BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ
EĞİTSEL-FELSEFİ
MEKTUPLAR-1
EDİTÖRÜN NOTU:
Genellikle içerisinde şahıs isimleri
geçen yazıların bu esere dahil edilmemesine gayret
gösterilmiştir. Ancak, yazı esas itibarıyla bir fikir veya
düşünce yazısı ise, eğitsel içerik taşıyor ise, veya
Ethem Aydın'a özgün bir düşünceyi ifade ediyorsa bu
yazı esere mecburen dahil edilmiş, fakat şahısın isim veya soy ismi
silinerek yerine (*) işareti yazılmıştır. okuyacağınız yazıların
herhangi bir yerinde (*) işareti görüyorsanız: ya mektubun o
bölgesi okunamamaktadır, veya bilgisayar dosyası bozuk olduğu
için mektubun o bölgesi kayıptır, veya bir şahısın ismi
veya özel bilgisi editör tarafından okuyucudan gizlenmiştir.
Eğer şahıs isimleri kitabın herhangi bir yerinde yer
alması zorunlu ise, ismi geçen şahıs ile önceden mektup,
email veya telefon ile temas edilerek isminin eserin içinde
kullanılması konusunda kendisinden izin alınmıştır. Daha önceden
bir dergi veya gazetede yayınlanan yazılarda bu kurala uymaya gerek
görülmemiştir. Özel ve kişiye özel yazışmalar
burada yayınlanmamıştır.
Ethem Aydın'ın yazmadığı, başkası tarafından Ethem
Aydın'a yazılan mektupları yayınlamak etik olmazdı. Ya mektubu yazan
her bireye ulaşıp yayınlanması konusunda tektek izinlerinin alınması
gerekecekti veya hiç biri yayınlanmayacaktı. Bunlar esere
hiç dahil edilmedi. Sadece gelen mektupların kimlerden geldiğini
vermek ile yetiniyorum (alfabetik sıra iledir) : Abdulkadir
Kaçar, Ahmet Küstü, Ahmet Taner Kışlalı, Ali Canpolat,
AynurHicahi Kadakal, Ayşe Hidayet Kerime Uysal, Çetin
Yiğenoğlu, Bülent Ecevit, Berrin Karaküçük,
Birsen Koç Kiraz, Burhanettin Bigalı (kolordu komutanı), Clauda
Tayon, Doğan Akça, Doğan Atlay, Doğanay Saygılı, Edip Sezer,
Erol Aydın, Ethem Durukan, Faruk Çağla, Fazıl Tütüner,
Fermansu, Feyyaz Kadri Gül, Fikri Sağlar (Kültür
bakanı), Frans(*), Gültekin Sürmeli, Galip Oğuz, Gesam
Ressamlar derneği, Hüseyin Şahinkaya, Hüzeyin Gezer, Hacı
Angı, Haldun Nazikör, Handan Tunç, Hasan Kavruk, Hilmi
Dulkadir, İbrahim Bayram, İhsan Yücel, İsmet İnönü,
Kırşehir valiliği devlet Güzel Sanatlar Galerisi
müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı,
Kadri Gül, Kazım İlkhan, Kiyoteru Fujita, Leyla Balköse,
Mehmet Öztürk, Mehmet Yılmaz, Meriç Alkan, Mersin
Barosu, Mersin Belediye Başkanı Okan Merzeci, Mersin Liseliler Derneği,
Milli Güvenlik Konseyi, Molteni Franco, Molteni Franco, Muzaffer
Kılıç, Naci Köprülü, Nazlı Ecevit, Necmettin
Önel, Nejat İslimyol, Nermin Ergenekon, Nurdan Çakır, Nuri
Abaç, Pertev Taner, Pertev Taner, Süleyman Sevim, Sevgi
Uyar, Sevim Gürsoy, Tülay Gül, TBMM başkanlığı, TCDDY
6.ıncı Bölge Müdürlüğü, Teoman Sungur, Tevfik
Yavuzer, Turhan Soylu (MEB), Wille (*), akrabalar, imzası ve ismi
yazılmamış veya yazısı okunmayanlar.
Gelen mektuplarda genel olarak konuların dağılımı
sıklık sırasına göre şu şekildedir: Belirli bir konu hakkında
düşüncesini danışmak, felsefi tartışmalar, kendi hayat
hikayesi veya problemine çözüm aramak, resim sergisi
açılışı, yazdığı şiiri göstermek, yorum talebi ve bir
mekana davet.
Ayni şahısa hitaben yazılan veya içerik
olarak birbirlerinin devamı olan yazılar tarih sırası ile esere dahil
edilmiştir. Yazılı materyallerden büyük kısmı Ethem Aydın
tarafından tarih atılmadan yazılmış olduğu için yazıları tarih
sırasına sokmak her zaman mümkün olamamıştır. Bazen tek bir
yazılı belgenin dahi hangi tarihte kaleme alındığını bulabilmek
için bilgisayarın kayıt sistemine girilerek o yazının hangi
tarihte yazıldığı tespit edilmiştir. Aşağıda okuyacağınız yazılardan
bazılarına bu şekilde tarih verilmiştir. Tarih, orijinal mektubun sağ
üst köşesinde olsa bile, buraya yazılırken, standardizasyonu
sağlamak amacı ile, mektubun tarihi, yazının son satırına
yerleştirilmiştir. Eğer mektup ayni bireye yazılmadıysa veya genele
hitaben yazılmışsa tarihlendirmeye özen gösterilmemiştir.
Ethem Aydın'ın bazı kelimeleri söyleyiş
biçimi, kendine has olup, bu değişik seslendirme Ethem Aydın'a
özgül bir ağız oluşturur. Bu söyleyiş biçimini
alt kuşaklarıma bilgi vermek amacıyla aktarabilmek için
kullandığı kelimelerden bazıları imla kılavuzuna aykırı olmasına rağmen
olduğu gibi bırakılmıştır. Yumuşak yerine yumşak, bugünkü
yerine bugünki, sevmeyi yerine sevmeği, coşmak yerine
çoşmak kelimeleri aynen bırakılmıştır. Bunun dışındaki yazılarda
sadece imla hataları düzeltilmiştir. Zaten çok az imla
hatasına rastlanmıştır. Çok gerekli olmadıkça
cümlenin yapısına dokunulmamış, cümlenin iskeleti orijinali
gibi korunmuştur. Nadiren bazı cümlelerde dır, diğinde, maktadır,
ile, ve, gibi bağlaç ve/veya mastar ekleri ilave edilmiştir. Bu
müdahale eser boyunca sadece çok zorunlu olan 161 tane
cümle üzerinde yapılmıştır. Okuyucunun yazıların orijinalliği
konusunda tedirgin olmasına gerek yoktur.
Eserin tamamı boyunca okuyucunun sorması muhtemel
soruları araya girerek "Editörün Notu" başlığı vererek
cevaplanmıştır. Mektuplardan bazıları Ethem Aydın tarafından
yayınlansın diye yazılmamıştır. Ancak taktir edilirki, hangi mektubunun
yayınlanması için yazıldığını bilinemezdi. Kimseyi incitmediğimi
umarım.
Murat
Aydın, editör
Kalemle kağıt hep var olacaktır.
Uygarlık ne denli ilerse ilerlesin, insanlığın
geleceği, yazılanların
sorumluluğuyla bağıntılıdır.
İsa'dan öncesinin, teknolojik ve bilimsel
vereleri hala severek
okunabiliyorsa; bizlere sayılamaz bilgileri ulaştırıyorsa, gelecek
zamanların da, ışığı, aydınlığı şimdi yazılanlar olacaktır.
İlk insan önce işaretlerle anlaştı, sonra dili
buldu, sonra
işaretlerden başlayarak yazıyı geliştirdi.
Zamanımıza değin, bu öğeler, insanın olmazsa
olmazlarıdır.
Bu gerçek, bilim ve teknoloji ne kadar
ilerlerse ilerlesin,
iletişim ölümsüz; söz ve yazıyla yarınlara
ulaşacaktır.
Ulus devletler bu düşünceyle, eğitimde
okuma yazmaya gereken
önemi verirler. 1928'lerde Latin ABC'si, bir bayram şenliğiyle
bütün yurda, yediden yetmişe büyük coşku
yaratmıştı.
Ülkemiz insanları, işte o tarihten beri okur
yazar olabildik. Bir
sanatçı olarak, düşlediğim kurgu, yanılgılarla bezenmiş
belki de çocuksu olabilir. Ancak yazmakda, böylece sosyal
yapının çekirdeğinde, değişmezinde,ailede, süregelip,
süregiden benlik kargaşasını, bilimin ışığında yorumlamayı
deneyeceğim.
Ama yazılacak o kadar anı var ki, hangisi okuru
sıkmaz ayrımına
varmakta zorlanıyoruz.
E. Aydın, 24Temmuz1994
SEVGİLİ DOSTLAR
Ben bir öğretmenim. Her koşulda öğretmekle
yükümlüyüm.
Sizi de canım kadar sevdiğime göre;
gerçekleri açık
açık konuşmam gerekiyor..
Bir soru; mektup nedir?
Niçin yazılır?
İçeriği nasıl oluşur?
Ne zaman angarya olmaktan kurtulur?
Mektup, birinci kişiler arasında bir iletişim
aracıdır. Konusu duygusal
ve işlevseldir. Onun için özellikle hep beklenir. Kişiye
özeldir. Giz vardır, gizlilik vardır.
Karşınızdaki kişiyi, çok incelikli, saygılı,
sevgi
yüklü övgü ve sevgi sözcükleriyle ama
tanıdığınız kadar gerçekçi, övgüsüz,
abartısız, edebi imgeler ve simgelerle, bazen de anılarla bezeli,
unutulamaz, unutulmamış tümcelerle, sözcük
sözcük, ölçülüp biçilmiş,
içtenlikli, kuyumcu elinden çıkmışcasına özenli
olmak koşuluyla yazılmalı.
Yazım kuralları, noktalar, virgüller,
ünlem işaretlerini
yerli yerinde kullanarak, güzel Türkçe'mize
böylece saygılı olunmalı. Yazarken, karşınızdakini
düşünüp, kendinizi kanıtlamalısınız.
Eğitim ve öğretim bu amaçlar için
önemlidir ve
yapılması zorunludur. Sıradan olmaktan, bir varlık olmaktan,
özünüzü büyüterek kurtulabilirsiniz.
Ölümlü yaşamın değeri, özle
ölçülür. Yoksa sadece doğulup
ölünmüş olur ki; hayvanlar da böyledir.! Eğer
isterseniz, bir başka betide açıklamaları
sürdürebiliriz. Sizleri öper, renkli bir dinlence
geçirmenizi
düşlerim.
NOT: Bu beti iki saatte yazıldı. Ama yine de yazın kuralları tam
anlamıyla oturmuş değil. Büyük bir bilgin arkadaşına yazdığı
mektubum altına böyle özrünü yazmış: Kusuruma
bakmayınız, daha kısa yazmak için zamanım dardı.
E. Aydın, 29Haziran1998

Gözler
görür, gönüller sever, eller elleri
tutar duygulu, ebencet hislerle, insanlar, insancıklar, dünleri
arar yarınlarda, kum tanelerine harç konur, davul vurur
gümgüm, sesler gelir Mut'lulardan, mutlu, umutlu. Zaman
içinde zaman kımıldar, Karacaoğlan gelir 100 yılların
ötesinden, ozanların sesinde dizesinde, sazında.
Bir ezgi sunulur, içli, içtenli,
gönüller
duymaya açık. 1 yaştan, 80 yaşa, 100 yaşa selam. Zaman ılkımını
almış, kımıldar yavaş yavaş. Zaman, (o) üstüdür, (o)
altıdır zaman. Ozan zamanda
gezendir artısız, eksisiz. Zaman zaman içinde, onun
içinde, duman olmuş bir kişi elinde sazı, sazda teller, tellerde
ses, tınlar tınlar, aşk olur perde perde, ağaçlara, dağlara,
güzellere. İçten bir deyiş akar, pınarlar kadar duru.
Güneş büyür büyür. Herşey
güneş olur.
Güneşe karşı ay olur, aya karşı ağaç büyür.
Güneş küçülür küçülür,
bir ruh olur yaprakta.
Mut'ta doğma, Hatice'den olma, okumuş mu okumuş,
cahil mi cahil, yeşil
mi yeşil, sarı mı sarı, var mı var, yok mu yok. Babam 1867-1949
ölüm-doğum.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Sevgi umarsız bir yükselmedir, yüceliktir.
Ermişler, evliyalar, embiyalar, aşıklar yer
çekiminden,
(toplumun yargılı kural ve kuramlarından) kurtulabilen, anonim
çizgisinin özgün yörüngesinde yer alabilen
saygın kişilerin adlarıdır.
Yükseklikler esintilidir, fırtınalıdır.
Esintiye karşı
yürüyebilenler yüksek ve yüksekliklerde yaşarlar.
Şimdi hepinizi daha çok seviyorum.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Ben yetmiş iki yaşında gözüküyorum.
Özgürce
düşünerek, bu epeyce uzun sayılan zaman içinde neleri
öğrendiğimi soruyorum kendime? Önce şunu açık
kalplilikle demeliyim ki, boooomboş bir zaman geçirmişim. Bir su
kabağı gibi sadece görüntü. Kültür birikimim,
dini inançlarım yok denecek seviyede. Akademik kılasik eğitinin,
bilimsel öğreni, tarih, coğrafya, hukuk, matematik, fizik, kimya,
toplum bilimin evrelerinden yoksunum. Ama yaşamı seviyorum, yaşamayı
seviyorum. Bunun için hep dikkatle kendi yargılarıma göre
çarelere baş vuruyorum. Yiyor gereği kadar ya da yapıma uyduğu
kadar yiyorum, uyuyorum, yürüyorum, su içiyorum. İlk
gereksinimlerimi bir böceğin, bir hayvanın, bir bitkinin duyarlığı
içinde dengelemeye özeniyorum.
Kafamda oluşan gerekçeler bilimsel değil, hepsi duyumsal. Okuyup
öğrendiklerimle bile çelişik uygulamam. Zamanlama,
pilanlama, hesaplama bende kısa.
Tipik bir anlayışla, hemen hemen her şeyi, yeniden
keşfetmek bir garip
tutkum. Böylece bir şey, bir olgu, bir yargı, benim için
çok yönlü bir sentezle özümsenebilir. Bu da
daima geç kalmayı getirir. En basite indirgersem, yön
bilgisi ve duygusu bile benim için göreceli. Doğruluğu
kanıtlanmış bir olgu her defasında kararsızlığa sürükler
beni. Elimdeki yarım verelerin ışığında, tanrıyı, tanrı fikrini,
yaratılışı, yaratılışın nedenlerini, sınırlı süregenliğini,
kimyasal, fiziksel, biyolojik olayların gerçekte nedenlerini,
doğumu, ölümü uzun uzun sorgularım.
Görüntülü sevgiden yoksun olduğumu bildiğim halde,
salt sevgiyi irdelerim. Sevgiyi severim. Sevenleri severim. Sevgiyi
yine evrensel nedenler içinde yoğunlaştırmak isterim. Aslında
açıklayamadığım özde bir şey var. Ben sevgiyle doluyum, her
nesneyi, her objeyi sonsuz seviyorum. Ama alışılmış
görüntüden yoksun. Vatanı severim, devleti severim,
ülkem için öz emek vermişleri severim, insanlık
için küçük bir hizmet vermiş herkesi severim,
canlı olmayı, bütün canlıları severim. Tekmil doğayı,
kimselerin sevemeyeceği kadar severim. Tanrıyı, varlığından kuşkulu
olmama karşın, severim. Onu sorgulayanları da, inananlar kadar severim.
Sevgiyi, onun uzantısı ve bir endikleyicisi olan aşkı doğuştan beri
delice, mantığı bile kenara iterek severim. Ve derim ki, ben bir divane
aşığım.
Birey olarak onu duymadan, onu düşlemeden, onu
sıradan bir nesneye
yüklemeden bir küçük anım geçmez.
Önceleri cinsel dokunmayı amaçlardım, her tür dişiye
ilgi duyardım. Sonraları gerçeklerden ayrılarak kadını, insan
türünden ayrı bir varlık olarak, doğal insan
ihtiyaçlarının sadece göze ve duyguya hoş gelenlerini yapan
ideal ve estetik kurguya götürdüm, öyle görmek
istedim. Onu putlaştırdım. Hala da bu çizgide düşünmek
bana haz verir. Yine bu nedenle kadınlarla aramda kendiliğinden
ekzantirik, geçilmez bir tampon bölge oluşur.
Çocukluğumda bilimsel olmayan, duyumsal ve
fakat içten
inandığım konuları çevreme aktardığımda, yahut da yarım bilgimle
düşlerimi anlattığımda, bilgisiz, ukala durumuna düşerdim.
Okul sıralarında derslerim, resim de dahil, hemen hemen hep başarısız
olurlardı. Sınıfları bin zorlukla geçerdim. Kendimi bildim
bileli hafızam, yani belleğim, çok çok zayıftı. Yine
hiçbir konuda birileriyle yarışmaya cesaret edemezdim, etsem de
başarısız olurdum. Böyle bir fikir anatomisine sahip olan ben, bir
gün kendimi lise resim hocası buldum. Yemyeşil, gencecik bir resim
hocası. Şimdi ise emekli, bilgi dağarcığı zengin, sanatı anlayarak
ortaya koymaya çalışan, mesleki bilgisi, genel
kültürü olan, okuduklarını anlayan, durum
değerlendirmesi yapabilen, hemen hemen her dalda önbilgisi ve
yargısı olan, sırasında konuşması ciddiye alınan, söz verebilen ve
sözünü yerine getirebilen, unutması çok az,
pirensiplerine saygılı ve felsefesi olan, yılmadan hep araştıran,
bulgularını sentez eden ve özümseyen, çevre ile ilgili
çağdaş olmaya hep hazır olan bir kişiyim. Geleceğe umutla, aşkla
bakıyor, bir çok eskiyen organlarıma karşın hayatı seven,
ileriye doğru hamle içinde birisiyim.
Pekiyi bu başlangıçtaki anlattığım kişi nasıl
oldu da şu son
betimlediğim yapıya ulaştı??! Şu anda hiç de yabana atılmayacak
bir performansım var.
Bu paragraftan sonra da yorumlayamadığım ara
bölümü
irdelemeye çalışacağım.
E. Aydın
YAŞAMA BİR ANLAM GEREK
Güneş doğuyor, ısıtıyor, ısıtıyor, her şey
cıvıl cıvıl, her şey
açık seçik, ayan beyan. Güneş batıyor, gölgeler
sarıyor çevreyi, herşey soluklaşıyor, rengini yitiriyor, bir giz
doğayı sarıyor, yaşam sakinleşiyor, duruyor sanki. Yerini bir giz ve
mekan tanımayan gölgeler alıyor.
Çiçek neden açar ilk sabahla,
neden binbir koku
yayar cinsine özgü, bir düzen bir düzensizlik
içinde. Meyveler neden oluşur tat tat? Bütün
düzensizlikler de bir başka düzen içinde. Karınca gece
gündüz gider gelir, yuvasını doldurur, arı petek hazırlar,
kelebek boşlukta bir benek. Sevgi doğar canlının içine kendine
özgü bir düzen ve düzensizlik içinde.
Her canlı diğer canlılara karşı ve onlara paralel,
onlarla koşullu. Her
canlı diğerlerine bağımlı, kendi bağımsızlığı içinde.
Tilki tavuğu, yılan yumurtayı, aslan geyiği yer ama neslini
tüketemez, dengeyi bozamaz, bozmaz. Ortada bir kararlı denge
vardır bozulmaz. Bu dengeyi kim koruyor, nasıl koruyor? Dağların
içinde sular birikir, damla damla, pırıl pırıl, tertemiz.
Pınarlar kaynaklar oluşur, akar serin söğüt
gölgelerinde. Her canlı nasibini alır, bu sudan kendi
ölçüleri içinde.
Bitki yaprak verir, çiçek verir, koku verir, kendine
özgü, kendine uygun kokular içinde. Dallar
büyür ilahi ölçüye yatkın.
Koyun koyunu, keçi keçiyi, aslan aslanlığını korur.
Duygusal bitkiler kokudan etkilenmez, ondan sebep değişmez, kendi
çokluğu, kendi kuramları içinde. Bütün bu en
özlemleri, bene saygı, ben tutkusu nasıl oturmuştur, nasıl
oluşmuştur kuralsı? Bir erkek bir kadını sever, yaklaşır yaklaşır,
karşılıklı isteğin tavanına kadar. Tavanı kim koymuştur? yaklaşmaktaki
amaç nedir? bu ilahi duygu nereden kaynaklanıyor?
Erkek dişi ister, dişi erkek, hücreden
büyük yapıya
değin, bu isteği, isteğin kurallarını kim koymuştur? Bu birlik
için her canlıda sonsuz özveri, içsel itenek vardır
sonsuz.
Hayvanı ağacı küçümseyerek "akıl ve
mantık bizdedir"
diyorsak, bütün bunlara anlamı biz koymak zorunluluğundayız,
onların içinde oldukları dengeden başlayarak.
Yaşlı dünyamız bizden hoşnut değil. Doğanın
dengesini bozdunuz.
Doğanın doğal yapısını, dağları yol ettiniz, orman varlığını
kemirdiniz, havayı suyu solunamaz, içilemez ettiniz, canlı
türlerini dar hesaplarla kırdınız, sayısını azalttınız, uzaya el
attınız. Nereye sığınmayı düşünüyorsunuz? Evinizde
yangın var. Görmüyor kokusunu da mı almıyorsunuz? Diyor:
Ethem Aydın.
E. Aydın
BIÇAK ÜZERİNDE MUTLULUK
Bu ne çelişkidir yarabbi. Bilirimki sen,
gerekçesiz bir
şey yapmazsın, yaratmazsın.
Canlıyı yaratacaksın, gerekçeler ortaya
koyup, birileri
için birilerini ölmeğe hazırlayacaksın ?
Büyük çelişki, kafamda mantığımda
karşılığını arar hep.
Tohumda bolluk var, bu tamam. Fireler, olasılıklar,
kötü
şanslar düşünülmüş. Artı oranlar, eksi oranlar
için konulmuş.
Genel çizgide evrensel beslenme kurallaştırılmış. Ot fazlasını
otçular, et fazlasını etciller, belli bir
ölçüde yiyecek, yaşamını sürdürecek. Sınır
zorlanmayacak. Keklik çalı dibine yumurtlayacak. Tilki,
çakal, yılan, bütün sürüngenler
türü yok etmeyecek bir olasılıkla yumurtayı yiyecekler,
kuluçka olunacak, piliç ve palazlar büyüyecek.
Ayni yerde, ayni ortamda artmayı koruyarak sürecek. Denge
birilerinin zararına bozulursa, genel önlem, sonucu artı
yönde etkileyecek.
İnsana gelince, devreye bir takım tinsel, mistik, mitolojik, dinsel
ölçüler de girecek. Bunlar da genel kavramlar
içinde tıpkı onlar gibi işlevlerini sürdürecek.
Gelecek toplumlara bir şeyler bırakmak çabası
başlayacak.
Sınırlarda ölünecek, masalarda, bürolarda,
laboratuvarlarda, okul sıralarından pembe günler harcanacak. Belki
15 karın geçmişinden, 20 karın geleceğine bir şeyler
götürme çabası egemen olacak.
Ben yokken benleri yok etme pahasına çalışıp
didineceğim.
Böylece yaşama bir sınır çiziliyor.
Sınırsızlık
içinde mantık herhalde duruma isyan eder, ama genel varoluş
teorisi böyle.
Yaşam sahnesinde canlılar birer figüran. Bu neye böyle? Bu
oyun neden oynanır? Ne amaçlanmış? Daha değişik yarınlar
niçin düşünülmüş? Amaç nedir? Kime ve
kimlere hizmet veriliyor?
Bunu düşüneceğim
düşleyeceğim
bugünü yaşayacağım yarını hazırlayacağım ve
günü gelince bir sebepten çekilip gideceğim.
Yaşam
sürüyor, sürecek de. Ama nasıl ve ne pahasına?
Ay doğdu, güneş battı ve ötesi Ayşe kız
çamura battı
ve ötesi...
E. Aydın, 1Ağustos1987
BAŞLIKSIZ
Akan zamanın, daha ve daha birçok olayın
birlikteliğinde yaşamak
var. Anlık, rastlantısal sulara akıp gitmek varken, yaşamı kıstas
içine almak niye? Belki, aynı ayrıntıları bulamama korkusu....
Bu anı parçalarcasına
bütünü koruma, bir o
kadar da yok etme...
Birşeyler olmalı, olabilmeli....
Dünleri hep yaşarken bir sonrakilere umutla
bakmaya doğru...
E. Aydın , 26Mayıs1998
DOĞANIN
GİZEMİ
Çiçeklerin, ağaçların,
yaprakların, taşların,
toprakların, bütün görülür görülmez,
havanın, suyun, ay ışığı, gün ışığı, loşluğun, karanlığın sağlam
bir belleği olduğunu, okunabilirliğini düşündüğün
oldu mu hiç.!
Bütün bu ayrıntı gibi geçiştirdiğim
sözcüklerin en küçük ayrıntısına kadar
kaydedildiği, sonsuz büyüklükte bir depo belleğin
varlığından haberli misin?
Hani günler gelir, rengarenk, benek benek
üzgü mutluluk
kırpıntıları bırakarak geçer gider ya; arkasından bazı geceler
ay olur, o solgun, çağırgan iklimde sevgiler, sevgide
çoğalır ya; sonra mevsimler döner, bahar gelir, yaz gelir,
canlılar çoşar, koşar edimler çoğalır ya; sonra esimler
yerlere düşüp oylumlu oylumlu dalgalanarak gezinir, doğanın
bellek defterinde yerini arar ya; uzamda, zamanlarda,
çıkarılan, konuşulan sesler, çevrede, otta,
ağaçta, yaprakta, taşta yerleşerek gelecekte kendilerinin
okunacağı zamanları bekler ya; hani duvarların kulağı var deriz ya...
Bütün bu görkemli, akıl yetmez olgu
kaynaklar, insanlık
evrimi boyunca, hep okunmuş, kütüklere geçmiş,
geçecektir de.. Adına kısaca ilham dediğimiz; o sanatsal ve
sanal olguları,
düşünür, yazar, ozan, bilgin, şair, ressam, yontucu,
evrensel belleği okumaya çaba verenlerin, tanrısal
özellikleri var ya.
E. Aydın, 26Mayıs1998
BAŞLIĞINI YİTİREN YAZILAR VE
ÖYLE BİR ŞEY
Bir gün, bir yerde çocuk bir anababa
buluyor ve de
dünyaya geliyor. Bütün canlılarda, böylesine giz
dolu bir başlangıç. Nedenleri, niçinleri, nasılları bir
türlü
açıklığa kavuşamayan....
Artık açık alandaki, görülür,
gözlenir yaşam
başlamıştır.
İsimler, sıfatlar, yüklemler, nüanslar, yorumlar başlar,
yaşam da artık sürmektedir. Ayakta kalmak savaşı verilir, şartlar
ne olursa olsun. Birileri birilerine artık borçludur, sanki
kanunları kendi içinde oluşur, kanunlardan ileri. Beslenecek,
soğuk sıcak ve her türlü tehlikelerden korunacak sınırsız
verilecek.
Genel yapı, kendi özendirici kurallarını
kendisi koymuş, aslında
var olan bu bağıntıyı anlamaya çalıştığımız zaman zorlanıyoruz.
Aslında her şey kendi kuralları içinde, kendi varlığını korumak,
devam ettirmek için çok sarmal bir yapıda
sürüyor, anlasak da anlamasak da sürüyor,
sürecektir.
E. Aydın
BİR PORSİYON YAŞAMIN ANATOMİSİ
İnsan elinde olmayarak dünyaya geliyor, hoş
geldi, sefa geldi. Bu
ziyaret sıradan bir gelişmidir? Amaçladığı, yani doğanın
programladığı ölçüler dışında bir ileri ide var mıdır?
Canlılar yaşamı taparcasına seviyorlar, onun
için yapamayacağı
özveri yok. Özveri içinde seviyorlar ve fakat bir
gün ölüyorlar.
Bu dönüşüm bir düzeliğin izlerini taşısa bile,
insan veya canlı yaşamı öz ben olarak özümlemek istiyor.
Ayrıcalıklı yaşam için çaba veriyor. Güzel
gördükleri, elle tuttukları, tadımsadıkları hemen hemen
ayrıcalıklı bir yorumun potasına dökmek özlemindeler.
Çeşitlemeler çoğalıyor, görüntüler aynı
olduğu halde tınılar çoğalıyor, ama yine de
ölünüyor.
İnsana değin canlılarda bir farklılaşım izlenemiyor,
bir düzelik
konularını icra ediyor. İnsanda ben duygusu yoğunlaşıyor.
Öyleyse ideal bir yaşamın anatomisi nasıl olmalıdır? Nasıl
yaşanmalıdır ki, ilahi ölçütlerin şablonuna
uygun olunsun? Çağlar boyu terbiyeciler, felsefeciler,
sanatçılar, bilim adamları konuya hangi gözle bakmışlar?
Dinler, kültürler, bazen katı, bazen de
ılımlı öneri ve
yaptırımları ortaya koymuşlar, az da olsa uyum ve uygulama
sürüp gidiyor. Öz beni sorguluyorum, ben nasıl
olmalıyım? Çok para,
çok sağlık, çok ilim, çok din, ama bütün
bu istenenlerde ölçüt ne olacak?
Karun gibi zengin, Herkül gibi güçlü kuvvetli,
cinsin en güzeli, en seksisi, en'ler bitmiyor ki... Yalnız tinsel
ve dinsel olmak bir yaşam biçimi olabilir mi? Biraz ondan, biraz
bundan denildiği zaman, farklar farksızlaşıyor. Ağırlık öğesi ne
olmalıdır?
Her şeyin birincil olduğu yerde ikincil hangisidir???
Bir şey mi icat etmek istiyorsunuz, öyleyse
çiçek
yetiştiren bir bahçıvan kadar sabırlı olacaksın, en az.
Yaşamak mı istiyorsun? Yaşam emaresi gösteren
her şeyi dikkatle
izleyeceksin, arıyı tanıyacak, kelebeği o görkemli renk
cümbüşünü, tatlı hareketlerle kanat
çırpışını, süzülüşünü, bir
çiçeğe konuşunu, doyumunu izleyecek, onu en özentili
bir eser gibi seyredeceksin.
Asırlar boyu bir kısım insanlar bu gizleri
incelemişler. Bir kısımları
da, iyi gören, iyi duyanların vereleri ile kelebeği tanımış
sevmişizdir. Burada kelebek küçük bir
örneklemedir.
İlimler ve fenler rasgeleliğe yer vermezler, onu
methetmezler. Buluşlar
ise titiz incelemelerin eseridir.
Bizler yeni nesilleri bu güzel yoldan, sağlam
bulgulardan ayırmaya
çalışıyoruz.
E. Aydın, 30Nisan1992
BAŞLIKSIZ
Yangında kurtulacak eşyalar dizisinde
öncelik tanınan,
canlılıktır. Sonra diğer gereksinimler, sırasıyla
düşünülür.
Böyle gerçekci
bakıldığında,dünyamızın soluk alıyor
olması bizi sevindirmeli. Bir de ay gibi, birçok gezegen gibi
dünyamız da ölmüş soğumuş, ısıtmaz olsaydı; işte bu
beklenmedik büyük bir felaket olurdu. Dahası yaşamın sonu
olurdu.
Jeolojik yapı başlangıçtan beri değişmekte. Bir zamanlar Toros
dağlarının deniz dibinde olduğunu da düşünürsek,
geleceği kestirmek kolaylaşır. Doğal olaylar, fırtınalar, seller,
depremler; dünyamızın hala soluk aldığının vereleridir.
Sevinmemiz, hem de çok çok sevinmemiz, yukarda
belirttiğim durumlardan hep daha iyi olduğu bilinciyle, mutlu olmamıza
bir gerçekci nedendir.
E. Aydın
İLAHİ, HÜSEYİN
BÖYLE ANSIZIN ÇEKİLİP
GİTTİN ARAMIZDAN
ACELEN NEYDİ,
TABANSIZ ÇOCUK!
(Editörün notu: Aşağıdaki yazı,
vefat eden bir sınıf arkadaşının ardından yazılmıştır)
Yıl, 1941....
Dünyada savaş rüzgarlarının acımasız
soluğu ensemizde.
Ülkemiz dört bir yandan korumasız, silah ve cephanemiz
yetersiz, fenni savaş araçlarımız yok. Dostumuz da yok.
Daha dün kurtuluş savaşından yorgun ve bitkin
çıkmışız.
Yokluk ve kıtlık yurt genelinde egemen!
Ekmek vesikayla.!
Gazi Eğitim Enstitüsünün bal
döksen yalanır temiz
koridorlarında devletimizin bize layık gördüğü lacivert
yün kumaştan elbiselerimizin son provası yapıldı.
Akşamleyin asorti giyinmiş iki Taşeli'li kol kola:
Hüseyin Sevim,
Ethem Aydın. Takım elbise ne güzel yakışmıştı Hüseyin'e.!
Bukleli kıvırcık, bakımlı saçlar, gözlük, dudak
kenarına özenle tutturulmuş sigara, ortanın üzerinde,
hiç kamburu olmayan, kusursuz bir vücut, açık mavi
gömlek, üzerine vişne çürüğü kıravat,
altın sarısı metal iğne, dik duran baş, ala çakır göz, loş
koridor ışıkları altında, yanar döner bir portre. Doğrusu ya, kız
ve erkek bütün ilgileri üstüne çeken bir
pırıltı kaynağı oluşturuyordu.! Herkes sakız çiğniyordu ama
Hüseyin gibi yakıştıramamıştı neme lazım, yiğidin hakkını yiğide
vermek gerek.
Ben O'nun kontrastı gibi kalıyordum. Kamburu, bu yüzden elbisesi
defolu, sigara içmez, gözlüksüz, sol bacağı
nedeniyle tekleyerek yürüyen...
Ertesi sabah bahçedeyiz,
çiçeklerin arasında,
çiçekler.!
Hüseyin bana: Yahu bu ne biçim devlet?
Harp kapıda silahımız yok, cephanemiz
yok, askerin sırtı, postalı yamalı, halkın yediği vesika ekmeği, mısır
koçanı, üretici yok. Ya askerde ya okulda, bizcileyin! İki
resim öğretmeni yetiştirmek için bunca masrafa ne gerek
var! Yediriyor, kaloriferli odalarda yatırıyor, kat kat elbise,
gömlek, çamaşır, ayakkabı veriyor, ders araç ve
gereçlerini boyafırçakağıdına kadar bol bol karşılıyor,
bir türlü anlayamıyorum dedi.
Bu düşünceye ben de katılıyordum sustum.
Radyodan savaş haberlerini her akşam izliyorduk.
Büyük
devletler Türkiye'yi savaşa zorluyorlardı.
Bir süre sonra, üst sınıflardan başlayarak
hemen hemen her
öğrenci eski, evinden köyünden getirdiği kılıklarını
giymeye başladı. Durum okul müdürü Esat Altan'ın
gözünden kaçmamış olacakki "öğrenciler okul
içinde ve dışında lacivert elbiselerini giyecektir, üstelik
dışarı çıkarken kasketsiz öğrenci istemiyorum" buyruğunu
verdi. Yine de direnenlerin olduğunu görünce bölüm
bölüm öğrencileri anfilerde toplayarak konuşmaya
başladı. Sıra Resimİş bölümüne gelmişti.
Hasan Ali Yücel de anfideydi. Söze O başladı. Koca kafalı,
tıknaz, orta boy, çatık gür kaşlar altından ela
gözlerini üzerimizde gezdirirken, köy dokuması, keten
urbasıyla Hüseyin'i gördü ve tok, babacan sesiyle
gürledi: NEEEDEEENNN LACİVERTLERİNİ GİYMİYORSUN?????????...
Hüseyin bayıldı bayılacak. Benzi önce limon sarısına sonra
yeşile doğru kaydı. Saygılı bir eğilimle ayağa kalktı
"Ben bir köylü çocuğuyum. Ailem
fakir. Savaş
çıktı çıkacak. Askerimiz zemheri zürafaası gibi
gaputsuz yamalı elbise ve yamalı postalla gezerken, lacivert yün
takım elbisemden utanıyorum" dedi.!
Bir fırtına öncesi suskunluğunun dayanılmaz
dinginliği amfiyi
sardı. Sonra birden bire bir alkış tufanı...... Başımı kaldırdım, Hasan
Ali Yücel, Esat Altan gözlerini siliyorlar, alkışlıyorlardı
da...
Yücel, yavaş adımlarla kürsüye geldi,
iyice yaslandı,
doluluğu belli oluyordu. Bizleri uzun uzun izledi. Tok ve inanmış
sesiyle: "çünkü büyük Atatürk
öğretmenler yeni nesi sizin eseriniz olacaktır buyruğunu O size
verdi" dedi. Sonra yine yavaş yavaş kürsüden indi,
Hüseyin'e doğru gitti. Öptü, sevinç
gözyaşları... alkışlar... alkışlar... alkışlar...
Hüseyin ne acele ettin, çekip gittin
aramızdan...!
Ne olacak.... tabansız çocuk...
E. Aydın, 8Ağustos1997
DÜNYAYA GELİNMİŞ BİR KERE
Soluk almak marifet, üzülecek şeyler dizi
dizi. Seç
seç üzül.
Sevinecek şeyler boy boy, belleğin sınırlarına kadar
sevin
sevinebilirsen. Hava güzel, toprak verimli, yeşiller ton ton,
çiçekler, böcekler buram buram iyi örnek,
yarınsız yarın düşüncesiz çalışıyorlar.
İnsanlar bundan farklı değil. Son nefesinde bile mal diyor, mülk
diyor, para diyor. Kürt, Kürtler diyor, Türk,
Türkler diyor. Ermeni bir başka alem. Hepsinin kendine göre
bir mantığı, bir felsefesi var.
O halde dünyaya gelişin amacı nedir?
Niçin akılca, insanca,
insanlık için bir sav üretilemiyor? Yaşam bu kadar tatlı
iken, bir soluk bu kadar muhteremken, her gün binlerce insan
ölüme koşuyor, ölüyor.
James Joyce sanatçı portresini şöyle
çizmiş: "Ey
yaşam, hoş geldin.! Milyonlarca kez gidiyorum karşılamağa, deneyimin
gerçeklerini ve dövmeye ruhumun örsünde, soyumun
yaratılmamış vicdanını"
Ocakta ak kor kolmuş demiri, kendi vicdanımızın
örsünde
dövmek şekillendirmek.! Ne büyük cesaret, ne
büyük sorumluluk.!
Bence yaşayan insan, yaşamın anlamı bu tümcede gizli.
İnsan bunu bilebilse, duyumsaya,
özümseyebilse, yaşam kendi
soyut ve gerçekçi anlamına yüklemine ulaşır. İlk
insan, yeri gördü, göğü gördü,
güneşi tanıdı, her birine anlaşılır deneylere dayalı bir
yüklem getirdi. Ateşi buldu, pişirdi, yenilebilecek nesneleri
denedi. Deneyimler arasındaki farklılıklar ve benzerlikleri anımsadı,
gelecek soylara anımsattı. Milyonlarca sene sonra gelecek soylara bir
iz bıraktı. İzde yürüyenler, tekerleği buldu, buharı tanıdı,
elektriği, sesi, görüntüyü araştırdı, bizlere bazı
kıymetleri kazandırdı. Onlara binlerce teşekkür ve minnet. Bizler
de kendi yolumuzda, kendi düşün gücümüzü
zorlayarak, gelecek insanlık için ortaya yeni ve denenmiş,
doğaya parelel bulguları araştıralım. Yarışın bize özgü
etabını onlara layık bir yüceltide bitirelim. Milyonlarca yıllar
boyu, örsçekiçateş önünde soyumuzun
yüksek güzelliğini ve özelliğini sürdürelim.
İnsan ölür ama insanlık yaşayacaktır. Sonsuza dek.
E. Aydın
EL ÖPTÜRMEK
Bayram gazetesinde, Sayın Melih Cevdet Anday'ın el
öptürmek
diye bir yazısını okudum. 26Temmuz1988 Salı günü.
Ölümden korkarız, yaşlanmak ölüme yaklaşım gibi
gelir bir çoğumuza. Halbuki insan her an ölüp, yeniden
dünyaya gelmektedir, farkında değiliz. Ünlü Latin ozanı
Lucreties şiirinde: "zaman değiştirir özünü her şeyin,
bir halden bir hale çıkar hep, doğa zorlar her şeyi
başkalaşmaya".
Montaigne de şöyle demiş: İhtiyarlık gelince,
olgun yaş
ölür. Gençlik olgun yaşta biter. Çocukluk
gençlikte, ilk yaş çocuklukta, kaldı ki dünkü
gün bugün ölmüştür. Dünkü gün
de bugün ölmüş olacaktır. Bugün de yarın
ölmüş olacaktır.
Görülüyor ki, insan ölümle
hep
içiçedir. Yaşam bir avantür, bir maceradır, bizler
macera severleriz. Rizikosuz bir yaşam, yaşam mıdır sizce? Su
içersiniz ölünebilir, sokağa çıkarsınız,
otobüse binersiniz, merdiven iner, merdiven çıkar
ölebilirsiniz.
Kıymet verdiğiniz bir şeyler yıkılır, ölebilirsiniz, acılardan,
dışardan gelen etkilerle, hastalıklarla binlerce kez ölebiliriz.
Buna değin yaşamak güzel şeydir. Uzun yaşamak, sağlıklı yaşamak,
sevilmek, yeniliklere açık olarak yaşamak.
Hatıralar bizi, yaşlandıkça durağan bölgelere iter, durağan
bölge ise yaşlılığın özlediği ortamdır. Geleceğin
mutluluklarını düşlemek, onlarla iç içe olmak bence
yaşamaktır.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Hinterlant ve debi, bozuk plak gibi deyimini
yansıtır.
İnsan insanda çoğalıyor. Sana yazarsam
yaşıyorum. Shaw insanı,
onu seven ve tanıyan bir arkadaşı yaratır der. Seven, sayan,
yaratanlara şükran!
Büyüklüğün
büyüsü; beyinde ve
düşüncede oluşmasındadır. Genelde urbalar, rütbeler,
hamı olgun göstermeye yardım ederler.
Urbasız, rütbesiz de büyük olanlara Şükran!
Mutluluk adalarına, sıradanlık denizlerinden
gidilir. Özdeki
pırıltıların yaydığı kozmik ışınlar, besleyiciliğini
sürdürdükçe, insan ve insanlık
büyüyecektir.
Pırıltılara bin Şükran!
E. Aydın
YAŞAM KAYNAĞI
(SU), HEM DE...
Yaşamın müzveddesi yoktur, hepsi orijinal
olarak yaşanır.
Kaderciler, radikaller günlük sıradan uğraşlar dışında ibadet
edip, tespih çekerek cennet düşlerini
zenginleştirirler. Diğer bir bölümü ise, iş
içinden iş üretir, neden, niçin, varlık nedir, neye
hayattayız gibi sorulara yanıt ararlar. İleneği zayıf olsa bile anlam
arar ve kendilerince bir ilinti bulup inanırlar, bu yarı
bilinçli konumda zamanı küçük dilimlerinde
kollayarak "doğduyaşadıöldü"
üçlüsünün girdabından kurtulmağa,
yaşanmışlığı kanıtlamağa çaba verirler. İncelerler,
araştırırlar, okurlar, yazarlar, sanat yaparlar, dahası
geçmişteki benzerlerinin belleğini taşırlar.
Birincisi bilinçsiz kaderci, ikincisi ise yarı bilinçli
avuntuludur, dahası çalışanlar isimsiz kalmazlar. Bu
yüzdendir ki, asırlar ve asırlar ortaya yaşanmışlığın kanıtlarını
bırakmışlardır.
Nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz, yaşamın kendisi
nedir, neye yarar?
sorgulamasına erken başlamamak gerekir. Siz erken başladınız. Aynalar
henüz sizlerle dost. Aynalara rağmen yaşamak, yaşamdan zevk almak
bir felsefe ister, o bir ilenek balantıdır. Yoksa
istenmeyen yokluk
kapıdan gözükür.
Yaşamda bazı değişmezler vardır. Onlardan bir tanesi
yer
çekimidir. Tutunmamızı, ayakta durmamızı, devinmemizi ona
borçluyuz.
Bir ikincisi de sevgidir. Sevmenin dokunmak olduğunu
biz insanlar bir
türlü anlayamadık, dokunmaktan ebencet çekiniriz,
nedeni de ne ise...? Halbuki bu güç toplumu oluşturan
yapıyı sağlamlaştıran gizil güçtür.
Öğretiler içimize fena oturmuş,
tortulaşmış. Sevmek
dokunmak ki bireyin yegane varlık nedeni olan, onu
bütünleştiren, sevmeyi dokunmayı dışladığımız için;
Tanrı devreye girip evlilik yasasını getirmiş. Dokunsunlar sevsinler
diye! Gerçi o da çıkarcı, çünkü bu
akılsız insanlar olmasa tanrı yalnızlıktan, konusuzluktan can
sıkıntısına kalırdı. Üremeyi hedeflemiş olsa gerek.
Aslında üremek yaşamın ilk koşulu değil, onsuz da mükemmel
yaşanır, bilinçli severek dokunarak. Dahası, objeleri,doğayı
yaratmayı severek.
Sevgiyi bana betimlerken, çok alçak
gönüllü davranmışsın. O hanımların en akıllısı, neyi
nasıl yaratacağını yaratan, bu işi sağ duyusu ile
gerçekleştiren, (aklıyla değil) seçkin bir örnek.
Neyi nasıl yapacağını arar, arar, bulamazsa oturur kendi yaratır.
Sağduyu ve özveri sahibi benzersiz bir kişiliği taşıyor. Bernard
Show derki, insanlar üstün insanlar üzerine:
Dünyada ilerleyen kişiler, kollarını sıvayıp
istedikleri ortamı
arayan, bulamayınca da yaratan kişilerdir.
Ahırda doğmak, at olmayı gerektirmez. Antenlerini istediğin kadar
çoğalt, çok ve değişik yaşanmanın değerli olduğuna dair
sesler alırsın.
Yaptığın resim denemesini çok güzel
buldum, aslından da
güzel, daha değişik fonlarda deneyemez misin?
Lütfen kondoktöre söyle treni biraz
yavaşlatsın.
Sanatçılar için hız zaten hep vardır.
Ama hızlı trende
değil.
E. Aydın, 30Ocak1996
BAŞLIKSIZ
Gün geçtikçe, özlü
düşünmeye
kendimi zorlarken, bir adım daha ileri attığımı sanırken, bilinmeyen
bir noktayı geçmek üzere olduğumu sanırken, birden bire
kendimi boşlukta, özden çok uzaklarda, hiç bir
dayanaktan yoksun hissediyorum.
Her varlık hemen hemen aynı nesnelerin bir başka türevi, bir
kök beraberliği içindeyken, bu denli ayrılık, bu denli
farklılık neden?
Bu çıkmazı bir kenara kor, insanları düşünebildikleri
için öncelikle ele alırsak, evet
düşünüyorlar ama hepsi de kendi doğrularının izinde. Bu
doğrular neden bu kadar çok? Doğrular bu denli sonsuz olunca
genel anlaşma, toplum olma, beraber yaşama, kaderde, kıvançta
birlik nasıl sağlanacak? Canlılar zaten kendiliğinden kendi
içlerinde ve kendi dışlarında bir çıkar
çatışmasını sürdürüyorlar mı? Bu çıkar
çatışması nasıl oluyor da, tüm özü yok edemiyor?
Etoburlar sürekli et, ot oburlar sürekli ot buluyorlar,
yaratılıştan beri bula gelmişler! Kurt, kuzu, keklik, tilki, yılan,
çayan, aslan, kaplan hep varlar. Hem de kendi geleceklerini
koruyarak. Kuşku duyuyorum, acaba bütün bu gerçekler
bilimsel midir?
Eğer bilimsel olsa, bu denli zıtlık nasıl bir arada
ve hep var
olurlardı? Düşüncenin henüz var olmadığı günlerde,
bütün bu oran vardı, kendi iç kuramları içinde
akıl günlerine ulaştı. Akıl neyi değiştirmiş oluyor ki? Belki
kendi iç düzeni, iç ritmi içinde oluşup
geçen sıradanlıklar bizce bir olay kaynağı olarak var sayıldı.
Medeniyet tarihi öyle de olduğunu
düşündürüyor. İnanma gereksinimi, totemler, putlar,
dinler, buna benzer sonsuz var sayımlar. İnsan ruhundaki bitmez
çelişkiyi, belli bir çizgide tutmak için, yine
insanlar eliyle ortaya konulmuş, bir takım tabular, varsayımlar aklı
nasıl bağlamıştır? Hala akıl onun gölgesinde dinleniyor. Yanıtını
bulamadığı nedenler zincirinde, isteseniz de, istemeseniz de Tanrı
inancı karşımızdadır. Hayat zinciri o denli sarmal, o denli karmaşık,
karmaşık ve sarmal giriftlikte olduğu kadar baside indirgenmeye yatkın
anlaşılırlılık ve anlaşılmazlık içinde ki, bir yerde
gördüğünüzü sandığınız, tanıdığınıza tamamen
inandığınız, elinizdeki verelerle kanıtlamaya eğildiğiniz, madde veya
element, biraz ilerde bir başka, bir değişik görev ve işlerlik
içinde karşınıza çıkıyor. Cırcır böceği vardır, siz
ona yaklaşınca, sesinin yönünü, tonunu değiştirir,
yerini bulmanızı imkansız kılar. Evet bir böcek sesi duyuyorsunuz,
tipi tonu belli, ama sesin kaynağı, sesi üreten şu anda nerede?
Kültür tarihi, geçmişin bir takım
deneyimlerini
gelecek nesillere taşıyorlar, bu bir gerçek. Onlara yenilerini
ilave ettiğimiz de bir gerçek ama kalıcılığı, insanın daha mutlu
yaşamasına ne denli katkıda bulunduğu zaman içinde anlaşılacak.
İnsanlık tarihi çok eski, ama insan gençtir.
Aklın insanlarda var oluşundan beri, olumsuz
etkileri de, sayılamayacak
kadar çok olmuştur. Yararları ise birçok bulgunun
henüz tartışmaya açık yönleri vardır.
Yaradılışın bir uzun gelişimle, ortaya koyduğu doğal
yapı, onun
içinde yaşam biçimleri vardır. Bunların her biri, bir ve
binlerce diğerleriyle bağımlı kılınmışlardır. Bağıntıyı herhangi bir
deney için bozmaya yöneldiğimizde, uzak yakın tepkimeler
kendini göstermekte, çoğu zaman da öze dönmek
zorlaşmakta, belki de imkansız olmakta genel denge bozuklukları, genel
ve mutlu olacağını var saydığımız yarınları tehdit etmektedir. Yoksa
dinlerin telkin ettiği gibi, ne yaratılmışsa, o en mükemmeldir,
daha mükemmeli olmaz tezini mi savunacağız?
Bu tezi savunmamız için ortada binlerce neden
var.
Bulduklarımızla öz olan insana hangi mutluluğu getirdik?
Hızlı yaşıyoruz, neye göre hızlı? Zaten insanın algılama hızı
bellidir, bu hızı aşmak mümkün müdür?
Görme olayını örnek olarak alırsak,
biyolojik olarak eşyaya
çarpan ışık ışınlarının yönümüzde uyandırdığı
duyumların her birine renk diyoruz. Bunların yoğunluğu bizde haz veya
tepki uyandırıyor. Bu olay saniyenin belli bir süresinde ve belli
oranda beynimize ulaşıyor, onları algılıyorum ve tepkimeye
geçiyorum. Sonrası için, düşünmek istiyorum.
Bunları yapamazsam ben görmüş olamam. Bu durum
bütün canlılarda, belli sürelerde oluşur,
hızlandırılamaz. Her değişkenin bu varsayım üzerine kurulması
gerekmez mi mutluluk için. ?
Benim hazmetme süremi hesap etmeden bana en
zengin çeşnide
yiyecekleri verseniz neye yarar, neyi değiştirir? Mayalanma olayına bir
süre tanıyor, bir virüsün çoğalma süresini
kabul ediyor, ama insana gelince büyük yanılgıya
düşüyoruz. Veya zaman kazanmak için ister istemez uyum
sağlıyoruz bu çelişkiye.
Futbol sahalarında kullanılan çimlerin, bir
yaşam amacından ne
kadar saptırılmış ve de kabul görmüş olması, yeşilin varoluş
nedenine ters düşmüyor mu? Kentleşme, sanayileşme hep aynı
entegre problemin kısır sonuçlarını getirmiyor mu? Öyleyse
düşünceyi egemen kılmak, saygılı olmak, varsayımları tekrar
tekrar elden geçirerek uygulanabiliri bulmak, böylece
doğayı manda girmiş lahana tarlasına çevirmemek olanaksız mıdır?
Akıl için! Dünyada hiç bir şey yoktan var olmaz,
vardan da yok olmaz.
Bireyler önce yaşam savaşı verirler. Bu savaşın çabası
içinde, soyunun devamını da güvenceye almak için
iç şartlanmaya uyarlar, sanki ölümlülük
iradesi öz benlerine yerleşmiş gibi. Cinsellik aslında
küçük bir ayrıntı, gel gör ki, ne kadar ulaşılmaz
bir ayrıntı. Dişi olmak, doğurgan olmak, erkek olmak, etken olmak.
Kendi içinde, kendi sarmalığı, kendi karmaşıklığı, anlaşılırlığı
ve anlaşılmazlığı. Biz insanlara gelince, bu karmaşa, sevi, aşk, sanat
soyutlamalarıyla daha da bir çözülmeze ulaşıyor.
Normal bir yapıda hiç de önemli bir
görev
üstlenmeyen duygular, bütün yapıyı yıkacak veya yapacak
güce ulaşıyorlar. Tek başlarına en büyük neden
olabiliyorlar. İşte altmış senenin bilgi birikimi, üç aşağı
beş yukarı, çağımız insanının sorunlarını ve de
sorumsuzluklarını bu netlikte ortaya koyabiliyor.
E. Aydın, 30Ocak1990
BAŞLIKSIZ
Bir canlı diğer canlıya, belli
ölçülerde
tahammüllü, hatta varlığından memnundur. Kargaşa sınırların
paylaşılmasında ortaya çıkar. Et obur, ot obur ne tür
olursa olsun, bu olaya önem verir. Kendine tanıdığı sınırlar
içinde, egemen olmak ister.
Kedi, köpek, kuş, at, şu, bu hepsi bu olayı
benimser.
Doğanın yapısında da belki bu böyledir. Sınırı
dışında gezinen bir
köpek, başı yerde, kuyruğu inik, bakışları endişeli kararsızdır.
Saldırgan değildir.
İnsan beyni ne harika olaylarla veya olay
malzemesiyle dolu.
Bakıyorsunuz, sıradan bir yapı, hepsi birbirine benzeşiyor.
İhtiyaçları, gereksinimleri de aynı. Ama yansımaya başlayınca,
neler oluyor neler. 29 harften dünyanın, kainatın, kaosun
sınırlarını zorlayan, şiirler, dizeler, fikirler. Doğayı yakından
izlemeye başlayınca, kurallar, kuraklar, uçmak için,
yürümek için, yüzmek ve yüzdürmek
için, yakmak için, yapmak için.
Ben bir ressamım, sıradanlık karekterim, tuval
önüne
oturuyorum, bembeyaz, bomboş, fırçayı boyayı alıyorum, ilk
lekeyi koyuyorum. Bazen doğa, karşınızda bir şema veriyor. Ama her
yerde, her şey iç içe özümlüyor,
seçiyor, beğeninizi ekliyor, beğenmezliğinizi koyuyor,
istemlerinizi, kuramları, kuramları zorluyor, tuvali doldurmaya
giriyorsunuz. Artık poşette bir hayat, hep yeni bir dünya
başlıyor. Benzetiyorsunuz olmuyor, benzetmezseniz olmuyor, olanı
kaldırıyor, olmayanı koyuyor, bir anıtsal dize ortaya koyuyorsunuz.
Yorumluyor, düşlüyor, soyutluyor onları da koyuyorsunuz, her
defasında, sanki önünüzden akan bir ırmaktan, bir tas su
alıyorsunuz, ama hiç bir tas bir önceki tasın
içeriğini taşımaz.
Düşünebildiğin, yapabildiğin her şey bir
iz, geçmişe
ait bir belge. Sıradan malzeme, fırsat verilirse kestane fişeği gibi
boşlukta bin bir nüans, bin bir renk ve tonları içinde,
simetrinin, yörüngenin, renk ve renkler cıvıltısını,
izlenimini anlar içinde sunuyor. Bin bir değişik nüans ve
değişik imkan. İster ki birileri çıkıp bu kestane fişeğini
ateşleye.
Sanıyorum ki ve de umuyorum ki, yaşam bu kestane
fişeklerinin anlık
nüanslarıyla varlığını koruyor, görkemliliğinin sırrını
veriyor. Öyleyse eğitim bir bunalım içinde, denenmiş
verelerin tekrarı, onun yaratının zevkine varmamıza mani oluyor. Yaşamı
alalade yapıyor, belki de bundan çocuklarımız iyi okumuyorlar.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Zaman oku giderek artan düzensizlikle
belirlendiği düzende
kaosa doğru giderken, genel bir akışın içerisinde bu hareketin
tersine çevrildiği süreçler, ortamlar vardır.
Termodinamiğin ikinci yasası düzenden
düzensizliğe
geçiş yönü entropi denir. Çevresiyle enerji
alış verişinde bulunamayan kapalı sistemlerde entropi'nin sürekli
arttığı görülür.
Çevresinden enerji aktarımı yapabilen
sistemler (özellikle
öz çoğalma entropiye ters düşen yaşamın kendisi
böyledir.)
Ağaçlar el uzattı çekingen, dans başlıyor rüzgarın
müziğinde yapraklar gel gel. Beklerim selemın seher zamanı
Ilgıt ılgıt yel ile gönder
E. Aydın
YAŞAM SANAL MIDIR?
İnsan düşüncede "yaşam"ın evrensel bir
amacı olduğunun
duyumundadır. Öyleyse, bu amaç nedir? ne olmalıdır?
A Soyun sürdürülmesi
B Görünür olanakların kullanımıyla var olmak
C Gelecek kuşakların daha iyi yaşamaları için birikit
oluşturmak.
Güzel yüz, güzel vücut, tatlı
dil, incelikli derin
anlamlı söz, çiçeklerin rengi; beyaz, sarı, turuncu,
mavi, yeşil, mor ve ötesi. Kokular; gülün renk
katmanlarından yansıyan derin kokusu, yaseminin içten
açık seçik çağırganlığı, karanfilin iç
ürperten aşk benekli, yoğunluklu kokusu, saklamenin renk
ötesi, ışınlar dünyasına çağrısı, menekşenin
gözlerden ırak, sessizliğin içinden gizli, platonik,
utangaç, hanımsı çağrısı, esinin esintide bin bir
yapraktan süzülerek, ince yağmurla arınmış duyumları yer
altından katman katman süzülerek doğaya ulaşan pırıltısı,
kuşların barışık sesleri, gören göze, duyan gönle aşk
çağrısıdır. Yaşam bunlarla güzel, bunlarla
görkemlidir.
Balonlarım vardır, üzerinde çiçek
isimleri. Yaşama
yaşam katan dünyalar güzeli hanımların ak soluklarıyla
şişirilmiş.
Konuşurum onlarla sevgi ve aşk üzre. Uzun uyku yüklü
gecelerde.
E. Aydın
UYGARLIĞIN ÖLÜMÜ
Uygarlığın yazgısı, teknolojinin, varsayımlarına, yanılgılarına
endeksli oldukça, düşünce bir ütopya bir
rüya olmaktan kurtulamaz.
E. Aydın
BEN HEP MUTLULUĞA AĞLARIM
Şu gezegende hepimiz birer konuk olarak bulunuyoruz. "Gelip yaşayıp
gidenler gibi, bizler de gideceğiz" düşüncesini ve
gerçeğini hep dışlıyorum. Bu, yaşama sanki savaş hissi
veriyorrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr.
E. Aydın, 24.Kasım.1998
DOĞUŞ ve YOK OLUŞ
(*) yaşam bu kadar gerçek ve yok(*) çaba gerekmezdi.
Doğan yok da olacaktı.
Düşünce, bu tek yönlü denklemin fantezi oyun ve
oyuncakları, süsleri (*).
Oyun başladı. (*) fazla oynuyordu. Gerçek unutulmuştu.
Kazanmak ve kaybetme uğruna yaşanıyordu. Sonsuz değildi. Böylece
gerçeği(*)
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
İyisi bir kötüsü bir. Büyük
küçük hepisi bir. Evlerinin tapusu bir bu
dünyanın, bu dünyanın acıları....., koyunları kuzusuzdur o
dünyanın.... Karşıki dağlarda, karlı dağ olsa, çevre yanı
mor sümbüllü bağ olsa, ağa olsa, paşa olsa, bey olsa,
yakasız gömleğe sarılır bir gün. Çoban ölür,
sürü kalmaz dağılır, sarı inek sağ oldukça sağılır.
Baranalarda, kavaklarda, karaağaçlarda,
pelitlerde, tilki
kuyruğu salkımların oluşturduğu hevenklerde, incecikten yağan yağmurun,
gezinen saydam damlalarıyla kehribar bir gerdanlık gibi, gel gel eder.
E. Aydın
UZAM VE ZAMAN
Zaman, birbirlerinin yerini alarak
zincirlendiklerinde sonsuz
süre, ışık hızına yakın akan, belkide bir enerji
türüdür. Bazen hızlı, bazen yavaş, bazen de durağan ve
görecelidir.
Uzam ise soyumuzun geçmiş belleğidir,
yaşanmışlıkla ilgilidir.
Değişmezlerin ışığında, ruhsal, psikolojik, dinsel değerleri,
geçmişin belleğiyle de buluşturarak, kartografimizin taslağını;
varlığın ve yaşanmışlığın her tür olaylarıyla, yani doğumlar,
ölümler, aşklar, savaşlar, umutlar, mutsuzluklar, imgeler,
simgelerle anımsayabildiğimiz, geçmişin kıvrıntılarında
yakalayabildiğimiz ve bulanık olsa da tanımlayabildiğimiz ve
yorumlayabildiğimiz, ayrıca geçmişin belleğinden, anonim olmuş
türküler, şarkılar, özdeyişler, atasözleri, anıtsal
ürünler, öykülerle süslediğimiz uzam bir film
şeridi gibi geriye doğru soluklaşarak sonsuz tınılar uğultu halinde
akar gider..
E. Aydın, 28Haziran2000
BİR
Bir, birler sonsuza değin bir kalırlar. Ama biri çoğaltan
ikidir. Hem çoğaltır hem sulandırır. Artık binlerin yolu
açılmış, bir o görkemli yerini terk etmiştir. Renkler
biter, sayılar başlar. Kemiyet keyfiyete dönüşür.
Kargaşa başlar.
E. Aydın
ZAMANI KULLANMAK
Canlı belli bir süre için dünyaya
geliyor. Akarsu gibi
her an ayrı ayrı yaşanıyor ve geçiyor. Yenileri, yenileri....
Tren katarı yürüyor, yolcular sanki
telaşta. İnen, binen...
ama yürünüyor. Sürezaman kendi katılığı
içinde. Sessiz ve kararlı yürüyor. Her geçen an
bantta bir iz bırakır. Yaşanan an, gelecek zaman onların üzerine
yazılır. İlerde, çok ilerde bandınızı dinlemeğe kalkarsanız,
yıllardan kalan tortulaşmış ama yine de anlamlı izler bulursunuz.
Anılar, anılara yol vermiyor. Anılar fuluğ. Eğer onları netleyen
günü durdurup tekrar başlatan bir aygıt bulunsaydı bilmem
mutlu olur muyduk?
Kar izleri örtmüş, acıtatlı hatırlara.
Gününde
kabir azabına benzeyen hatıralar, unutulan hatıralar. Yaşamak,
unuttukça bir anlam getiriyor. Bencil yorumlar, karanlık
kavramları, sevimli ve kabullenilir yapıyor. İstediğin oranda sınırlar
çizmeğe, sınırları daraltmağa, genişletmeğe, istenmeyeni sevmeğe
gerekçe ve mantık getiriyor. Objektif, eski çarpık
objelere yaklaşmıyor. Bir yerde kişiyi ve kişiliği korumuş oluyor.
"Bütün bu olanlar oldu mu?" diyorsunuz.
"Olacak ne kaldı ?"
demiyorsunuz. Bir ince kök, yaşama umut vermeğe yetiyor. O incecik
umut, bir koca ağacı canlı yapmağa yetiyor. Mademki yaşıyor,
gövdeye bir canlılık, çürümeğe karşı bir koruma
getiriyor. Çoğu zaman bu umut, yaşamın bütün
ağırlıklarına, fırtına, fırtına, hastalık, beslenme yetersizliğine
direniyor, normal şartlardaki süre, zamanı bile solluyor. Yaşam
süreci içinde, geleceğe pırıltılar öz belgeler
sunuyor.
Ben de buna bir örnek değil miyim?
Zayıf, nahif, sağlıksız, hastalıklı, yaşamışlıkla,
ölmüşlüğü fark edilmeyecek kadar renksiz.
Öğrenme gücü yok. Yorgun bir çocuk
düşününüz. O çocuk, yaşayacak,
büyüyecek, öğretmen olacak, yüksek öğrenimini
bile yapacak, lisede resim öğretmeni olacak. Öğrenecek,
öğretecek, sayacak, saygın olacak. Sonunda 30 yıl görev
yapacak, emekli olacak, ve de mesleğinde çalışkan,
öğrenmeğe açık, hep kendini yenilemek özelliğiyle
seçkin olacak. Bu hangi pedagojik, psikolojik, sosyolojik kurama
uyar.!
Ben her müspet verelerin, dışlayacağı bir
yapıya sahibim. Ama
bakınız varım ve varlığımla öğünüyorum. Sağlığım Allah'a
çok şükür yerinde. Varlığım düzey altı değil.
Sanatım kendi içinde kendine özgü. Bağıntılı,
düşünsel okuyorum, okuduğumu anlıyor,
düşünebiliyor, dahası bu çelişik fikirler
üzerinde öz yargımı yazabiliyorum. Hayat
görüşümü yadsımadan dinliyorlar. Çocuklarım
çağdaş mutluluğun kollarında. Biri diş doktoru, biri makine
mühendisi, işlerinde çalışıp gidiyorlar.
Yaşam kavramı o kadar çelişkilerle dolu ki, hiç bir
oluşum mükemmel, kusursuz olmamıştır, böylece, olmayacak da
denebilir.
Eğer en mükemmel, en kusursuza ulaşabilseydi medeniyet süreci
dururdu. Her zaman kurallar, varsayımlar sonucu faydalıya, kullanıma
yatkına ulaşılamıyor.
İşte yine dönüp dolaşıp, eğitim sorununa,
beslenme sorununa,
yaşam biçimine gelindi. O biçim, organize olduğu zaman,
belki bir hedefe varılmış gibi görülür. Aslında
hedeften çok uzaklaştığımız bir gerçektir. Zaman ırmağı
üzerinde düzenli bir trafik isteniyorsa, bir iş birimi
içinde işiyle özdeşleşmiş, kendini başarısının bir
parçası saymış, belkide zamanı durdururcasına hoyratça
kullanan bireyleri bu trafiğe sokamazsınız. Çünkü
bütün başarılar, belkide bir hiç uğruna emeğini,
zamanını verebilenler sayesinde oluşur. (Bir şey mi icat etmek
istiyorsun, öyleyse çiçek yetiştiren bir
bahçıvan kadar sabırlı olacaksın En az). Kreasyon dediğimiz
olay, yoğunlaşmadır. Bir objenin düşünülmesi,
üzerinde odaklanma, birçok zaman yitirici araştırmaları
gerektirir. Bir Kant'ı, bir Edison'u, bir Anştayn'ı, bir
Küri'leri, Mikelanj'ları, Karacaoğlanları
düşününüz. Zamanı nasıl kullanmışlardı bakınız.
E. Aydın
BİR GÜNÜN İKİ
TÜRLÜ YORUMU
Akılcı günce: İnsan vücudu, evingen ve
devingenliğe
programlanmıştır. Böylece bütün kaslar hareket eder.
Hücreler yenilenmek gereksinimi duyarlar. Nasıl bir şehir trafiği
durağanlıkla aksarsa, sıkışırsa insan vücudu da, genel dolaşımında
hareketliliği ister.
Seçilen yaşam biçimi gereği,
hareketler topluluğunda bir
tek düzelik oluşursa, hücreler topluluğu içsel
devinimlerinde yavaşlar veya dururlar, tembelleşirler. Aldıkları
rutin enerjiyi sarf edemezler, gereksiz birikimlere yönelirler.
Doğal olarak, ilerde gerekeceği anlamında yağ birikimi başlar. Kaslar
durağanlığa geçer, kemikler yeni üretimi azaltırlar.
Sonuç olarak bütün vücutta iç sarhoşluk
gözlenir olur, ruhi gevşemeler adım adım artar. İşte bundan neden
günün bir bölümünde yine rutin olmak koşuluyla
vücudu evindirmek ve devindirmek gerekir. Uzun sabah
yürüyüşleri bunun ilk ve en uygun gereğidir. Her yaşta
uygulanabilirliği de avantajdır.
Yine bundan neden sabahın ilk saatlerinde,
açık hava da bazen 5,
bazen de 78 km yürüdüm.
Duyumsal yönüne gelince: Her sabah
önemli bir işiniz
olduğu gerekçesiyle yatağınızdan kalkar, gezi yolunuzu
düşleyerek giyinir, yola çıkarsınız. İlk olarak serin bir
havayı solur, mevsimlere uygun giyiminizle adımlarınızı akort eder,
sokakların suskunluğuna karışırsınız, kaldırım taşları, ağaçlar
size "günaydın" derler. Dallar, yapraklar gülümser, esin
yavaş yavaş sizi okşar, kuşlar telaşlı ve seveğen uçuşurlar,
cıvıltıları, yem aramak için birbirleriyle itişip kalkışmaları,
bir yandan da sizi gözlemeleri, arp bülbüllerinin
melodik seslenişleri, sizin ıslıkla tekrarınız. İşte size bir
candan arkadaş, daha yakın dala konarak, melodiyi değiştirip,
öterek, yol boyu sizi izleyerek, ilgi alanınızı genişletirler.
Irmak kenarındasınız, güneş doğmak üzere, sabahın serin sisi
yer yer dağılıyor, uzak bulutlar güneşin önündeler
şimdi, gök, bir renk cümbüşü, maviler, açık
maviler, turuncular kırmızılara kayarken, mavilerin üzerinden
geçer, saydam viyoleleri ve morları beslerler. Uzak selvi ve
kavak ağaçları arasından sızan bir güneş, bir an
için sularda kümelenir ve oynaşır, sallanır ve gider,
yürüyorsunuz, ama sizi ayaklarınız vücudunuz sadece
taşıyor, içiniz bir orada bir burada, bir siyah poşet ne
güzel de bir hayvan taklidi yaparak size doğru koşuyor,
ürperiyorsunuz.
Bir adam traktör lastiğinden yaptığı bir botla
ırmakta ağını
seriyor, ırmak balıkları durumu uzaktan ilgiyle gözetiyor.
Kimileri zaman zaman sudan fırlayarak umut dağıtıyor. Ağ toplanıyor,
çocukların ilk nafakası bir kaç balıkla oluşuyor.
Az ama gün daha uzun, morarmış eller, ayaklarda umut bitmez.
Demiryolu köprüsünü geçtiniz, banliyö
trenide işte geçiyor, bir çekici, kırk vagon,
kompartumanlarda bir kaç sarılı baş. Karayolu
köprüsü altındasınız, mevsim kış ama bir kaç
pembe çiçek, doğadaki görkemin ilk
savaşçıları, direniyorlar, Mimar parkı girişindesiniz, yeşil
başlıyor, çimler seyrek ve yalbırtılı, belediyemiz belki yirmi
yaşında olan hurka ağaçlarını çaktırmadan buraya taşımış
ve dikmiş, hayret hiç de gövdeyle kökler arasında bir
sorun yok, yaşıyorlar.
Herhalde bu moral bağlamda bir olay. Yaşlı ardıçlar, selviler
epeyce şaşırmış gözüküyorlar, eğri dikilişleri onların
şiiriyetini etkilemiş, doğrulmaya kararlılar ama zor olacak..
Alman barajındasınız, Toros'lardan kopan kar suları,
dört
gözden çağlayarak ırmak yatağını dolduruyorlar, fışkıran
beyaz dantel örgüler arasında, güneş de kendi olgusu ile
sahnede ebemkuşağı. Regülatör köprüsü
üzerinde bir yazı "geçiş tehlikeli ve yasak", yayalar,
bisikletliler, motosikletler gelip geçiyor, bekçi bezgin.
İkinci yazı, "elektrik görülmez". Geçiyorsunuz, Ceyhan
ovasına akan kanalın kenarındaki yolu izliyorsunuz, iri yüksek
çam ve okalüptüs ağaçları koyu gölgeli
dingin. Okalüptüs ağaçları ne kadar da Adanalıya
benzer, dalları sarkık, yorgun ve bezgin, ama güçlü.
Esintili havaları ağaçlar da seviyor,
öylesine oylumlu,
yumşak hareketlerle, bir bale yapar gibi birbirlerine sokuluyor,
duyulmaz bir figürle ulaşabildiklerince birbirlerine sokuluyor,
yapraklarıyla dokunuyor ve ayrı bir dönüşler konumlarına
geliyorlar. Onlar da "dokunmanın sevmek olduğunu biliyorlar".
Bugün semt pazarı var, tezgahlar yeni yeni kuruluyor,
gölgelikler terekler hazırlanıyor, bitmez bir coşku var insanın
yüzünde. Ertesi gün Kanal, sonra Cemalpaşa, Vali yolu,
Kurtuluş mahallesi... Bir hafta boyu tezgah kurmak, bozmak, tekrar
kurmak bıkmadan tekrarlamak! Namuslu para kazanmak zor be dostum zor!
Ama her zaman ve zamanlar içinde alın teri saygındır,
güzeldir, muhteremdir.
Eski Ziraat okulu karşısındayız, öğrenciler ve
vatandaşlar dolmuş
bekliyorlar, o, onların haftanın yedi günü çektikleri
ezgileri ve zevkleridir. Yaşamak bu değil midir?
Artık taşıt trafiği sıklaşıyor. Ebeş karayoluna
geldik. Karayolu
köprüsünün koltuğundan parkın yanından, Seyhan'ın
kenarına iniyorum bir patikadan, bir vatandaş ayaklarını
çemlemiş, yarı yarıya suya girmiş oltasını atmış kısmetini
bekliyor, selamlaşıyoruz, gülüşüyoruz. O, bana bu saatte
burada ne arıyorsun, ben ona, hasta olacaksın, değer mi? diyordum.
Demir köprünün sol ayağından
üzerine çıktım,
karşımda kocaman kızarmış bir fırın ekmeği gibi güneşi buldum.
Bisiklet barikatlarını geçerek rayların yanından çakıl
dolgusu üzerinden, lokomotif tamir atelyesi özel otomobil
şeritlerini yaparak petrole ulaştım.
Oto gürültülerinden, eksoz
gazlarından korunmak
için bir ara yolu seçtim, zakkum çiçekleri
hala gülümsüyor ve var olmanın zor çabasını
veriyorlardı. Bildik turunç ağaçları, kaldırımlar, işte
bizim sokak ve Aydın Sanatevi. Günün başlangıcındayız,
kitaplar, yazılar, yarım kalmış resimler, beklenen dostlar.
E. Aydın, 6Aralık1995
GÜNAYDIN SAVAŞLARI
Birkaç zamandan beri, bazı yörelerimizde
sportif sabah
yürüyüşü yapılır oldu. Her geçen gün
katılım daha da artıyor.
Her gün ben de, iki saat kadar yürüyorum. Çok da
güzel ve iyi oluyor. Adana belediyesi, ırmak boyunda trafikten
arınmış, ağaçları ve yeşilliği bol bir yerde
yürüyüş parkuru düzenlemiş.
Sabahın çok erken saatlerinde yollara
dökülen
kalabalık ırmak yönüne yönelince, sevimli bir
görünüm de sergileniyor. Temiz spor giysili, rengarenk
eşofmanlı, ağızları, yüzleri mevsime göre sarılmış,
kadınerkek, çocuk. Kimi koşar, kimi hızlı yürür,
kimileride benim gibi orta karar gider gelirler.
Yürüyüşlere ilk başladığım
günlerde, bazı
gurupların karşı karşıya geldiklerinde "Selamünaleyküm"
dediklerini, karşıda gelenlerin de "Esselamünaleyküm"
yanıtını verdiklerini duydum. Günlerce uzun uzun
düşündüm. Kanımca ortada bir terslik vardı.
Biz yetmiş yıl, bunlara "günaydın" demeyi öğretmiş
olmalıydık. Bu saatte, sade vatandaş yatağında dünün
yorgunluğu ile uyur, dindar ise sabah namazına gitmeyi yeğler.
Öyleyse geride kalan seçenek, bu kesim "entel" kesimidir
ki, kendilerine "varlık nedir?", "neden yaşıyoruz?", "insanın, canlının
değeri nedir?", yaşam neden kıymetlidir?" gibi soruları sormuş ve
kendilerince bir yanıt almış olmalılar.
Ertesi sabahların birisinde, karşı gurubun selam
mesafesine girmek
üzereyken, fazlaca yüksek bir sesle, "esenliğe günaydın"
diye bağırdım. Bu beklenmedik bir ünlem, yavaş da olsa
günaydın basınçlı, aleykümselam karması yankı getirdi.
Akşam, saatimi iyi ayarladım, tam beşe kurdum, ertesi gün tam
zamanında yürüyüş alanında yürüyüşe
başladım. Tanısam da, tanımasam da herkese "günaydın" dedim. Onlar
"esenliğe günaydın" diye cevap verdiler.
Kısa ve çapraz bir deneyle randımanın
yüzde doksan beşe
vardığı, mutluluktan uçtuğum bir sabah orman içinde
üçlü bir gurup "ah şu selamını bir değiştirsen"
dediler. "Selamünaleyküm Allah kelamıdır" dediler. Yanıtım
"Selamınızı siz değiştirin, Cumhuriyet çocukları" oldu. Diğer
günlerden bir gün, karşıma topluca geldiler, avukat olduğunu
sandığım, bir kişi ince nezaketiyle, saygılı bir sesle, "Beyefendi ah
şu selamınızı bir değiştirseniz" dedi. Yanıtım "Tanrının
Türkçe bilmediğini size kim öğretti" oldu.
Mücadele sürüyor. Sonunda "AKIL" galip gelecektir.
Atatürkçü düşüncelerde
ilkeler, edime
dönebildiği sürece, "Bir ağaç diken, faydasız
yaşamamıştır" inancındayız.
E. Aydın, İçel Sanat
Kulübü dergisi, Ocak 1996
Üzerime gelmeyin çocuklar!!.
Deli olmak işten değil
Karanlık nur oldu bana
Hayal gerçek oldu bana
Felek çelik ben bir çomak
Deli olmak işten değil.
Aza nereye gidiyorsunuz demişler çoğun yanına demiş. Bu kadarı
da olmaz ki, böyle de yapılmaz ki..
Mektuplar yağıyor ardı arkası kesilmez. Ethem Aydın deyesi:
"ulanerkekseniz, bir bir gelin..!!."
Size bugün gelen bir mektubu yolluyorum. Çokların
içinden seçtim. Suçlu ayağa kalk diye
ünleyesim geliyor. Sen çıkıyorsun karşıma...
Bir şey değil, bir ağlama krizim tuttu. Her mektuba mutluluk göz
yaşları döküyorum. 24Kasım2000 de Yunus'la yan
yana..güler misin ağlar mısın.? Çocuklar benimle fazla
oynamayın mismil değilim. Bir de size kanacak olsam, tanrının başına
gelen olur. Bir gün peygamberler toplanmış, bir ırmak kenarında
balık avlıyorlarmış. Peygamberler koca koca balık çekiyorlarken
bir de bakmışlar ki, ırmağın çavlak deli akan bir yerinde tanrı
da balık avlıyor ama hiç çekemiyor. Peygamberler
utanmışlar birimiz gidip, akıntıda balık olmaz, biraz yukarı veya
aşağıya olta atarsan iyi olur demişler. Tanrı da öyle yapmış.
Biraz aşağıya gelip oltasını atar atmaz koca bir balık tutmuş ve
"alllah alllah" diye bağırmış.
Deli çocuklar hepinizi seviyor, sizlerle
övünüyorum...
E. Aydın
KARADENİZ ÜZERİNE BENDE OLUŞAN
YENİ BİR SÖYLENCE MODELİ
John Gray, diyor ki Erkekler Mars'tan, kadınla
Venüs'ten...
Ben bunu elli senedir biliyorum da
söyleyemiyorum, deli derler
diye!..
Tümceyi biraz değiştirerek diyeceğim; Karadenizliler kesin kez
uzaylı.. Dünyamıza yeni bir şekil vermek için gelmişler.
Biz zavallı abdal dünyalılar bunun farkında bile olmamışız.
Seçtikleri yerleşim alanı, kımıl kımıl, denizi dingin, engin ve
yalpalı, ta uzakta gibi görülen bir siyah bulutla, ne kadar
tansık fırtınalar koparabilir!.. Havası sessiz ve havalı...
Yöresel konumu ve iklimi üzerine denecek söz pek
çok ama ben hanımlarını anlatmaya çalışacağım,
becerebildiğimce.
Onlar güzel mi güzel doğuyorlar. Deniz gözlü ve
huylu, güneş sarısı kadar sanal, oyunları gibi hareketten öte
hareketli, insandan insan, kadından kadın. Bilimselliği hep ters
kurguyla tepe takla eden ince zeka, tez buluşlarıyla belirgin
karakterde.
Onların yanılgıları biz dünyalıların doğrusu. Aşklar, sevgiler
Karadeniz kadınında bir başka çelişik ama gerçek bir rota
izler.
Dünyalılarda, kızgınlıklar, kırgınlıklar; bir ömür boyu
yaşatılmak, yüreklerde tortulaştırılmak, kişiyi için
için kemirerek öldürmek veya mutsuz etmek için
kullanılırken, bu, yıkım gücü çok çok
yüksek olan yetiyi, anında görüntü; kavga,
gürültü, patırtı, gerekirse sopa, bıçak, tabanca
kullanarak derhal yok ederler.
Arkasından bir Karadeniz güneşi doğar ki, pırıl
pırıl, sıcacık,
ılıman ve besleyici! Kitaplar, ideali eğitim kitapları, acaba bunu
görüp neden yazmazlar???? Daha da bir insan olmak
için!..
Benim büyük eksiğim, belki de aynı bazda
özelliğim, hep
ayrıntılarda gezerim. Çabukçabuktan, hızlıdan, hızlı
yapılan her işten nefret ederim. Yoğun düşüncenin, emeğin
özüne işlememiş hiçbir üretim beni hoşnut etmez.
Bundan neden, hep çağ dışıyımdır.
Çocukluktan böyleydim. Zor yol aldım. Belki de az mesafe
kat ettim ama kendimi o kadar dolmuş duyumsuyorum ki, bana görece,
böyle olmak, içimdeki çocuğu doyuruyor. Kafam motor
gibi çalışıyor. Günde gezindiğim kadar, dünde ve
yarında da rahat geziniyorum. Karadenizli değilim ama, uzayın bir
kesitinden olduğumu sezinliyorum.
Benim çağdaşlarım, bulmak için hep
koşarlarken, yavaş
adımlarla, mümkün olduğunca yavaş adımlarla,
yürüyorum. Onlardan daha çok şeyler görür,
daha çok şey duyar, duyumsarım. Dahası, onlardan göreceli
anlamda daha çok yaşarım.
Sözü bağlarken, bir Karadenizli hanımın
son verelerini de
yazacağım. Yolum Mengen'e düşünce, yolumun ilk etabında sen,
bir sevdiğim, saydığım kişi vardı. İçimden seni anmak geldi,
aradım. Aman efendim, bu sevgi ahhh.. Bir bülbül şakıdı,
şakıdı, mantık parabolumu allak bullak etti. Sevgi yağmuru seller gibi,
üzerime üzerime ! Sevgiden bir ömür yoksun kalmış
birisi olarak, sırılsıklam ıslandım. Bir de otogara gelmeyi, basite
indirgemez mi! Dünyalar tatlısı bir hanımefendiden, bu
içten gönüllüğü duyunca, sevgi yağmurundan
kaçayım derken, nice nice yalanların şemsiyesine sığındım. Bu
besleyici nem bana, yollar boyu yetmişti.
Bolu Öğretmen Evi ve Otelcilik Okulu'ndaki
bahçe ve
hizmetler güzelliğini de görünce, içimden,
paylaşmak, bir kıymet bilenle paylaşmak, geldi. Ödüllendirmek
ve ödüllenmek istedim. Telefon ettim. Siz de havaya baktınız,
aniden gelen çağrıya baktınız, münasip bir de yalan
buldunuz.
Gelmediniz. İmgeler sıcaklığını yitirdi. O akşam
dönüşe
geçtim.
E. Aydın, 22Eylül1996
SİVRİSİNEK VE YAZARLAR, ÇİZERLER.
Akşamdan sabaha, gazeteler ülke çaplı ve
dünya
genelinde haberlerle dolar taşar. Eğrisi, doğrusu, taraflısı,
tarafsızı. Göz nuru alın teri. Görünüşte kurulu
düzen, hep duyarsız, bildiğini okumaya devam eder. Acaba bu kadar
emekle, incelemelerle, yazmanın anlamı ne ola.!
Yetke sahipleri acaba uyanırlar, yanlıştan
dönerler mi?
Sivri sinek kan emer, bazı kalın, bazı ince
kemanıyla, bütün
gece kulağımda öter durur.
Kan emecekse, uyuyanın kulağında bütün
gece ötmesi neye?
Sivri sinek, kandaki demire ancak uyanıkken
ulaşabilir.
E. Aydın
HAYVANLAR AKILLI MI?
(Editörün
notu: Bu köpek, sahibini şehirlerarası
karayolunda kaybeden yaşlı bir teriyer'dir. Oturduğum apartman komşum
yolda başıboş bulduğu bu köpeği apartmana getirmişti. Babama
alışmıştı. Aydın sanat evine sık sık babamın ziyaretine giderdi.
Fotoğrafı kitabın sonundadır.)
Bir köpek tanıdım, adı Zeytin. Adını
biliyor, çağırınca
anlıyor, ancak çağıran kişinin kimliğine göre, yakınlığına
göre tavır alıyor. Tanımadığı bir yakınlığa ilgisiz kalıyor. Bazen
de sert tepki veriyor. Çocukları seviyor, kendisine sataşma
varsa yine karşılık veriyor. Sataşmaya tepki büyükler
içinde geçerlidir. Tanışıklığı hemen olmuyor.
Rengi siyah ve bol tüylü, asabi
mizaçlı değil,
çevreyle ilgisi tamamen kendine özgü. Genelde yerlerde
bir şeyler koklar, bulduğu her şeyi yemez, sadece ilgilenir.
Sakindir, uzun süre rahat bir yerde uyumayı
sever, açlık
bile onun bu durumunu değiştirmez. Verilirse yer, beğeneceği bir şey
olmazsa yine yemez. Hiç bir zaman sofrayı taciz etmez, kendine
verilinceye kadar uyuyarak bekler. Sevilmeyi, okşanmayı istiyor.
Okşandığı zaman kahverengi gözleriyle sanki, oda sizi okşuyor veya
mutluluğunu anlatmak için aşırıya kaçmayan, rahatsız
etmeyen serzenişlerde bulunuyor.
İnsan kadar, (bazen onu da geçen) bir
inceliği var.
Gençliğinde iyi bir ailenin içinde çok iyi
eğitilmiş. Hiç bir zaman, bir köpek olduğunu unutmaz,
alıngandır, onurludur, istenmediği zamanlarda hemen ortalığı terk eder,
geri dönmekte ısrar edip, ağlayıp, sızlanmaz. Daima ikinci,
üçüncü seçenek bulma yetisi vardır. İnsan
tiplerinden, zararlı, tehlikeyi ayırır, çöp toplayanlara,
dilencilere, boyacılara karşı hep tetiktedir. Kılığı, kıyafeti uygunsuz
olanlara tavır kor. Sahibince istenmeyen hareketleri zamanında terk
eder ve bir daha unutmaz.
Köpek olarak bir takım görevler
üstlenmek ister,
verilmezse kendince önemli olan davranışları yapar. Uzaktan gelen
köpek seslerine yanıt verir, gerekirse gidip bir şeyler yapmaya
davranır ama saldırgan, kavgacı değildir. Sulh sever, ne yapar ne eder
uzlaşır. Zaman zaman kendinden güçlü köpek
guruplarıyla raslaşırsa, onların sığamayacağı bir boşluk seçer,
bekler. Genelde kısa bir süre sonra nasıl olduğunu bilmem anlaşır,
koklaşırlar.
Şayet uzaktan bir kavga başlatılmışsa, gurubun
içinde
öncü olanı bekler, gözü de kestiyse acı bir hamle
yaparak yıldırır, homurdanarak yoluna devam eder. Eşliğinde gittiği, ki
saydığı kişi, her hangi bir saldırıya uğrarsa; canla başla, önce
yıldırma caydırma savaşına girer; zor durumu önler.
Çişini sınırsız kontrol eder, hiç bir
şekilde bulunduğu
çevreyi kirletmez. Gezinen tanıdıkla beraber olmakta bir
güvence bulur ama ara komutları dinlemez, gel denilince gelmez,
eskiden bunu da bildiği gerçek.
Bir kaç kere önemli trafik kazası
geçirmesi, derin
yaralar almasına karşın; otomobilin araç olduğunu, onu bir
insanın kullandığını bilir ve şoförlerin vicdanına sığınır. Hasta
köpeklerle koklaşmaz, yaklaşmaz. Kaniş tipinde ama ondan
büyük, görüntüsü ilginç ve
yalındır. Hırsız değildir, bir şeyi bir yerden katiyen aşırmaz.
Çok acıktığında kuyruğunu sallayarak, sokularak halini ima eder.
Sonuç; Çevreye, insanlardan daha
çok uyumlu ve
durum değerlendirmesi, onlardan gerçekcidir...
E. Aydın, 5mayıs1998
HAYVAN KARDEŞİMİZLE BİR SÖYLEŞİ
Nereden bakılırsa bakılsın, sizleri taktir etmemek
elde değil.
Sizler yaşayabileceğiniz şartlar altında
dünyaya gelirsiniz, doğa
kurallarını çok iyi bilirsiniz, ona uyum sağlarsınız, uyumu
sağlayamayanlar ölümü yeğlerler.
Kendi çokluğunuz içinde, yerinizi
bilirsiniz, gereğine
göre davranırsınız, gereksiniminiz kadar yersiniz, yarın, daha
ileri günler için kaygı çekmezsiniz. Yaşam
çizginizde prensipleriniz vardır. Hemcinslerinize karşı sonsuz
nobran değilsiniz, diğer cins canlılara karşı belli bir sınırda
saygılısınız. Aşklarınızda doğallık geçerli, sevişmeyi de kavga
kadar bilirsiniz. Birbirlerinizi aldatmaz, yapay tuzaklar kurmazsınız.
Cinsinize özgü karekter yapınızı içinde bulunduğunuz
her şarta göre değiştirmezsiniz. Öldürmek için,
silah icat etmez, üstün ve sömürgen olmak
için kanunlar koymazsınız, seçim yasalarınız basit
çıkar oyunlarıyla zedelenmemiş, siyaset sizin çokluğunuzu
kemirmiyor. Bir de bizlere kendisini insan sayan, insanlığa soyunan
bizlere bakınız nelerle uğraşıyoruz.
Artık bir ananın doğurmak için belli bir
süre beklemesi
gereğini unuttuk. Artık yumurtalar tavuğa varamıyor, kısa devrede
piliç ve yemeklik oluyor. Tarlalarımızın özü
tükendi, dinlenmeden doğurmaktan, tohumlarımız da soysuzlaştı sık
yenilenmekten. İlaçlardan, gübrelerden yiyeceklerimizin
özü kaçtı. Dahası zararlı oldular.
Çiçekler özgürce açıp, görkemle
dölleniyorlar her şey yapay, artık hanımlar bile doğurmaktan
kurtulmak üzere. Babalar, babalıklar, analar, analıklar artık
tarihe karışmak üzereler, soy ağacı bir fantazi olmak üzere.
Atomlar ve hücreler oyuncağımız oldu, yapının
özüne kurt
gibi daldık, kemirgenler gibi kemiriyoruz. Yalın doğayı karmakarışık
ettik, soyları soysuz ettik. Yer yuvarlağını, gök kubbeyi
kirletebildiğimizce kirletiyoruz, temizlemeye gelince hiç de
acelemiz yok diyoruz. Bu gidişle sizlere bile soluk alacak bir hava,
temiz bir yiyecek, arı bir su bile bırakmadan kendi darağaçları
mızı hazırlamakla uğraşıyoruz. O küçük insancık
aklımızla, doğanın bitmek üzere olduğunu sezinledik. Şimdileri
galaksilerde rahatça kirletebileceğimiz yerler keşfetmeye var
gücümüzle çalışıyoruz.
E. Aydın, Mavi Çizgi
Dergisi, Ocak1992
ÖRÜMCEĞİN
ÖYKÜSÜ ÜZERİNE BİR MİT.
ARAKNA.
Ror bölgesinde Lidya'da çok güzel,
becerikli bir kız
yaşardı. El işlerinde gergef ve iğne işlerinde O'ndan
üstünü hiç yoktu. Yeteneği ile
övünmesine övünürdü de.
Bir gün güzeller güzeli
ölümsüz
tanrıça Atenadan daha becerikli olduğunu söyler. Bunu duyan
Atena göksel hızla Lidya'ya gelir. Bir yaşlı kadın kılığında
Arakna'nın evine konuk olur. Sohbet sohbeti açar. Yaptığı el
işlerini ortaya döker.
Atena, çok çok güzel işler ve kızın cazibesi
karşısında şaşırır. O'nu örümcek kılığına sokar.
O gün bu gündür,
örümcek utanautana
gözlerden uzak yerlerde örgüsünü örer ve
yaşar. O, bizim Arakna'dır. (Lydia.Tanrıça Athena)
E. Aydın, 26Temmuz1999
İNSAN VE ÖRÜMCEK
İnsan ve örümcek arasında, çok
enteresan bir bağ
vardır. Örümcek gerebildiği ağ nisbetinde emin ve geniş bir
av ve yaşam alanına ulaşır. Tabiidir ki, bu iş sadece maddeseldir.
Ancak insan, yaşadığının bilincine varmak için ise
gönül iplerini gerer. Kurduğu kominikasyon
oranında, ruhen
dinç ve dinamik, güncel olabiliyor. Hatta çağdaşlık
bile bu ölçülerden soyutlanamaz.
Yazıyorsunuz, yazıyorlar. Yazıştıkça, pınarlarda olduğu gibi,
önce belirsiz, bulanık sonraları durula durula tertemiz bir doğa
kazanıyor. Demek ki akmak, devinmek, devindirmek, bir yerlerde bir
şeyleri arındırıyor.!.
Ola ki, kişi pınar niteliğinde yaratılmış olsun.
Aktivitesi, dolup
boşalma özelliği yoksa, teneke tangırtısı gibi monoton, bir
süre sonrada çekilmez olur. Böyleleri de
çevremizde az değil.!.
Bugünde platform sözcüğünü
taktım aklıma.
Aradım, karşılığı; sahanlık, tahta, boş balkon altı imiş. Acaba Evren,
Özal dün bu kelimeyi ve caydırıcı
sözcüğünü ne anlamda kullandılar? İran'ın,
tahtaboş'u, sahanlığı, merdiven altı neresi?. Orduyu
silahlandırıyorsunuz. Bu olası bir savaş içindir. Karşı tarafta
bunu ve daha fazlasını yapacaktır. İkisi de güçlü
oldukları kanısına varınca, savaş kaçınılmaz olacak. Amaç
savaş değil midir?
Ava çıkıyorsunuz, silahınız, cephaneniz
sırtınızda,
"gezintideyim" diyorsunuz?..
Sorulmaz mı, bu silah, bu cephane, gezinen kişinin
sırtında ne arıyor
diye?..
E. Aydın
KARINCA
Karıncalarda iletişim, koku alma, iz sürme,
engel aşma,
haberleşme, bireysel işlerde sorumluluk, mühendislik,
amölajman hizmetleri. Sevmedikleri kokular. İmece.
Yaptığım deneyler: Üç ayrı yuvada, üç ayrı
büyüklükte karıncaların farklı davranışları.
(a) Yuva: Küçük karıncalarkalede, bir kaya platosu
üzerinde, kimileri yuvadan dışarıya yiyecek artıkları
taşıyor, kimileri yuvaya yiyecek getiriyor, kimileri koşa koşa sağda
solda dolaşıyorlar, gidip telaşlı telaşlı birbirleriyle de
karşılaşarak, koklaşarak hemen ayrılıyorlar.
Kayanın üzerine kendime bir oturacak yer
seçtim. Ama
önemsemediler, benim de üzerimde dolaşmaya başladılar.
Sigaramın izmaritiyle taşı üzerine beni içine alan bir
çizgi çizdim. Oraya kadar gelip geri geri dönmeye
başladılar. Bir Antep fıstığını açtım, ortalığa bıraktım.
İlgisiz gezinen bir karınca önce yanından ilgisizce geçti,
sonra yine geldi tadına kokusuna baktı, yine gitti, bir başkası, her
halde görevli idi, zorlukla bir parça kopardı
götürdü. Kısa bir sonra paça görünmez
oldu ve yavaş yavaş yürütülmeye başladı ve tepeler,
hendekler aşarak kayboldular.
E. Aydın
MUT'TA MUT'UN KAYSISI
Bir yıl fazla, bir yıl kıt
Önce erik, sonra dut
Hak vergisi, bin bir tat
Mut'ta Mut'un kaysısı.
Yeşil yaprak alıdır
Ayva nardan suludur
Tadı şifa doludur
Mut'ta Mut'un Kaysısı.
Ne Malatya ne Iğdır
Hem beyaz, hem de aldır
Bir sarışın hoş yardır
Mut'ta Mut'un kaysısı (Yazan : Dede Papur Pide Fırını Ustası
Mut İçel)
Dün Mut'tan sizin yolladığınız iki koli kayısı
geldi;
açınca kayısıların üzeri karıncalarla
örtülüydü. Yeni bir kaba aktarmaya başladık.
Belliydi ki, karıncalar da Mut'tan geliyorlardı. Sağa sola dağılmaya,
sığınacak bir yerler aramaya kalkmadılar, özellikle de kayısıdan
uzaklaşmak istemiyorlar. Bize duyargalarıyla, sanki tanışıklık işareti
nanik yapıyorlardı. Her ne olursa olsun onları uzaklaştırmam
gerekiyordu.
Süpürgeyle kapı dışına kadar
götürdüm.
Dışarıda da karıncalar vardı. Daha önce tanışmış, savaşmıştık. İki
ayrı koloni karşı karşıya gelince, neler olacağını ilgiyle izlemeye
başladım. Bir tür savaş bekliyorum.
Kısa bir süre, kendi dillerince konuştular. Bizimkiler, geri
dönmek için hızla kapıya yöneldiler, arkasından
Adanalı karıncalar da sevinç çığlıkları atarak,
teklifsizce kutulara yöneldiler.
Bu öteden beri çok sevdiğim; yaşam
biçimlerini de
okuduğum, yaşam biçimlerini iyi bildiğim savaşlarını, yem
toplamadaki becerilerini, işbirliği, imecelerini,
mühendisliklerini, inşaat ustalıklarını, ara sıra yan gelip
yatmak, sarhoş olmak için termit adlı bir böceği
beslediklerini, onu ilkbaharda filizlere taşıdıklarını .
Uzun uzun, kafamda bir şerit gibi geçirdim,
ama ortada bir
gerçek vardı, ben bu hemşehrileri barındıramazdım. Hele hele
arkalarında bir ordu konukla gelince. Üzele üzüle
üzerlerine D.T.T. boca ettim, süpürdüm.
Her kayısı yiyişte, konuklara kayısı ikram edişte, ben hemşehrileri
anımsıyor, kayısının tadını eksikli buluyordum. Paylaşmanın tadını
gereğince alamıyordum.
Sabahın loşluğunda yollara düşen, en az
üç kilometre
mesafede ağaçlara tırmanan, dal dal gezip, tane tane toplayarak
koli dolduran, köyüne on üç kilometre mesafedeki
Mut'a getiren, otobüse yüklüce taşıma parası da
ödeyen; İbrahim'lere, Kerime'lere, Ayşe'lere, Zafer'lere,
Seçkin'ler'e, onlara gün boyu hizmet veren Deli Kara Eşeğe,
yorgun motorsiklete borcumuz, şükran istencemiz, söylemekle,
yazmakla ödeşilir mi?
Kayısı bizleri çok çok memnun etti.
Ama emek verenlere,
hele hele, üzüle üzüle ölümüne neden
olduğum hemşehrilerim karıncalara ne demeli! Yarab, bir
lokma için ne emekler gidiyor!.
İşlerinizde başarılar diler, herşeyin gönlünüzce
olmasını, sağlık içinde olmanızı yakarırız.
Ethem Hidayet, 5Haziran1999
MUT'UN DİŞDAŞ KÖYÜNDE HİNDİ
YETİŞTİRME
Bu köy yayladır, sulak, çayırlı,
engebelidir. Burada
oturanlar görenekleri hindi ve tavuk beslerler, her evin
kümesi vardır.
Havluları vardır ama kenarları tavuklara karşı korumalıdır. Mevsimlik
ve günlük sebze gereksinimlerini
düşünmüşlerdir.
Hindiler tembel hayvanlardır, ama akıllarına diyecek yok.
Üç beş yumurtayı yan yana görseler, hemen gurk
olasıları gelir ve yumurtanın üzerine inatla otururlar.
Bunun farkına varan köylüler, her gün
yumurtaları
toplarlar, imece suretiyle bir gurk hindinin altına on beş yumurta
yerleştirirler. Gurk sayısı başlangıçlarda on hindiyle idare
edilir. 150 Civcivle bizimkisi yaylıma çıkar ama sakin ve
düşüncelidir. Zaman zaman, yüksekçe bir
tümseğin üzerine çıkar, sürüyü
seyreder, aklı yetmemiştir ama, Allah için görevini de iyi
yapar. Bir hafta sonra, büyümeye başlayan palazlar
sürüden ayrılarak bir çocuğun gözetiminde yaylıma
çıkarılır.
Hindiye pekmezbiber karışımı zorla bir şurup
içirirler,
ayaklarından güçlü biri tutarak havada hızla
döndermeye başlar, bir kaç tur sonra, daha önce
hazırlanmış onbeş yumurtanın üzerinde otururken sarhoşluğu
geçer, ama hayvancık geçmişi unutmuştur.
İyi yolculuklar Selami...!!!
22 Gün daha yatar. İki veya üç
turdan sonra, üvey
ana olarak yaylıma çıkar, beslenmesi gerek, ya yumurtlamaya
oturacak, ya da pazara hazır olacaktır.
E. Aydın, 30Mayıs1996
RAHŞAN TEYZEM ve ÖZAL AMCAM
ELİYLE
ANNE BABAMA
Anneciğim, sevimli mi sevimli bir amca, kafesimizin
önüne
geldi, sessizce olanları izledik, görücüye
çıkmıştık besbelli.
Bir dizi konuşmadan sonra biz beğenildik, bir eve getirildik.
Görünüşe göre, aile bireyleri
bizi beğenmişti. İki
gün sonra, kafesimizin kapağı açıldı, dışarı
çıkmamız istendi, ben çıktım, yanımdaki arkadaş
çok beceriksiz bir şey. Yiyemiyor, uçamıyor, korkağın
teki. Onu da zorla çıkardılar, uçma denemeleri yapıyoruz,
kafesten çıkıyoruz ama, geri dönmek bir mesele. Ben, zor da
olsa yapabiliyorum ama bizim erkek bozuntusu, alanı tutturamıyor, ya
pas geçiyor ya da alanı tutturamayıp düşüyor.
Evdekiler bizim civciv olduğumuzu unuttular galiba. Bizi muhabbet kuşu
sanıyorlar. Hepsi de bizden mutlu. Daha yakından sevmek istiyorlar.
Halbuki sen, bize böyle bir şey
öğretmemiştin. Yaklaştık,
ellerine aldılar, okşadılar, önce korkmuştuk ama, olanları biz de
sevmeye başladık, çok samimi olmuştuk. Bir gün, bir yabancı
da geldi, o da birimizi yakalamak istedi. Benim kuyruğumun en
güzeli ve henüz tek olanı, onun elinde kaldı. Şimdi bir tavuk
civcivine döndüm, uçuyorum ama yön
değiştiremiyorum. Anneciğim, bizim durumumuz ne olacak acaba, kuyruğum
çıkacak mı? Amcayla, abla büyük doktormuş ama, ben
onlara bunu soramıyorum, dilimi anlamıyorlar, su istediğimizde yem
veriyorlar, bol bol yeşillik ikram ediliyor, yiyoruz seviniyorlar,
zararı olur mu acaba? Ara sıra, yakında bir ressamda, bizim
akrabalar yaşıyormuş, onlardan duyduk. Rahatları da iyi imiş. Keşke
bizi de alsalar oraya, burada işler ters gibi geliyor bana.
Bize aynı adresle acele bir yanıt ulaştır.
Öperiz.
Kuyruksuz
Civciv
E. Aydın.
KARIŞIK VE AYDINLIK BİR RÜYA
Sokrates'i okuduğum bir gecede, O bana geldi.
Boşlukta seçilebilen
görüntünün dışında
dalgalanan bir lekeydi fuluğ. Sonra seçikleşti, yaklaştı,
anlamsız ve derin boşluğa bakıyordu. Göz göze geldik.
Belirsiz ve çağırgan bir gülücük geçti,
heyecanımı cesarete dönüştürdü. Yaklaştım selam
verdim yerlere kadar eğilerek. Bir baş işaretiyle karşılık verdi.
Sizin tanrı Zeüs'le konuşmanızı okudum,
çok etkileyici
buldum dedim.
Ben hiç yazıt bırakmadım, bütün
zamanlarda insanlar,
ürettikleri tezleri bana dayandırarak beni
büyüttüler. Tanrıyı da öyle bulmadık mı? Ben,
filozof Eflatun'un ürettiği bir kişiliğim, devlet teorilerini
yazarken sık sık beni devreye sokması inandırıcı olmak istencesinden
kaynaklanır.
Yani siz siz değil misiniz, Zeüs'le
konuşmadınız, ona "şans, kader
ne demektir, bunun dağıtımını en büyük tanrı olan sen
yapmıyor musun?" demediniz mi?
Hayır onun ayrı bir tanrısı, ilgisi var.
Öyleyse "sizin
büyüklüğünüz nerede
kaldı?" deyince Zeüs size kızmadı mı? sonra sizi kovmadı mı?..
Çağlar boyu beni eflatun kullandı, şimdileri
kullanıldığım
gibi. Kendisi güçlü bir sofistti, benimle
büyüdü, yani ben doğdu dedi.
Fuluğlaştı, yüzü güzelleşti, saçları bukle bukle,
Boticelli ve Venüs oldu, dalgalandı, Leonardo, Monaliza olurken
asimetrik bıyıklarıyla zamana kaydı. Meriç oldu,
Tütüner oldu, Akbulut oldu. Eyvah görüntü
yitiyor derken Anamur oldu, durakladı. Filmin, termodinamiğin ikinci
yasası gereği geriye kaymakta olduğunu gördüm, uyandım
sizleri gördüm.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Hep merak ederim, rüyalar olmasaydı, şu zavallı
bizler, hem
dünde, hem günde, hem de yarınlarda yaşama duyumsamasının
görkemini yaşayabilir miydik?! Bellidir ki, rüyalar da,
dayanıklı olmasa bile verelerden hareket ederler. Eğer aklımız,
eteğimize doğru boy veriyorsa, huri melekler görür,
bastırılmış bin bir hoşluğu gerçekte yaşarız. Mal mülk
konusu da öyle, İspanya'da şatolarımız olur.
İnsanlığa, gelecek kuşaklara dönük bilgi
istencemiz varsa,
varsıl da değilsek, geceler ne güzeldir, ay, yıldızlar, kaos
uzaklıklarını yitirirler, yahut da biz onlara kadar
büyürüz. Eşkere bir dost, geçmiş güzel
günlerden bahsederken, Müderris Oğul Kitaplığı'ndan kitap
okuduğundan dem vurmuşsa ve siz de böyle bir şeyi zaman zaman
kurmuşsanız kafanızda, olmayan, olmayacak olasılıklar çocuksu
bir çizgide sarar da sarar!
İşte tam da böyle bir rüyanın fuluğ
derinliklerinde kolan
vurup, zevkler içinde uçar ve nihayet tatlı bir iç
rahatlığıyla uyanınca, gerçeklerle burun buruna gelince,
hayalleri geri getirmek için tekrar umarsız çabalar
vermeye başlar, elinizde bulunan basit olanaklarla, uzun ve zor
günlerde ve gecelerde size beşiklik etmiş kendi coğrafyanızda,
doğduğunuz yerde, bir karış toprağınızla, Ata nal çakılmış,
kurbağa ayağını uzatmış örneği, yekinirsiniz umutlara. Umutlar ki,
sizlerden dağlar kadar yüksek. Ama olsun, hayal yiğidin katığı, ye
Hamit ye.... Yine de kitaplık, on on beş öğrenci barındıran yurt
kurulur. Vakfın başına, araştırmayı seven, alçak
gönüllü, özveri sahibi, kitap kurdu birilerini
düşünür. Kendine açarsınız, beklenti gocamaz.
Yıllar sonra bir daha agşıtırsınız, yarı sitem yarı ciddi tekrar
yazarsınız. Artık o yörenin ekşilerine, geçmişin
bıraktıklarının peşine düşmüş, Karacaoğlan'ın şiirlerinin
namusunu nasıl koruruz düşüncesinde, özneyi yitirmiş,
kalıcı sandığım bir öneriyi düşünmeye zaman bulamaz.
İşte bu çizgide, işte yüksek duyguları, yol yöntem
değil, yolsuzluk öldürür. Rüya ve hayal
ürünü burada biter. Havaya bakıyorum, yağış yok ama
puslu, ilerisi gözükmüyor. Cumhuriyet gibi, devlet gibi,
partiler gibi, gelecek gibi..... Ama Ethem Aydın olarak seni sevmekle
ışıklı, ısılı ve yazma gücündeyim.
Daha şimdiden taa uzaklarda bir dostun beni
okuduğunu umarak, rahat,
yeni rüyalara dalacağım. Seni, yeni yıl için öper,
sağlıklı günler dilerim.
E. Aydın
KELEBEĞİN RÜYASI
Gerçek olsa, siyaset krizalit dönemini bitirse.
1923 kuruluş
1924 eğitim birliği
1927 yeni yazı
1940 Köy enstitülerinin kuruluşu
73 yıl okuduğumuz yetsin artık!!
Kozamızı delip, mavilere özgürce kanat açsak
Benek benek kanatlarımızla
Onuncu yıl marşını,hep bir ağızdan tekrar söylesek
Çoşkuyla gülsek ağlasak
ÇIKTIK AÇIK ALINLA, O YILDA HER SAVAŞTAN
ON YILDA ONBEŞ MİLYON GENÇ YARATIK HER YAŞTAN
BAŞTA BÜTÜN DÜNYANIN SAYDIĞI BAŞKOMUTAN
DEMİR ĞLARLA ÖRDÜK ANAYURDU DÖRT BAŞTAN
TÜRKÜZ, CUMHURİYETİN GÖKSÜMÜZ
TUNÇ SİPERİ
TÜRKE DURMAK YARAŞMAZ, TÜRK ÖNDE TÜRK İLERİ
BİR HIZLA KÖTÜLÜĞÜ GERİLİĞİ BOĞARIZ
KARANLIĞIN ÜSTÜNE GÜNEŞ GİBİ DOĞARIZ
TÜRKÜZ, BÜTÜN BAŞLARDAN ÜSTÜN OLAN
BAŞLARIZ
TARİHTEN ÖNCE VARDIK, TARİHTEN SONRA VARIZ.
ÇİZEREK KANIMIZLA ÖZ YURDUN HARİTASINI
DİNDİRDİK MEMLEKETİN YILLAR SÜREN YASINI
BÜTÜNLEDİK HER YÖNDEN İSTİKLAL KAVGASINI
BÜTÜN DÜNYA ÖĞRENDİ TÜRKLÜĞÜ
SAYMASINI
ÖRNEKTİR MİLLETLERE AÇTIĞIMIZ YENİ İZ
İMTİYAZSIZ SIZ SINIFSIZ KAYNAŞMIŞ BİR ÜLKEYİZ
UYDUK,GÖRÜŞTE,BİLGİYE GİDİŞTE ÜLKÜYE BİZ
TERSİNE DÖNSE DÜNYA YOLUMUZDAN DÖNMEYiZ
Kelebeğin rüyası......
E. Aydın, 25Nisan1996
BENDEN SİZE
Bir rüya gördüm, hayırdır inşallah.
Evet evet, yanlış
değil bir rüya görülen. Rüya gördüm diyen
kim biliyor musunuz? Ethem Aydın.
Demek ki oda şu yıllar boyu renkli bir rüyaya
hasret gitmiş. Bu
mektubu teşekkür babından ele almıştım, görüyorsun ne
kadar derinden taramaya başladım. Ne yaparsın, içimden doğruyu
söylemek geçti.
Doğruların bu denli tehlikeli çevre kirliliği
yaptığı bir
ortamda, zavallı insancıklar yaşamın özünde olan ama
toplumların hep zorladıkları, öz bene inmek suçunu işledik.
İnsan sevgisi olmasa yaşamın ne tadı kalırdı?
Geveleyip duruyorum görüyorsun, nedeni ise
bizler sevmeye,
sevilmeye hasretiz. Yoklukta çokluk bir garip geliyor. Mutluluğu
uzakta anlatırlar isteyince, özden isteyince ondan yakın ne var
acaba.!
Çevrenin kem bakışlarına karşın katılaşmış
tabulara karşın,
hakim çizgileri yıpratmadan balonlu hoş bir zaman
geçirdim. Bunu sana senin orada olmana, inceliğine ve
özverine borçluyum. Binlerce teşekkürler. Bu kadar
içten sevgiyle dolu mektuplar yazarken, düşünmeden
edemiyorum. Acaba bu mektubu üçüncü göz
okusa durumu nasıl değerlendirirdi? Görüyorsun ben ve biz
demeden ne kadar korkuluyor.
Zaman büyüyor, günler oluyor,
otobüs
yürüyor, aralık büyüyor, kilometreler oluyor ve sen
büyüyor büyüyor sevgi oluyor, özlem oluyorsun,
artık seni içimde duyuyorum.
E. Aydın, 9Ekim1990
BİR YAKIN RÜYA
Galiba Mersin'de kardeşim Kemal'in evindeyiz. Bol
ışık var, yüzler
seçik ve gülücüklü.
Ben salonda şimdiki gardrobun yerinde pencereye
yakın iki veya
üçüncü sandalyede oturuyorum, yanımda Kemal'le
konuşuyoruz, bir başka akraba da olabilir. Kapı yanında bir sandalye
sıkışması olduğunu kardeşimin işaretiyle anladım. Baktım Doğan Atlay'ın
başını saçından tanıdım. İlgilenmek için kımıldadım.
Kendisiyle galiba konuşamadan mekan değişti. Bir takım ilgilenmem
gereken kişiler oluştu. Çok kalabalık olduğundan oturacak yer
bulunup bulunamayacağı tedirginliği içindeyken,
görüntüde kopukluk oldu. Bir loş odada bir arkadaşla
veya daha önceden tanıdığım bir erkekle beraberiz. O bir şey
arıyor, ya sigara ya da ona benzer bir şey. Bir gardrobu açıyor,
araştırıyor, gizli bölümlere başlıyor. Gizlilik akorduyon
gibi körüklü bölümler içinde
dokundukça yeni şekiller alıyor. İşte o sırada loşluğun
içine kapıdan daha önce tanıdığım bir hanım giriyor. Galiba
evin o bölümüyle ilgili, ben karşıda pencereye yakın
kapıyı gören pozisyondayım ama diğer kişi göremiyor, bakışma,
gülüşme dekor değişiyor. Biz dış mekandayız, yokuşu olan bir
yol, bir kalabalık ve Hüseyin Gezer'le görüşüyoruz,
esinleşiyoruz. Bana gelmesini söylüyorum, galiba Akademi gibi
bir yere gideceğini, ama muhhakkak geleceğini söylüyor.
Ayrılırken, eğer istersen gel ama eğer işlerin yoğun olursa
gelmeyebilirsin diyorum. Ben bir yerlerde takılıyorum, beklenti
yerinden uzak, kalabalıklarlayım. İçimde verilen randevular
nedeniyle bir sıkıntı, ama koşulumu hatırlıyorum, rahatlıyorum.
Hayırdır inşallah.
E. Aydın, 21Ekim1994
BİR İLKBAHAR RÜYASI
(31MART1999 akşam ve gecesi geçer).
Ben balköseyi, içten/aşk/kertesinde
sevdim, severim de...
Bilirim ki sevgi kolay oluşmaz. Dolu dolu yürek ister. Sıcağı
soğukla denkleştiren, olumsuzu olumluya taşıyan.!! (*)
Ali Aydın akrabamdır. Babası Necmi bey, benim
yiğenim Nihal'in beyi
Feyyaz'ın kardeşidir. İnsanlar değer verdikleri kişilere karşı, duyarlı
olurlar. Bu yazı onun için yazıldı. Görüldü ki;
Ben sizden daha çağdaş, özgür, art niyetsiz olabiliyor
ve sizlere duygu ve yerine gelememiş beklentilerimi yazıyorum. Yani
sizi hala sevebiliyor, dostluğunuza gereksinim duyduğumu kanıtlamaya
çaba veriyorum.
Olaylar gerçekte en ağır bir Nisan
şakasıydı... diyorum. Sizleri
seviyorum, sevginin bedeli olmalı..!
Sayenizde çok görkemli, hayat dolu bir
bahar rüyası
gördüm. Ama rüya kelebeğin mi, benim mi belirsiz.
Öperim.
E. Aydın, 31Mart1999
DEYİNTİ
Oturdum, düşünüyorum. Neyi
düşünüyorum?,
hayret kendimi kuşatılmış hissediyorum! Nerede, nasıl? kanıt yok!
Geçmişe gidiyorum, fuluğ! Güne bakıyorum, ele gelir bir şey
yok! Yarınlara sığınmak istiyorum, tutunacak dal bulamıyorum!
İnsan dünde, günde, yarında olabilir mi? O da anlamsız!
Öyleyse nerdeyim, neyi istiyorum? Yanıt yok!
Düşünmekten vazgeç diyorum,
beynimde kıpırtı var!
Oku diyorum, tümceler, maskaralık edip yer
değiştiriyor. Okuduğumu
anlayamıyorum! kalkıp göbek atmak istiyorum, ses ve oylum
bozuk! bir şeyler atıştır diyorum, neyi atıştıracağımı bir
türlü bilemiyorum! Kendimi ekmek yerine mendili kemirirken
yakalıyor, gülüyorum!
Yürüyüşe çıkıyorum, yol
yetmiyor! Kafamda bir
bozuk şerit!
Telefon çalıyor, tavana yapışıyorum,
açıncaya kadar
kapanıyor! Çalmıyor ona da, aramayana da bozuluyorum!
Yoksa ben bozulmuş muyum diye telaşla ayağa
kalkıyor, edavatlarımı
dinliyorum, hayır her şey yerli yerinde, tıkırtıkır, hem de domuz gibi
çalışıyor!
Kırk birinci sigarayı yakıyorum, yakmak istiyorum,
son kibrit yanıyor,
başından kopup pantolonumu yakıyor! Fırttırmamak için
otobüsle yolculuğa çıkıyorum, elimde bir börek, bir
meyve kutusu, naylon çöpü düşmüş, ağzını
açmaya çalışırken, gömleğime bir damla, doğrulurken
bir büyük damla da pantolona! Tepem atıyor, hepsini
üstüme boca ediyorum, bir otobüs dolusu seyircisi
önünde! Sakinleşiyor, bu olanlar sanki bana olmamış gibi cama
yaslanıyorum, kırları seyrediyorum!
Aa Aa ne göreyim uyumuşum, rüyamda sen!
Öyle bir rahatladım ki, öyle bir
rahatladım ki!
Dostlar buna bağımlılık diyorlar! Bunun neresi
bağımlılık Allah aşkına
siz söyleyiniz.!
E. Aydın
ASLAN YÜREKLİ YİĞİT DOST
Sevmek, sevmek, sevmek, sevilmek; zor zenaattır.
Yürek ister, bıkmayan emek ister,
<Gazanferane> savaşım, tek
seçenek, doğru seçenek.
Pınarların kaynağına ulaşmak için, akıntıya
karşı yüzmeyi
göze almak gerek...
Adamın biri, bir rüya görmüş; Bir
bilge kişiye danışmaya
gitmiş. "Rüyamda, renkli bir kelebektim, ılıman mavi bir gök
yüzünde yumşak dönüşlerle uyumlu, oylumlu, yeşil
bayırların, binbir çiçeklerin üzerinde, giz dolu
kokuların termiğinde, alçalıp yükseliyordum, sanki
hiç ağırlığım yoktu" der..!!!!!!!
Bilge: Bu senin rüyan mıydı, kelebeğin
rüyası
mıydı????!!!!
Biz öğretmenler, hep kelebeğin rüyasını
gördük,
boşluklarda, boşluğa sanısıyla uçtuk. Mutluyduk...
Sizlerse, kendi rüyanızla mutlusunuz.
Görülen, bürüncekli bir
rüyadır, yaşamın
kendisi gibi sanal, kendisi gibi paradokslarla dolu bir rüya..
Varlık, sıradandır. Her doğan bir varlıktır. Varlık
"özün"
dışında bir saksıdır. Öz kol atıp, dallanıp mavilere
tırmandıkça kişilik, insana doğru yol aldıkça;
Gazanferane savaştıkça; Öz büyür, insanlık
büyür, biz büyürüz
Size yapmakta olduğunuz; "insanlık için
değerli edimleri"
yaptıran sevgidir,
İnsanlığın vazgeçilmezi, yapıştırıcısı, zayıf
çekim
gücü, <<Sevvvgggi>>'dir.
Yaşamı dürüstçe algılayabilen,
edime çeviren
sizlerle öğünmek, ana babalardan, çapı ne olursa
olsun, öğretmenlerin, vatanın ve insanlığın hakkıdır diye
düşünüyorum.
Güzellik daima ayrıntıda, kıvrımların
arasındadır, görenlere,
duyanlara binlerce şükran...!!!!!
Yine, yeni yıllarda, "İdeo"daki insana koşmayı
sürdüreceğin
umuduyla.
E. Aydın, 22AralıkI998
BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ