BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ
DOST MEKTUPLARI-2
CUMHUR
Sana bu mektubu getiren çocuk Kars'tan
Adana'ya iş aramaya
gelmiş. Aç kalmış, çöp toplayıp satmaya soyunmuş.
Ben onu, çöp toplarkenki ayrıcalığından tanıdım.
Çağırdım, sabah kahvaltısını beraber yaptık. Ben de ilk
öğretmenliğime Kars'ta başladığım için olacak; ilgilendim,
konuşturdum.
Kars'ın bir kasabasında ortaokulu okurken,
teröristler
köyü basmış, okulu yakmışlar. Güvenlik sorunundan ailece
dağılmışlar, büyükler İstanbul 'da iş bulmuşalar, bu da oraya
gitmek ister, ama bir türlü yol parasını doğrultamaz. Bana
anlattığı böyle ama, gerçeklik payı hissediliyor.
Daha önce duvarcı ustası yanında
çalışmış, ama Adana'da iş
bulamamış. Bulsa da sıcaktan çekiniyor olsa gerek.
Eğer, denemek istersen bekçilik, ayak işleri gibi işlerde bir
bakarsın. Kars'ın insanları saf, temiz, sadık olurlar, eğer
kullanabilirsen. Bu çocuğun yüzü bana bunları anlattı.
Bir bak, işine gelirse kullanırsın diye yazmayı
uygun buldum.
Öperim.
(Editörün
Notu: Ethem Aydın, çöp toplayan
22 yaşındaki bir delikanlıyı Istanbul'da okutmak istemişti. Oğlu Cumhur
Aydın'ın yardımıyla bir iş bulmuş, (*) Canbulat ismindeki bu
çocuğa kolkanat germişti. Aşağıda yer alan 4 mektup bu
çocuğa yazılmıştır. Aynı tarihlerde bilgisayarına şöyle bir
not düşmüş: Bugün Kars'lı (*)'yi İstanbul'a yolladım.
Cumhur Aydın'a uğrayacak. (*) iş arıyor. İnşaata çalışmak
istiyormuş. Yaşı 19askerliğini yapmamış, bir işe yaramasını istiyorum.
30Haziran, 1998)
Ethem Aydın, 29Haziran1998
CANBULAT
Senden daha küçükken ben gurbetlere
çıktım.
Yalan da söyledim. Belki çaldım da. Ama
her şeyi yarınları
düşünerek yaptım. Böylece okudum. Bu günlere
ulaştım.
Sen ise, nerden geldiğini, nerelere ulaşmak istediğini
düşünmüyor, bilmiyorsun. O senin aldığın maaşı, hala
alamayan ev geçindiren amele, memur, işçi var.
Anlattığına göre, seni çöplükten koparmak,
insanlar arasına karıştırmak bir sorun olmuşki, hala dönderip
dönderip o günlerdeki halinden dem vurup, suçluluk
duyuyorsun.
Önemli olan bundan sonrasıdır. Şu halinle eline
milyarlar
geçse neye yarar. Ama bugünki, senin yerine gelmek isteyen
çok insan var. Cumhur gibi bir iş sahibin, benim gibi bir
koruyucun var. Eğer sen vefakar, kanaatkar olabilir geleceği
görmeğe çalışırsan, rahatça okumuş, üniversite
bitirmiş, ev kirası, yiyecek parası ödeyen kişilerden daha iyisin
ve sonraları daha iyi olmağa namzetsin.
Vicdanınla başbaşa kalıp, benim gibi
düşünebilirsen; bu
gün başlamış olduğun okulun değerini bilirsin.
Yok daha çok kazanabilseydim, memlekete bir
gidip bir
gelebilseydim deye deye çöpçü ile olunmaz.
Hem bana, "köyümüz yandıktan
sonraevimiz dağıldı, bir
kısmı Istanbul'da" dememiş miydin? Bakıyorumda, arka iz'in, ön
izini tutmuyor.
Bu kadar zahmetli günler geçirmişsin.
Ama hala çocuk
gibisin. Kişilik kazanmağa çalış. Yanardöner olma. Şimdi
güvencedesin. Koruma altındasın. Hala sokaklarda sabahın
köründe sürten gencecik insanları düşün. Bir
de kendini.
Cumhur bey'den okuyacak kitap, yazacak kağıt kalem iste. O'nun
çocuklarında vardır. Azarazar oku ve yazmağa çalış. Yazın
güzel. Anlatımın hala oluşmamış. Sen bir gün büyük
adam olacaksın. Büyük düşünürsen seni
gören olur.
Cumhur ağabeyinle herşeyi konuş. Ama akılcı ol.
O'ndan korkma. O doğru
lafları da dinler, sever.
İşlerinde başarılar diler, öperim
Öğretmen E. Aydın,
15Eylül2000
MUHTEREM KARDEŞİM CANBULAT
Ben ilk göreve Kars lisesinde başlamıştım. Kars
'lılar için
iyi izlenimlerim olmuştu. Candan, mert, cömert insanlardı.
Bizim gibi gurbetçilere, yemez yedirirlerdi. Giderken de
arkasından gözyaşı dökerlerdi. Benim Kars'tan ayrılışımda,
Vilayet, öğrenciler ve esnafların ilgisini hala anlata anlata
bitiremem.
Geçen yıllarda, gazetede Kars Satılık diye
bir yazı okumuştum,
çok üzüldüm, hükümette
üzülmüş olacak ki, cümbür cemaat Kars'a
gitmişlerdi, ben de gittim, çok güzel konuşmalar oldu.
Başbakanından, bakanından, sanayicisine kadar hepsi, karşı kalkındırma
için söz vermişlerdi. Bilmiyorum faydası oldu mu?.
(*)'yle Adana da tanıştık. Seni okutayım dedim,
yaşının büyük
olduğunu söyledi. Görünüşe göre iyi bir
çocuk. Neden gurbete düştü, bilemedim. Askerliğini
yapmamış olduğu için, oturuşkun bir işe yerleştiremedim.
Şimdilik İstanbul'da. Çalıştığı yer, sigorta yaptıramıyor,
askerlik için. Askere gitsin dönsün sonra konuyu bir
daha beraberce düşünelim. Ne iş yapıyorsun, kaç
çocuğun var, onlar okuyorlar mı, geçim durumun nasıl,
yazarsan sevinirim.
Kars'tan buraya postayla kaşar peyniri yollamak
zahmetine katlanmışsın.
Çok teşekkür ederim ama büyük külfet olmuş
size.
Mektup yazarsan sevinirim, selamlar, selamlar Kars'a.
E. Aydın, 5Ekim2000
SEVGİLİ CANBULAT
Mektubunu dikkatle okudum. Ezilmişlik iliğine işlemiş. Aklın fikrin bol
parada. Hesaplarını hep para üstüne kuruyorsun. Bense, seni,
olman gereken çizgiye çekmek için yanındayım.
Üstelik düşüncelerin, hayalin hepten tutarsız. Tutarsız
bulduğum olaylar:
1. Kış günü araba yıkamağa soyunmak, bana göre,
ölüme, hastalığa soyunmak olur.
2. Askerliğini yapmadan tutarlı hiçbir iş kurulamaz. Eğer
düşüncelerinde içtensen hemen askerliğe başvur.
3. Şimdiye kadar kimlerle beraber oldun çalıştınsa hep hakkını
yediklerini, paranı çaldıklarını, kimliğini çaldıklarını
söylüyorsun. Bunların hepsi uydurma. Ben seni tanıyorum.
Aklın başında. Aptal değilsin. Bön değilsin, şaşkın değilsin.
Neden hep başına bu tür işler gelsin? Üzülüyorum,
ama inanmıyorum.
4. 22 yaş az değil. Bu, senin başına geldiğini konuştuğun olaylar on
yaşındaki çocuğun bile başına gelemez.
Ben sana yol gösterebilirim, ama para, sermaye veremem. Emekli bir
öğretmenim. Demekki ata sözünün anlattığı gibi:
akılsız başın cezasını hep ayaklar çekermiş.
Seni sevdim. Başarmanı istedim ama yararlı olamadım.
E. Aydın, 17Aralık2000
SEVGİLİ (*) CANBULAT
Benim yazdıklarımı yanlış diyorsun. Ben yanlış ve yalanı hiç
kullanmam. Gereği de yok.
Ben, düşmeğe meğilli olan bir uçağı nasıl kurtarırız diye
düşünüyorum. Sen ise haktan haksızlıktan bahsediyor,
haklılığını kanıtlamağa çalışıyorsun. Haklı olsan ne yazar? Ne
kazanırsın?
Yazılarımda hep seni düşünüyorum,
senin sorunlarına dil
döküyorum. Sence yazılanlar hepten boş muydu?
Askere git diyordum. İş başlamak için askerlik şart. Kış
günü araba yıkamak senin sağlığına zararlıdır.
Fakirkimsesiz adama önce sağlık gerekir.
Kusurun çok. Henüz çocuksun. Olabilir... zamanla
düzelir..
Sende bir cevher gördüm, yardımcı olmak istedim. Şimdi
suçlu arıyorsun. Bu da hata. Yaşlıların görevi budur.
Aklını kullanır dediklerimin birincisini yapar, askere gidersen beni
anlamış olursun. Yoksa her şey bağlar gazeli... Eylül'de,
Aralık'ta, Ocak'ta yazdığım mektupları oku ve sakla.
Sen Adana'dan akşam trene binmek için benden ayrıldın. On
gün Adana'da kaldın. Güya bana gözükmemeğe
çalıştın. İstanbul'a bir ay sonra vardın.
Demekki ben bunları uydurdum. Hepsi yalanyanlış
dersem için
rahat mı olacak. Sana neyi kazandıracak.
İşlerinde başarılar dilerim. Öperim.
E. Aydın, 22Ocak200I
(*) CANBULAT' CİĞİM
Her insan kusurlu doğar. Sonraları yaşamın
gerçekleriyle
karşılaşınca, yavaş yavaş topluma uyum sağlar. Sen de zamanla beyefendi
olacaksın.
Etrafında o kadar büyük tehlikeler
dolaşıyor, sen de o kadar
gözükara gidiyorsunki... deme...
Fakirlik suç değil ama fakirsin, fakire suç yüklemek
herkesin kolayına gelir. Örnek: bir arabada çanta
çalınsa, ilk hatıra gelen çalışanlardan birisini karakola
çağırırlar. O da sen olabilirsin.
Ölüm, kime yakındır? Hastaya yani kimsesize.
İstanbul kanunsuz adamlarla dolu. Hep aranıyorlar.
Hırsızı var,
teröristi var, kürdü var, İran'lısı var, Ermenisi var,
araba hırsızı var, katili var, binlerce suç işlemiş insanı var,
esrar kaçakçısı var, adam kaçıranı var,
kapkaçcılar var, hepsi işsiz, avare. Kars'tan, Van'dan,
Şırnak'tan gelmiş, hepsi de kolay kazanç arar. Çok olan
bir aramada, Ali'yi karakola götürseler güme gitmen an
meselesi. Çünkü, yaşın genç, belli bir işin
yok. Asker kaçağısın. Gurbetçisin. Seni kim kurtarır?
Hayatın söner, ellerin yerinde hapislerde
çürürsün. Örneği o kadar çokki...
İşte ben seni böyle rastlantılardan kurtarmak
için
çöpçülükten ayırdım.
Dahası, seni okutmağı da ben teklif ettim. Sen
yanaşmadın.
Ben sözümü tutardım. Okutmağı
göze alabilirdim.
Çünki seni sevdim. Geleceğini kurmak istedim.
Benimle laf yarıştırma, yalancı, doğrucu gibi....
Gençsin, çocuksun beni anlayamıyorsun.
Olabilir.
Yapabileceğin ilk ve en iyi iş orduya sığınman,
askere yazılmandır.
Sonrasını da sonra düşünelim.
Kafanı kullan. Ben senin dostunum. Bunu unutma. İyi
olmanı isterim. Ya
askere ya köyüne katıl. Öperim.
(Editörün Notu: Bu
eseri matbaaya teslim etmezden
birkaç gün önce Canbulat'tan Ethem Aydın'a yazılmış
bir mektup elime geçti. Canbulat, HataySerinyol'da 121.inci
Jandarma alayında askermiş)
E. Aydın
SABANCI DOST
Artık bakıyorum da tarlayı iyi sürmüyor, toprağı
derinlemesine kabartmıyorsun, ama tohum yine de dolgun. Derin sevgiler
yılda bir de olsa bir başak, bir çiçek veriyor, bize buna
da yetinmek kalıyor. Dekan ve rektör olacağın güzel
günlere, sağlık ve afiyetler içinde mutluca ulaşalım.
Memleket ve millet bundan binlerce fayda bekliyor.
Ailece mutluluklar diler, öperim.
E. Aydın
SAYIN BÜLENT ECEVİT
Sizi ilk tanıdığım zaman İsmet Paşa ile karşı
karşıya gelmiştiniz,
tezinizin gücü, halka dönüklüğü Ecevit'e
dolayısıyla Türk insanına Paşaya rağmen şans tanımıştı. Bu şansı
öylesine güzel kullandınız ki, tek umut Ecevit durumuna
geldiniz. Karanlık labirentlerden geçiyorduk ulusca. Ama
başımızda Ecevit var diyor, paniğe kapılmıyorduk. Bindokuz
yüzyetmişdörtler bir peri masalı gibi yüceltilerle gelip
geçti. Daha bundan daha karanlık günler geldi. Sizin
kiplikten çevirinizi okuyarak, ayın karanlık yüzündeki
aracımızla bağlantımız kesik ama hep umutla bekledik. Zira lider
kişiler dünyamıza sık sık gelmiyorlar.
Evli evine, köylü köyüne
Türk kaosu tekrar
şekillenirken Ecevit bir yalnız adam rolünü seçti,
direndi direndi, direniyor.
Bu direniş Türk halkının anlayabildiği bir direniş değil,
amaç demokrasi olduğuna göre, demokrasinin çok
seslilik olduğuna göre, bir mozayik olduğuna göre,
niçin çekirdeğe dönmüyorsunuz? Bir birey
olarak, sade vatandaş olarak, kırılmış, yıpranmış alatlarınızla, şiirde
önerdiğiniz temaya uyarak bir adım atınız, insan Ecevit'i aşınız.
Bu Kadir şinas ulus sizi anlıyor, sizi seviyor, size her zamandan
çok gereksinimi var, şu veya bu kişiler nedeniyle niçin
ayrı baş çekiyor, bizleri umutsuz bırakıyorsunuz?.
Totaliter yapılarda bile esneklik ön
görülürken,
siz soylu bir sosyal demokrat olarak niçin kendinizi
aşamıyor sunuz?
Türk halkı sizi ağzından bal damlayan bir filozof, bir diplomat
olarak değil, eylemci, kurtarıcı bir lider olarak görmek istiyor.
Biliyorsunuz demokrasilerde çare tükenmez, yeterki bir defa
için kendinizi aşınız.! Sizi Paşanın karşısına çıkaran
umutlarınızı, bir kaç baldırı çıplağın karşısında
yitirirseniz, tarihin sizin içinde diyeceği olumsuz yargılar
bizler içinde bir yazgı olarak, kötü bir yazgı olarak
gelecek nesillere aktarılacaktır.
Sıradan kişilerin iktidar olmasından ellili
yıllardan beri neler
çekildiğini hemen hepimiz biliyoruz. Artık sıradanlık
gücünü yitirmiştir. Kalite ve liyakat zamanıdır.
Örnek tek isim olarak sizden özveri bekliyoruz, bir sade
vatandaş olarak çoğunluğun içine karışınız, üst
tarafını kadirşinas Türk halkına bırakınız, yoksa sağdaki sinsi
gizil güç, korkarımki ülkeyi, otanması olanaksız
bilinmezlere sürükleyecektir.
Türkiye'de sol güçlüdür,
ama dağınıktır,
derleyici toplayıcı bir lidere gereksinimi vardır.
Saygılarımla.
E. Aydın, 27Eylül1993
SAYIN KARAYALÇIN
Benim kanımca, S.H.P sosyal devlet kavramını ele
almalı, enine boyuna
tartışmalıdır. Bir özelleştirme furyasıdır gidiyor. Her
özelleştirme de tuzu kuruların daha bir serpilmelerine, bir
başka deyişle kapitalizmin hizmetine sunuluyor. Bu gidişle para
karşılığı olmadan, sade vatandaşa hizmet götüren kuruluş
kalmayacak. Yine bundan böyle, devlette kapitalizmin hizmetine
verilecek, (Millet mozağini oluşturan orta ve alt tabakadaki türk
insanı, kültürel yapısını nasıl koruyacak?). Vurucu bir
anlatımla, sınırları bekleyen asker, zenginin paralı elemanı mı olacak?
Onun için mi ölecek? Para bir çok şeyi edinmeye
yetiyor ama, milli akideyi satın almak olanaksız.
Bu düşünceleri devlet başkanına yazamayız,
onlar için
akidenin değeri yoktur. Ama Türkiye Cumhuriyet'nin sorumluluğunu
üzerinde taşıyan bir S.H.P bu basit hesabı yapmalıdır. Nerede
devlet büyük çaplı bir yatırıma girse, hemen
çevresi Sabancı'lara, Koçlar'a satılıyor. Nerede toprak
reformu, nerede dar gelirlinin çıkarları paralelinde bir atılım?
Bu yürekliliği gösteremeyecekseniz, Türkiye'nin
geleceğine bir sünger çekelim gitsin.!
Bugün Büyük Şehir Belediyeleri'nin
başında bulunanlar
hiç ama hiç halktan yana değiller, ona hiç
danışmıyorlar, onu hep dışlıyorlar. Yoksa bu millet iyi şeyleri sever,
iyi şeylere layık.
Güney ve Güneydoğuda olaylar yürekler
acısı, milleti tem
edenler çocuk sorumsuzluğu içinde düpe düz
yalan söylüyor, yanılgısını yeniliyor, yitirdiği
güvenilirliğini bir daha yitiriyor.
Murat bey, sosyal demokrasi yüceltisi olan bir
ideodur.
Samimiyetin, özverinin, gerçeklerin etrafında
kendiliğinden çekirdek yapar, mıknatıs özelliği vardır,
çekirdek sağlam bir küçük çekim bulursa
çığ gibi büyümeye alestedir. S.H.P'nin
küçülüşü işte bu nedenlerledir. At sineği
örneği, kuyruk altına sokula sokula çekim
gücünü yitirdi, yitirmektedir. Ellili yıllardan beri
Cumhuriyet yara alıyor, askerin ayak seslerini onun için sık sık
duyduk ve duyacağız.
Eğer sosyal devletin tezelden sorgulamasını yapıp
yeni ve
güvenilir yapılanmaya gitmesseniz vebaliniz büyük
olacak.
Sevgiler, saygılar. Beni okuduğunuz için teşekkürler.
Benim içinde yaşadığım sosyal demokraside
halkın sesi
dinlenirdi, yanıtta verilirdi. Çöp sepeti fikirlerin ilk
durağı olmazdı.
E. Aydın
SELAHATTİN DUMAN
GENEL YAYIN MÜDÜRÜ
Şimdiye kadar bu ekip nerede idi? Aydan mı,
yıldızlardan mı geldiniz?
Bir avuç özveri sahibi genç,
küçücük bir alanda oturmuş, ne kadar güzel
dans ediyorsunuz.!
Öyle yerlere enjektörü batırıyorsunuz
ki, hantal,
nasırlaşmış bünyeler bile kıpır kıpır kıpırdırıyor yazılarınızla!
Devleti yönetsin diye seçtiklerimiz, o kadar yetersiz,
gereksiz kalıyorlar, halkından o kadar uzaklaşmış kişiler ki, sağduyu
sahibi herkes şaşkınlık içinde. Bizi nereye
götürüyorlar? diye.
Ön sezilerimiz kasaplık koyun gibi kanar
yolunda olduğumuzu da
duyumsuyoruz. Meğer Mustafa Kemal ne kadar
büyükmüş, şimdi daha çok anlaşılıyor!.
Can Pulak bir donkişot kadar cesur, ama bir
düşünür
kadar da Munis Çelebi. Meriç köy Atası gencecik
yapısıyla, deneyimli bir bürokrat. İlker Sarıer ne kadar
güncel, okuduklarını düşündüklerin, nasıl da
günlük akışa adapte edebiliyor! Lütfi Oflaz geliba
hiç uyumuyor.
Necati Zincirkıran zaten zinciri kırmış. Hele hele,
o tüketici
köşesindeki çıtıpıtı kız Canan Orbay, başından
büyük işler kotarıyor. El hasılı hepiniz bir yaylım ateşi
açmışsınız, atıyor atıyorsunuz dum...duuum, dum. Atış serbest
demişsiniz gibi. Hep de hedeftesiniz tam isabet!.
Tipik bir manga savaşı. Ahmet, Mehmet, ben iresi
sıçrıyorum,
bana mukaat ol deyip pırlıyorsunuz. İşte Türk insanı
böyledir, vatanı da böyle kurtarmadık mı?
Yalnız garip bir şey oldu, benim
ölçütlerim bozuldu,
sanıyorum ki, gün yirmidört saat. Gündeki bu hinterlantı
görünce kafam karıştı. Elim tuşlarda, gözüm yaşlı.
Ne olur ara sırada, tutarsız şeyler yazın da, kötü ruhların
gazabından korunmuş olun.
Çocuklar dayanınız, iyi yoldasınız, bu asil milletin sağ duyusu
sizlerde.
Öperim.
E. Aydın, 9Ocak1993
DOĞAN DOST
Doğuşlarda ölümlüdür.
Çiçeklere pek
benzerler, ilgilenilmez, zaman zaman yeni ilmikler atılmazsa, susuz
kalmış gibi solar kururlar.
Ben bundan sebep olaya yeniden doğuş diyeceğim
Mektubunuzu alır almaz, yanıt için davrandım,
kendime sormadan
da edemedim. Neden? Epeyce araştırdım, uzunca da
düşündüm, kendimi aşağıladığım da oldu. Ama
gerçeği gizleyemeyeceğim, yazıyorum.
Ben süzme bir idealistim, hayalperestim,
kurduğum hayaller bana
hız verir, görüş açısı verir. Bu, İspanya'da şato
kurmak olsa bile mutlu olurum. Eğer böyle olmasaydı, elinizde
üç telli bir fırça, aylar yıllar boyu
düşlediklerinizi, esinlendiklerinizi boyamaya devam edebilir
misiniz? Üç beş senede bir sergi açacaksınız da,
beğeni olursa bir kaç resim satacaksınız. Bu aptallıktan
başka nedir?, perspektifimi değiştirirsem.
Ben ve birçokları boyayla uğraşır, hepsi de
kendilerine
göre birşeyler ortaya koymaya çaba verir. İnançla
farklılığı arar, farklı olmaya çaba verir. Beni ele alırsak,
koca sanat tarihinin içinde, kimseye sürtünmeden
yürümeye çalışıyorum, böylece o kadar zorlanıyor,
o kadar duraksıyorum ki, bilemezsin? Hac yolunda ölmeyi yeğleyen
kaplumbağa gibiyim. Bundan önce ortaya konmuş özgün
eserler, ancak bana esin kaynağıdır ama onlara benzemek asla.
Yazmaya iten bir diğer nedene gelince: Siz iyi
arklıyorsunuz,
insanların soyut kalıcılığı, galiba bu özellik olsa gerek, aslında
okullar bunu, ilk önce alfabe gibi kişilere öğretirse,
toplumda anlaşmazlıklar önlenir. İletişim kolaylaşır. Zira bizler
karşımızdakini konuşturmadan genelde karar veririz.
Neşri hoca, iyi taş atardı, silah kullanırdı,
okurdu, saraçlık
bilir, dikiş dikerdi, hovardaydı, içki içerdi, çok
iyi bir artistti,.... Bu benim gözlemlerin içinde olanlar,
kim bilir daha neler nelerdi.?
Bilirsin biz 29 sene laftan ekmek yediğimiz
için, lafa bayılır
zamanı körleriz. Bu düşünceyle mektubu kesiyorum, yoksa
dağarcık tıka basa dolu. Özet olarak demek gerekirse, Doğancığım
çok büyük adamlar ölmüşler, meydan biz
çakallara kalmış. Bir Nadir efendi, bir Yaver efendi, bir
Müderris hoca, Asri hoca, daha binlercesi...
Seni kucaklar, işlerinizde başarılar dilerim. Dostlara selam.
E. Aydın, 14Mayıs1990
DOĞAN'CIĞIM
Mektubumun içine bir çakal
sözcüğü
düştü. Bunu yadsıyacağını biliyorum. Mut'un tanıdığımız
sakinlerini göklere çıkardıkça, biz
küçülürüz. O zaman sormak gerekir, bizler
küçük müyüz?. Hayır dostum, biz
küçük değiliz, bizlere Mustafa Kemal gibi bir kişi
gelip olayı ve önemini kulağımıza fısıldasa o, meth ede ede
bitiremediğimiz kişiler bizlere çırak olamaz.
Demek ki, onların avantajı Mustafa Kemal'li olmak,
bizimkisi de ondan
yoksun olmak!
Artık yapılacak bir şey kalmadı mı diyeceğiz? Buna
da kocaman bir
hayır. Bizler hazır lokma arıyoruz, dava adamı olmaktan nedense
kaçıyoruz. İstiyoruz ki, herşey (cukkadak) yerine otursun.
Sanıyoruz ki, herşey siyasetten, devletten
geçer. Buna kocaman
bir hayır.
1 Üç imzalı bir dilekçe ile belediye reisi
Selahattin Aslan'a gidilse, Park gazinosu bitişiğindeki yer sınırları
çizilmiş bir amaç için istense, hayır mı denir,
yahutta münasip bir yer gösteremezler mi? Yaptınız da olmadı
mı?
2 Belli sicillenmiş bir vakıf veya kuruluş ismiyle bir kitap kampanyası
başlatsanız, hayır mı diyecekler?
3 Senden, benden, Sıtkı'dan biriken kitapları raflara dizseniz, bir
idare servisi kursanız, sessizlik sloganlarını duvarlara assanız, bir
kaç tane de satranç takımı koysanız, eksiksiz
günlük gazeteleri alsanız kasabalıya köylüye okumak
fırsatı hazırlasanız, memleketin ileri gelenlerine bir çay verip
dertleşseniz, derman isteseniz hepsi hayır mı der?
İlk kaynaklar için bankalar yardımcı olurlar, belli bir
düzeyden sonra, kaynak yaratma işi gelir ki, onu da, insan oğlunun
bulacağına inancım var. Yeter ki içten bir yaklaşım olsun,
organlaşılsın, inandırıcı olunsun, hala çare bitmemiştir. Sonra
sıra entegreleşmeye gelir. Kısa bir süre sonra yorgunluklar
övülesi hale gelir.
Yeter ki olaya siyaset bulaşmaya, halktan kopmamaya, ona hep inmeye
gayret etmeye özveriyle devam edile. Öperim.
E. Aydın, 16Mayıs1990
DOĞAN'CIĞIM
Benim her mektubuma yanıt vermek zorunda değilsin,
böylece sizi
günlük işlerinizden soyutlamak istemediğimi vurgulamış
oluyorum. Ben biraz bolca yazarım, Cumhurbaşkanı'na, Başbakan'a,
Valiler'e, okuduğum eserlerin yazarlarına, gazetecilere. Bazen
dokundurmalar, bazen iğnelemeler, bazen övgüler yazarım.
Ben bir osuruğu cinliyim. Hoş da oluyor, bazen
içtenlikli,
öze yatkın ilişkiler de kuruluyor böylece. Bazen sizler gibi
duyarlı hassas kimliklerle karşılaşmak ne büyük kazanç
benim için.
Üst düzey konuşmalardan, bir nevi elense
çekmelerden
zaman bulup sizinle özgeçmişimiz üzerine konuşamadık.
Siz dört beş kardeştiniz, birini de ben okutmuştum, şimdileri
kardeşleriniz nerelerdeler? lütfen yazınız. Biz ezik bir nesiliz,
gerçekte paylaşak çok şeyimiz olmadığı için,
paylaşacak bir şeyleri hep arar dururum çocukluktan beri. Uzun
Ali'nin Ömer, Ali baba, topal Mehmet'in oğlu benim bu durumumu iyi
bilirler. Evden bandırma, şu, bu aşırır onlarla üleşirdim
de, sonra bir ton sopa yeme pahasına olurdu. Size imkanım
oldukça kitap yollamak isterim, çam sakızı çoban
armağanı örneği. Ancak lütfen nasıl eserleri okumayı
sevdiğinizi yazarsanız, durum yerindelik kazanır.
Geçen mektubumda ortaya koymaya
çalıştığım fantazya
için neler düşündüğünüzü de
yazınız. Bizde 1950'lerden beri idareler halka inmekten uzaklaştılar.
Onu hayvandan da aşağı tuttular, kullandılar. Bir köpeği bile
üç defa aldatırsan, artık o sana dostane bakmaz olur.
Bundan sebep halklar da üsttekilere sahtekar, desiseci,
üçkağıtçı olarak bakıyor. Söylediğine
inanmıyor, her iyiliğin altında bir bokluk olacağını sanıyor. Tipik iki
örnek vermeden edemeyeğim. Geçenlerde İstanbul'da, Aksaray
'dan erken saatlerde otobüse bindim, iki vatandaşta, henüz
gişeler açık olmadığı için biletsiz bindiler,
şöför bilet diye sıkıştırmaya başladıyınca ben onlara iki
bilet verdim, paraya davrandılar, hayır almam, bilet isterim dedim.
Nasıl olacak dediler. Bir başka seyehatte darda olan bir kişiye bu
biletleri veriniz dedim. Arkamda sırada yerlerine oturdular, biri
diğerine, bunda bir (*)okluk var ama seçemedim diyordu.
Seni kucaklar, işlerinizde başarılar dilerim.
E. Aydın, 31Mayıs1990
SEVGİLİ DOĞAN
Birkaç günden beri hep senin kulaklarını
çınlatıyorum. Bizim işyerine bir iç şekil vermek
için senin koyduğun suntaları çıkarmağa çalıştık.
O vinçlerle taşınması gerekli suntaları nasıl
geniş alanlara
tutturmuşsun. Sağlamlık için insan üstü gayretin
olmuş. Bazen çaktığın bir çivi, bazen bir vida,
günlerce uğraşacak kadar betona, tabana tutturulmuş.
Bu ne büyük ve ne saygıdeğer ustalık ve
yetenek? Tanrı seni
nazardan korusun. Doğan ben seni övmek için yazmıyorum.
Senin övülmeğe gereksinim yok. Ama bu güçteki
ustalar çevremizde ya yok ya da sayısı çok az.
Bütün söküm boyu seni düşündüm, seni
andım, gözümde o kadar yüceldinki, daktiloyu aldım bu
içten duygularımı yazayım dedim. Tanrı sizler gibi yetenekleri
korusun. Doğan seni seviyorum. Öperim
E. Aydın, 25Ağustos1993
SEVGİLİ DOĞAN
Akşam geziden dönmüştüm, bayram
geldilerini incelerken,
seninde bir yazını buldum. Önce ulaşabildiğimce geriye, sonra
yakın günlere doğru irdeledim. Sen aslında çok iyi bir kafa
yapısına sahipsin, çağdaş ve çağ üstü
çizgidesin, ideotizm ve yaratma gücün var.
Alternatiflere yatkınsın, bundan neden yalnız kalmaya alışman gerek.
Dahası senin bunu iyi bilmen ve belleğine yerleştirmen gerek..
Hele hele anlattığın eşek hikeyesini çok
yadırgadım,
estağfurullah dedim. Sokrat'ları, Galilea'ları düşün,
başlarına gelenleri anımsa, öyleyse doğrular doğru olmak
için zaman beklerler. Ticarette iyiydin, ama sık sık patronların
çizgisini aşıyor, onları dışlamış gibi oluyordun, 195253'lerde
aşık olmuştun, ama ne aşktı o, hepimiz hem kızar, hem de taktir
ederdik. Hala hayranlığımızı koruyorsun. Zamanla yarışmayı iyi
başarıyorsun, ama zamanın ne olduğunu, onunla yarışmanın ne anlama
geldiğini, meşakkatlarını bilmiyorsun. Herşey bir anda olsun
istiyorsun, bir döllenmenin dokuz ay beklemeyi gerektirdiği
kuramını sollamaya çalışıyorsun, böylece tepki aldığını
söylüyorsun, aslında yanlış bir yorum oluyor, kimsenin sana
tepkisi yok, tepkiyi sen yorumluyorsun, seni neden, niçin
kıskansınlar ki, niçin çekemesinler ki,. İki yıldan beri
resim yapıyorsun, hem de iyi resim yapıyorsun, sergiler
açıyorsun, bunları hep kendin değil, çok yapmak
için değil! Unutma henüz insan ne abaç, ne Kavruk,
ne Bakla, ne Van, ne ben, ne sen, hiçbir (*)ok değiliz. Hepimiz
kendi adımıza en iyiyi araştırıyoruz, en iyi henüz belli değildir,
belli de olmaması, evrensel sanatın karekteridir.
Herkes bir bayrak yarışının belli etaplarını
koşmakta, kimileri on
saniyede, kimileri yirmi sanide, kimileri bir saatte yüz metreyi
koşuyor, ama bayrak yarışı devam ediyor ve etmelidir. Bu koşuda kişisel
başarılar, insan yaşı perspektifi içinde esamesi okunmaz. Bizler
tanrıya binlerce şükredelim ki, rönesans öncesi ve
rönesans ustaları, empresyonist kuşağın bulgularını bize
ulaştırmış. Onlardan, yani geçmiş sanatçılardan aldığımız
deneyimlerle kendi etabımızı daha bilinçli koşuyoruz.
Sanatın ömrü, insan ömrü ile eşdeğer değildir.
Öylece, daha alçak gönüllü olarak, tabanımız
yere basarak gitmemiz gerek, şovla medyayla sanat olmaz. Sen aslında
farkında olmadan, çevrene yüksekten bakıyorsun, aldığını
sandığın tepki biraz da buradan kaynaklanıyor. Birileri aferin diyecek
diye sanat yapılmaz. Sanat, duyumsal bir iç tepidir, özbeni
ilgilendirir. Sergiler açılıyor, anlamı, eserlerinizi topluca
denetlemek, halktan geldiğimize göre, halkın da iyi ve
kötü tepkisini denek içindir.
Sizler kendinizi biraz geç yakaladığınız
için, Rafet de
sen de, zaman kazanmak istiyorsunuz, hemen en olmak istiyorsunuz, bu
doğal ama gerçek değil. Mayalar, astekler, eskimolar,
kızıldereliler, mağra insanları bizi düşünerek mi sanat
yapmışlardı? Sezan, Sisley, Renuar, Vinsi, Mikelanj bizim için
mi sanat yapmışlardı?. Onlar binlerce ızdırabı, her şeye karşın bizim
için mi, bizim maşaallah dememiz için mi
çekmişlerdi?.
Ethem hoca diyor ki, sakin olun, sinirlerinize hakim
olun. Şova,
aceleye, günce beğenilere yüz vermeyiniz, bir defa biliniz
ki, güzel her yerde güzeldir, evrenseldir, yeterki
üretiniz, üretmenin yakasını bırakmayınız.
Sizin bayramınızı kutlar, Ayfer hanıma sevgiler, saygılar sunarım.
Öperim.
Şu yazı bir özeleştiridir, bir saatten fazla
zaman almıştır,
tahammül edip bir kaç kez okursan, sana olan,
kökü geçmişte yatan riyasız sevgimi bulacaksın.
E. Aydın, 6Haziran1993
DOĞAN'CIĞIM
Bugün sergi davetiyenizi aldım. Çok
çok hoşuma
gitti. Resimlerde insana sıcacık gelen birşeyler var. Dahası istesen de
istemesen de herşey görülenlerin ötesini anımsatıyor
duyumsatıyor. Bari arasıra kötü şeyler yap da geleceğin
güzellik beklentisini nazardan koru.
Ben saygın birkaç arkadaşa hediye edebilmek
için bunların
38x25 renkli fotokopilerini yaptırdım. Öylesine güzel
öylesine doyurucu oldularki sorma.! Bu olayı sergi için
sana da öneririm. Her eserden onar tane renkli fotokopiyi dergi
salonunda bulundur.. Aslında gücü yetmeyenlerin bir Doğan
reprodüksiyonu edinmelerine fırsat vermiş olursun
yüzbinikiyüzbin gibi rakamlara...
Öperim başarılarının devamını dilerim.
E. Aydın, 15Ekim1993
SEVGİLİ DOĞAN
Eh belki öğretmenlikten olacak, senelerce nede
olsa laftan ekmek
yedik. Diyeceksinki resim öğretmeni derste ne konuşabilir.... O da
cabası...
Sizin soyu öteden beri yine soycak severim.
Nedenleri de
içindedir. Onun için sık sık size uzun uzun mektuplar ve
yazmak isterim. Yazarım da. Yanıt vermekte aristokrat davranırsın. Ben
de üstelememeğe çaba veririm, ama hep içimden sana
yazmak geçer.
Bu yazılarım aslında bir inceleme ve irdeleme
niteliği taşıdığı
için zevkle de yazarım. Okuyanın yorulacağını bıkacağını
hiç düşünmem. Bu günkü konu asalet olacak.
Yazın Rafet Van'la Mut'ta çalışırken, ikiniz arasında bir
konuşma, asalet yargısı üzerine bir konuşma geçmiş. Şimdi
ben de eleştiriye katılacağım. Ama biraz da paradoksla.
Eskice zamanlarda, beylere, padişah soyundan
gelenlere, yaverlere,
zenginlere, asil denirdi. Öyle olunca Sultan Abdal, Mevlana, Yunus
Emre, Hacı Bektaş Veli, KaracaOğlan acaba ne olurdu? Dadaloğlu,
Köroğlu birer şaki, hırsız, uğursuz, soysuz mu idiler ? İşte
ayırım burada çatallaşıyor, yol ayırımına geliyoruz.
Her zaman şeridinde, bir resmi yahut yarı resmi
orunların asil
seçimi vardı. Bir de halkın milletin jürilerinin
süzgecinden geçen asiller vardı. Bunlar anonim
çizgisine mertebesine ulaşanlardır. Bence birincillerdir.
Öyleyse zamanımızda da bu tür insanları aramamız akılcı bir
yoldur.
Müftü Nadir efendi okumuş, okuduğunu
özümsemiş,
insanları seven, geleceğe uzgörüyle bakabilen bir asildi.
Neşri hoca, rakısını içer, hovardalığını
yapar, ama dersini
çok iyi verir, insanları sever, onlara yarım etmek için
çabalardı. Ve O da bir asildi. Asri hoca, Mahmut hoca, Nuri hoca
birer asildiler.
Bütün askere giden dönmeyen hısım
akraba
çocuklarını o harp yıllarında başına toplayan, yedirip
içiren, giydiren, okutan, okutamıyorsa bir sanat sahibi yapan,
Cinci gölünden, Rodos bağından, Meydan mahallesinden, Gavur
tepesinden devletin karşılıksız olarak kendine vermek istediği yerleri
kabul etmeyen, bitişiğimizde sonraları Ömer efendilerin evi diye
bildiğimiz binayı rumlar terkettikten sonra yine kendine verilmek
istendiğinde "bunlar benim iyi komşularımdı, hukukumuz
oldu" diye kabul etmeyen, 65 metrekare bir evi bir ömür
boyu kullanan, orada ölen, dünya malına tamah etmeyen,
Müderris Mustafa Efendi de asildir. Şu bizim Mut bu gibi nice
asillerle doludur.
Özellikle fakir düğünlerini
şenlendiren Reşit emmi,
davulcu torpil Ali, gırnatacı kör Vakkas asildiler. Asil yanları
hep ağır basardı. Tatlı bir masal gibi kaldı geçmişte esrik
günler.
Saat ilerliyor, tavlacı arkadaşlar gelmek
üzere, mektubu
kesiyorum, öperim.
E. Aydın, 25Kasım1994
SEVGİLİ DOĞAN
Mektubunuzu aldım. Bir solukta okudum. O kadar
güzel, zorlamasız,
biçemli yazıyorsunki, insan doyamıyor. Aslında siz kendinizi
dışlıyorsunuz. İyi okumadığınızı vurgulamışsınız. Başlangıçta
olduğu gibi ben buna katılmam. Doğaçlama yazarken bir pınar gibi
akıyorsun. Bilmem bunun ayırımında mısın? Ama inceleme yazılarında
anlatım çok güçlü olamıyor. Bizler hocalıktan
ekmek yediğimiz için hep konuşuruz, iyisini ortaya koyamayız.
Yine de kritiklerimizde bazı gerçek payı bulunur. Ondan neden
beni bağışlayacağınızı umarım.
Deyeceğim şuki: bir kalem bu kadar
güçlü olunca acaba
neden yazmakta yavaş olur?
Konu mektup değil, herşey üzerine yazınız.
Bolca yazınız. Zira siz
bir yazım adamısınız. Yerinizi alınız ister gönül.
Doğaldırki hemen bir daktilo alınız. İyi bir puntası olsun her
yazdığınızı en az iki nüsha yapınız birini dosyalayınız. İşte bu,
pırıl pırıl yazım eseri şimdi benim elimde, ama sende olmayacak.
Üzücü. Yine de Ethem'i dinle hemen taksitle yeni bir
daktilo al, ilk taksit de benden olsun.
Ben Ethem Aydın, kendimde olmayan
üstünlükleri
dostlarımda görmekten mutlu olurum. Bu da çifte mutluluktur.
Bana eleştirel bir çizgide bakılırsa sıradan
ve belkide biraz
orta yerlerde gözükürüm. Okuduğum okulların da
seçkin öğrencisi değildim. Ama yaptığım işe inanıyordum.
Nasıl iyi olunur'u da öğreti bana vermemişti. Hep kendimi
kalemtıraşın ağzında tutarak biryerlere geldiğimi sanıyorum. Hocalığım
ise hep deney çizgisinde geçmiştir. Doğaldırki epeyce
yanlışlar yapmışımdır, ilim adına, bilim adına, eğitim adına. Devreye
sizin iyiliğiniz, sevginiz, saygınız girince adınız iyiye çıkmış
olacaktır.
Bu kısmı sessizce geçelim.
Beni ben yapan etkenlere gelince resmin ve işin,
bütün
derslerin itici gücü olduğuna hernasılsa inanmıştım
(programlarda öyle yazılmış olduğu için). Bunu
hiç bırakmadım, şimdi ise daha çok inanıyorum. Derslerime
hep hazırlanarak girerdim. Her zaman taze birşeyler getirmeği
amaçlamıştım. Bundan neden de çok okurduk. Hala okurum.
Sabahları Cumhuriyet gazetesini olabildiğince dikkatli okurum. İki saat
yürüyüşten sonra, kahvaltı, bilimsel, ispirtüel
inceleme eserlerini el kitabı olarak okur, not alır, üniversiteden
gelen arkadaşlarla tartışır, arasıra da yazmağı denerim. Bu benim aşağı
yukarı üç saatımı rahat alır. Resim sehpama oturur
birşeyler çiziktiririm. Düşünürüm. Bunları
hep kendim için yaparım. Gelen sergi davetleri, mektup
yanıtları, aşklarım, akşamı bana dolu dolu getirir. Geç zaman
gelenlerle de tavla atarım. Kalıyor yemek ve yatmak. Onuda sizler gibi
yaparım deyince ve de kendimce inanınca "Ethem sen hiç de fena
sayılmazsın" derim. Artı, sizleri düşünürüm,
Mut'un geleceğini düşlerim, katkı için kıvranırım,
Mersin'de İçel Sanat Kulübünü kollarım, eski ve
sizler gibi öğrencilerimi aramak isterim. Yazları yurt gezileriyle
değerlendiririm. Ben buyum.
Şimdi de Mut'taki evi bir kitaplık haline getirmek
için
içten içe, uğrun uğrun düşünüyorum. Kimler
ne kadar benimle olur onuda araştırmak istiyorum. Bilirsin deliliğin
sonu yoktur. Öperim
E. Aydın, 14Ocak1995
SEVGİLİ DOĞAN.
Haldun Taner'i okuyana dek, selamı ben karşımdan ve
çoğunlukla
genç olanlardan beklerdim. O yüzden peteklerde bal
eksikliği görürdüm. Sayın Taner diyordu ki, Ben selam
verme önceliğimi kimselere kaptırmam. Doğru söylemiş.
Böylece çok çok yol aldım, peteklerim balla doldu.
Bazı yadsıyanlar olsa bile.!
Taaa geçenlerde Muzaffer bey'den bir mektup
almıştım.
İçli ve içtenlikli bir mektuptu. Radyonun birinin başına
geçtiğini yönetimde özgür olduğunu
söylüyordu. Böylece boz bulanık, göz gözü
görmez bir zamanda sağduyulu ve Atatürk sevgisiyle dolu bir
dostun bu zor işe soyunuşu beni zenginleştirdi, umutlarıma ufuk
açtı. Sana getirmek üzere biraz da kitap seçmiştim.
Onlara daha biraz ekledim, Mut'a koştum. Doğaldırki, Doğan benim hem
öğrencim, hem de baba dostum hem de arkadaşım diyerek kitapları
sana verecek ama hocanın kullanımına açık olması koşulunu
öne sürecektim. Buna neden hergün akşam mikrofon başında
olunca hazır bilgilere gereksinim var diye düşündüm.
Size ulaşmak üzere getirdiğim veya hocaya
bıraktığım kitapları
önce zimmetine al, sonra da kullanıma açarsın. Zira o
kitapları almış sayılacaksın.
Sabahleyin bütün kuşlar bir
gürültüyle
öterler. Yeni günün başlaması yaşama sevinci gibi gelir
bana bu ötüş. Çünkü ben de sabahları
cıvıldamaya can atarım. Bu yazım da bir cıvıltıdır.
Karacaoğlan şenliklerine hazırlanıyormuşsunuz.
Umarımki çaplı ve
kapsamlı olur. Muzaffer beye yazdığım mektubu okursan orada Karacaoğlan
'ın kendisinden bir mesaj vardı, duyumsal.
Seninle daha çok baş başa kalabilirim ama
posaya mektup atma
zamanıdır şimdi. İsterimki bir an önce size bu sava bu iyi
haberler ulaşsın. Sizleri öper başarılar dilerim.
E. Aydın. Yandan çarklı
Mut'lu, 28Eylül1995
DOĞAN'CIĞIM
SONUN BAŞLANGICIKASIM1996
Uzun uzun, pratikler yüklediğin disketi aldım. Dersimi aldım.
Diyorsun ki, şu geçmişle hesaplaşmakla zaman yitirmeyelim,
sevişelim! Çok doğru ve yerinde bir öneri. Teşekkür
ederim.
Senin Aralık'ta resim sergin var, davetiyenizi alıncada bunca yoğun
çalışmalara ayırman gereken zamanın büyük bir
bölümünü doldurduğumdan utandım. Davetiye bir posta
sonra elime geçtiği için ben masumum! Yazmış olmanızın
büyük bir alicenaplık olduğunun ayırımındayım. Buna da ayrıca
teşekkürler.
Bazen oluyor, üçyüzelli binlik bir
öğrenci
deneyimine karşın anten akordunda, firekansta bir sapma olmuş; bunun
adına da çizgi, senin dilinde yaşlanmak dersek iyi olacak,
dostluğu arındıralım çelikleşsin, öylesi böylesinden
daha kıymetli olur düşünmüştüm. Hocam, zaman zaman
izleri örttü ve örter diyorsun o da bir başka
güzel.
Artık, madde madde gündeme girmenin de gereği
kalmadı, yolumuza
duyumsadığımız ve düşündüğümüz çizgide
devam edelim diyorsunuz. Ben de öyle düşünüyorum.
Budrosların yerinde benim bir Müderrisoğlu dersanem vardı,
bütün işlemlerini resmi prosüdürü yerine
getirmiştim, yıllar sonra hala sayısıyla öğrenci sayısı orantılı
değil diye ve öğrenci dinlence yeri, bayrak direği yok diye
kapanmıştık. Ondan olsa gerek kuruluşta titizliğimin nedeni.
Serginiz için başarılar dilerim. Turan Erol
beyin ön yazısı
çok çok doşuma gitti.
İyi yolculuklar Selami...Öperim.
E. Aydın, 1996
DOĞAN AKCAAKÇAM.
1919 larda; Tarsus Fransız işgalinde. Sokağa
çıkma yasağı var.
İşgalciler her evin gereksinimini eksiksiz her sabah dağıtıyorlar.
O zaman evler tek kat, damdan dama geçiliyor
ve beş on kişi bir
komu damda konuşuyorlar.
Yahu şu Fransızlar ne kadar iyiler, Osmanlı
hiç bizi adam yerine
komaz, ne içer ne yer diye dertlenmezdi. Şu rahatımıza bak,
huzur içinde yaşayıp gidiyoruz der.
Diğeri aklım erdiğinden beri, ne evimiz ne barkımız
oldu, şu cephe şu
cephe benim, kırım kırım kırılırdık; babalar dedeler gitti
dönmedi, dönenlerimizde, işte gördüğünüz
gibi malul, eksikli, elinden bir iş gelmez oldu. Bahtımız
öksüze çıktı.
Bir diğeri Donuna güvense yine savaşa girer ya...
Orta yaş biri Saray Amerika'ya haber salmış derler,
onları isteyen
ülema da çokmuş.
Çanakkale savaşlarından gazi bir topal Hepiniz iyi deyorsunuz
da, şu işsiz güçsüz, damlarda, geçirdiğimiz
kaçamak kaçamak buluşmamızda sizi yaşıyoruz, rahatız mı
dersiniz, sonrada bu vatan bizim deyorsuz, gafes kuşu gibi durabilirmi
Yörük. Şu aşağıdaki sokaklar, dereler, tepeler, Toroslar
bizim değimliydi, asırlardan beri sınır boylarında ölen, şehit
olanların hiç mi akılları yoktu? Şu mezarda yatanlar varya,
gakıp yüzümüze tükürürler böyle
konuşursanız!
Bir kolu dirsekten, ayağı kalçadan olmayan ak
sakallı bir yaşlı
konuşur Duyup dinlediğime göre, Sarı Paşa denen biri varmış,
Çanakkale'den onu tanıyanlar söyledi, girdiği savaşlarda
hiç yenilmemiş, simdi de bütün yurdu kurtarmak
için tekmil gavırlara kafa tutmasaymış, çeteler de onun
emrindeymiş, bizlerde buralarda sivtinip duracağımıza, çetelere
girelim, hiç olmasa çocuklarımızdan, atalarımızdan
utanmadan ölürüz,der. Doğan o gece Tarsus'tan yirmi kişi
dolma tüfeklerle çetelere katılır. Fazla duygulandı
yazamayacağım merak ettiyse Karboğazı olayını tarihten oku.
İster inan ister inanma, konuya neden böyle
girdiğimi unuttum.
Sabahleyin kağıda düştüğüm
günlük program o
kadar kabardı ki, hepsini kenara ittim ve işte seninleyim. Seni Mersin
Lisesi'nden, Mahmudiye Mahallesi'nden, babanızın öğretmenlerle not
teması istediği, bana testere talaşı ayırırsınız, daha Türklü
incelikli yaklaşımlar. İyi şeylerdi.
Bundan sonraki yaklaşımlarımız ise, ya doğrudan yada
entegre iyilik,
dürüstlük adına hep sıcak olmuştur. Tabii bu benim
değerlendirmem bana görece oluyor. Siz ise, hemen hemen hep buruk
ve bana dolaylı karşısın.!. Hemen estağfurullah dersen bu
dürüstçe bir yanıt olmaz.
Şunu da söyleyeyim, ben yalnızca doğanın
ilgisiyle, sevgisiyle var
değilim. Sevgisizliğiyle de yoksun kalmıyorum. Ben doğuşumdan beri
sevgiyle oynadım. Ailem bunu iyi keşfetmişti. Beni
tepe tepe gücümün üstüne işlerde kullandılar.
Devlet, o bindokuzyüzkırklı yıllarda, savunmasından keserek bir
resim öğretmeni yetiştirmeye çalışması, onun her
türlü gereksinimini üstelemesi, benim için
entegre bir sevgiydi; karşılıksız bırakmadım.
Otuz yıl kendime dair bir çizgi
çizmeden, aptalcasına,
gücüm yettiğince devletin milli eğitim programları
çerçevesinde, bazende programı delerek sizlerle zevkle ve
zorluklarla çalıştım. Bunu da ben söylüyorum. İnanarak
söylüyorum. Köy enstitülerinde ve liselerde
ayrıcalıklı çalışmamla; şimdileri, sizleri görerek,
bilinçsiz ama isabetli bir çalışma yaptığımı vesika
edilmiş görüyorum.
İstiyorum ki, nerede nasıl bir hata işlediğim ki, Doğan bıkmadan,
usanmadan beni dışlamağa devam ediyor! Çünkü Doğan
benim için önemlidir. Senin emekli sınıfına girmeden
öncesini belleğimde bulamıyorum. Sonrasında ilk temasımız Ticaret
Odası Galerisi'nde başlar.
Orada senden çok senin başarını istiyor
projeler
üretiyorum. Sanıyorum benim en çok endişe ettiğim ve sana
sık sık israrla söylediğim çizgiden kuruluş yarım kaldı.
İkinci yakın ilişki, biraz ters yoruma müsait:
Ak Kahve
Salonların'da açtığınız iki bölümlü sergi. Bir
salonda, kusursuz iyi yerleştirilmiş Doğan Akça, ikinci salonda
beni özendirdiğim, öbür salondakilerle nitelik
bakımından eşdeğer olmayan eserlerle birazda derme çatma
dengesiz, Rafet ve Doktor'un sergisi. Siz programda belirtilen tarih ve
zamandan bir gün önce açtınız, ziyaretçi
potansiyelinizde yüksekti.
Programlı açılsın seranomisi gereği senin
salonun ışıklarını
söndürttüm, giriş kapınızın önüne masa koyarak
potokol kişileri oturttum. Nuri Abaç, Hasan Kavruk, Hüseyin
Sevim, ve hatırlayamadıklarım.
Bu bir sergiydi, ben de öğretmeniniz olarak ve
sizi deneyimli
seven kişi olarak, dengeyi sağlamaya çalıştım. Siz bana bir
taraf gibi baktınız. Ben hepinizi, siz badi badiyken sevdim; ana
babalar da böyle doğrudan ve entegre sevmezler mi, yani genede hep
sevmezler mi?
Buraya kadar ve bundan sonrası da senden bekliyorum,
dürüst
ve açık olabilirsen sevinirim. Konuşmanızı değil yazmanızı arzu
ediyorum. Eğer değer bulursan zaman ayırabilirsen. Bilirsiniz bazı
bitkiler yapraklarından beslenirler. Öperim.
E. Aydın, 25Kasım1996
SEVGİLİ DOĞAN
Alo dediğinizde sevindiğimden çok, şimdi
düşünceliyim.
Bana göre Doğan, eski yazının da eşliğinde, arşivlere
yönelmiş tam bir dinezor Belge ve bulguların loş ışığında, iğneyle
kuyu kazmaya eğilmiş, uzmanlaştıkça uzmanlaşmış,
uzmanlaştıkça verimliliği artmış, artacak sabırlı sabırlı bir
gönül adamı idi. Yolu belli, işi zor olmasına karşın
özverisi, Mut aşkıyla yollara çıkmış yücelip
gidiyordu.
Mut'ta doğup; sucusundan, saracından, berberinden,
kasabından,
yemenicisinden, aşçısından, müftüsünden,
imamından, eşrafından, memurundan, dilencisinden, hırsızından,
sarhoşundan, aylak gezenine kadar herkes mutludur. Şöyle veya
böyle hizmetleri olmuştur. Hepsi de sıradan değil, saygıdeğerdir.
Herbirinin yazılmamış bir romanı vardır.
Sırasında bir ağaç diken de kahramandır.
Lütfen, elinize bir kağıt kalem alınız: En eski
mezarlıktan
başlayarak, başlık yazılarını okuyunuz. Önce bildiklerinizi, sonra
da soruşturduklarınızı düşününüz. Hepsi de
büyüktür, hizmet vermişlerdir, hatta kahramandırlar.
Duygularınızın labirentlerinde yolu, doğruyu
yitirmez yazabilirseniz,
bu yerinde adil bir yapıt olur. Amma velakin ömür yetmez.
Seçici olunca; Birinci adamı arayacaksın, sonra hiç kimse
ikinci adamlığı hazmedemez. Bana göre, mühacir
Şükrü, içinde bulunduğu zamanın ve toplumun tam
aradığı, bir acil servisti, büyüktü.
Konumu savunmaya kalksam sayfalar almaz.
Gerçek payı, bir
yönüyle hep vardır. Dikkat edilirse, tarihler hep yanlış
yazılır.
Tarihi yapanlarla yazanlar ayrı ayrı duygu, düşünce
burgaçlarında konuyu saptırırlar.
Yalnız Atatürk'ün büyük nutku tam bir tarihtir.
Zira eser tarihi, yapana aittir. Bunu dünya da böyle
söylüyor.
O, dünya klasiği, Neşri bey'i, ikincil,
üçüncül veya sıradan yazarsan, yanlış yaparsın,
hakkını versen, gücenen gücenene.!
Yine bana göre büyüklük, anonim olmakla belirir ki,
ona da senin sabrın el vermez.
Sizin bu hazırlığınızı, Hüseyin bana aktarmıştı ve sormuştu:
Müderris hoca rakı içer miydi?!!!
Cofiliyle sen güreşirken, ayağın pencere pervazına çarptı,
çattt diye kırıldı. O, ne güçlü bir
kırılıştı.!!!!
Ethem Aydın'a iltifaten, sn hocam dersin. Beni dinlersen bu konuyu bir
araştırmaya ve incelemeye al.
Benden özgeçmiş istiyorsun. Belli ki, kitaba benim abuk
sabuk yazdıklarımı koyacaksın ki yanlış olur.
Bu durum Hüseyin içinde öyle olacak ki, oda yanlış.
Bizler henüz yaşıyoruz, olduğumuzdan çok, oluşacağımız da
hesapta olmalı. Henüz erken.
Hem bizler Mut'lu bile sayılmayız. O sevgili Mut'a ne verdik ki.! Bir,
sevgili Doğan'ın yanında esamemiz okunsa ayıp olmaz mı?
O, hakiki bir Mut hemşerisi, özverili bir isimsiz kahramandır.
Soruyorum; Gerçekleri bu açıklıkta yazabilecek misin?
Yine soruyorum; Neden kitap yazıyorsun?
Arşiv için kimse para vermez. Satmak için yerel anılara,
derlemelere gir. Arap Reşit'in düğün çekişi, berber
Fuat'ın zeybeği, Hüseyin'in, Alaaddin'in doğmatik espirileri,
alonun küfürleri, Mut'un sarhoşları, v.s.v.s.
E. Aydın, 7Haziran2000
SEVGİLİ DOĞAN
Kaos başlangıçtan beri genişliyor. Bilgi ve
bulgular
arttıkça tanrı da dahil herşey sorgulanıyor. Yeni yeni kavramlar
önümüze geliyor. Biz yadsısak bile içinde
oluyoruz.
Din kitaplarına bakarsanız, yaşamın,
ölümün de bir
anlamı geniş boyutta ortaya çıkar. Anlam bilim,
göstergebilim, evrensel insanı hedefler. Evrensel insan, doğayı
kullandığı ölçüde, ona katkıda bulunmasını
amaçlar. Zaten kuramın iç entegrasyonu da bunu buyurur.
Doğayı yokettiğimiz sürece, bilim de, sanatta
yoksun,
öksüz umarsızdır.
Kulağına geldi mi bilmiyorum; Mut'ta bir
ağaçlandırma
seferberliği başlatmak üzere, şubatta orman bakanlığından
başlayarak, orman idareleri de dahil, belediye başkanlığına,
kaymakamlığa yazışmağa giriştim.
Önce;her öğrenciye bir ağaç (yeri belediye
gösterecek) bankalar, tüccarlar, sivil toplum kuruluşları
(yeri belediyeden, hazineden). Dikilen ağaçlar park olarak,
amirlerin denetiminde gelişerek korunacak yenilenecek, onların piknik
alanı olacak v.s. .
Sağolsunlar hepsi de sıcak baktilar. Ama başlatamadık.
Sivil toplumların yaptırım gücü yoktur.
Kamunun ilgisini
çekebilmek için; Sinektepesi, Palantepe arasına bin fidan
dikilmesi için harcını yatırdım, bir "dikildi paftası"
yollamışlar.
Şimdi de, Deveci'nin arkasındaki tepeyi
yeşillendirmeği hedefledim.
Sonbaharda başlatmağı düşünüyorum.
Olasıki, sizler yardımıyla, Mut'lu duyar "ya bu, Ethem Aydın'ın eti ne
budu ne? haydi biz de, bir yerinden yeşertmeğe başlayalım" deyen
olursa, ben de mutlu olacağım.!
Bu tümce, yazımın evrensel içeriğiyle
bağlamlıdır.
Sanaldır, utopiktir, çocuksudur ama gerçeklık payı
yüksektir. Bir ağaç diken faydasız yaşamamıştır.
Size saygı duyuyor öpüyorum.
E. Aydın
SEVGİLİ DOĞAN AKÇA
(Editörün Notu: Bu
mektup Mersin Liseliler Derneği 'nin
yayın organında "Atatürk'ün öğretmenlerinden: Ethem
Aydın." başlığı altında yayınlanmıştır.)
Mersin Liselileri Derneği'nden, 28/Ekim/2000 de,
geleneksel buluşma
gününde, retrospektif bir resim sergisi açmam
düşünülmüş. Çok kıvanç ve mutluluk
duydum.
Ben otuz yıl, görev bilinci gereği<iş
bilgisi, resim, yazı
öğretmeni> olarak çalıştım. Bu bana emek veren veren
devletimin Milli Eğitim Politikası gereği idi, çok da
yerindeydi. Orta Öğretim programı bir bütündü,
işbilgisi, resim, yazı bu bütünün birleştiricisi, kan
dolaşımıydı. Böyle inanmıştık.
Her dersin oluşumunda şöyle veya böyle bir
vazgeçilmez
yerimiz vardı. Ama anonimdi. <Doğru görmeyi,
gördüğünü doğru çizmeyi, ulusal yazıyı,
dizaynı, estetiği,
Yani çağdaşlığın vazgeçilmezlerini>
öğretmeyi
üstlenmiştik. İbadet gibi bir şeydi bu, kutsaldı.
Öğretim programı içinde görevimiz
ağırdı,
bilincindeydik. Resim de yapıyorduk, sergiler açtık ama biz
<işresimyazı> öğretmeniydik. Öğretilebilenin
öğretmeniydik.
Sanat ise, ebruli ebemkuşağı, dolaşık yumaktır.
Kural ve kuramları
kendisi, kendi içinden üretir. Ne kadar sanatçı
varsa o kadar da sanat hep vardır, var olacaktır. Sanat, sanal,
göreceli bir terimdir. O da Einstein konusudur. Ata nal
çakıldığını görmüş, kurbağa ayağını uzatmış gibi olmaz
mı? Hala bunu böyle düşünmeyi
sürdürüyorum.
Doğan'ın sesini duyar gibi oluyorum: Hoca be, ne kıvırıp duruyorsun, bu
sergi açılacak. Bu senin laf kalabalığının anlamı ne! diyesi.
Herkes bir yol tutturmuş, işine bakıp gidiyor. Bu
marazi
düşünceleri nerden üretiyorsun, düzene uy gitsin
diyesi..
İşte, benim düşünce biçemim hep böyle. Bundan
neden ilk göreve atandığımdan buyana başıma gelenler; doğru
bildiğim yanlışlar yüzünden dertli, zaman zaman da umarsız
kala kala yol aldım
Sövgüleri kolay hazmediyorum, ama o,
övgüler yok
mu? Beni yerden yere vurdu. Uykularımı, günlük yaşamımı allak
bullak etti. Sıradan bir taşra çocuğu olarak, 1944'de Kars
lisesine atandım,
yemyeşildim. Bir beyaz Rus kızına aşık oldum, baktım post pahalı,
askerliğimi istedim. Görkemli bir devlet göreviyle uğurlandım
(ödül1). Bu kadar tantanayı sindiremedim. İki ay sarılıktan
yattım. Bornova Topçu Tümenine verdiler. Bir kaç ay
sonra Missuri zırhlısı İzmir'e gelecek dendi, kem küm Fransızca
biliyorum diye, komutanlık beni kordiplomatların zırhlıya
götürülüşü için görevlendirdi.
İtirazım kabul edilmedi. Bereket geminin tercümanı
Türkçe biliyormuş. O bana söylüyor, ben
merdivenden aşağıya bağırıyorum. Üstün başarı
ödülü2. Yine günlerce dengem bozuk.
Bir askeri tatbikatta, iletişim düzeni ve hedefe isabetten
ödül3. Terhis oldum Ankara'ya geldim. Bakanlıkta (erken
terhis olduğum için sivil elbisem olamamıştı) asker elbisesiyle
koridorlarda dolaşırken beni, otoriter düşüncelerine yatkın
buldular.Ter cihli, anlaşmalı Düziçi köy
enstitüsüne gönderildim.
Sene sonuna doğru, okulda meşhur bayrak olayları
başladı.
Öğrenciler linolyum baskıyı ben öğretmiştim. Olaylar benim
üzerime kayma eğilimi gösterdi, acele İvriz'e verilmemi
istedim, gittim.
Tercihliliğime dayanarak, tekrar Mersin lisesini
istedim, sizlere
kavuştum. Sessiz, sakin yaşayıp giderken, parasızlık, geçim
sıkıntısı canıma tak etti. Dersane açtım, bir kaç kuruş
kazanınca, ticarete soyundum. Baktım ki para saymayı beceremiyorum.
Ticaret kusurluluğumu böylece anlamış oldum. 1960 Askeri
darbesinde, öğretmenliğe dönüş için başvurdum,
Osmaniye'den başlayarak, Adana 'ya gelebildim.
Orada sağır ve dilsizlerle ilgilendim, yetiştirdim,
sergilerini
açtım (ödül4).
Altınkoza nereden çıktıysa yılın
sanatçısı seçti.
Ödül5.
Mut kayısı bayramı şenlikleri nedeniyle, Rafet
Van'la yaptığımız
Röliyef ödül getirdi. 6. Hemşerilik beratı verdiler,
ödül7.
1955 'te Türk Hava Kurumu'nca Mersin'de açtğım model
uçak kursları, Türk kuşu planör kampına, yüksek
ehliyet için yolladığım öğrencilerin sayısal çokluğu
nedeniyle verilen ödül8.
İçel Sanat Kulübünce verilen onur
belgeleri, 9.
Birileri tarafından bana yönlendirilmiş övgülerdir. Bana
göre tabanı kaygandır. (hele hele zaman içinde erezyona
uğramışsa)
Mersin Liselileri Derneği'nin, lütfettiği sergi çağrısına
nedense çok sevindim. Sanki işbilgisiresimyazı
öğretmenliğinden kayhalanan bir övgü gibi duyumsadım
yorumladım. Böylece duygularımı seninle paylaşmak istedim. Ayrıca
organizasyonun da size bırakılmış olması, geçen öğretmenlik
süremin tanığı olmanızla yüreklendim.
Sizi öper, sağlıklar diler, kolay gelsin derim.
Programın oluşumunda,
düşündüğünüz, sormak
istediğiniz bir şey olursa, alo derseniz yeterli.
Not: Bugün Rafet geldi. Çok geniş sevgi yüklü
düşünceleri var. Ama gerek iç gerek dış huzuru endişe
verici. Sizin örgünüze, gücünüze
güveniyorum. Kolay gelsin.
E. Aydın, 5Ağustos2000
SEVGİLİ DOĞAN
Çoktandır mektuplaşma huyunu bir kenara koyduk. Elbette bizce
anlaşılır ve anlatılabilir gerekcelerimiz vardır.
Dün bilgisayarın belleğine baktım. 800 satır, Doğan'cığım
için,özene bezene yazılmış, övgüden öte,
öngörülerle dolu. Doğrusu ya, Doğan'ı severim, yitirmek
de istemediğim için belleği iyice tekrar inceleme gereği duydum.
Biz Mut'lular biraz nane molla yapılı oluruz. Dikkat edilmezse
soluveririz.
Mart içinde Hüseyin bey Adana'da sergi
açıyor,
gelmeği düşünürseniz haberleşelim. Belki de ayrıca bir
ilgi yaratırız.
Adana piyasasında çok tutan bir kitap yolluyorum
beğeneceğinizi sanırım. Öperım
E. Aydın , 27Şubat2001
DOĞAN HEMŞEHRİM.
Bu sabah kıymetli mesajınızı aldım.
Anladığıma göre; babam ve ben, sizin
çalışmalarınızı,
farkına geç varmış olsam da, aksattığımı anladım.
Özür diliyorum.
Babamın şeceresini incelemeğe zamanım olmadı. Gerek de duymadım. Ne
kadar okumuş, Mısır'da yıllarca neden kalmış, bilmiyorum. Biraz
mürekkep yalamışa benziyor. Elindeki ciltler dolusu acemce arapca
kitapları vardı. Nadir efendi amcayla oturup uzun uzun okurlardı,
hutbeler hazırlarlardı. Sanırım kitapları müftüzade
Hüseyin efendiye geçmişti. Son zamanında ben
dışarlardaydım, ilgilenemedim.
Medresede çalıştığı için olacak,
"müderris hoca"
derlerdi, severler sayarlardı, Atatürk'cüydü, bu
kadar bilgi yeter bir fani için. Yanlış,abartılı bilgiden de
kaçınmak gerek. Yerli yersiz abartmış olabiliriz.
Bana gelince; zamanın şartları içinde
tökezleye
tökezleye okudum, resim öğretmeni olabildim. 30 seneye yakın,
devlet bana maaş verdi, ben de elimden geldiğince çalıştım.
Size zaman zaman yolladığım buroşür ve
dergilerde abartlı yazıları
okudunuz, siz de benim gibi, çok abartılı övgüleri
gördünüz, okudunuz, belki de içinizden alaylı
alaylı gülümsediniz. Kez ve kez benden kaynakca istediğiniz
için elime geçen üçüncü kişi
anılarını size yollamıştım.
Size sır gibi sunduğum bazı düşüncelerim
oldu. Onu da
kullanmazsınız olur biter. Bunları, yani bu övgüleri ben
yazmadığıma göre,sizin de bağışlayıcı olmanızı beklerim.
Sizden, isteğim; babama ve bana ait bilgi ve
belgelerle, zaman
yitirmeyiniz, kitap hazırlığınız aksamadan sürsün. Sizi
zorlamasın.
Araştırmacı dostuma kolaylıklar diler,teşekkürler ederim, sizleri
seviyorum, edimlerinizle övünüyorum
(Babamın bir fotoğrafını bulmağa çalışacağım.)
E. Aydın, 4Haziran2001
1937 DOĞUMLU GÜNDOĞAN (*)'YA
1920 DOĞUMLU ETHEM AYDIN'DAN İLETİ
Sevginin hası konuşmaya açık bir kapıdır. Ondan neden yazıyorum.
Sokakta birisi, Hey salak çorabının teki siyah, teki beyaz dese
döner bakar güler teşekkür ederim. Adımı bilmiyor der
geçerim. Yetmişli birisi Babalık nasılsın dese, iyiyim dedeciğim
der geçerim. Güzel bir kız, markette buyur dedeciğim dese,
hanım nine, bana şu maldan ver derim. Arasıra, ben o kadar yaşlı mıyım
diyen olur. Tekrar ederim, ben o kadar yaşlı mıyım.!
<Evlenmeyin bekarlar naylon kızlar
çıkacak>, yazısını
boşuna yazmadım. İronik ve elejik diyebilirsiniz, ama özde has ve
geçmişi olan veya olması gereken has sevgi'yi vurgulamak
için uzun uzun örnekler eşliğinde size ulaştırılmıştır.
Siz ise bu iletiye tepki olarak, akıla hayale gelmez
küçük yanılgı urbalı hatalara fırsat veriyorsunuz.
Aslında bu da sevginin bir türüdür, 'negatif sevgi'.
Hani çocuklarımız, öğrenciler ilgiyi üzerlerinde
tutmak için negatif sevgiye sık sık baş vururlar. Siz de, ben de
bunu iyi biliriz...
Bana gelince; öğretmenlik sevgi ve sabır mesleğidir.
Sizlere de bir sözcük fazla
öğretebilmek için;
velilerinize, okul idarelerine, devlete rağmen; kulak çekip,
tokat vuracak kadar aptal ve <has sevgiyle> doluyuz.
Geçmişimde, sizler gibi yalın,
övünecek kaynaklarım
vardır. Yine sizlerin nezdinde olduğu gibi, toplum içinde
seçkin yerimiz olmuştur. Yaşam dediğin nedir ki, Gündoğan
bile 61 yaşına gelmiş.
Önce seninle, sonra da sanatta ulaştığın ve
ulaşacağın
çizgilerle övünüyorum. Öperim.
E. Aydın
SEVGİLİ DOĞAN ATLAY
İyi insanlar, hatta iyi nesneler, hiç bir
zaman "ben iyiyim"
demez. Bazıları vardır ki, "örneğin benim gibi" hep kendini iyi
sanır, hele hele bir iki kişi de "sen iyisin" dediyse, kuyruğu daldan
inmeyiverir. İşte dünyanın düzensizliği, endazelerin
tutarsızlığı hep bu kendini bir (*)ok yerine koyup öyle
inananların yüzündendir.
Öğrenciliği hatırlamadığım, bir kaç
yıldan beri keşfettiğim
kuytuların menekşesi bir dostum var, arkadaşım sırdaşım oldu,
tanıyacaksın "Doğan Atlay". Bana arasıra lütfeder mektup yazar,
bazen bir sayfa bazende yarım sayfa ama hep bir angarye
içindeymiş gibi, çekiniyormuş gibi, sayıyormuş gibi
izlenimler yaratmaya bayılır. Bende o zaman daha çok şakır daha
çok "büyüklere değilde küçüklere
masal" yazmaya başlarım.
Şişirilen balon üzerindeki şakiller gibi
birbirimizden hep
uzaklaştığımızı duyumsarım. Bilirsin sevgi nötür bir şeydir,
alınıp satılamaz, hep verilir, insanlık sevgiyle ayakta durur, onun
için vardır, ondan hep güzel ve görkemli yarınları
bekler. Bizler geçiciyiz, yarınlar vardır, milyarlarca yıllık
insanlık tarihi böyle oluşmuş ve böyle oluşacaktır.
Acele edip yarınlar için, yarınki insanlar
için,
çocuklarımız için, kullanımlı ve kalıcı birşeyler yapmaya
çalışmalıyız, biz küçük insanlar. Yoksa adımız,
şayet anılacaksa ki bu bir umudur, hiç olmazsa "doğdu ve
öldü" diye anılmasın!.
Seni çok sevdiğimi bileceksin, yazdıklarımın
seni
şartlandırdığından bilincindeyim, hatta sıktığını da
düşünürüm, ama bunu da bir yerlerde etkileyici,
kışkırtıcı olduğunun da bilincindeyim. Gerekli buluyorum. Dostlar eğer
yaşamı, yaşamaya değer kılmak isterlerse ki bu endiklemekle olur. Seni
öperim.
Dostlara selam, saygılar.
E. Aydın, 20Ocak1996
Adı Muzaffer
Utkusu zafer.
Böğründe kılıç
Neler neler neler
Beni sucukturamadığın için serbes yazacağım. Sizden
üç şey isteyeceğim:
1. Mektuplarınızın kenarında dosya deliği için yer bırakmanız
2. Gıçında ağarmadık kıl kalmamış bana ağabey diyorsun
3. Düşümde kalan yitik beldeleri gezeceğin zaman bir daha
bana alo dersen kıyamet kopmazdı. Kahve döğücüye hıng
deyici gerek.
Doğan'la sen aslında Allah'ın bir domuzluğu sonucu berabersiniz.
Alçak gönüllü, şov yapmayan, övünmeyen,
ama yaşadıklarını vesika eden, geleceğe sonsuz hizmetler sunan isimsiz
gönüllüler .! Dahası hiç ayaklarını yerden
ayırmayan asil bir karekterinde örneği kılmış. Ne mutlu size, ne
mutlu Mut'luya, ne mutlu o beldelerde yaşamışlara (*)
Bizim kitap ciltleri eline geçecek biraz bekle. Doğanı ve sizi
öperim, kutlarım.
E. Aydın
ALIŞIM DOSTUM
Bugün Nisan'ın 22'si, dün galiba 21'i idi,
yarın ise
23'ü olacakmış. Olunca göreceğiz. Arkasından eli
bıçaklı tanrı geliyor. Koyunlar düşünsün!.
Yüz binlerce yıldan beri gök
gürlüyormuş, ilkler bu
karmaşık gümbürtüyü korkuyla, saygıyla
karşılamışlar ve birilerinin tehdit ve korkutma çığlıkları
sanmışlar, her şimşek çakışta çil yavrusu gibi
kaçışmışlar, inlerinin en derin köşelerine gizlenmişler.
Ertesi günler güneş, güzel barışkan havalar, daha sonra
bir tabak gibi ayrıntılara sokulan fırtınalar. Tekrarlarında bunların
yıkıcı değil uyandırıcı, uyarıcı oldukları olduklarını duyumsamışlar.
Akan zaman içinde, nedenler nedenleri getirmiş. Korkunun yerini
önce saygı, sonra da sevgi almış.
İnsandaki ilk tanışmalar gibi.
Sevgi çoğalınca ayrıntılar da
çoğalmış, umutlar,
beklentiler yoğun sis bulutları gibi objeyi sarmalamış.
Dış doğa artık iç doğanın duyumsal, binlerce
çeşitli
iyiye dönük ürpertisinde deniz hareketleri gibi
yıpratarak ve okşayarak çalkanmış durmuş, durmamış
sürmüş gitmiş.
Doğayı artık tanıyoruz. Yağmurdan, fırtınadan sonra
güneş
olacağını hesaplayabiliyoruz.
İnsan doğası ise henüz hesaplanamıyor. Papatya
falı
güvencemiz oluyor. Güzeller güzeli papatyayı yaprak
yaprak yoluyoruz, seviyor, sevmiyor
Geride bir yığın taç yaprak, gizemi yok olmuş
çöp
yığını!.
Sanat tarihine bakılınca tunç devri
çok önemli ve
kalıcı eserlerle donanmış vede gelişim yüklüdür.
Öyleyse tunç neden bu kadar tutulmuş hala da tutuluyor.
Heykel deyince, hatıra o gelir, sağlamlık da cabası! Bakırı tanıyoruz,
mukavemeti az havayla teması iyi sonuç vermez, ama kalayla
karışınca işler değişiyor, asaletine ulaşıyor. Onun için ve daha
bir çok sebepten dolayı ben tunca tutkuluyum, asil bir
birleşimdir. İtibar bakımından da altından daha çok hayata ve
güzelliğe yatkındır. Altın ise hep varlığı, ticareti destekler.
Bir de gülen, sevinçli, güleryüzlü,
güleç olunca, alışıma bu niteliklerde girince, değer
yargısı azıcık da olsa gelişmiş birisi, nasıl aşık, hem de sırılsıklam
aşık olmasın ki?
Güncel işlerinizde, özde sorunlarınızda başarılar dilerim.
E. Aydın, 22Nisan1996
SAYIN ERTUĞRUL KARAGÖZ
Bir gün, bir dostumuz, "seni bana methettiler,
aslı var mıydı"
dedi. Düşündüm, haklı olarak verecek yanıt bulamadım.
Nasılsınız, iyimisiniz, sizin seçildiğinize sevindim, gibi, ara
nameleriyle geçiştirdim, yeni tanışıklıklar, hal hatır
sormalarla, konu ve odak noktası değişti, söz değişti ve sergiden
ayrıldım.
Yedi ay geçiyor; bu sorunun bana niçin
yöneltildiğini arıyorum.
Üniversitede, eğitim fakültesi, felsefe
gurubu
üyelerinden bir gönül erini akşam çayına davet
ettim. Sohbet koyulaştı. Durumu ayrıntılara inmeden açtım,
iletişim eksikliği tanısı koydu. Kaynak kitap rica ettim, ertesi
gün iki kaynak kitap göndermişler. Anlambilim, Pierr Guirand,
Anabilimi ve Türk Ana bilimi, Prof. Dr. Doğan Aksan. Birincisi
Fransızcaydı, gücüm yettiğince okudum; anlamadığım gibi,
haklı olarak lisan bilgimden kuşku duydum. Sevgili Bedri Rahmi
Eyüpoğlu boşuna dememiş: "Bir dili öğrendim demek
için, ana avrat küfredebilmelidir". İkinci kitap ise,
Türkiye'de Türkçeyi doğru konuşan, anlayanın az olduğu
savı, kafamı iyice karıştırdı.
Türkçemiz, tarihin katmanlarından
süzülerek,
arınarak gelen, çok çok güçlü, zengin
bir dildir.
Otuz sene Türkiye Cumhuriyet'i liselerinde
öğretmen olarak
çalışacak; şöyle veya böyle, 30.000, öğrenciyle
iç içe; iletişimsiz eğitim yapacaksınız.!!! Hem de,
adınız başarılıya çıkacak, ödüller alacaksınız.!!!
Mersin Devlet Güzel Sanatlar galerisinde, bire bir, ilk
karşılaşmamızda, İçel Sanat Kulübü seçimlerinin
sonrasında, bana yönelttiğiniz tümcenin, anlam bilim olarak
içeriği neydi?
Bana yazmak lütfunda bulunursanız sevinirim.Saygılar.
E. Aydın, 10Ağustos1999
HİLMİ'CİĞİM
Uzun süredir haberleşemiyoruz. Bizim
insanlarımız renkli simaları
sever. Asri hoca bunlardan birisiydi. Fikirlerine kızan severdi,
beğenen severdi. Rahmetli iyi fikir üretirdi, olumluolumsuz.
Sıtkı bey'in babası Yaver efendi de böyleydi. Ama Yaver efendi
Asri hoca'dan farklıydı. Bir defa sindire sindire bir okumuştu.
Fikirleri geniş kapsamlı, kendi yaratısı o şartlar
altında
uygulanabilirliği olmaya özdeş şeylerdi. Senin seviliş nedenin ise
pek farklı değil. Türkiye 'de senin görevinde
sürüyle insan var. Ama içlerinde bir de giydiği urbayı
doldurup dışına taşan Hilmi var.! İşe başladığı günden beri hep
çapından büyük işlere soyunmuş, halk bilgisine
gönül vermiş, derinlemesine konusunun labirentlerine dalmış,
özveriyi sergilemiş biri.
Elbette seven de sevmeyen de türlü
nedenlerle olacak. Yaşamın
anlamı da bu değil mi?
Dergi benim elime çoktandır
geçmiyordu. Bu gün
postacı ile eski ve aşina bir dost gibi masama geldi okudum.
Sıtkı Soylu'nun yazısında bir şey ilgimi çekti. Kulağı kesik
davar besleyenler köpeğin kulağını keserler. Nedeni, köpek
kulağının üstüne yatar, çevreyi duymaz diye.
İkincisi Doğan'ın yazısında; daha derinlere
inilecek, bilimsellik
çizgisine de uyan çok nüans var,
sürdürsün.
Gündüz bey, Tarsus'u vermeğe çalışmış ama
çağdaş mimarlarımızdan Nuri Abaç'ın da Tarsus'ta
güzel bir eseri var. Ondan bahsetmemiş.
Üçüncüsü, Köroğlu olayına, Memişoğlu
bir balka türlü yaklaşmış.
İçel Halk kütüphanesi için
bağışları hep
açık tutunuz. Kasım ayı ile bugün arasında iki ay oluyor.
Ben de bir iki resim vermek istiyorum. Ayrıca biraz da kitap
seçeceğim. Zaman veriyor musunuz? Veriliyorsa nasıl
ulaştıracağım.?
Sana Sağlık afiyet başarılar dilerim
E. Aydın, 11Ocak1993
HİLMİ BEY DOSTUM
İnanıyorum, büyük bir sorumluluk
altındasınız, dahası
Türkiye genelinde bir emsali bulunmayacak kadar çalışkan ve
de başarılısınız. Başrınızın sürdürülmesi için
size sağlık dilerim, Tanrı yardımcınız olsun. Amin.
Mektubunuzda öğrencisine vereceği notu kararlaştıramamış bir
öğretmen havası var.
Sizinle azınsınamayacak bir geçmişimiz oluştu
sanıyordum, her
karşılaştığımızda da, iltifatlar yağdırmanıza karşın, ikircimliliğinizi
sezinlerim. Bundan neden olsa gerek, hala ismimi bile yanlış
yazıyorsun. E T H E M..
Kendimi biraz olsun anlatmak gereğini duydum, hızlı
vasıtaya binmeyi
sevmem, mümkünse yürürüm veya eşekle seyahat
ederim.
Yavaş yavaş yürür, doğayı herkesin
gördüğünden
ayrıcalıklı, detaylı özümlerim, olayları da öyle.
Programları bağlayıcı, kısıtlayıcı bulurum. İstediğim zaman, istediğim
olay veya obje üzerinde zaman yitirmekten korkmam. Bilimlerin
hepsini ayrıcalıksız severim ve ilgi duyarım. Seçtiğim dal
gereği bütün ilimlerle iletişim kurarım, belli ve kendime
görece bir felsefem olmuştur. Felsefeme saygılıyım, bohem
yapılıyım, ayağımı topraktan kesmemeye çaba veririm, bundan
sebep çevrem bana zor insan der. Seranomiler benim için
bir işkence olur. Size garip gelecek ama, ilgi alanım içinde
başkalarının söz sahibi olmasını istemem. Onun için
herhangi bir yarışmada beni bulamazsınız. Bildiğimi çok iyi
bildiğime inanır ve öyle sanırım.
İradem izin verdiği oranda sıradan vatandaş gibi
olmaya, davranmaya,
aşağılık duygusu denecek kadar uyum sağlarım. Bana layık görlen
irtifaları daima kuşkuyla karşılarım, ben bu muyum diye sorarım.?
Krallarla gezer, halka ait hasretimi yitirmemeye çalışırım.
Bundan neden, anlayışlı sevgi gösterilerini redederim ve az
sevgilim olur. Rahatsız da değilim.
Kendi iç yargım önünde verdiğim
hesaplar hep yüz
ağartıcı, gerçekte olması gereken gibidir.
Yazılarımı beğendiğinizi söylediniz,
teşekkürler ederim, eğer
buda bir iltifat değilse. Böylece yazım aileniz arasına girmiş.
Büyük mutluluk. Öyküleri resimleme istencenize
gelince, elinizdeki dergiyi biraz israf etmiş olmaz mıyız? Size
yolladığım her yazı yayıma uygun olsun diye kuşa dönmüşlerdi.
Altıparmak nenenin masalları, neredeyse bir kitap olur, basit bir
örnek. Belki Mersin'in kurtuluşu nedeniyle, yayına girer umuduyla
size bir yazı daha yolluyorum, bir bakınız. Hazırlamak bizden, fırsat
vermek sizlerden. Öperim.
E. Aydın, , 9Ağustos1994
HİLMİ BEY DOSTUM
Zaman sevişme vaktidir. Akıllı ol Ethem dedim.
Sözümde
durarak size bir özür dileme betisi yazıyorum.
Eğer ilginizi çekmişse, size hep yazmak
isterim ve yazarım da,
siz hiç yanıt vermeseniz bile... Emek verdiğiniz, ömür
koyduğunuz işin özünü ve nedenli önemli ve netameli
olduğunu biliyorum, siz aslında bir Don Kişotsunuz. Ülkeyi,
geçmişini, geleceğini seven kişiler, ya azaldı, ya bitti,
yahutta gözlerine perde indi, basiretleri bağlandı. Biz sanatla
uğraşanlar, konumları gereği geçmişte, günde ve yarında
gezinen canlılardır. Toplum bunları hep dışlar, zira oturuşkun bilim
düzenine, kerat cetveline uyumları olmaz. Bütün bunları
bilerek, inanarak sizi seviyorum, hiç de karşılık beklemem.
Bu yukardan beri anlattığım gerçekler gereği,
karınca kararınca
yardımcı olmak görevimizdir. Dergiye bir kapak hazırladım. Eğer
beğenirsen ki, ben beğeniyorum, derginin içeriğine uyan bir
sayısında basılırsa sevinirim. Yine eğer onaylarsanız, kapakta
basılmasını, bu size yolladığım renkli fotokopi gibi yapabilirsiniz,
Adana'da var.
Gerçek nedenlerle olamaz derseniz, sepiye
yani kırmızıya
kaçar kahverengi üzerine basılsın.
Gelelim sizdeki mektuplara. Onların bazılarından,
sizinle olan hoş beş
sohbet bölümleri çıkarsa, sanırım kültür
ağırlıklı vasat ve beğenilen bir yazı olur. Böyle birkaç
tane olacak. Dahası, istenirse yenilerini de üretebilirim.
Diyeceğim yanındayım. Size sağlıklar diler öperim. Fikirleriniz
için bir alo derseniz iyi olur.
E. Aydın, 20Ağustos1994
SAYIN HİLMİ DULKADİR
Bir dinazor, bir kelaynak, nedense saygın medyanın
dilinde uzun
süre dalgalandı durdu.
Benim anlayabildiğim kadarıyla, çağlar
içinde, iriliği
ile ünlenmiş sanal bir yaratıktır dinazor. Nitelikten yoksun.
Yine yaşanan yakın zamanlar içinde soyu
azalmaya yüztutmuş
bir garip kuştur kelaynak. Yine nitelikten yoksun.
Bu çıkarmam doğruysa, bu denli kavi, direngen
oluşlarında
nitelik olgusu tümcemizin neresine sığacak? Yani Ethem sana
dinazor deyesi...!!!
Kızmadan, incinmeden beni dinle, yanlışım olursa
bağışlamanı umarım.:
1985-86 da, Mut'un Çınar altında, pıprıl
pırıl, gencecik, uzunca
boylu, gösterişten uzak, yepyeni projeleri olan bir beyle
tanışmıştım.
Onu, 1987'de Halk Eğitim Merkezi
Müdürlüğünde
"İçel Kültürü" dergisinin ilk sayısının coşkusu;
onu bekleyen gerçek, bana göre dağlarca sorunları, Donkişot
örneği, değirmenlerle savaşa aşarak, işte milenyum'a gelindi..!
Buna evet mi, hayır mı?
Kahramanı, övgülerden, bencil sevgilerden
soyutlayarak,
gerçekçi yargıya varabilmek için, bir
cilttenonikiye, onüç cilttenyirmidörde, yirmibeş
cilttenotuzaltıya kadar satır satır okumam gerekmiş. Seve seve, soluk
soluğa okuyorum.
Aynı parkurda koşan, aynı sorumluluklarla yükümlüler
arasında, Hilmi Dulkadir bana çok çarpıcı geldi.!
Çok farklı bir benzetide bulunabilmek için; çağlar
ötesi, ulaşılmaz bir isim buldum <Dinazor>.
Sonra düşündüm ki, dinazor yaşamıyor.
Yaşayan bir ucube
ararken aklıma kelaynak geldi. Deyesi değil dedi.
Genelde övgüler, yaratılışı eksikli kişileri yere vurmak
için kullanılır. Ama Hilmi, edimlerin beşiğinde volta vururken,
sessiz ve derinden, güvenli adımlarla yürümeyi nice nice
deyimlerle yürürken, bu övgülerin besleyici
olacağını düşünüyorum.
Mut doğumlu birisi olarak, bu övgüyü yazmayı,
ödenmesi gerekli bir borç biliyorum.
Yazıma değin iki de, halk yaratısı sunuyorum:
Peygamberler, ırmak kenarında balık avlıyorlarmış,
bol bol koca koca
balık tutuyorlarken; ırmağın yukarısında, çavlak bir yerde,
Tanrıyı da balık avlarken görüyorlar, ama hiç balık
vurmuyor oltasına. Peygamberler mahçup mahçup
düşünürlerken, birimiz gidip kendine haber verelim,
orası akıntılı biraz aşağı veya yukarıda oltasını ırmağa atsın diye
konuşurlar. Biri gidip haber verir, tanrı yerini değiştirir. Oltasını
ırmağa atar atmaz koca bir balık oltaya vurur ve ALLLAHALLAH diye
bağırır.!
Eskiden herkes at beslerdi. Atın iyisi, kullanışlısı rahvan olanı idi.
Üzerine binildiğinde hızlı gider ve terlemez, yorulmaz,
üzerinde kahve içilir, deye övülürdü.
Buna anadan doğma Rahvan denirdi.
Tay biraz büyüyünce, iki yan ayağına
köstek
vurulur, uzun süre böyle kullanılırdı, o da rahvan
gözükürdü. Ama üstündekini yorar, kendi
terler perişan olurdu. Onada sonradan olma rahvan denirdi.
Alıp satılırken sorulurdu, anadan doğma mı?,
sonradan olma mı???
Saygılarsevgiler
E. Aydın, 27Haziran2000
Sn. ŞENOL ENGİN
İçel'de Taşeli'nin sıcak yürek vuruşunda
güncel,
düncel ve ardılı yakalayan Atatürk kuşağının temsilcisi,
güvencesi, gönül adamı, sayın valimiz...
Bu ses; 1944'lerden başlayarak, Kars,
Düziçi Köy
Enstitüsü, İvriz Köy Enstitüsü, Mersin Lisesi,
Osmaniye Lisesi, Adana Erkek Lisesi 1977'lere kadar 30 sene, karınca
kararınca, ulusuma olan borcumu bir İşbilgisiResimYazı öğretmeni
olarak ödemeye çalışan, binlerce eğitim ordusundan birinin
sesidir.
Mersin Liselileri Derneğinin, İçel Sanat
Kulübü 'yle
birlikte hazırladıkları, geleneksel buluşma günü kapsamında
açtığım sergiye onur vermenizle, öğrencilerimi ve beni
mutlu ettiniz.
Mersin'in özellikle kültürüne
yerinde katkınız,
zamanlar boyu süreceğine inandığım, tatlı bir söylencedir.
Genç Türkiye Cumhuriyet'inin sarsıntılı
evreler yaşadığı
günümüzde, sizler gibi dinamik güçlere,
şimdi daha çok gereksinimi olduğunun bilinciyle bu yazıyı size
ulaştırmayı bir görev saydım.
Atatürk'ün kağnısı, sizler olduğu
sürece yolda kalmaz.
Saygı ve sevgiler.
E. Aydın, 8Kasım2000
SEVGİLİ TURGAY OKTAR
Ben Mut'ta doğmuşum. Yaşamayan kardeşlerimden
birinin nüfus
teskeresini taşırım. Bir diğer anlamda, sayısız yoklardan birisinin
kimliğini taşırım. Yoklardan birisi sayarım kendimi.
Yörük değiliz amma, çok çok
yörüdük, yörüyoruz da..
Ermenke'te bağımız, bahçemiz vardı. Her yaz
hayvanlarla oraya
gider, geç güz bağın basat ürünleriyle Mut'a
dönerdik.
Babam, hem müderris hem de hoca olduğu için, askere
çağrılan, belki de dönmeyen hısımların çocukları,
bizim daracık evde toplanırdı.
Doğaldır ki, bütün gereksinimleri
(yiyecek, içecek,
giyecek, hastalık, sağlık, evlenme, okuma, okutma) hep bizce
karşılanırdı. Böylece aile nüfusumuz on,
onbeş kişi olurdu.
Değişik yaşta, okuyan okumayan her birey, günlük yaşama
katkıda bulunmak durumundaydık. İşte bu nedenle Ermenek'te kıyıda
köşede, bizlere bol bol yetecek ürün olurdu.
Akrabalardan emanet kalan hayvanlarla taşınmamız,
hem kolay, hem de
zevkli olurdu. Ermenek 'le Mut arasını üç günde
alabilirdik, o da hava yağışlı olmazsa.. (yağışlıysa köylerde,
babamın mollalarında konuk kalırdık.)
Bir yaz cümbür cemaat Ermenekte'yiz: (hısım, akraba,
çocuklarla beraber). Benden yaşça büyük bir
öksüzün bağında ürün topluyoruz. Nuri ağabey
uzun süre ortalıkta görünmedi. Sine sine, aramaya
çıktım.Nar ağaçları arasında oturmuş ağlar buldum
Ağbey ne ağlıyorsun deyince, yanıt beni de ağlattı. : Anam, babam
buralarda abdest bozarlardı, acaba kuru boklarına raslarmıyım.?!!
Sevgili dostum; insan anılarda yerleşebilmişse
yaşamış oluyor.
Anılarda, her zaman devasa olaylar kalmaz.
Sıradanlıkların da şansı vardır. Aslında bir
ağaç diken faydasız
yaşamamıştır.
Eğitimin ve öğretimin olduğu yerde, öğretmen vardır.
Şöyle veya böyle; maaşını almış, derslere girmiştir. Uzam ve
zamanda, bir hoş seda gelir geçer. 1950'lerde, bir edim
1999'larda; kadirşinas dostlar tarafından, 49 sene sonra görkemli
bir şölenle gündeme getirilmişse; Bu olay önce, ideo
'daki <İnsan>'ın onurudur.! Evrenseldir.
Sonra da edimi beraber ortaya koyduğumuz, siz kadirbilir
gençlerin asaleti, yüksek onurunun yalın kanıtıdır.
Kültüreldir, tabusaldır, arsıulusaldır, evrensele
açıktır.
İnsan, akan zamanın yükü altında bazen soluk alma zorluğu
çeker. Böyle bir zamanda <Hayat
öpücüğü> ne kadar da yerinde oldu...
Sizleri candan öper, ekibinize saygılar sunarım
E. Aydın, 29Mayıs1999
SEVGİLİ GEZER
(Bu yazı, bir eleştiri olacak özeleştiri)
Maymun kardeşlerimizden buyana, biz ve
benzerlerimize (insan) deniyor.
Huylusu, huysuzu, hıllısı, hırsızı, namuslusu, namussuzu, tembeli,
çalışkanı, kötüsü, dinlisi, dinsizi, say
sayabildiğin kadar....
Sözcükleri, dilbilimsel, anlambilimsel olarak
irdelediğimizde; hepsinin de soyut, sanal, göreceli tanımlarıyla
karşılaşırız.
"Her insanın bir doğrusu vardır" dersek; sosyal
yapıyı, demokrasiyi,
ulusalı, evrenseli nasıl bulacağız.!
Akla uygun bir saplama yapabilmek için yaşanmışlığın, en eski
zamanlarına uzanıyorum, labirentlerin loşluğunda, dehlizlerinde,
yitiyor bitiyorum. Makrodan ayrılıp, mikroya dönüyorum:
Muhammed'ler, İsa'lar, Musa'ları okuyorum, liderlerin hayat
öykülerini, buluş sahiplerini, teknolojinin enlerini dikkatle
tarıyorum. Salt iyi, salt büyük yok.!
Türkiye'de ise, büyük çok:
Atatürk,
İnönü, Bayar, Menderes, Demirel, Yılmaz, Tansu, Erbakan,
v.s... Bu çelişkili değer sıkalasında, yargıya destek olan
ölçüt ne?.. İlkokuldan başlayarak, hep pekiyi notları
mı almışlar, taktir belgeleri mi var? Doğru veya yanlışlık nerede?
Çoçukluğundan buyana, örnek
insan, Hüseyin
Gezer'i; cumhurbaşkanlığına aday gösterebilirler mi? Hayır hayır.
Öyleyse neden????
Bir yerlerde yanlış bir şey var; süre gelen,
süre giden!
Biz toplumla ilişkilerde kategorize olalım derken,
dışlanmışız, nitelik
dediğimiz şeyler, nicelik bile değilmiş.! Doğrudur da.
Doğup büyüdüğümüz kasabayabelediye başkanı
bile seçilmemiz olanaksız. Çünkü, biz onları
unuttuğumuz kadar, onlar da bizi unuttu.
İlkokul sıralarındaki arkadaşların fotoğraflarını
bulsan, onlarla
konuşabiliyor musun, tanıyabiliyor musun.?!!
Yaşdaşın, hemşehrinEthem Aydın, senin için hep övgüler
yağdıran Ethem Aydın, sana gelmez, seni aramazsa, sen aramayı
düşünür ve hatta yazısına ve telefonuna yanıt
düşünebiliyor musun? Çünkü bizim için
gün önemli, dünü ve yarını bellekten silmişiz.
Dostluğumuz, arkadaşlığımız bile yara almış. Bir dost olarak istenceyle
mektup yazıyorum, birşeyler paylaşalım istiyorum.
Yine biliyoruz ki, yaşamdünlerden, günlerden oluşmuş.
E. Aydın
ÖĞRETMEN DOST
Öğretmenlik, çok ince ve kutsal bir
sanattır.
Eğer bu sanat dalı, raslantı olarak, zorunlu
nedenlerle
seçilmişse <bir çoğunda olduğu gibi> sıradanlık,
yapaylık, banallık, hep sırıtır durur. Vay böylelerinin eline
düşen çocuklara.!
Şimdileri var mıdır bilmem; eskiden, at alırken,
rahvan olan sevilirdi.
Rahvanlık, anadan doğmamı, sonradan olmamı? diye sorulurdu.
Tayın iki yan ayağına köstek vurulur, uzun
süre koşturulursa,
adım atışları rahvanlaşırdı. Ama üzerine binilince sarsar ve
biniciyi yorardı. Hakiki rahvan at ise, hiç sallamaz, deyimime
göre, üzerinde giderken, kahve içilecek kadar denirdi.
Köy Enstitüleri, öğrenci seçerken,
köyünde öksüz, fakir, kimi kimsesi olmayanları
özellikle seçerdi. Onlardaki ezilmişlik; okulunda bir
nükleer güç olurdu. Anadan doğma çalışkan
olanlar, yani rahvan olanlar, çalışmaya çalışma katarlar,
yaratıcı ve güvenilir olurlar, sürükleyici olur,
nükleer sözcüğünü bu anlamda kullandım.
İkincilere de, okul disiplini, çalışmanın
erdemini eğitsel ve
pedagojik olarak öğretirdi. Böylece kimi, anadan doğma, kimi
de sonradan olma;Ama hepsi de rahvan olurlardı.
Güncel medyanın, aylardır yaza yaza, öve
öve
bitiremediği Tansığ Eğitim Köy enstitüleri bu ülkenin
birincil gereksinimiydi, hala da öyledir.
Ülkelerinin etiği, göreneği,
kültürüyle de
beslenen durmuşlar hep lider karekterini taşırlar, onlar yaşlanmaz,
emekli olmaz, ölümsüzdürler. Zira, gelecek
zamanların gereksinimi olan kişiler sayıca çok değillerdir.
Sizinle övünüyorum. Sizleri seviyorum. Öperim
Sizinle ilk karşılaştığımızda
gözünüzde farklı bir
pırıltı , davranışlarınızda örtülü, özgün,
çoğalan bir gücü sezinlemiştim. Adana'ya yolunuz
düşerse, konuğum olmanızdan onur duyarım.
Not: Sergiden beğendiğim eserleri Düşünce
Derneğinde,
lütfen saklayınız, ben aldırtırım.
E. Aydın, 6Haziran2000
SAYIN İHSAN YÜCEL
Söylem dergisinde sormaksorgucu olmak başlıklı
yazınızı ilgiyle
okudum. Uzun zamandır, böylesine yalın, açık, seçik,
anlaşılır, hem de bilimsel bir yazı okuyamamıştım.
Eleştirmenler, felsefeciler, köşe yazarları;
konuyu ellerinden
geldiğince, okuru ikircimli tutmak eğilimde oluşlarından mıdır,
nedendir bilinemez; labirentleri seçerler.!
Söylemlerini, la la lara, bulurlar.!
Yerde ve gökte var olanların dışında,
düşünce
üretmek için olsa gerek, tümcelerini gösterişli
ama içi boş çok anlamlı sözüklerle bezerler.!
Bu yazının şaşılası, bir doğuş nedeni var. Okul
yıllarından başlayarak,
son sevgililer günü buluşması dahil, bana filozof adını uygun
bulurlar, genelde hoşnut da olurdum.
On günden beri, bu sözüğün ne
anlamda bana
yakıştırıldığını araştırıyorum, haklıyım, ben bir resim
öğretmeniyim.
George Thomson'nun, "İlk Flozoflar" yapıtından başlayarak, tekrar
tekrar okuyarak, Aslan Kaynardağ'ın felsefecilerle söyleşiler
butiğini bir kere okudum, ikinci okuyuşlarda yarılardayım.
İçerik hep aynı. Filan şunu dedi, falan bunu
dedi. Sorasım
geliyor kardeş sen ne dedin??. Nötür konuşmalar.!
Söylemde, İhsan Yücel karşıma çıktı. Acaba aradığım
filozof bu muydu diye düşündüm!.
Akşamda, sabahta bir uygun zamanda, Aydın Sanatevine uğrar bir kahvemi
içerseniz, beni sevindirirsiniz. Öperim.
E. Aydın, 18Şubat2000
SAYIN BAYAN RAHŞAN ECEVİT
Keser döndü, sap döndü, gün
geldi devran
döndü ve büyük çoğunluğun umudu, iktidara
geldi.
Kamu; bugününü, yarınını sizin us
görünüze emanet etmiştir.
Bunalımdan çıkışın reçetesi acıdır.
Ama ulusca acıyı
paylaşmaya tamı tamına hazırız.
Tıpkı milli müadelede olduğu gibi; ulusal
olmayı tek koşul olarak
getiriniz. Bize Onuncu Yıl marşını tekrar armağan ediniz.
Kaybolan ulusal onurumuzu, koşulsuz geri getiriniz. Sizden bunu ulusca
bekliyoruz.
Pilotlukla <virile giren uçağın kutulması
için,
bütün komutaları ortaya, ilk konumuna getiriniz>
bekleyiniz denir.
Dünya ulusları; çıkar nedenleri ve tarihteki konumları
gereği bize karşıdılar. Amaçlarını Lozan'da olduğu gibi kabul
ettirmeye çalışıyorlar. <İnönü ile Gurzon arasında,
ikinci görüşmede kapitülasyonlar için yapılan
konuşmada, siz neyinize güveniyorsunuz?, ülkeniz viran,
sanayiniz yok, yetişmiş elemanınız yok, paranız yok, yarın gelip yine
bize el açacaksınız der.>
Yanıt, sayın Lordum, siz şimdi şu uzlaşmayı
lütfen onaylayınız,
diğer önerilerinizi, biz bize, para için gelince konuşalım
der.
Aradan yıllar geçer, galiba Büyük Millet Meclisi
inşaatı için biraz paraya gereksinim olur. Paşa Osmanlı
Bankasına para istemek için bir eleman yollar. Müdür,
hay hay der, yalnız Paşa'nın kendileri lütfen gelsinler,
sözü Paşa'ya ulaştığında yanıt, yüksek sesle; tamam
anlaşıldı, biz onlardan hiç bir şey istemiyoruz olur.
Şimdilik, bir kaç cephede resmen, Nato
nedeniyle savaş
halindeyiz.
Ululararası bir sıcak savaş, 1999 yılı içinde
olası.
Ulusumuzu, bizi, çocuklarımızı, Cumhuriyet
'imizi savaştan
kurtaracak, gelişim ve girişimleri birinci plana alınız.!!
Artık ölmeyelim, öldürmeyelim.
Türk ulusu,
Osmanlı'dan buyana ölmekten hep korundu, koruyalım.
Dış ülkelere, öylesine bol kepçe
yardımlar
dağıtılırken, canımız, malımız pahasına oturduğumuz bu güzel
ülkede üvey evlat gibi yaşamak bize zor geliyor.
Sayın Özal, benim vatandaşım işini bilir
dediğinden beri
hırsızlık, kanunsuzluk moda oldu. Memurun hakkını kararınca
ödemeyen hükümetler ayakta kalmakta zorlanırlar.
I.M.F karşıtı, U.S.İ.A.D başlıklı bir gazete
alıntısını da sunuyorum.
Bu yazımı, bir hanımefendi duyarlılığına sığınarak oluşturdum,
bağışlayacağınızı umarım. Saygılar...
Emekli Öğretmen
E. Aydın, 4Temmuz1999
SAYIN NEJLA AKBULUT
<Bir insan, yukarlarda bir motor sesi duyar da
başını kaldırır
bakarsa, özgürlüğe tutkuludur.>
1950'lerde Mersin lisesine İşResim öğretmeni
olarak atandığımda,
Türkkuşu Yüksek Ehliyetim vardı. Belgemin başlığında,
<Arsıulusal Havacı> yazardı. Ayrıca model uçak
öğretmeni belgem de vardı.
Mersin lisesinde, beş yıl kurslar açtım.
Öğrenci sayısı
yüz civarındaydı. Model uçak kursları da evrensel
çaplıdır.
Belli tarihlerde, türlü dallarda, türlü
niteliklerde özellikleri kapsayan yarışmalar yapılır. En
küçük birimlerden yani kurslardan başarılı olanlar,
büyük merkezlere, oradan da dünya çaplı
yarışmalara açık programları vardı.
Türk Yılmaz Sakınç, Ayhan Korucu,
Güngör
Gürpınar, daha birçokları, bölgeden Ankara'ya kadar
ulaşmış, ödüller almışlardı. Ayrıca Türk Yılmaz
Sakınç ve isimlerini anımsayamadığım birkaç kişi de,
Türkkuşu'nun İnönü Planör kampına katılarak,
yüksek ehliyet almışlardı.
Havacılık olayı benimle bitmiş miydi, yoksa
sürüyor da
haberim mi olmadı bilmiyorum. Bu sabah sizi zevkle dinledim ve yeni
başlıyormuş gibi gözüken; Mersin'de planör ve Havacılık
ilgisi ve uygulaması, hiç olamazsa 1950'lere uzatılamaz mı?
Türk Yılmaz ve arkadaşları, bir başka programda sizinle olsa, daha
eğitimsel ve onurlu olmazmıydı diye düşündüm. Beni
bağışlayacağınızı umar sizi öperim. Saygılar
E. Aydın
SAYIN AVUKAT AKBULUT
(Editörün
Notu: Bu mektup dönemin başbakanı Sn. Yıldırım
Akbulut'a yazılmıştır)
Yeni yıl mesajınızı aldım, teşekkürler ederim.
Sizin de,
çok çok aydınlık yıllara gitmeni dilemek
için düşündüm, bu nameyi yazıyorum. Benim elimden
de gelen bu kadar. Evim, üç demir kapının içindeydi,
üçü de kilitliyken masama mesaj nasıl ulaştı
bilmiyorum. İzlediğime göre eksiksiz her eve ulaşmışsınız, bu tek
ve büyük başarı. Gönüllü ekibe
teşekkürler.
İnsanlar doğuştan ayrıcalıklı ve kişiye
özgü yetilerle
süslemişler, farklı kılınmışlardır. Yani hepsi kıymetli hepsi
muhteremdir. Ancak kişi kendini tanıması ve yetileri önünde
hareket etmesi kaydıyla. Sayın Akbulut, ömür dediğin bir
karıştır, programe edilmezse, ne kadar uzun yaşanırsa yaşansın heder
edilmiş olur. Siz çevrenizin güvendiği bir avukatsınız,
size verilen konuyu ince ince ve uzun uzun düşünür,
kitapları günlerce karıştırır, doğruyu yakalamaya zaman
verirdiniz. Bu sizin belirgin karekteriniz idi. Ani çıkışlardan
çekinirdiniz, iyi bir avukat olmanın çizgisindeydiniz.
Sonra, iç benliğinizin itisiyle, hepimizde var olan aşağılık
duygusu sizi de esintisine aldı, sürükledi, siyasi oldunuz.
Bu da bizleri sevindirdi ama, artık mantık çizginizi bir kenara
koydunuz, kendi özbeninizden uzaklaştınız, rüzgarların
sürüklediği buluta döndünüz.
O, kıymetli kişiliğiniz, yapı karekteriniz yitti.
Sadık bir piyon, bir
emir kulu, kendi, çevresi ve halkı için
düşünemez ama konuşur hale geldiniz, grafik hep
düşüş kaydetti.
Merak ediyorum ve sormak istiyorum,
çevrenizde, eşiniz de dahil
bu durumu görüp size hatırlatan hiç mi kimse yok?
Sanki baypas ameliyatını Özal değil, siz geçirmiş
gibisiniz. Artık sizi tanımak imkansız oldu. Ne dediğinizde, ne de
yaptığınızda tutarlılık kaldı!
Bazı kişilerin bu ülkeyi savaşa
götürmekte, bir ideoları
olabilir. Ama siz, bu çizginin insanı değilsiniz ki.!
Sizi bu tutumunuzla tarih yazacak, ama Efes
tapınağını yakan arestirot
gibi yazacak. Eğer Akbulut'u karabulut olmaktan kurtarmak istiyorsan,
önce başbakanlıktan sonra da siyasetten çekil, bu yangından
ne kurtarabilirseniz o sizin karınız olur.
Konuyu avukat Akbulut'un masasına koy ve irdele, o size doğruyu
söyleyecektir. Sizi seven bir dost. Öperim.
E. Aydın, 21Ocak1991
SEVGİLİ KADİR
Belki biliyorsun, ben sizi öğrenciliğinizden
severim. Belki o
günler belleğinden kaymış olabilir, ancak durum budur.
Mektubum bu yüklem içinde tekrarlanıyor. Yeni
yürümeye başlamış bebekler gibi sendeleyerek koşar ve
yürürsün. İnsan sizi, düştü düşecek diye
heyecanla izler. Her defasında sizin sağ duyunuz, düz
görünüz, size doğru çizgiyi buldurur.
Böylece canlı, yaşam dolu,hareketli, renkli bir kişiliği ortaya
kor.
Söze Monaigne, Baudelaire ikilemiyle başlıyorum
Baudelaire, belki de ailevi nedenleriyle, ilmi
kariyer yapamamış
birisi, biliyorsun annesinin ölümünden sonra, babası
tekrar evlendi, analık bunu sevemedi, doğaldır ki bu da analığı
sevemedi. Aile meclisi kendisini Hindistan'a postaladı. Okyanusların
durgun, dingin, doğrucu havası, ona doğruyu yani kendi doğrusunu burada
bulduruyor, jeton düşüyor, gemiden bir ücra limanda
inip, uzun sayılacak bir süre sonra Fransa'ya dönüyor,
ailesine karşı savaş veriyor, kanuni haklarını kazanıyor. Yazım
hayatına başlıyor. Bohem yapılı yazarımız düz yazı ve şiir olarak
yazıp çizmeye başlıyor. Les Fleur Du Mal, Les Paradis
Artificiels onun ölmezleri arasındadır.
Montaigne ondan üçyüz yıl önce
yaşamış, hukuk
okumuş, saygın bir aileden geliyor, belediye başkanlığıda yapıyor,
felsefeyi seviyor, metafizikle uğraşıyor, milattan önce yaşamış
olan Epikür'ü iyi biliyor, yaşadığımız dünyadan başka
bir dünya olmadığını, kainatın moleküllerden olduğunu,
onların kendi iç dönüşümleri nedeniyle doğulup
ölündüğü, tanrının olmadığını ortaya
sürüyor.
Fizik ötesi gerçeklere ulaşmakta, insan beyninin
düştüğü çelişkiler üzerine eser vermiş, bir
Epikürcü ve Teo'cudur.
Beni bu kişilere benzetmekte, büyük
iltifat etmiş oluyorsun,
abartmış oluyorsun, zira onlar da birer insandılar, Kadir Kaçar
gibi, Ethem Aydın gibi. Her kişinin bir doğrusu vardır. Doğruların
birleşkesi ise kişileri bayraklaştırır. Bu ise zamana gereksinim duyar,
hem de uzun uzun zaman dilimlerine. Yakından bakılınca, insan
hiç bir şeydir, sıradandır, aleladedir.
Ama zaman faktörü devreye girince,
Atatürk 'ler,
İnönü'ler, Karacaoğlan'lar, Dadaloğul'ları, Yunus'lar,
Hacıbektaş'lar, Veysel'ler, Sokrat'lar, Aristo 'lar, Anştayın'lar,
Monteigne'ler, Baudelair'ler oluşuyor. Öyleyse yol böyle
beliriyorsa bundan sonra neden olmasın?!
Ata nal çakıldığını görmüş kurbağa,
ayağını uzatmış
demeyelim bu aşağılık duygusu olur. Bayrak yarışına devam edelim.
Bugün altun ararken kömür yarın da kömür
ararken altun bulunur.
Kadir'ciğim, insanlar ölümlüdür.
Sen de ben de
öleceğiz, annenizin öldüğü gibi. Ölenlerle
ölmeyi düşünmek bir görevden kaçıştır.
Yarınlarda Kadir 'lere gereksinim var. O mantığınızın rotasını
düzeltiniz.
Bütün bunları yazarken, hem seninle
başbaşa olmak istedim,
böylece iç benimi de korumuş oldum. Yani hep size yazmadım,
ben de vardım.
Yazmak böyle olunca, bir angarya olmaktan, bir
yasak savma
çizgisinde olmaktan kurtuluyor. Yani denize birşeyler at, bir
bilen olur gibi.
Kadir'ciğim, ilk mektubumu şiirinize bir tepki
olarak yayınlarsanız, o
güzel şiiri topluma daha çok açmış olursunuz. Seni
öper, fırsat bulursan Mersin 'e beklerim.
E. Aydın, 6Ağustos1991
SEVGİLİ KADİR
Geçen mektubumda beni kırıcı buldun. Ama şunu
da hemen
demeyilim, seni çok severim. Böylece senden herşeyin
iyisini beklemek doğal oluyor. Biyolojide Holizm diye bir kuram vardır.
Doğanın, kendi parçalarının toplamından daha fazla olan
bütünler oluşturma eğilimidir. Holizm veya holon kuramı
psikoloji içinde geçerlidir. Canlı veya insanın
özben'inde sonsuz yönsemelerin doğurgan ana maddesi hep
vardır. Kristal yapımında kullanılan metot gibi, yüksek ısıda
soğurulmuş ana madde istediğiniz kadar kaynatınız hiç bir şekle
ulaşmaz. Ama eriyiğin içine bir küçük kristal
parçası atarsanız, hemen bütün eriyik kristal
formlarına uygun olarak şekillenmeye başlar.
Gazeteci, toplumun metabolizmasını, ham doğurgan
maddesini iyi tanır,
ona uygun bir kristal parçasını atarsa işte zinzirleme oluşum
başlar. Onun için gazetecilik zor zanaattır. Sen hemen hemen her
konuda yazıp duruyorsun, ama mayalanma olmuyor. Yazmak için
yazıyorsun. Ele aldığın konuları kovuşturmuyorsun, böylece
mesleğini eksikli icra ediyorsun. Seçtiğin konuya hazırlanmadan
girişiyorsun, böylece belki birilerini sevindiriyorsun ama
görev vesikasız ve eskizsiz kalıyor. Ekspres gazetesini genelde
okurum. Hemen hemen tüm dizayn da sen varsın, sanki denilebilir ki
gazeteyi sen çıkartıyorsun. Evvela bu bir insan
gücünü aşar. Bir yerde de kullanılmış olursun. Yapılacak
yanlışların muhatabı olursun. İdareciler çok çalışan, her
işe koşan, her eksiği kapatmaya çalışan elemanı genelde
sevmezler, ayak altında dolaşma deyiverirler. Onun için
çalışmanı kesinkez sınırla. Gazetede belli bir
bölümün meşru sorumluluğunu üstlen, konunda
uzmanlaş ve de derinleş. O zaman sen aranan gazeteci olursun, kapanın
elinde kalırsın.
Gazeteyi çıkaran ekibin içinde ismini
bile koymayı unutan
veya bilerek yazmayan idarelere çok çalışarak, insan
üstü gayretler sarf ederek yaranamazsın. Önce onurunu
korumak, sonra da iyi aranan bir gazeteci olmak için çaba
vermelisin. Aslında bu yazım bir methiyedir, ama seninkisi gibi havada
kalmayan bir methiye...!
Sevgimin yoğunluğuna dayalı bu yazıyı anlayışla
karşılayacağını umar,
öperim. Bayramını kutlarım.
E. Aydın, 16Haziran1992
SEVGİLİ KADİR KAÇAR
Bu çoğunlukda böyle olmuştur. Yetke
sahipleri kendilerini
bilerek veya bilmeyerek layusel olarak duyumlarlar ve bu nedenle
kamunun nabzını yitirirler, farkına varmadan sıradanlaşırlar.
Hele hele konu gazetecilikse ekip çalışmasına
alışmak gerekir.
Bir gazete evrensel görevi gereği yaygın eğitim kurumudur da.
Bu bağlamda parlementonun da üzerinde yeri vardır.
Kamunun gören gözü, işiten kulağı
duygularının
temsilcisidir. Sizin gazetenin sayfaları az değil ama doyurucu değil.
Orda bir sen okunabiliyorsun. Yazar çizer kadrosunu
üniversiteye kadar kaydırınız. Edebiyat, Tarih, folklor, tıp,
ziraat, güncel çizgilerde veya tefrika halinde
sürsün. Okurları yazar haline getiriniz. Geçmişten
çok, geleceğe dönük imajlar gazetede yer alsın. Hayal
ürünü de olsa, yarınki Adana'yı konuşunuz, tabi zaman
zaman. Liman kenti bir Adana'dan söz edin, yeşile
bürünmüş, yasemin, portakal kokan bir Adana'dan dem
vurun. İlkokuldan başlayarak üniversite seviyesinde sorumlu
ağaç dikme kampanyalarından, sınırları belirlenmiş, okul
çamlıklarından söz ediniz. Kışkırtıcı olunuz. Yarıştırınız
okulları. Temiz sokaklardan, sıfırdan bir yerlere gelen tablacı,
öğretmen, kolejleri gündeme getiriniz. Evinin, sokağının, iş
yerinin önüne bir ağaç diken kimseleri atlamayınız.
Eğitim biraz da budur.
İnsanlarımız iyi şeylere layıktır, iyi şeyleri
duymaktan hoşlanırlar.
Anımsarsanız, çocuk da böyle eğitilir. Gazetecilik zor
zenaattır, sorumluluğu çoktur ama zangin meslektir. "Oğlumuz
çok iyi çocuktur, ah şu huyu da olmasa..." demekte bin
fayda vardır. Amacımız hep bekçi döğmek olmamalı, özde
üzüm yemek vardır.
Seni öperim.
E. Aydın, 3Mayıs1993
YAPI KREDİ BANKASI
SAYIN BÖLGE MÜDÜRÜ
Türkiye'de köklü bir bankacılık örneğini
sergiliyorsunuz. Adana'da Kemal Satır galerisinin açılışıyla
sanata olan saygınızı ve ilginizi vurgguladınız. Kuruluşa ne kadar
saygı duyulsa azdır.
Kanaatimce böyle bir sanat kuruluşunun başına getirilen kişilerin
bir sanat nosyonu olmalıdır. Sanat çevresine yakın
olmalıdır. Sergi dizaynından anlamalıdır. Açılışların
banka personeline ekstradan ikram görüntüsünü
önlemelidir. Gerekirse ve sorulursa yapıtlar üzerine
çağdaş bir görüş verilmelidir. Bu kişinin maaşlı
olması gerekmez, fahriyen de hizmet verilebileceği var sayılmalıdır.
Adana'da sanata soyunmuş üçbeş kişiden biriyim, defalarca
rica etmeme karşın adresime açılış bilgisi ulaşmıyor. Durumu arz
eder, saygılar sunarım.
E. Aydın, 13Mayıs1993
YAPI KREDİ BANKASI
SAYIN BÖLGE MÜDÜRÜ
13Mayıs1993 tarihli bir öz eleştirimi size
sunmuştum, bir resim
öğretmeni olarak, bir sanatçı olarak, güzele, iyiye
dönük fikirlerimi art niyet olmadan ortaya koymaktan zevk
alırım. Bu öz eleştirilerim, hiç bir zaman şikayet ve
buyuruculuk özelliği taşımaz, haddime de düşmez.
Yanıtınızdan, yani telefon konuşmanızdan edindiğim izlenime göre
siz savunmaya giriyor, olayı suç ve suçluluk
çizgisinde ortaya koyuyor, soruşturma mekanizmasını
çalıştıracağınızı vurguluoyrsunuz, hatta benden bir
türlü vesika istiyorsunuz.
Sayın müdür, siz henüz doğmadan
önce yollarda
olduğuma göre, beni şikayet çizgisinde aramanıza
üzüldüm.
Beni sergiye davet etseniz ne olur, etmeseniz neyi
değiştirir? Siz beni
yanınıza alacağınız yerde, karşınıza almaya çalıyorsunuz. Benim
size aktarmaya çalıştığım, gerçek bir
görüntüdür, isterseniz bir işaretinizle hepsi
düzelebilir veya mantıki çizgiye yaklaşabilirsiniz.
Göz kendini göremez bağlamında yazmıştım, huzursuzluk
yaratmak benim karekterim değil. Telefon yanıtıyla duyarlılığınıza
teşekkürler ederim.
Sevgiler, saygılar sunarım.
Boş bir zamanınınız olur, bir dostla kahve
içmek isterseniz
Aydın Sanatevine onur vermiş olusunuz.
E. Aydın, 21Mayıs1993
SAYIN MOZAİK AİLESİ
İstiyorum ki bu dergi yaşamalı, bu dergi yarın nasıl
çıkarım
diye düşünmemeli, yarın nasıl yanilikler getirerek daha
çağdaş olurum yüceltisine ulaşmalı! Çünkü
biliyorum ki, Türk basını hep darboğazda olmuş, nice idealistlerin
umudu karınlarında kalmıştır. Bu bağlamda, 1920'lerden, 1970'lere kadar
yörenin çok iyi hatırlayacağını umduğum, kişilerin
belleklerde kalan yönlerini isim zikretmeden vereceğim. Siz de
mozaiğe ulaşan doğru yanıtlar arasından üç kişiye şimdilik
mütevazi ödüller vereceksiniz.
Böylece dergi daha çok okur kazanacak ve
halkın sevgilisi
olacağını umuyorum. Ayrıca bu türden anıları olanların size
ulaştırmalarını isteyeceğiz.Böylece toplanan bir yıllık anılar
değerli ve özenilmiş albüm olarak mozaik yayınları arasına
girecek.
Şartım, seçici kurulu ben oluşturacağım, bilgiler mozaikte
arşivlenecek. Sorumlularla görüşünüz, önerim
kabul görürse lütfen bana yazınız. Selamlar,
saygılar.
E. Aydın, 12Mayıs1993
SAYIN PULUR
Bugünkü Milliyet'te, iki yazıyı dikkatlice
okudum.
Birisine katıla katıla övünçle
güldüm,
espiriyi bulanı kıskandım. İkincisinde ise şartlanmışlığın parabolunda
gördüm, üzüldüm.
Kurulacak kabinenin adı: İsmet İnönü kabinesiMelih Aşık.
İkincisi öğretmenin feryadı, sizindi.
Öğrencilik yıllarımda, iyi öğretmen, dolu
dolu veren,
çocuğa inebilen, onu coşturabilen, not defterini silah olarak
kullanmaya tenezzül etmeyen öğretmendi.
Öğretmen oldum, otuz yıl liselerde, Köy
Enstitülerinde
çalıştım. En verimli öğretmenler not defterini sadece
yoklama yapmak için taşırlardı. Not öğrencinin amacı
değildi. Öğretmenin de silahı değildi. Karşılıksız veriyorlardı,
ince yağan yağmur gibi bereketin desteğiydiler. Kars lisesi'nden; Ekrem
Üçyiğit'ler, Şevket Bohça'lar, Tevfik Aras'lar
Düziçi Öğretmen Okulu'nda; Lütfi Dağlar, Bedri
Konuşur, İsak Tokar, Nurettin Kars, Müjgan Akalın İvriz Köy
Enstitüsü'nde; Ferruh San, İhsan Beyhan Mersin Lisesinde;
Cahit Öztelli, Aytekin Yakar, Nushed KIrcıoğlu, Ali Kutun, Ahmet
Özen, Hikmet Hazar, Faruk Emek sıradan olmalarına karşın,
yüzde yüz başarıyı, kalıcı başarıyı, not korkusuz başarıyı
yeni yetmelere tattırmışlardır.
Ürünleri Türkiye genelinde ortadadır.
Mersin Lisesinde; Haşmet Akal, ben Ethem Aydın,
Hikmet Hazar,
Hüseyin Sevim programda not ağırlığı olmayan derslerin
öğretmenleri idik, gelin görün ki, bugünkü
İçel'de, yoğun sanat çalkantısının endikleyicileri idik.
Öğrencilerden beş numara isteyenler hemen alır, daha çok
not isteyenler, en az bizler kadar çaba vermek durumunda
kalırlardı, dahası beş numara isteyenlerin sayısı, sınıfta
üç veya altıyı geçmezdi.
Devletin ortaöğretim programlarında
büyük bir değişiklik
olmadı, öğretmen yetiştiren kurumlarda hemen hemen aynı,
çocuklarımız dünden daha iyi olmalarına karşın,
başarısızlığın nedeni, öğretmenin kendini aşmaması, kendi
iç çelişkisini yenememesidir.
Bu yazı size ve bazı okurlara ters gelebilir,
sütununuza
almayabilirsiniz, çöp sepetini uygun bulabilirsiniz, ama bu
bir gerçektir. Saygılarımla.
E. Aydın, 6Mayıs1993
BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ