük bir
başarıdır. Yaşamı duyumsadığımız günden şimdiye değin,
kalemtıraşın ağzında kalarak bu güzel çizgiye ulaştık.
Gerçek de budur. İyi yoldasınız ve yoldayız.
Muzaffer, bir başka konuya deyineceğim. Bir insan bir diğer insandan
bir şey almaz, kendinin bildiği ve doğru saydığı bilgiyi, onaylayan
yoluyla özümser. Sizden dinlerken, her iyi şeyi bir
başkasının size verdiği alçak
gönüllülüğünde bulunuyor, bunu yeniliyorsun,
ama ben derim ki, bu yanlış. Zira yine bazı kişiler sizi
yönlendirdiği kanısına varılabilir. Halbuki siz kendinizi
yarattınız.
Bir Hilmi Dulkadir, Sıtkı Soylu olmasa, bu
çizgiye varabilir
miydi? Ama Hilmi bitek toprak olmasa, Sıtkı onu yönlendirebilir
miydi? İşte incelik bu çizgide. Hepimiz özde
benzeşmeseydik, özdeş olabilr miydik? Beni şu saatler boyu size
belki de değerli birşeyler yazmaya iten güç sizin asil ve
özdek duyumlara sahip olmanız nedeniyledir. Mektubu kesiyorum,
benim zamanım senin adına çokça kaydı. Öperim.
E. Aydın, 7Haziran1995
MEHMET ACEVİT, ALTINKOZA A.Ş.
GENEL
MÜDÜRÜ
Dinamik, genç, bilgili, karekter birikimli,
yaratma ve
uygulamada farklı karekter, tam anlamıyla Atatürk çocuğu,
sevimli dostum Mehmet'ciğim. Bu yazdıklarımı iyice oku,ama sakınola
hemen uygulamayı düşünme, zaten olayın kapsamı biraz da seni
aşar.
Şöyle düşünelim, bugünlere değin
ne yapılmışsa,
hepsi üzrinden kalın bir çizgi geçilecek. Adana'da
kültür ve sanat etkinlikleri sıloganından, tekrar konuyu
masaya getiriyoruz. Elbette zor!
Akılcı yaklaşım gereği, önce kültür
sözcüğünü inceleyelim. Türk dil kurumu
sözcüğünden alıntı: Tarihi, toplumsal gelişim
sürecinde veya içinde yaratılan, bütün maddi ve
manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede
kulanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin
ölçüsünü gösteren araçlar
bütünü, hars, ekin. Bir toplum veya halk topluluğuna
özgü düşünce sanat eserlerinin
bütünü...
İşte şimdi Çukurovalı'ya sunacağımız
şölenin değişmez dış
çizgileri oluştu. Makro belli oldu, şimdi mikroya dönmemiz
gerek.
İnsanlık topluluğuna giden yol, birey ve millet çizgisinden
geçer. Eğer hakikaten incelikli ve özverili,
özgörü çizgisinde Çukurova'yı seviyorsak,
daha çok sevdirmek istiyorsak, (bunun böyle olduğuna
inanmak isterim), önce bu bakir değerler harmanında
bocaladığımızı, düşünmek, seçmek, düzenesıraya
koymak gerilimine düşmemiz gerekir. Baştan beri anımsatmaya
çalıştığım gibi, örnek bir Çukurova festivali
için İstanbul, Ankara, diğer şehirlerimizin katkısına gerek ve
gereksinim yoktur. Asırlar boyu kendi kendini tamamlamış, onurlu bir
şekilde, etiğini, kültürünü, sanatını yapmış,
korumuş ve korumakta olan bulunmaz bir beldedir Çukurova..
Hırsları, acımasızlıkları, kişisel çıkar düşünceleri
ile devletler gelmiş devletler geçmiş! Seller geçmiş,
dolular erimiş, geride daha sağlam, daha yoğun kültür
birikimiyle Çukurova sağlamlığını ve yoğunluğunu koruyor ve
koruyacaktır. Biz ölümlüler, belki de haklı olarak,
geçici, moda olan kolay edimlerin ağına takılıyor,
yüzeysel, öznenin özdek, özge, özdeşliklerini
aramak sanki sıradanlıkmış sanısına kapılıyoruz. Sizin kişiliğinizde,
Çukurova'nın geleceğine etki edecek nuanslar
görüyorum. Bu inançla iki gündür daktilo
başında, karınca kararınca geleceğe bakıyorum, bir çoklarına
hayal yansıması gibi gelecek ama, çok çok inandığım
çıkışlar yazıyorum. Bürokrasinin her isteğini, olayların
akışı içinde istenilenden fazla olarak çevreye
yansıyacaktır. Öyleyse Çukurova Altınkoza A.Ş. olarak
büyük, çok büyük
düşününüz. Olayları sıradan yasak savma
çizgisinden kurtarınız. Yaptıklarınızı sağlam arşivlere alınız.
Gün gelecek sizinle yarışmak isteyenler olacak,
işte şimdiden
onları sollayınız. Dünya reklam üzerine duruyor. Ama reklam
vazgeçilmez bir soylu sanattır. Her dem taze önde olmak
durumundadır. Dikkat ederseniz hükümetler ve devletler hep
halklardan geride kalıyorlar, bu yüzden formaliteler özel
teşebbüsünüz elinize bu görkemli hizmet fırsatı
verilmişken değerlendirmeniz, gerçeği yakalamanız gerekir.
Bundan sonra dış çizgileriyle ana başlıklarla
neler
yapabileceğimizi yazmaya çalışacağım. Doğaldir ki, Ethem Aydın
düşünmeye çalışan sıradan bir Adana'lıdır. Kepenek
altında er yatar örneği kimbilir daha uygulanabilir
düşün ürünleri size ulaşacaktır. Yeterki
Çukurovalı'ya güvenmeye devam ediniz. Dünkü
toplantıları, maratonun başına alıp uygulanabilirliğini arttırınız.
İşiniz zor ama sizde büyüksünüz, başaracaksınız.
Dünkü toplantı, sanatçılardan
gelecek eleştirel
görüşü bir nebze olsun önlemek içinmiş gibi
geldi bana. Aslında bu seranomi çalışmaları başlatılırken,
aşağıda hatırlayabildiğin ve yazabildiğin birimlerle ayrı ayrı ve
olabilidğince sık müşavere toplantıları değişme koşuldur.
Demokratik, katılımcı bir şölene oluşturmak ve Çukuova'lıya
hizmet götürmek istiyorsak tabi. Önce festival,
Seyhan'ın deltasından, yine Seyhan'ın nebağına kadar genişletilmelidir.
Daha sonra derinliğine Çukurova'yı kapsamak projesi
düşünülmeli. Öyle olmalı ki, festival boyunca
Çukurova hep ayakta, işte, iştirakta, alış verişte, gezide,
iletişimde, dolayısıyla eylencede, kendini kendisi izlemek istesin.
Doğal yapısı ve çevresi içinde katıksız katışıksız Adana
kültürü sergilenmeli.
Düşünceme göre ilk yerleşim alanı ırmak boyudur. Adana
kebabı yarışması, şalgam, meyam tanıtımı birimleri, çiğ
köfte yarışması, lokanta ve reyonları. Köy yaşantısına sosyal
yapının çadırlarda güncel uğraşları başında temsili. Yerel
giysi defileleri, at yarışları, kayık evler, kayık gezintileri, yerel
zenat erbabı reyonları hepside günlük işleri ve satışları
içinde. Değişik etablı yürüyüş ve koşullar,
güreşler, yazarlar, çizerler, kitaplar, kitapçılar.
Yukardan beri anlatmaya çalıştığım dağınık
işler bir otomatiğe
bağlanabilir, bağlanmalıdır da. Yetke sahiplerinin bildirisi
üzere, kurum ve kuruluşlar bu katılımı seve seve yapacaklardır.
Festivalin bilimsel yönü sempozyum panellerle ciddi kalıcı
tutanaklarıyla organlı bir örgüye ulaştırılmalıdır. Bir
kaç ay önceden okullara, bir bildiriyle, Altınkoza
üzerine şiir, öykü, resim, müzik konularını
kapsayan onur ödüllü yarışmalar duyrulmalıdır. Festival
süresince, Çukurova'nın her biriminde bir canlılık bir
katılım kıvancı yaşanmaktadır. Elimdeki verelere göre, bundan
önceki festivallerde Çukurova hep evine kapanmayı
yeğlemiştir, katılım çok düşük olmuştur.
Bu çizgide, sanayicilerimiz belli alanlarda
ürünlerini
sergilemeli. Sicilli ticaret birimleri katılımı özendirilmeli. Her
yıl için sicilli zanaat, sanayi birimleri ve adreslerini,
telefon numaralarını kapsayan reklamlı rehber hazırlanıp satışa
sunulmalı. Ayrıca bütün festival alanlarının özellikleri
ve yerleri bir bülten halinde sunulmalı. Sergi birimlerinin hemen
hemen hepsi kaynak yaratılacak şekilde organize edilmeli. Diğer komşu
il ve ülkelerden temsil edilmek isteyenlere yardımcı olunmalı.
Böylece devirgen, dinamik, hararetli, neşeli katılımcı bir
festival gerçek olabilir. Değişmez kanaatim, Çukurovalı
eğer bilgilendirilirse en güzel festivali hazırlayacak
güçtedir, kültür bazında. Ve Çukurovalı
buna zaten layıktır. Size ulaştırdığım fikirler, ilk bakışta
külfet getiren uygulanamaz olaylar gibi gözükebilir,
ancak birim bölümler önceden organlaşmaya
çağırılır, çalışmaları bir ücretle değerlendirilirse
Çukurova festival A.Ş. hem rahatlar hem de bunca sarflar
azaldığı gibi insanımız için kazandırıcı bir yatırım olur,
ekonomik olur.
Sizi, Çukurova'yı, ülkesini seven bir ağabeyiniz olarak
bunları yazmaya cüret buldum. Okuduğunuz için teşekkür
eder, başarılar dilerim.
Saygılarımla.
Ethem Aydın, Emekli Resim
Öğretmeni, 15Eylül1995
SAYIN DOST
Gönül okşayıcı iletinizi aldım,
dünyalar kadar sevindim.
Uzun süredir aradığım, özlediğim bir dostu
bulmanın binlerce
sıcacık anılarla buluşmasını, zaman zaman siz de tadmış, keyfine
varmışsınızdır.
Fransızların bir özdeyişi vardır: arkadaşlık
dostluğun
başlangıcıdır.
Aranışınız, özlenişiniz bundandır.
Sizin iletiniz de keza.
Alo diyerek, bir kahve içimi uğrarsanız
sevinirim.
Saygılar, sevgiler. Öperim.
E. Aydın, 8Ocak2001
BERİN HOCAHANIM
Öğrenciniz Hüseyin'le ilgilenirim.
Ayakkabı boyacılığı yapar.
Baba ölmüş, geçim durumlarının iyi olmadığını
sanıyorum. Kendi çocukluğuma dönüp baktığımda;
Hüseyin'den pek farkım yoktu. Fakirdim, devlet okuttu
öğretmen oldum, şimdi emekliyim. Bu yüzden olsa gerek;
çöpçü çocuklarla, ayakkabı boyacısı
çocuklara yakın dururum. Karınca kararınca yardım etmek isterim.
23000 öğrenciyle yakın ilişkim olmuş, şimdi en yakın dostlarım,
arayan, özleyenlerim onlardır. Okuldan yardım alamamış olmasına
üzülüyor. İlgilenirseniz sevinirim.
Bir kahve içimi de olsa, uğrarsanız onur
verirsiniz. Selamlar
saygılar.
E. Aydın, 8Kasım2001
SAYIN İSTEMİHAN TALAY
KÜLTÜR BAKANI
İçelMut doğumluyum. Mersin lisesinde on yıl
işresimyazı
öğretmenliği yaptım. 28Ekim Mersin liselileri buluşma
gününde bir sergim oldu, sizlere ulaştığını sanırım.
Eski halkevi girişinde, sizin önerinizle
yapılmış, alçıdan
bir Atatürk maskı vardı. Düşmüş kırılmış, raslantı
olarak gördüm. Adana Eğitim Fakültesi Heykel Biliminde
okumasına katkıda bulunduğum Mut'lu bir öğrenciye, yine benim
gözetimim altında, polyester bir Atatürk maskı yaptırmıştım.
180 X 75 ölçülerinde ve iyi bir kreasyondur. Bu resim
bölümü başkanı, heykel bilimi şefi, Doçent Suat
Karaaslan, bölümün öğretim üyesi Birnur
Erdemir'in de beğenisini kazanan bu yapıtı; sizin izninizle, (yalnız
gereç giderleri ödenerek) opera girişine astırabilirim.
Saygılarımla, işlerinizde başarılar dilerim.
E. Aydın, 18Aralık2000
ÇALIŞKAN DOST
Acaba raslantılarda da, bilmediğimiz bir
seçme ve seçilme
gücü mü var? Taşeli gibi, uygarlıkların dinlek yeri
olmuş, bölgeye; Mehmet Çalışkan gibi bir
gizilgüç atanabilir miydi?.!
Gelmenize sevindim. Yazdıklarımı lütfen
övgü olarak
algılamayın, duygularımdır. Ben sergiyi açtıktan sonra Adana'ya
döndüm. Galiba ormancı arkadaşınız, Ermenek resmi sormuştu
daha önce, Ermenek'ten de çalışmalarım vardı, İstanbul
sergimde, Hollanda'ya gelin ettik.
Size ayak izleri bir dileğimi sunmuştum; Mut
girişinde, deveci
köyü sırtlarında bir tepe var, deveci tepesi, Mut
çöplüğü arkasında. Oraya bir yeşil
bürüncek yakışır diye düşündüm. Yolu yordamı
hakkında bir bilgiye ulaşabilirsem, tam mevsimi diye
düşünüyorum. Telefonla veya yazıyla güvenilir bir
bilgiye ulaşabilir ki, bu sizin yardımınızla olacak; hemen gerekli
gideri, gerekli yere yatırmaya öncü olmuş olacaksınız. Bunu
sizden bekliyorum.
Öperim, başarılar dilerim.
E. Aydın, 1Kasım2000
SAYIN CUMHURBAŞKANI
AHMET NEJDET SEZER
Türk ulusu, soy kütüğünde hep
büyüktü. Onuncu yıl marşı, bizim
gerçeğimizdi.
Demokrasiye, din özgürlüğüne, asırlar boyu yaşadık,
dünya uluslarına yaşattık. Yüce Atatürk 'ün,
önsezisi, öngörüsü, Cumhuriyet'in kuruluş
mantığını, tarihimizin has gerçeklerinden yola çıkarak
yaşama getirmiştir. Korumak, kollamak görevini gençliğe
emanet etmiştir. Kuralları ve kuramları yasalarla belirtilmişti.
Bütün herşey iyiydi, dev adımlarla yürüyorduk.
Ülkeyi sevenler çoğunluktaydı. Garip şeyler oluyor.
E. Aydın, 4Aralık2001
SAYIN ERHAN ÇELİKER
Mersin Liselileri Derneği'nin, İçel Sanat Kulübü
Teoman Ünüsan salonunda adıma düzenlediği resim
sergisine onur verdiniz. Geç olsa bile, sizi tanımaktan mutlu
oldum.
Ayak üzeri, sanat ve sanatçı için
övgülü konuşmanız beni yüreklendirdi. Tekrar
buluşmak umusuyla teşekkürlerimi sunarım. Saygılarımla.
E. Aydın, 21Kasım2000
GÖZDE BİLGE
İnanıyorum ki, insan; şartlar nasıl olursa olsun, gerçek doğayı
içsel doğanın ışığında, yeniden yaratabiliyor.
Yağmur, kar, geçim sorunları, sağlık, politika çıkmazları
kara bulutlar gibi, sarıp sarmaladığı, geleceği seçilmez ettiği
zamanlar da bile, birileri yüksek duygularla, beklenmedik anlarda
ortaya çıkıp, "dağ başını duman almış, gümüş dere
durmaz akar, güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim
arkadaşlar" tınısını, bir güçlü koro
özgürlüğünde, kapı aralığından, karanlığıma ışık,
renk fotonlarıyla ulaşıyor.
Bir düze bayram yaşamının melankolik atmosferini yaran dost
oluyor, dostlar oluyor.! İsimsiz kahraman, seni kutlarım.
E. Aydın, 8Ocak2000 ve ötesi
SAYIN GÜLFİDAN TECE
Sizi uzun süreden beri yazılarınızdan izliyorum.
Güzel, çok güzel yazıyorsunuz. Ayrıcalığınız, yazın
alanında, ince ayrıntılardan, duygu ve duyumların sınırlarını imge ve
betimleme ustalığınızı kanıtlıyor.
Öyle olunca sormak gerekiyor, neden İçel Sanat
Kulübü okurları sınırında kalıyorsunuz? Daha genç
toplumlara ulaşmayı düşünmüyor sunuz?
E. Aydın
MUT ÖĞRETMEN EVİ
MÜDÜRLÜĞÜNE
Efendim, ben Mut doğumlu, emekli resim öğretmeni Ethem Aydın'ım.
Mut'ta doğduğum ev harabe halinde olduğu için, bir kaç
gün anılarımla baş başa kalabilmek için, sizden bir kişilik
oda verilip verilmeyeceğini öğrenmek için rahatsız
ediyorum.
Yazmak lütfunda bulunursanız sevinirim. Saygılar, sevgilerimle.
E. Aydın, 15Ağustos2001
DEĞERLİ DOST
Gazetedeki yazınızı, içimde çoğalarak okudum.
Bilirsiniz; arkadaşlık, dostluğun başlangıcıdır
1980'lerden, 2000'e az zaman geçmedi. Öyleyse bu yazılan
öz eleştiri, sanal olamaz.
Edimlerin değerlendirilmesinde sıcak, ılıman, besleyici bir dost
soluğunun güçlü esimi var.
Deneyimli bir öğretmen olarak, yaşanılmış gerçekleri
yaşanan olumsuzlukların da tanığı olarak eğitim, bilimsel bir tablo
çizmişsiniz.
Benim kişiliğimde, ideal öğretmeni de yaşatmış yaratmış olmanız,
ayrıca bir gözlem gücü ve gözlemin diregenliği,
sizin yoğun emek verdiğiniz meslek başarınızın da bir
göstergesidir.
Geçmişi özümseyerek, geleceğe iletide bulunan
yorulmaz, özverili kalemler bitmeyen umut ışığıdır.
İzninizle, ilk paragraftaki özdeyiş üzerinde de birkaç
tümce oluşturacağım:
Arkadaşlık ve dostluk nasıl oluşur, anatomisi nedir? Arkadaşlık
sıradan, gelip geçici birlikteliktir. sınıfta, lokantada,
trende, otobüste, kışlada, sinemada v.s.
Hepsi ayrı ayrı tellerden çalarlar,
antenlerimize gelen
seslerden naturamıza bilgi, kültür eğilimimize yakın
olanlardan bazılarını severiz. Her bireyin bir doğrusunun olduğunu
düşünerek, dereden tepeden konuşmaya başlar, doğru ve
yanlışlarımızı buluşturmaya, bilgi ve deneyimlerin,
hoşgörünün de ışığında örtüştürmeye
çalışırız. Bu zor iştir, emek ister, bazılarını seçeriz.
Her bireyin, bir doğrusunun olduğunu düşünerek, dereden
tepeden konuşmaya, başlar, doğru ve yanlışlarımızı, buluşturmağa, bilgi
ve deneyimlerin, hoşgörünün de
ışığında,örtüştürmeğe çalışırız. Bu zor iştir,
emek ister, sabır ister. Ebrulu dolaşık yumaktır, bıktırır, bezdirir.
Ama o, sevgi var ya, o, sevgi,!
Dostluk başlıyor demektir. Dostluk bir gerilim
hattıdır. Öyle
olması da yararlı hatta gereklidir. Barikayi hakikat, müsademe'yi
efkardan çıkar
İnsan, insanda çoğalır. Bu yazıda olduğu gibi.
Yazdığın için, bana da yazdırdığın
için, binlerce
teşekkürler Mehmet'ciğim. Öperim.
E. Aydın, 8Ocak2001
SEVGİLİ NİHAL
Cumartesi buluşmamız, ister istemez beni
geçmişin girinti
çıkıntılarına götürdü. Geçmişte gezinmek
insana, biraz hüzün verir ama çok mutlu eder.
1920 Ethem, şimdi bir yıkıntı olan han sokakta
Müderris hoca'nın
evinde doğmuş. Merkez ilk okulunda sınıf kala kala, dayak yiye yiye
1935'te okulu bitirmiş.
Babam, yavan okuduğum için beni Siifke'ye
ortaokula yollamak
istemiyor, saat tezgahına oturtmakta kararlıydı.
Naciye ablam güzel, endamlı, uysal, elinden iyi nakış gelen,
sayıl, saygın bir genç kızdı, albeniliydi.
İlkokulu, parmağındaki ogmaz yaraya karşın, birincilikle bitirdi.
Okulda yaptığı işler resimleri kopya etmemiz bile olanak dışıydı.
Anadan babadan her herhangi bir öneri, eleştiri almadan, biz
küçüklerin koruyucusu, hem de sevgilisiydi.
Dikiş diker, dikiş nakış öğretir, bildiğini paylaşır, 65 metrekare
alanda, 10 öksüz akraba çocuklarıyla dirliği
düzeni, sessizce, barışık olarak sürdürür, iş
bölümünü sağlar, babamın damga pulu bordurosunu
eksiksiz yapar, dükkanda oturan ilk Cumhuriyet çocuğuydu.
Onu anlatmak çok zordu. Anlamak da.!
İnsan değil, insan üstüydü. Bu deyim,
eniştenin
ağzından, tekrar evlendikten sonra, bir konuşmada gelmiştir.
Mut'lu onu tanırdı. Uyumsuzluğu, geçimsizliği
yoktu. Kin tutmaz,
ağır söz söylemez, kimseye sesini yükseltmez, cesur
becerili bir genç kızdı.
Anamur'dan, Ermenek'ten, İstanbul'dan, Konya'dan
isteyenleri oldu. Bu
arada, belirli bir işi olmayan, geçici köy tahsildarı Rıza
Özcan seçimimiz oldu.
Aslında, ablam akrabalardan Sadulah tıp
fakültesi
üçüncü sınıfından sözlüydü.
Sağlıksız ve süresinin uzun olması nedeniyle, babam Özcan'ı
seçti.
Evlendiler. Enişte, benim de ortaokula
gönderilmem için
direndi. Çünkü ablamla tanışmalarında epey emeğim
geçmiş,mektuplar götürüp getirmiştim
1937'de dünyalar tatlısı ve güzeli bir
kızları oldu
Ablama o kadar çok benziyordu ki, ben de
hemence O'na aşık
oldum. İki aylıktan sonra o da sanki beni tanıyordu, benimle uzun
saatler kırlarda gezmeyi seviyor, hep gülücükler atıyor,
ağlamıyordu. Ortaokul, öğretmen okulu ara tatillerinde hep beraber
oluyor, sevgimizi güçlendiriyorduk. Dünyamız yeniden
zenginleşmişti.
Uzam geriye, zaman ileriye doğru aktı, aktı..
Görücüler sıraya geçmişlerdi.
Zaten ailede
yoksulluktan bıkmıştı.
Enişte işsiz, çocuklar okuyordu. Kız meslek
lisesinde başarıyla
okuyan Nihal'ciğin kafasına seçkinin yansıması da girince,
okumuşluğun gururu da yara aldı. Evlendi.
Ham meyveyi kopardılar dalından.
Yine uzam geriye, zaman ieriye aktı..
Ablam öldü.. Benim sanki dünyam
yıkıldı. Uzun süre
inanamadım, merasimlere katılmadım. Gerçekler yadsınabilir mi?
Ham meyvecik ne yapsın, ablam gibi doldurabilir miydi?
Artık hamlıklara alışmak gerek.
O sıcacık aile sovudu sovudu, kimse kendinden
başkasını
düşünmez oldu. Kardeşlik, akrabalık rafa kalktı. (*)
Bu yazıya iki yıl önce başlamıştım, şimdi
yollayabildim.
Senin annenin kardeşiyim, Rıza Özcan'ı seven
birisiyim.
Dahası seni seviyorum. Bir yanılgıyı düzeltmene
yardımcı olmak
istiyorum. İşin zor, aynı kanı taşıdığımıza göre,
düşünürsen yapabileceğini biliyorum. Öperim.
E. Aydın, 28Ocak2001
SAYIN MEHMET ÖZEL
GÜZEL SANATLAR GENEL
MÜDÜRÜ
Anadolu'nun ulusal kimliği; kıraç topraklarında, doğanın her
türlü olumsuzluklarıyla beslenip bölünerek,
zamanlar içinde evrensel, "sanat kimliği" onuruna ulaşır.
"Mehmet Özel onlardan birisidir".
Sizinle, ana babalar övünsün.
Öğrenimine katkıda bulunanlar övünsün
Yüce Türk ulusu övünsün
İnsanlık övünsün.
Sizi kutlar, öperim.
Resim öğretmeni, Ethem Aydın
TÜRK HAVA KURUMU GENEL BAŞKANI
TÜMGENERAL İBRAHİM YUMUKOĞLU
ANKARA
1924 lerde,gelecek göklerdedİr deyen Atatük, ne kadar İlerİ
görüşlü bİr lİderdİr. Bugün daha iyi anlaşılıyor.
Bu özdeyişi söyledİiği zanamda, atom henüz silah
değİidi, aya gidilmemişti. Uluslar havacılığın
başlangıclarındaydılar. (*)
E. Aydın
SAYIN SOYCAN
Bugün İçel Sanat Kulübü
dergisi elime
geçti.
Sizin mesleğinizin ne olduğunu bilmiyorum ama ben
sanat içinde
biri olarak, Cemal Turan'ın sanatı ve kişiliği üzerine
yazdıklarınızı anlamakta zorluk çektim.
Başta soyut sanat olmak üzere bütün
(izm)lerin
figüratife sonsuz borcu vardır. Bildiğime göre sanat objeden
yola çıkar. Görsel olduğu için de bu böyledir.
Ayrıca figüratif olmak hiç bir zaman suç değildir,
kusur değildir. Benim bildiğim sanatçı bilerek kullandığı
figür anımsatmalarından utanmaz. Hele Turan, sanatta ikili
oynamaz, yaptığının bilincinde ve sorumluluğunu taşır. Onu ve
sanatını üstün yapan bu sanatsal kişiliğidir. İlk
tümcede dille yaşam bağlamı, sanat anlamına ters düşer. Sanat
başlı başına evrensel bir dildir.
Nereden, dil kendini oyan bir matkap oluyor, neden?
Sanatta sahicilik diyorsunuz, anlamı nedir?
Yazında seçtiğiniz sözcüklerin zor
anlaşılması veya
anlaşılmaması için çok çaba vermişsiniz.
Lacan, akışkan, töz, travmatik, narrativ,
amorf, spontane,
kontrast, dokusal efekt, sentaktik, melankolik, espas, perspektiv,
güzergah, valör, plastisite, paradoksal sözcükleri
ayakta duruyor, yerine oturmuş değil. Üstelik bu terimler
çağdaş sanatta kullanılmıyor, demode oldular.
Dahası izleyiciyi tedirgin eder.
Sanatçıyla ilgilenişiniz övülesi;
ancak, ağırlıklı
olarak bu yazınızda Cemal bey'i öveceğim derken bilmeden
dövdünüz.
Bugün eleştirmenlik, bütün kadim sanat tarihini kapsayan
bir olay olduğu için, bilinçli olarak, sanatçıyı
sorumluluklarıyla başbaşa bırakmayı daha doğru buluyoruz.
Saygılarımla.
E. Aydın, 21Ocak1997
BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ