bölüm-2 kapak
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm


BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri



EĞİTSEL-FELSEFİ  MEKTUPLAR-1


    EDİTÖRÜN NOTU:
    Genellikle içerisinde şahıs isimleri geçen yazıların bu esere dahil edilmemesine gayret gösterilmiştir. Ancak, yazı esas itibarıyla bir fikir veya düşünce yazısı ise, eğitsel içerik taşıyor ise, veya Ethem Aydın'a özgün bir düşünceyi ifade ediyorsa bu yazı esere mecburen dahil edilmiş, fakat şahısın isim veya soy ismi silinerek yerine (*)  işareti yazılmıştır. okuyacağınız yazıların herhangi bir yerinde (*) işareti görüyorsanız: ya mektubun o bölgesi okunamamaktadır, veya bilgisayar dosyası bozuk olduğu için mektubun o bölgesi kayıptır, veya bir şahısın ismi veya özel bilgisi editör tarafından okuyucudan gizlenmiştir.

    Eğer şahıs isimleri kitabın herhangi bir yerinde yer alması zorunlu ise, ismi geçen şahıs ile önceden mektup, email veya telefon ile temas edilerek isminin eserin içinde kullanılması konusunda kendisinden izin alınmıştır. Daha önceden bir dergi veya gazetede yayınlanan yazılarda bu kurala uymaya gerek görülmemiştir. Özel ve kişiye özel yazışmalar  burada yayınlanmamıştır.

    Ethem Aydın'ın yazmadığı, başkası tarafından Ethem Aydın'a yazılan mektupları yayınlamak etik olmazdı. Ya mektubu yazan her bireye ulaşıp yayınlanması konusunda tektek izinlerinin alınması gerekecekti veya hiç biri yayınlanmayacaktı. Bunlar esere hiç dahil edilmedi. Sadece gelen mektupların kimlerden geldiğini vermek ile yetiniyorum (alfabetik sıra iledir) : Abdulkadir Kaçar, Ahmet Küstü, Ahmet Taner Kışlalı, Ali Canpolat, AynurHicahi Kadakal, Ayşe  Hidayet Kerime Uysal, Çetin Yiğenoğlu, Bülent Ecevit, Berrin Karaküçük, Birsen Koç Kiraz, Burhanettin Bigalı (kolordu komutanı), Clauda Tayon, Doğan Akça, Doğan Atlay, Doğanay Saygılı, Edip Sezer, Erol Aydın, Ethem Durukan, Faruk Çağla, Fazıl Tütüner, Fermansu, Feyyaz Kadri Gül, Fikri Sağlar (Kültür bakanı), Frans(*), Gültekin Sürmeli, Galip Oğuz, Gesam Ressamlar derneği, Hüseyin Şahinkaya, Hüzeyin Gezer, Hacı Angı, Haldun Nazikör, Handan Tunç, Hasan Kavruk, Hilmi Dulkadir, İbrahim Bayram, İhsan Yücel, İsmet İnönü, Kırşehir valiliği devlet Güzel Sanatlar Galerisi müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kadri Gül, Kazım İlkhan, Kiyoteru Fujita, Leyla Balköse, Mehmet Öztürk, Mehmet Yılmaz, Meriç Alkan, Mersin Barosu, Mersin Belediye Başkanı Okan Merzeci, Mersin Liseliler Derneği, Milli Güvenlik Konseyi, Molteni Franco, Molteni Franco, Muzaffer Kılıç, Naci Köprülü, Nazlı Ecevit, Necmettin Önel, Nejat İslimyol, Nermin Ergenekon, Nurdan Çakır, Nuri Abaç, Pertev Taner, Pertev Taner, Süleyman Sevim, Sevgi Uyar, Sevim Gürsoy, Tülay Gül, TBMM başkanlığı, TCDDY 6.ıncı Bölge Müdürlüğü, Teoman Sungur, Tevfik Yavuzer, Turhan Soylu (MEB), Wille (*), akrabalar, imzası ve ismi yazılmamış veya yazısı okunmayanlar.
    Gelen mektuplarda genel olarak konuların dağılımı sıklık sırasına göre şu şekildedir: Belirli bir konu hakkında düşüncesini danışmak, felsefi tartışmalar, kendi hayat hikayesi veya problemine çözüm aramak, resim sergisi açılışı, yazdığı şiiri göstermek, yorum talebi ve bir mekana davet.
    Ayni şahısa hitaben yazılan veya içerik olarak birbirlerinin devamı olan yazılar tarih sırası ile esere dahil edilmiştir. Yazılı materyallerden büyük kısmı Ethem Aydın tarafından tarih atılmadan yazılmış olduğu için yazıları tarih sırasına sokmak her zaman mümkün olamamıştır. Bazen tek bir yazılı belgenin dahi hangi tarihte kaleme alındığını bulabilmek için bilgisayarın kayıt sistemine girilerek o yazının hangi tarihte yazıldığı tespit edilmiştir. Aşağıda okuyacağınız yazılardan bazılarına bu şekilde tarih verilmiştir. Tarih, orijinal mektubun sağ üst köşesinde olsa bile, buraya yazılırken, standardizasyonu sağlamak amacı ile, mektubun tarihi, yazının son satırına yerleştirilmiştir. Eğer mektup ayni bireye yazılmadıysa veya genele hitaben yazılmışsa tarihlendirmeye özen gösterilmemiştir.
    Ethem Aydın'ın bazı kelimeleri söyleyiş biçimi, kendine has olup, bu değişik seslendirme Ethem Aydın'a özgül bir ağız oluşturur. Bu söyleyiş biçimini alt kuşaklarıma bilgi vermek amacıyla aktarabilmek için kullandığı kelimelerden bazıları imla kılavuzuna aykırı olmasına rağmen olduğu gibi bırakılmıştır. Yumuşak yerine yumşak, bugünkü yerine bugünki, sevmeyi yerine sevmeği, coşmak yerine çoşmak kelimeleri aynen bırakılmıştır. Bunun dışındaki yazılarda sadece imla hataları düzeltilmiştir. Zaten çok az imla hatasına rastlanmıştır. Çok gerekli olmadıkça cümlenin yapısına dokunulmamış, cümlenin iskeleti orijinali gibi korunmuştur. Nadiren bazı cümlelerde dır, diğinde, maktadır, ile, ve, gibi bağlaç ve/veya mastar ekleri ilave edilmiştir. Bu müdahale eser boyunca sadece çok zorunlu olan 161 tane cümle üzerinde yapılmıştır. Okuyucunun yazıların orijinalliği konusunda tedirgin olmasına gerek yoktur.
    Eserin tamamı boyunca okuyucunun sorması muhtemel soruları araya girerek "Editörün Notu"  başlığı vererek cevaplanmıştır. Mektuplardan bazıları Ethem Aydın tarafından yayınlansın diye yazılmamıştır. Ancak taktir edilirki, hangi mektubunun yayınlanması için yazıldığını bilinemezdi. Kimseyi incitmediğimi umarım. 
Murat Aydın, editör


    Kalemle kağıt hep var olacaktır.
    Uygarlık ne denli ilerse ilerlesin, insanlığın geleceği, yazılanların sorumluluğuyla bağıntılıdır.
    İsa'dan öncesinin, teknolojik ve bilimsel vereleri hala severek okunabiliyorsa; bizlere sayılamaz bilgileri ulaştırıyorsa, gelecek zamanların da, ışığı, aydınlığı şimdi yazılanlar olacaktır.
    İlk insan önce işaretlerle anlaştı, sonra dili buldu, sonra işaretlerden başlayarak yazıyı geliştirdi.
    Zamanımıza değin, bu öğeler, insanın olmazsa olmazlarıdır.
    Bu gerçek, bilim ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, iletişim ölümsüz; söz ve yazıyla yarınlara ulaşacaktır.
    Ulus devletler bu düşünceyle, eğitimde okuma yazmaya gereken önemi verirler. 1928'lerde Latin ABC'si, bir bayram şenliğiyle bütün yurda, yediden yetmişe büyük coşku yaratmıştı.
    Ülkemiz insanları, işte o tarihten beri okur yazar olabildik. Bir sanatçı olarak, düşlediğim kurgu, yanılgılarla bezenmiş belki de çocuksu olabilir. Ancak yazmakda, böylece sosyal yapının çekirdeğinde, değişmezinde,ailede, süregelip, süregiden benlik kargaşasını, bilimin ışığında yorumlamayı deneyeceğim.
    Ama yazılacak o kadar anı var ki, hangisi okuru sıkmaz ayrımına varmakta zorlanıyoruz. 
E. Aydın, 24Temmuz1994

SEVGİLİ DOSTLAR
    Ben bir öğretmenim. Her koşulda öğretmekle yükümlüyüm.
    Sizi de canım kadar sevdiğime göre; gerçekleri açık açık konuşmam gerekiyor..
Bir soru; mektup nedir?
Niçin yazılır?
İçeriği nasıl oluşur?
Ne zaman angarya olmaktan kurtulur?
    Mektup, birinci kişiler arasında bir iletişim aracıdır. Konusu duygusal ve işlevseldir. Onun için özellikle hep beklenir. Kişiye özeldir. Giz vardır, gizlilik vardır.
    Karşınızdaki kişiyi, çok incelikli, saygılı, sevgi yüklü övgü ve sevgi sözcükleriyle ama tanıdığınız kadar gerçekçi, övgüsüz, abartısız, edebi imgeler ve simgelerle, bazen de anılarla bezeli, unutulamaz, unutulmamış tümcelerle, sözcük sözcük, ölçülüp biçilmiş, içtenlikli, kuyumcu elinden çıkmışcasına özenli olmak koşuluyla yazılmalı.
    Yazım kuralları, noktalar, virgüller, ünlem işaretlerini yerli yerinde kullanarak, güzel Türkçe'mize böylece saygılı olunmalı. Yazarken, karşınızdakini düşünüp, kendinizi kanıtlamalısınız.
    Eğitim ve öğretim bu amaçlar için önemlidir ve yapılması zorunludur. Sıradan olmaktan, bir varlık olmaktan, özünüzü büyüterek kurtulabilirsiniz.
    Ölümlü yaşamın değeri, özle ölçülür. Yoksa sadece doğulup ölünmüş olur ki; hayvanlar da böyledir.! Eğer isterseniz, bir başka betide açıklamaları sürdürebiliriz. Sizleri öper, renkli bir dinlence geçirmenizi düşlerim.
NOT: Bu beti iki saatte yazıldı. Ama yine de yazın kuralları tam anlamıyla oturmuş değil. Büyük bir bilgin arkadaşına yazdığı mektubum altına böyle özrünü yazmış: Kusuruma bakmayınız, daha kısa yazmak için zamanım dardı.
E. Aydın, 29Haziran1998

   b2-1 Gözler görür, gönüller sever, eller elleri tutar duygulu, ebencet hislerle, insanlar, insancıklar, dünleri arar yarınlarda, kum tanelerine harç konur, davul vurur gümgüm, sesler gelir Mut'lulardan, mutlu, umutlu. Zaman içinde zaman kımıldar, Karacaoğlan gelir 100 yılların ötesinden, ozanların sesinde dizesinde, sazında.
    Bir ezgi sunulur, içli, içtenli, gönüller duymaya açık. 1 yaştan, 80 yaşa, 100 yaşa selam. Zaman ılkımını almış, kımıldar yavaş yavaş. Zaman, (o) üstüdür, (o) altıdır zaman. Ozan zamanda gezendir artısız, eksisiz. Zaman zaman içinde, onun içinde, duman olmuş bir kişi elinde sazı, sazda teller, tellerde ses, tınlar tınlar, aşk olur perde perde, ağaçlara, dağlara, güzellere. İçten bir deyiş akar, pınarlar kadar duru.
    Güneş büyür büyür. Herşey güneş olur. Güneşe karşı ay olur, aya karşı ağaç büyür. Güneş küçülür küçülür, bir ruh olur yaprakta.
    Mut'ta doğma, Hatice'den olma, okumuş mu okumuş, cahil mi cahil, yeşil mi yeşil, sarı mı sarı, var mı var, yok mu yok. Babam 1867-1949 ölüm-doğum.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Sevgi umarsız bir yükselmedir, yüceliktir.
    Ermişler, evliyalar, embiyalar, aşıklar yer çekiminden, (toplumun yargılı kural ve kuramlarından) kurtulabilen, anonim çizgisinin özgün yörüngesinde yer alabilen saygın kişilerin adlarıdır.
    Yükseklikler esintilidir, fırtınalıdır. Esintiye karşı yürüyebilenler yüksek ve yüksekliklerde yaşarlar. Şimdi hepinizi daha çok seviyorum.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Ben yetmiş iki yaşında gözüküyorum. Özgürce düşünerek, bu epeyce uzun sayılan zaman içinde neleri öğrendiğimi soruyorum kendime? Önce şunu açık kalplilikle demeliyim ki, boooomboş bir zaman geçirmişim. Bir su kabağı gibi sadece görüntü. Kültür birikimim, dini inançlarım yok denecek seviyede. Akademik kılasik eğitinin, bilimsel öğreni, tarih, coğrafya, hukuk, matematik, fizik, kimya, toplum bilimin evrelerinden yoksunum. Ama yaşamı seviyorum, yaşamayı seviyorum. Bunun için hep dikkatle kendi yargılarıma göre çarelere baş vuruyorum. Yiyor gereği kadar ya da yapıma uyduğu kadar yiyorum, uyuyorum, yürüyorum, su içiyorum. İlk gereksinimlerimi bir böceğin, bir hayvanın, bir bitkinin duyarlığı içinde dengelemeye özeniyorum.
Kafamda oluşan gerekçeler bilimsel değil, hepsi duyumsal. Okuyup öğrendiklerimle bile çelişik uygulamam. Zamanlama, pilanlama, hesaplama bende kısa.
    Tipik bir anlayışla, hemen hemen her şeyi, yeniden keşfetmek bir garip tutkum. Böylece bir şey, bir olgu, bir yargı, benim için çok yönlü bir sentezle özümsenebilir. Bu da daima geç kalmayı getirir. En basite indirgersem, yön bilgisi ve duygusu bile benim için göreceli. Doğruluğu kanıtlanmış bir olgu her defasında kararsızlığa sürükler beni. Elimdeki yarım verelerin ışığında, tanrıyı, tanrı fikrini, yaratılışı, yaratılışın nedenlerini, sınırlı süregenliğini, kimyasal, fiziksel, biyolojik olayların gerçekte nedenlerini, doğumu, ölümü uzun uzun sorgularım. Görüntülü sevgiden yoksun olduğumu bildiğim halde, salt sevgiyi irdelerim. Sevgiyi severim. Sevenleri severim. Sevgiyi yine evrensel nedenler içinde yoğunlaştırmak isterim. Aslında açıklayamadığım özde bir şey var. Ben sevgiyle doluyum, her nesneyi, her objeyi sonsuz seviyorum. Ama alışılmış görüntüden yoksun. Vatanı severim, devleti severim, ülkem için öz emek vermişleri severim, insanlık için küçük bir hizmet vermiş herkesi severim, canlı olmayı, bütün canlıları severim. Tekmil doğayı, kimselerin sevemeyeceği kadar severim. Tanrıyı, varlığından kuşkulu olmama karşın, severim. Onu sorgulayanları da, inananlar kadar severim. Sevgiyi, onun uzantısı ve bir endikleyicisi olan aşkı doğuştan beri delice, mantığı bile kenara iterek severim. Ve derim ki, ben bir divane aşığım.
    Birey olarak onu duymadan, onu düşlemeden, onu sıradan bir nesneye yüklemeden bir küçük anım geçmez. Önceleri cinsel dokunmayı amaçlardım, her tür dişiye ilgi duyardım. Sonraları gerçeklerden ayrılarak kadını, insan türünden ayrı bir varlık olarak, doğal insan ihtiyaçlarının sadece göze ve duyguya hoş gelenlerini yapan ideal ve estetik kurguya götürdüm, öyle görmek istedim. Onu putlaştırdım. Hala da bu çizgide düşünmek bana haz verir. Yine bu nedenle kadınlarla aramda kendiliğinden ekzantirik, geçilmez bir tampon bölge oluşur.
    Çocukluğumda bilimsel olmayan, duyumsal ve fakat içten inandığım konuları çevreme aktardığımda, yahut da yarım bilgimle düşlerimi anlattığımda, bilgisiz, ukala durumuna düşerdim. Okul sıralarında derslerim, resim de dahil, hemen hemen hep başarısız olurlardı. Sınıfları bin zorlukla geçerdim. Kendimi bildim bileli hafızam, yani belleğim, çok çok zayıftı. Yine hiçbir konuda birileriyle yarışmaya cesaret edemezdim, etsem de başarısız olurdum. Böyle bir fikir anatomisine sahip olan ben, bir gün kendimi lise resim hocası buldum. Yemyeşil, gencecik bir resim hocası. Şimdi ise emekli, bilgi dağarcığı zengin, sanatı anlayarak ortaya koymaya çalışan, mesleki bilgisi, genel kültürü olan, okuduklarını anlayan, durum değerlendirmesi yapabilen, hemen hemen her dalda önbilgisi ve yargısı olan, sırasında konuşması ciddiye alınan, söz verebilen ve sözünü yerine getirebilen, unutması çok az, pirensiplerine saygılı ve felsefesi olan, yılmadan hep araştıran, bulgularını sentez eden ve özümseyen, çevre ile ilgili çağdaş olmaya hep hazır olan bir kişiyim. Geleceğe umutla, aşkla bakıyor, bir çok eskiyen organlarıma karşın hayatı seven, ileriye doğru hamle içinde birisiyim.
    Pekiyi bu başlangıçtaki anlattığım kişi nasıl oldu da şu son betimlediğim yapıya ulaştı??! Şu anda hiç de yabana atılmayacak bir performansım var.
    Bu paragraftan sonra da yorumlayamadığım ara bölümü irdelemeye çalışacağım.
E. Aydın
YAŞAMA BİR ANLAM GEREK
    Güneş doğuyor, ısıtıyor, ısıtıyor, her şey cıvıl cıvıl, her şey açık seçik, ayan beyan. Güneş batıyor, gölgeler sarıyor çevreyi, herşey soluklaşıyor, rengini yitiriyor, bir giz doğayı sarıyor, yaşam sakinleşiyor, duruyor sanki. Yerini bir giz ve mekan tanımayan gölgeler alıyor.
    Çiçek neden açar ilk sabahla, neden binbir koku yayar cinsine özgü, bir düzen bir düzensizlik içinde. Meyveler neden oluşur tat tat? Bütün düzensizlikler de bir başka düzen içinde. Karınca gece gündüz gider gelir, yuvasını doldurur, arı petek hazırlar, kelebek boşlukta bir benek. Sevgi doğar canlının içine kendine özgü bir düzen ve düzensizlik içinde.
    Her canlı diğer canlılara karşı ve onlara paralel, onlarla koşullu. Her canlı diğerlerine bağımlı, kendi bağımsızlığı içinde.
Tilki tavuğu, yılan yumurtayı, aslan geyiği yer ama neslini tüketemez, dengeyi bozamaz, bozmaz. Ortada bir kararlı denge vardır bozulmaz. Bu dengeyi kim koruyor, nasıl koruyor? Dağların içinde sular birikir, damla damla, pırıl pırıl, tertemiz. Pınarlar kaynaklar oluşur, akar serin söğüt gölgelerinde. Her canlı nasibini alır, bu sudan kendi ölçüleri içinde.
Bitki yaprak verir, çiçek verir, koku verir, kendine özgü, kendine uygun kokular içinde. Dallar büyür ilahi ölçüye yatkın.
Koyun koyunu, keçi keçiyi, aslan aslanlığını korur. Duygusal bitkiler kokudan etkilenmez, ondan sebep değişmez, kendi çokluğu, kendi kuramları içinde. Bütün bu en özlemleri, bene saygı, ben tutkusu nasıl oturmuştur, nasıl oluşmuştur kuralsı? Bir erkek bir kadını sever, yaklaşır yaklaşır, karşılıklı isteğin tavanına kadar. Tavanı kim koymuştur? yaklaşmaktaki amaç nedir? bu ilahi duygu nereden kaynaklanıyor?
    Erkek dişi ister, dişi erkek, hücreden büyük yapıya değin, bu isteği, isteğin kurallarını kim koymuştur? Bu birlik için her canlıda sonsuz özveri, içsel itenek vardır sonsuz.
    Hayvanı ağacı küçümseyerek "akıl ve mantık bizdedir" diyorsak, bütün bunlara anlamı biz koymak zorunluluğundayız, onların içinde oldukları dengeden başlayarak.
    Yaşlı dünyamız bizden hoşnut değil. Doğanın dengesini bozdunuz. Doğanın doğal yapısını, dağları yol ettiniz, orman varlığını kemirdiniz, havayı suyu solunamaz, içilemez ettiniz, canlı türlerini dar hesaplarla kırdınız, sayısını azalttınız, uzaya el attınız. Nereye sığınmayı düşünüyorsunuz? Evinizde yangın var. Görmüyor kokusunu da mı almıyorsunuz? Diyor: Ethem Aydın.
E. Aydın

BIÇAK ÜZERİNDE MUTLULUK
    Bu ne çelişkidir yarabbi. Bilirimki sen, gerekçesiz bir şey yapmazsın, yaratmazsın.
    Canlıyı yaratacaksın, gerekçeler ortaya koyup, birileri için birilerini ölmeğe hazırlayacaksın ?
    Büyük çelişki, kafamda mantığımda karşılığını arar hep.
    Tohumda bolluk var, bu tamam. Fireler, olasılıklar, kötü şanslar düşünülmüş. Artı oranlar, eksi oranlar için konulmuş.
Genel çizgide evrensel beslenme kurallaştırılmış. Ot fazlasını otçular, et fazlasını etciller, belli bir ölçüde yiyecek, yaşamını sürdürecek. Sınır zorlanmayacak. Keklik çalı dibine yumurtlayacak. Tilki, çakal, yılan, bütün sürüngenler türü yok etmeyecek bir olasılıkla yumurtayı yiyecekler, kuluçka olunacak, piliç ve palazlar büyüyecek. Ayni yerde, ayni ortamda artmayı koruyarak sürecek. Denge birilerinin zararına bozulursa, genel önlem, sonucu artı yönde etkileyecek.
İnsana gelince, devreye bir takım tinsel, mistik, mitolojik, dinsel ölçüler de girecek. Bunlar da genel kavramlar içinde tıpkı onlar gibi işlevlerini sürdürecek.
    Gelecek toplumlara bir şeyler bırakmak çabası başlayacak. Sınırlarda ölünecek, masalarda, bürolarda, laboratuvarlarda, okul sıralarından pembe günler harcanacak. Belki 15 karın geçmişinden, 20 karın geleceğine bir şeyler götürme çabası egemen olacak.
    Ben yokken benleri yok etme pahasına çalışıp didineceğim.
    Böylece yaşama bir sınır çiziliyor. Sınırsızlık içinde mantık herhalde duruma isyan eder, ama genel varoluş teorisi böyle.
Yaşam sahnesinde canlılar birer figüran. Bu neye böyle? Bu oyun neden oynanır? Ne amaçlanmış? Daha değişik yarınlar niçin düşünülmüş? Amaç nedir? Kime ve kimlere hizmet veriliyor?
    Bunu düşüneceğim  düşleyeceğim  bugünü yaşayacağım  yarını hazırlayacağım ve günü gelince bir sebepten çekilip gideceğim.     Yaşam sürüyor, sürecek de. Ama nasıl ve ne pahasına?
    Ay doğdu, güneş battı ve ötesi Ayşe kız çamura battı ve ötesi...
E. Aydın, 1Ağustos1987
BAŞLIKSIZ
    Akan zamanın, daha ve daha birçok olayın birlikteliğinde yaşamak var. Anlık, rastlantısal sulara akıp gitmek varken, yaşamı kıstas içine almak niye? Belki, aynı ayrıntıları bulamama korkusu....
    Bu anı parçalarcasına  bütünü koruma, bir o kadar da yok etme...
    Birşeyler olmalı, olabilmeli....
    Dünleri hep yaşarken bir sonrakilere umutla bakmaya doğru...
E.  Aydın , 26Mayıs1998
DOĞANIN GİZEMİb2-02
    Çiçeklerin, ağaçların, yaprakların, taşların, toprakların, bütün görülür görülmez, havanın, suyun, ay ışığı, gün ışığı, loşluğun, karanlığın sağlam bir belleği olduğunu, okunabilirliğini düşündüğün oldu mu hiç.!
    Bütün bu ayrıntı gibi geçiştirdiğim sözcüklerin en küçük ayrıntısına kadar kaydedildiği, sonsuz büyüklükte bir depo belleğin varlığından haberli misin?
    Hani günler gelir, rengarenk, benek benek üzgü mutluluk kırpıntıları bırakarak geçer gider ya; arkasından bazı geceler ay olur, o solgun, çağırgan iklimde sevgiler, sevgide çoğalır ya; sonra mevsimler döner, bahar gelir, yaz gelir, canlılar çoşar, koşar edimler çoğalır ya; sonra esimler yerlere düşüp oylumlu oylumlu dalgalanarak gezinir, doğanın bellek defterinde yerini arar ya;  uzamda, zamanlarda, çıkarılan, konuşulan sesler, çevrede, otta, ağaçta, yaprakta, taşta yerleşerek gelecekte kendilerinin okunacağı zamanları bekler ya; hani duvarların kulağı var deriz ya...
    Bütün bu görkemli, akıl yetmez olgu kaynaklar, insanlık evrimi boyunca, hep okunmuş, kütüklere geçmiş, geçecektir de.. Adına kısaca ilham dediğimiz; o sanatsal ve sanal olguları, düşünür, yazar, ozan, bilgin, şair, ressam, yontucu, evrensel belleği  okumaya çaba verenlerin, tanrısal özellikleri var ya.
E. Aydın, 26Mayıs1998
BAŞLIĞINI YİTİREN YAZILAR VE
ÖYLE BİR ŞEY
    Bir gün, bir yerde çocuk bir anababa buluyor ve de dünyaya geliyor. Bütün canlılarda, böylesine giz dolu bir başlangıç. Nedenleri, niçinleri, nasılları bir türlü açıklığa kavuşamayan....
    Artık açık alandaki, görülür, gözlenir yaşam başlamıştır.
İsimler, sıfatlar, yüklemler, nüanslar, yorumlar başlar, yaşam da artık sürmektedir. Ayakta kalmak savaşı verilir, şartlar ne olursa olsun. Birileri birilerine artık borçludur, sanki kanunları kendi içinde oluşur, kanunlardan ileri. Beslenecek, soğuk sıcak ve her türlü tehlikelerden korunacak sınırsız verilecek.
    Genel yapı, kendi özendirici kurallarını kendisi koymuş, aslında var olan bu bağıntıyı anlamaya çalıştığımız zaman zorlanıyoruz.
Aslında her şey kendi kuralları içinde, kendi varlığını korumak, devam ettirmek için çok sarmal bir yapıda sürüyor, anlasak da anlamasak da sürüyor, sürecektir.
E. Aydın
BİR PORSİYON YAŞAMIN ANATOMİSİ
    İnsan elinde olmayarak dünyaya geliyor, hoş geldi, sefa geldi. Bu ziyaret sıradan bir gelişmidir? Amaçladığı, yani doğanın programladığı ölçüler dışında bir ileri ide var mıdır?
    Canlılar yaşamı taparcasına seviyorlar, onun için yapamayacağı özveri yok. Özveri içinde seviyorlar ve fakat bir gün ölüyorlar.
Bu dönüşüm bir düzeliğin izlerini taşısa bile, insan veya canlı yaşamı öz ben olarak özümlemek istiyor. Ayrıcalıklı yaşam için çaba veriyor. Güzel gördükleri, elle tuttukları, tadımsadıkları hemen hemen ayrıcalıklı bir yorumun potasına dökmek özlemindeler. Çeşitlemeler çoğalıyor, görüntüler aynı olduğu halde tınılar çoğalıyor, ama yine de ölünüyor.
    İnsana değin canlılarda bir farklılaşım izlenemiyor, bir düzelik konularını icra ediyor. İnsanda ben duygusu yoğunlaşıyor.
Öyleyse ideal bir yaşamın anatomisi nasıl olmalıdır? Nasıl yaşanmalıdır ki, ilahi ölçütlerin şablonuna uygun olunsun? Çağlar boyu terbiyeciler, felsefeciler, sanatçılar, bilim adamları konuya hangi gözle bakmışlar?
    Dinler, kültürler, bazen katı, bazen de ılımlı öneri ve yaptırımları ortaya koymuşlar, az da olsa uyum ve uygulama sürüp gidiyor. Öz beni sorguluyorum, ben nasıl olmalıyım? Çok para, çok sağlık, çok ilim, çok din, ama bütün bu istenenlerde ölçüt ne olacak?
Karun gibi zengin, Herkül gibi güçlü kuvvetli, cinsin en güzeli, en seksisi, en'ler bitmiyor ki... Yalnız tinsel ve dinsel olmak bir yaşam biçimi olabilir mi? Biraz ondan, biraz bundan denildiği zaman, farklar farksızlaşıyor. Ağırlık öğesi ne olmalıdır?
Her şeyin birincil olduğu yerde ikincil hangisidir???
    Bir şey mi icat etmek istiyorsunuz, öyleyse çiçek yetiştiren bir bahçıvan kadar sabırlı olacaksın, en az.
    Yaşamak mı istiyorsun? Yaşam emaresi gösteren her şeyi dikkatle izleyeceksin, arıyı tanıyacak, kelebeği o görkemli renk cümbüşünü, tatlı hareketlerle kanat çırpışını, süzülüşünü, bir çiçeğe konuşunu, doyumunu izleyecek, onu en özentili bir eser gibi seyredeceksin.
    Asırlar boyu bir kısım insanlar bu gizleri incelemişler. Bir kısımları da, iyi gören, iyi duyanların vereleri ile kelebeği tanımış sevmişizdir. Burada kelebek küçük bir örneklemedir.
    İlimler ve fenler rasgeleliğe yer vermezler, onu methetmezler. Buluşlar ise titiz incelemelerin eseridir.
    Bizler yeni nesilleri bu güzel yoldan, sağlam bulgulardan ayırmaya çalışıyoruz.
E. Aydın, 30Nisan1992
BAŞLIKSIZ
    Yangında kurtulacak eşyalar dizisinde öncelik  tanınan, canlılıktır. Sonra diğer gereksinimler, sırasıyla düşünülür.
    Böyle gerçekci bakıldığında,dünyamızın soluk alıyor olması bizi sevindirmeli. Bir de ay gibi, birçok gezegen gibi dünyamız da ölmüş soğumuş, ısıtmaz olsaydı; işte bu beklenmedik büyük bir felaket olurdu. Dahası yaşamın sonu olurdu.
Jeolojik yapı başlangıçtan beri değişmekte. Bir zamanlar Toros dağlarının deniz dibinde olduğunu da düşünürsek, geleceği kestirmek kolaylaşır. Doğal olaylar, fırtınalar, seller, depremler; dünyamızın hala soluk aldığının vereleridir. Sevinmemiz, hem de çok çok sevinmemiz, yukarda belirttiğim durumlardan hep daha iyi olduğu bilinciyle, mutlu olmamıza bir gerçekci nedendir.     
E. Aydın

İLAHİ, HÜSEYİN
BÖYLE ANSIZIN ÇEKİLİP GİTTİN ARAMIZDAN
ACELEN NEYDİ,
TABANSIZ ÇOCUK!
(Editörün notu: Aşağıdaki yazı, vefat eden bir sınıf arkadaşının ardından yazılmıştır)
    Yıl, 1941....
    Dünyada savaş rüzgarlarının acımasız soluğu ensemizde. Ülkemiz dört bir yandan korumasız, silah ve cephanemiz yetersiz, fenni savaş araçlarımız yok. Dostumuz da yok.
    Daha dün kurtuluş savaşından yorgun ve bitkin çıkmışız. Yokluk ve kıtlık yurt genelinde egemen!
    Ekmek vesikayla.!
    Gazi Eğitim Enstitüsünün bal döksen yalanır temiz koridorlarında devletimizin bize layık gördüğü lacivert yün kumaştan elbiselerimizin son provası yapıldı.
    Akşamleyin asorti giyinmiş iki Taşeli'li kol kola: Hüseyin Sevim, Ethem Aydın. Takım elbise ne güzel yakışmıştı Hüseyin'e.! Bukleli kıvırcık, bakımlı saçlar, gözlük, dudak kenarına özenle tutturulmuş sigara, ortanın üzerinde, hiç kamburu olmayan, kusursuz bir vücut, açık mavi gömlek, üzerine vişne çürüğü kıravat, altın sarısı metal iğne, dik duran baş, ala çakır göz, loş koridor ışıkları altında, yanar döner bir portre. Doğrusu ya, kız ve erkek bütün ilgileri üstüne çeken bir pırıltı kaynağı oluşturuyordu.! Herkes sakız çiğniyordu ama Hüseyin gibi yakıştıramamıştı neme lazım, yiğidin hakkını yiğide vermek gerek.
Ben O'nun kontrastı gibi kalıyordum. Kamburu, bu yüzden elbisesi defolu, sigara içmez, gözlüksüz, sol bacağı nedeniyle tekleyerek yürüyen...
    Ertesi sabah bahçedeyiz, çiçeklerin arasında, çiçekler.!
    Hüseyin bana: Yahu bu ne biçim devlet? Harp kapıda silahımız yok, cephanemiz yok, askerin sırtı, postalı yamalı, halkın yediği vesika ekmeği, mısır koçanı, üretici yok. Ya askerde ya okulda, bizcileyin! İki resim öğretmeni yetiştirmek için bunca masrafa ne gerek var! Yediriyor, kaloriferli  odalarda yatırıyor, kat kat elbise, gömlek, çamaşır, ayakkabı veriyor, ders araç ve gereçlerini boyafırçakağıdına kadar bol bol karşılıyor, bir türlü anlayamıyorum dedi.
    Bu düşünceye ben de katılıyordum sustum.
    Radyodan savaş haberlerini her akşam izliyorduk. Büyük devletler Türkiye'yi savaşa zorluyorlardı.
    Bir süre sonra, üst sınıflardan başlayarak hemen hemen her öğrenci eski, evinden köyünden getirdiği kılıklarını giymeye başladı. Durum okul müdürü Esat Altan'ın gözünden kaçmamış olacakki "öğrenciler okul içinde ve dışında lacivert elbiselerini giyecektir, üstelik dışarı çıkarken kasketsiz öğrenci istemiyorum" buyruğunu verdi. Yine de direnenlerin olduğunu görünce bölüm bölüm öğrencileri anfilerde toplayarak konuşmaya başladı. Sıra Resimİş bölümüne gelmişti.
Hasan Ali Yücel de anfideydi. Söze O başladı. Koca kafalı, tıknaz, orta boy, çatık gür kaşlar altından ela gözlerini üzerimizde gezdirirken, köy dokuması, keten urbasıyla Hüseyin'i gördü ve tok, babacan sesiyle gürledi: NEEEDEEENNN LACİVERTLERİNİ GİYMİYORSUN?????????... Hüseyin bayıldı bayılacak. Benzi önce limon sarısına sonra yeşile doğru kaydı. Saygılı bir eğilimle ayağa kalktı
    "Ben bir köylü çocuğuyum. Ailem fakir. Savaş çıktı çıkacak. Askerimiz zemheri zürafaası gibi gaputsuz yamalı elbise ve yamalı postalla gezerken, lacivert yün takım elbisemden utanıyorum" dedi.!
    Bir fırtına öncesi suskunluğunun dayanılmaz dinginliği amfiyi sardı. Sonra birden bire bir alkış tufanı...... Başımı kaldırdım, Hasan Ali Yücel, Esat Altan gözlerini siliyorlar, alkışlıyorlardı da...
    Yücel, yavaş adımlarla kürsüye geldi, iyice yaslandı, doluluğu belli oluyordu. Bizleri uzun uzun izledi. Tok ve inanmış sesiyle: "çünkü büyük Atatürk öğretmenler yeni nesi sizin eseriniz olacaktır buyruğunu O size verdi" dedi. Sonra yine yavaş yavaş kürsüden indi, Hüseyin'e doğru gitti. Öptü, sevinç gözyaşları... alkışlar... alkışlar... alkışlar...
    Hüseyin ne acele ettin, çekip gittin aramızdan...!
    Ne olacak.... tabansız çocuk...
E. Aydın, 8Ağustos1997
DÜNYAYA GELİNMİŞ BİR KERE
    Soluk almak marifet, üzülecek şeyler dizi dizi. Seç seç üzül.
    Sevinecek şeyler boy boy, belleğin sınırlarına kadar sevin sevinebilirsen. Hava güzel, toprak verimli, yeşiller ton ton, çiçekler, böcekler buram buram iyi örnek, yarınsız yarın düşüncesiz çalışıyorlar.
İnsanlar bundan farklı değil. Son nefesinde bile mal diyor, mülk diyor, para diyor. Kürt, Kürtler diyor, Türk, Türkler diyor. Ermeni bir başka alem. Hepsinin kendine göre bir mantığı, bir felsefesi var.
    O halde dünyaya gelişin amacı nedir? Niçin akılca, insanca, insanlık için bir sav üretilemiyor? Yaşam bu kadar tatlı iken, bir soluk bu kadar muhteremken, her gün binlerce insan ölüme koşuyor, ölüyor.
    James Joyce sanatçı portresini şöyle çizmiş: "Ey yaşam, hoş geldin.! Milyonlarca kez gidiyorum karşılamağa, deneyimin gerçeklerini ve dövmeye ruhumun örsünde, soyumun yaratılmamış vicdanını"
    Ocakta ak kor kolmuş demiri, kendi vicdanımızın örsünde dövmek şekillendirmek.! Ne büyük cesaret, ne büyük sorumluluk.!
Bence yaşayan insan, yaşamın anlamı bu tümcede gizli.
    İnsan bunu bilebilse, duyumsaya, özümseyebilse, yaşam kendi soyut ve gerçekçi anlamına yüklemine ulaşır. İlk insan, yeri gördü, göğü gördü, güneşi tanıdı, her birine anlaşılır deneylere dayalı bir yüklem getirdi. Ateşi buldu, pişirdi, yenilebilecek nesneleri denedi. Deneyimler arasındaki farklılıklar ve benzerlikleri anımsadı, gelecek soylara anımsattı. Milyonlarca sene sonra gelecek soylara bir iz bıraktı. İzde yürüyenler, tekerleği buldu, buharı tanıdı, elektriği, sesi, görüntüyü araştırdı, bizlere bazı kıymetleri kazandırdı. Onlara binlerce teşekkür ve minnet. Bizler de kendi yolumuzda, kendi düşün gücümüzü zorlayarak, gelecek insanlık için ortaya yeni ve denenmiş, doğaya parelel bulguları araştıralım. Yarışın bize özgü etabını onlara layık bir yüceltide bitirelim. Milyonlarca yıllar boyu, örsçekiçateş önünde soyumuzun yüksek güzelliğini ve özelliğini sürdürelim.
İnsan ölür ama insanlık yaşayacaktır. Sonsuza dek.
E. Aydın
EL ÖPTÜRMEK
    Bayram gazetesinde, Sayın Melih Cevdet Anday'ın el öptürmek diye bir yazısını okudum. 26Temmuz1988 Salı günü.
Ölümden korkarız, yaşlanmak ölüme yaklaşım gibi gelir bir çoğumuza. Halbuki insan her an ölüp, yeniden dünyaya gelmektedir, farkında değiliz. Ünlü Latin ozanı Lucreties şiirinde: "zaman değiştirir özünü her şeyin, bir halden bir hale çıkar hep, doğa zorlar her şeyi başkalaşmaya".
    Montaigne de şöyle demiş: İhtiyarlık gelince, olgun yaş ölür. Gençlik olgun yaşta biter. Çocukluk gençlikte, ilk yaş çocuklukta, kaldı ki dünkü gün bugün ölmüştür. Dünkü gün de bugün ölmüş olacaktır. Bugün de yarın ölmüş olacaktır.
     Görülüyor ki, insan ölümle hep içiçedir. Yaşam bir avantür, bir maceradır, bizler macera severleriz. Rizikosuz bir yaşam, yaşam mıdır sizce? Su içersiniz ölünebilir, sokağa çıkarsınız, otobüse binersiniz, merdiven iner, merdiven çıkar ölebilirsiniz.
Kıymet verdiğiniz bir şeyler yıkılır, ölebilirsiniz, acılardan, dışardan gelen etkilerle, hastalıklarla binlerce kez ölebiliriz.
Buna değin yaşamak güzel şeydir. Uzun yaşamak, sağlıklı yaşamak, sevilmek, yeniliklere açık olarak yaşamak.
Hatıralar bizi, yaşlandıkça durağan bölgelere iter, durağan bölge ise yaşlılığın özlediği ortamdır. Geleceğin mutluluklarını düşlemek, onlarla iç içe olmak bence yaşamaktır.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Hinterlant ve debi, bozuk plak gibi deyimini yansıtır.
    İnsan insanda çoğalıyor. Sana yazarsam yaşıyorum. Shaw insanı, onu seven ve tanıyan bir arkadaşı yaratır der. Seven, sayan, yaratanlara şükran!
    Büyüklüğün büyüsü; beyinde ve düşüncede oluşmasındadır. Genelde urbalar, rütbeler, hamı olgun göstermeye yardım ederler.
Urbasız, rütbesiz de büyük olanlara Şükran!
    Mutluluk adalarına, sıradanlık denizlerinden gidilir. Özdeki pırıltıların yaydığı kozmik ışınlar, besleyiciliğini sürdürdükçe, insan ve insanlık büyüyecektir.
Pırıltılara bin Şükran!
E. Aydın
YAŞAM KAYNAĞI
(SU), HEM DE...
    Yaşamın müzveddesi yoktur, hepsi orijinal olarak yaşanır. Kaderciler, radikaller günlük sıradan uğraşlar dışında ibadet edip,  tespih çekerek cennet düşlerini zenginleştirirler. Diğer bir bölümü ise, iş içinden iş üretir, neden, niçin, varlık nedir, neye hayattayız gibi sorulara yanıt ararlar. İleneği zayıf olsa bile anlam arar ve kendilerince bir ilinti bulup inanırlar, bu yarı bilinçli konumda zamanı küçük dilimlerinde kollayarak "doğduyaşadıöldü" üçlüsünün girdabından kurtulmağa, yaşanmışlığı kanıtlamağa çaba verirler. İncelerler, araştırırlar, okurlar, yazarlar, sanat yaparlar, dahası geçmişteki benzerlerinin belleğini taşırlar.
Birincisi bilinçsiz kaderci, ikincisi ise yarı bilinçli avuntuludur, dahası çalışanlar isimsiz kalmazlar. Bu yüzdendir ki, asırlar ve asırlar ortaya yaşanmışlığın kanıtlarını bırakmışlardır.
    Nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz, yaşamın kendisi nedir, neye yarar? sorgulamasına erken başlamamak gerekir. Siz erken başladınız. Aynalar henüz sizlerle dost. Aynalara rağmen yaşamak, yaşamdan zevk almak bir felsefe ister, o bir ilenek balantıdır.     Yoksa istenmeyen yokluk kapıdan gözükür.
    Yaşamda bazı değişmezler vardır. Onlardan bir tanesi yer çekimidir. Tutunmamızı, ayakta durmamızı, devinmemizi ona borçluyuz.
    Bir ikincisi de sevgidir. Sevmenin dokunmak olduğunu biz insanlar bir türlü anlayamadık, dokunmaktan ebencet çekiniriz, nedeni de ne ise...? Halbuki bu güç toplumu oluşturan yapıyı sağlamlaştıran gizil güçtür.
    Öğretiler içimize fena oturmuş, tortulaşmış. Sevmek dokunmak ki bireyin yegane varlık nedeni  olan, onu bütünleştiren, sevmeyi dokunmayı dışladığımız için; Tanrı devreye girip evlilik yasasını getirmiş. Dokunsunlar sevsinler diye! Gerçi o da çıkarcı, çünkü bu akılsız insanlar olmasa tanrı yalnızlıktan, konusuzluktan can sıkıntısına kalırdı. Üremeyi hedeflemiş olsa gerek.
Aslında üremek yaşamın ilk koşulu değil, onsuz da mükemmel yaşanır, bilinçli severek dokunarak. Dahası, objeleri,doğayı yaratmayı severek.
    Sevgiyi bana betimlerken, çok alçak gönüllü davranmışsın. O hanımların en akıllısı, neyi nasıl yaratacağını yaratan, bu işi sağ duyusu ile gerçekleştiren, (aklıyla değil) seçkin bir örnek. Neyi nasıl yapacağını arar,  arar, bulamazsa oturur kendi yaratır. Sağduyu ve özveri sahibi benzersiz bir kişiliği taşıyor. Bernard Show  derki, insanlar üstün insanlar üzerine:
    Dünyada ilerleyen kişiler, kollarını sıvayıp istedikleri ortamı arayan, bulamayınca da yaratan kişilerdir.
Ahırda doğmak, at olmayı gerektirmez. Antenlerini istediğin kadar çoğalt, çok ve değişik yaşanmanın değerli olduğuna dair sesler alırsın.
    Yaptığın resim denemesini çok güzel buldum, aslından da güzel, daha değişik fonlarda deneyemez misin?
    Lütfen kondoktöre söyle treni biraz yavaşlatsın.
    Sanatçılar için hız zaten hep vardır. Ama hızlı trende değil.
E. Aydın, 30Ocak1996
BAŞLIKSIZ
    Gün geçtikçe, özlü düşünmeye kendimi zorlarken, bir adım daha ileri attığımı sanırken, bilinmeyen bir noktayı geçmek üzere olduğumu sanırken, birden bire kendimi boşlukta, özden çok uzaklarda, hiç bir dayanaktan yoksun hissediyorum.
Her varlık hemen hemen aynı nesnelerin bir başka türevi, bir kök beraberliği içindeyken, bu denli ayrılık, bu denli farklılık neden?
Bu çıkmazı bir kenara kor, insanları düşünebildikleri için öncelikle ele alırsak, evet düşünüyorlar ama hepsi de kendi doğrularının izinde. Bu doğrular neden bu kadar çok? Doğrular bu denli sonsuz olunca genel anlaşma, toplum olma, beraber yaşama, kaderde, kıvançta birlik nasıl sağlanacak? Canlılar zaten kendiliğinden kendi içlerinde ve kendi dışlarında bir çıkar çatışmasını sürdürüyorlar mı? Bu çıkar çatışması nasıl oluyor da, tüm özü yok edemiyor? Etoburlar sürekli et, ot oburlar sürekli ot buluyorlar, yaratılıştan beri bula gelmişler! Kurt, kuzu, keklik, tilki, yılan, çayan, aslan, kaplan hep varlar. Hem de kendi geleceklerini koruyarak. Kuşku duyuyorum, acaba bütün bu gerçekler bilimsel midir?
    Eğer bilimsel olsa, bu denli zıtlık nasıl bir arada ve hep var olurlardı? Düşüncenin henüz var olmadığı günlerde, bütün bu oran vardı, kendi iç kuramları içinde akıl günlerine ulaştı. Akıl neyi değiştirmiş oluyor ki? Belki kendi iç düzeni, iç ritmi içinde oluşup geçen sıradanlıklar bizce bir olay kaynağı olarak var sayıldı. Medeniyet tarihi öyle de olduğunu düşündürüyor. İnanma gereksinimi, totemler, putlar, dinler, buna benzer sonsuz var sayımlar. İnsan ruhundaki bitmez çelişkiyi, belli bir çizgide tutmak için, yine insanlar eliyle ortaya konulmuş, bir takım tabular, varsayımlar aklı nasıl bağlamıştır? Hala akıl onun gölgesinde dinleniyor. Yanıtını bulamadığı nedenler zincirinde, isteseniz de, istemeseniz de Tanrı inancı karşımızdadır. Hayat zinciri o denli sarmal, o denli karmaşık, karmaşık ve sarmal giriftlikte olduğu kadar baside indirgenmeye yatkın anlaşılırlılık ve anlaşılmazlık içinde ki, bir yerde gördüğünüzü sandığınız, tanıdığınıza tamamen inandığınız, elinizdeki verelerle kanıtlamaya eğildiğiniz, madde veya element, biraz ilerde bir başka, bir değişik görev ve işlerlik içinde karşınıza çıkıyor. Cırcır böceği vardır, siz ona yaklaşınca, sesinin yönünü, tonunu değiştirir, yerini bulmanızı imkansız kılar. Evet bir böcek sesi duyuyorsunuz, tipi tonu belli, ama sesin kaynağı, sesi üreten şu anda nerede?
    Kültür tarihi, geçmişin bir takım deneyimlerini gelecek nesillere taşıyorlar, bu bir gerçek. Onlara yenilerini ilave ettiğimiz de bir gerçek ama kalıcılığı, insanın daha mutlu yaşamasına ne denli katkıda bulunduğu zaman içinde anlaşılacak. İnsanlık tarihi çok eski, ama insan gençtir.
    Aklın insanlarda var oluşundan beri, olumsuz etkileri de, sayılamayacak kadar çok olmuştur. Yararları ise birçok bulgunun henüz tartışmaya açık yönleri vardır.
    Yaradılışın bir uzun gelişimle, ortaya koyduğu doğal yapı, onun içinde yaşam biçimleri vardır. Bunların her biri, bir ve binlerce diğerleriyle bağımlı kılınmışlardır. Bağıntıyı herhangi bir deney için bozmaya yöneldiğimizde, uzak yakın tepkimeler kendini göstermekte, çoğu zaman da öze dönmek zorlaşmakta, belki de imkansız olmakta genel denge bozuklukları, genel ve mutlu olacağını var saydığımız yarınları tehdit etmektedir. Yoksa dinlerin telkin ettiği gibi, ne yaratılmışsa, o en mükemmeldir, daha mükemmeli olmaz tezini mi savunacağız?
    Bu tezi savunmamız için ortada binlerce neden var. Bulduklarımızla öz olan  insana hangi mutluluğu getirdik? Hızlı yaşıyoruz, neye göre hızlı? Zaten insanın algılama hızı bellidir, bu hızı aşmak mümkün müdür?
    Görme olayını örnek olarak alırsak, biyolojik olarak eşyaya çarpan ışık ışınlarının yönümüzde uyandırdığı duyumların her birine renk diyoruz. Bunların yoğunluğu bizde haz veya tepki uyandırıyor. Bu olay saniyenin belli bir süresinde ve belli oranda beynimize ulaşıyor, onları algılıyorum ve tepkimeye geçiyorum. Sonrası için, düşünmek istiyorum. Bunları yapamazsam ben görmüş olamam. Bu durum bütün canlılarda, belli sürelerde oluşur, hızlandırılamaz. Her değişkenin bu varsayım üzerine kurulması gerekmez mi mutluluk için. ?
    Benim hazmetme süremi hesap etmeden bana en zengin çeşnide yiyecekleri verseniz neye yarar, neyi değiştirir? Mayalanma olayına bir süre tanıyor, bir virüsün çoğalma süresini kabul ediyor, ama insana gelince büyük yanılgıya düşüyoruz. Veya zaman kazanmak için ister istemez uyum sağlıyoruz bu çelişkiye.
    Futbol sahalarında kullanılan çimlerin, bir yaşam amacından ne kadar saptırılmış ve de kabul görmüş olması, yeşilin varoluş nedenine ters düşmüyor mu? Kentleşme, sanayileşme hep aynı entegre problemin kısır sonuçlarını getirmiyor mu? Öyleyse düşünceyi egemen kılmak, saygılı olmak, varsayımları tekrar tekrar elden geçirerek uygulanabiliri bulmak, böylece doğayı manda girmiş lahana tarlasına çevirmemek olanaksız mıdır? Akıl için! Dünyada hiç bir şey yoktan var olmaz, vardan da yok olmaz.
Bireyler önce yaşam savaşı verirler. Bu savaşın çabası içinde, soyunun devamını da güvenceye almak için iç şartlanmaya uyarlar, sanki ölümlülük iradesi öz benlerine yerleşmiş gibi. Cinsellik aslında küçük bir ayrıntı, gel gör ki, ne kadar ulaşılmaz bir ayrıntı. Dişi olmak, doğurgan olmak, erkek olmak, etken olmak. Kendi içinde, kendi sarmalığı, kendi karmaşıklığı, anlaşılırlığı ve anlaşılmazlığı. Biz insanlara gelince, bu karmaşa, sevi, aşk, sanat soyutlamalarıyla daha da bir çözülmeze ulaşıyor.
    Normal bir yapıda hiç de önemli bir görev üstlenmeyen duygular, bütün yapıyı yıkacak veya yapacak güce ulaşıyorlar. Tek başlarına en büyük neden olabiliyorlar. İşte altmış senenin bilgi birikimi, üç aşağı beş yukarı, çağımız insanının sorunlarını ve de sorumsuzluklarını bu netlikte ortaya koyabiliyor.
E. Aydın, 30Ocak1990
BAŞLIKSIZ
    Bir canlı diğer canlıya, belli ölçülerde tahammüllü, hatta varlığından memnundur. Kargaşa sınırların paylaşılmasında ortaya çıkar. Et obur, ot obur ne tür olursa olsun, bu olaya önem verir. Kendine tanıdığı sınırlar içinde, egemen olmak ister.
    Kedi, köpek, kuş, at, şu, bu hepsi bu olayı benimser.
    Doğanın yapısında da belki bu böyledir. Sınırı dışında gezinen bir köpek, başı yerde, kuyruğu inik, bakışları endişeli kararsızdır. Saldırgan değildir.
    İnsan beyni ne harika olaylarla veya olay malzemesiyle dolu. Bakıyorsunuz, sıradan bir yapı, hepsi birbirine benzeşiyor. İhtiyaçları, gereksinimleri de aynı. Ama yansımaya başlayınca, neler oluyor neler. 29 harften dünyanın, kainatın, kaosun sınırlarını zorlayan, şiirler, dizeler, fikirler. Doğayı yakından izlemeye başlayınca, kurallar, kuraklar, uçmak için, yürümek için, yüzmek ve yüzdürmek için, yakmak için, yapmak için.
    Ben bir ressamım, sıradanlık karekterim, tuval önüne oturuyorum, bembeyaz, bomboş, fırçayı boyayı alıyorum, ilk lekeyi koyuyorum. Bazen doğa, karşınızda bir şema veriyor. Ama her yerde, her şey iç içe özümlüyor, seçiyor, beğeninizi ekliyor, beğenmezliğinizi koyuyor, istemlerinizi, kuramları, kuramları zorluyor, tuvali doldurmaya giriyorsunuz. Artık poşette bir hayat, hep yeni bir dünya başlıyor. Benzetiyorsunuz olmuyor, benzetmezseniz olmuyor, olanı kaldırıyor, olmayanı koyuyor, bir anıtsal dize ortaya koyuyorsunuz. Yorumluyor, düşlüyor, soyutluyor onları da koyuyorsunuz, her defasında, sanki önünüzden akan bir ırmaktan, bir tas su alıyorsunuz, ama hiç bir tas bir önceki tasın içeriğini taşımaz.
    Düşünebildiğin, yapabildiğin her şey bir iz, geçmişe ait bir belge. Sıradan malzeme, fırsat verilirse kestane fişeği gibi boşlukta bin bir nüans, bin bir renk ve tonları içinde, simetrinin, yörüngenin, renk ve renkler cıvıltısını, izlenimini anlar içinde sunuyor. Bin bir değişik nüans ve değişik imkan. İster ki birileri çıkıp bu kestane fişeğini ateşleye.
    Sanıyorum ki ve de umuyorum ki, yaşam bu kestane fişeklerinin anlık nüanslarıyla varlığını koruyor, görkemliliğinin sırrını veriyor. Öyleyse eğitim bir bunalım içinde, denenmiş verelerin tekrarı, onun yaratının zevkine varmamıza mani oluyor. Yaşamı alalade yapıyor, belki de bundan çocuklarımız iyi okumuyorlar.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Zaman oku giderek artan düzensizlikle belirlendiği düzende kaosa doğru giderken, genel bir akışın içerisinde bu hareketin tersine çevrildiği süreçler, ortamlar vardır.
    Termodinamiğin ikinci yasası düzenden düzensizliğe geçiş yönü entropi denir. Çevresiyle enerji alış verişinde bulunamayan kapalı sistemlerde entropi'nin sürekli arttığı görülür.
    Çevresinden enerji aktarımı yapabilen sistemler (özellikle öz çoğalma entropiye ters düşen yaşamın kendisi böyledir.)
Ağaçlar el uzattı çekingen, dans başlıyor rüzgarın müziğinde yapraklar gel gel. Beklerim selemın seher zamanı
Ilgıt ılgıt yel ile gönder
E. Aydın
YAŞAM SANAL MIDIR?
    İnsan düşüncede "yaşam"ın evrensel bir amacı olduğunun duyumundadır. Öyleyse, bu amaç nedir? ne olmalıdır?
A Soyun sürdürülmesi
B Görünür olanakların kullanımıyla var olmak
C Gelecek kuşakların daha iyi yaşamaları için birikit oluşturmak.
    Güzel yüz, güzel vücut, tatlı dil, incelikli derin anlamlı söz, çiçeklerin rengi; beyaz, sarı, turuncu, mavi, yeşil, mor ve ötesi. Kokular; gülün renk katmanlarından yansıyan derin kokusu, yaseminin içten açık seçik çağırganlığı, karanfilin iç ürperten aşk benekli, yoğunluklu kokusu, saklamenin renk ötesi, ışınlar dünyasına çağrısı, menekşenin gözlerden ırak, sessizliğin içinden gizli, platonik, utangaç, hanımsı çağrısı, esinin esintide bin bir yapraktan süzülerek, ince yağmurla arınmış duyumları yer altından katman katman süzülerek doğaya ulaşan pırıltısı, kuşların barışık sesleri, gören göze, duyan gönle aşk çağrısıdır. Yaşam bunlarla güzel, bunlarla görkemlidir.
    Balonlarım vardır, üzerinde çiçek isimleri. Yaşama yaşam katan dünyalar güzeli hanımların ak soluklarıyla şişirilmiş.
Konuşurum onlarla sevgi ve aşk üzre. Uzun uyku yüklü gecelerde.
E. Aydın
UYGARLIĞIN ÖLÜMÜ
Uygarlığın yazgısı, teknolojinin, varsayımlarına, yanılgılarına endeksli oldukça, düşünce bir ütopya bir rüya olmaktan kurtulamaz.
E. Aydın
BEN HEP MUTLULUĞA AĞLARIM
Şu gezegende hepimiz birer konuk olarak bulunuyoruz. "Gelip yaşayıp gidenler gibi, bizler de gideceğiz" düşüncesini ve gerçeğini hep dışlıyorum. Bu, yaşama sanki savaş hissi veriyorrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr.
E. Aydın, 24.Kasım.1998
DOĞUŞ ve YOK OLUŞ
(*) yaşam bu kadar gerçek ve yok(*) çaba gerekmezdi.
Doğan yok da olacaktı.
Düşünce, bu tek yönlü denklemin fantezi oyun ve oyuncakları, süsleri (*).
Oyun başladı. (*)  fazla oynuyordu. Gerçek unutulmuştu. Kazanmak ve kaybetme uğruna yaşanıyordu. Sonsuz değildi. Böylece gerçeği(*)
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    İyisi bir kötüsü bir. Büyük küçük hepisi bir. Evlerinin tapusu bir bu dünyanın, bu dünyanın acıları....., koyunları kuzusuzdur o dünyanın.... Karşıki dağlarda, karlı dağ olsa, çevre yanı mor sümbüllü bağ olsa, ağa olsa, paşa olsa, bey olsa, yakasız gömleğe sarılır bir gün. Çoban ölür, sürü kalmaz dağılır, sarı inek sağ oldukça sağılır.
    Baranalarda, kavaklarda, karaağaçlarda, pelitlerde, tilki kuyruğu salkımların oluşturduğu hevenklerde, incecikten yağan yağmurun, gezinen saydam damlalarıyla kehribar bir gerdanlık gibi, gel gel eder.
E. Aydın
UZAM VE ZAMAN
    Zaman, birbirlerinin yerini alarak zincirlendiklerinde sonsuz süre, ışık hızına yakın akan, belkide bir enerji türüdür. Bazen hızlı, bazen yavaş, bazen de durağan ve görecelidir.
    Uzam ise soyumuzun geçmiş belleğidir, yaşanmışlıkla ilgilidir. Değişmezlerin ışığında, ruhsal, psikolojik, dinsel değerleri, geçmişin belleğiyle de buluşturarak, kartografimizin taslağını; varlığın ve yaşanmışlığın her tür olaylarıyla, yani doğumlar, ölümler, aşklar, savaşlar, umutlar, mutsuzluklar, imgeler, simgelerle anımsayabildiğimiz, geçmişin kıvrıntılarında yakalayabildiğimiz ve bulanık olsa da tanımlayabildiğimiz ve yorumlayabildiğimiz, ayrıca geçmişin belleğinden, anonim olmuş türküler, şarkılar, özdeyişler, atasözleri, anıtsal ürünler, öykülerle süslediğimiz uzam bir film şeridi gibi geriye doğru soluklaşarak sonsuz tınılar uğultu halinde akar gider..   
E. Aydın, 28Haziran2000
BİR
Bir, birler sonsuza değin bir kalırlar. Ama biri çoğaltan ikidir. Hem çoğaltır hem sulandırır. Artık binlerin yolu açılmış, bir o görkemli yerini terk etmiştir. Renkler biter, sayılar başlar. Kemiyet keyfiyete dönüşür. Kargaşa başlar.
E. Aydın
ZAMANI KULLANMAK
    Canlı belli bir süre için dünyaya geliyor. Akarsu gibi her an ayrı ayrı yaşanıyor ve geçiyor. Yenileri, yenileri....
    Tren katarı yürüyor, yolcular sanki telaşta. İnen, binen... ama yürünüyor. Sürezaman kendi katılığı içinde. Sessiz ve kararlı yürüyor. Her geçen an bantta bir iz bırakır. Yaşanan an, gelecek zaman onların üzerine yazılır. İlerde, çok ilerde bandınızı dinlemeğe kalkarsanız, yıllardan kalan tortulaşmış ama yine de anlamlı izler bulursunuz. Anılar, anılara yol vermiyor. Anılar fuluğ. Eğer onları netleyen günü durdurup tekrar başlatan bir aygıt bulunsaydı bilmem mutlu olur muyduk?
    Kar izleri örtmüş, acıtatlı hatırlara. Gününde kabir azabına benzeyen hatıralar, unutulan hatıralar. Yaşamak, unuttukça bir anlam getiriyor. Bencil yorumlar, karanlık kavramları, sevimli ve kabullenilir yapıyor. İstediğin oranda sınırlar çizmeğe, sınırları daraltmağa, genişletmeğe, istenmeyeni sevmeğe gerekçe ve mantık getiriyor. Objektif, eski çarpık objelere yaklaşmıyor. Bir yerde kişiyi ve kişiliği korumuş oluyor.
    "Bütün bu olanlar oldu mu?" diyorsunuz. "Olacak ne kaldı ?" demiyorsunuz. Bir ince kök, yaşama umut vermeğe yetiyor. O incecik umut, bir koca ağacı canlı yapmağa yetiyor. Mademki yaşıyor, gövdeye bir canlılık, çürümeğe karşı bir koruma getiriyor.  Çoğu zaman bu umut, yaşamın bütün ağırlıklarına, fırtına, fırtına, hastalık, beslenme yetersizliğine direniyor, normal şartlardaki süre, zamanı bile solluyor. Yaşam süreci içinde, geleceğe pırıltılar öz belgeler sunuyor.
    Ben de buna bir örnek değil miyim?
    Zayıf, nahif, sağlıksız, hastalıklı, yaşamışlıkla, ölmüşlüğü fark edilmeyecek kadar renksiz. Öğrenme gücü yok. Yorgun bir çocuk düşününüz. O çocuk, yaşayacak, büyüyecek, öğretmen olacak, yüksek öğrenimini bile yapacak, lisede resim öğretmeni olacak. Öğrenecek, öğretecek, sayacak, saygın olacak. Sonunda 30 yıl görev yapacak, emekli olacak, ve de mesleğinde çalışkan, öğrenmeğe açık, hep kendini yenilemek özelliğiyle seçkin olacak. Bu hangi pedagojik, psikolojik, sosyolojik kurama uyar.!
    Ben her müspet verelerin, dışlayacağı bir yapıya sahibim. Ama bakınız varım ve varlığımla öğünüyorum. Sağlığım Allah'a çok şükür yerinde. Varlığım düzey altı değil. Sanatım kendi içinde kendine özgü. Bağıntılı, düşünsel okuyorum, okuduğumu anlıyor, düşünebiliyor, dahası bu çelişik fikirler üzerinde öz yargımı yazabiliyorum. Hayat görüşümü yadsımadan dinliyorlar. Çocuklarım çağdaş mutluluğun kollarında. Biri diş doktoru, biri makine mühendisi, işlerinde çalışıp gidiyorlar.
Yaşam kavramı o kadar çelişkilerle dolu ki, hiç bir oluşum mükemmel, kusursuz olmamıştır, böylece, olmayacak da denebilir.
Eğer en mükemmel, en kusursuza ulaşabilseydi medeniyet süreci dururdu. Her zaman kurallar, varsayımlar sonucu faydalıya, kullanıma yatkına ulaşılamıyor.
    İşte yine dönüp dolaşıp, eğitim sorununa, beslenme sorununa, yaşam biçimine gelindi. O biçim, organize olduğu zaman, belki bir hedefe varılmış gibi görülür. Aslında  hedeften çok uzaklaştığımız bir gerçektir. Zaman ırmağı üzerinde düzenli bir trafik isteniyorsa, bir iş birimi içinde işiyle özdeşleşmiş, kendini başarısının bir parçası saymış, belkide zamanı durdururcasına hoyratça kullanan bireyleri bu trafiğe sokamazsınız. Çünkü bütün başarılar, belkide bir hiç uğruna emeğini, zamanını verebilenler sayesinde oluşur. (Bir şey mi icat etmek istiyorsun, öyleyse çiçek yetiştiren bir bahçıvan kadar sabırlı olacaksın En az). Kreasyon dediğimiz olay, yoğunlaşmadır. Bir objenin düşünülmesi, üzerinde odaklanma, birçok zaman yitirici araştırmaları gerektirir. Bir Kant'ı, bir Edison'u, bir Anştayn'ı, bir Küri'leri, Mikelanj'ları, Karacaoğlanları düşününüz. Zamanı nasıl kullanmışlardı bakınız.
E. Aydın
BİR GÜNÜN İKİ TÜRLÜ YORUMU
    Akılcı günce: İnsan vücudu, evingen ve devingenliğe programlanmıştır. Böylece bütün kaslar hareket eder. Hücreler yenilenmek gereksinimi duyarlar. Nasıl bir şehir trafiği durağanlıkla aksarsa, sıkışırsa insan vücudu da, genel dolaşımında hareketliliği ister.
    Seçilen yaşam biçimi gereği, hareketler topluluğunda bir tek düzelik oluşursa, hücreler topluluğu içsel devinimlerinde yavaşlar veya dururlar, tembelleşirler.  Aldıkları rutin enerjiyi sarf edemezler, gereksiz birikimlere yönelirler. Doğal olarak, ilerde gerekeceği anlamında yağ birikimi başlar. Kaslar durağanlığa geçer, kemikler yeni üretimi azaltırlar. Sonuç olarak bütün vücutta iç sarhoşluk gözlenir olur, ruhi gevşemeler adım adım artar. İşte bundan neden günün bir bölümünde yine rutin olmak koşuluyla vücudu evindirmek ve devindirmek gerekir. Uzun sabah yürüyüşleri bunun ilk ve en uygun gereğidir. Her yaşta uygulanabilirliği de avantajdır.
    Yine bundan neden sabahın ilk saatlerinde, açık hava da bazen 5, bazen de 78 km yürüdüm.
    Duyumsal yönüne gelince: Her sabah önemli bir işiniz olduğu gerekçesiyle yatağınızdan kalkar, gezi yolunuzu düşleyerek giyinir, yola çıkarsınız. İlk olarak serin bir havayı solur, mevsimlere uygun giyiminizle adımlarınızı akort eder, sokakların suskunluğuna karışırsınız, kaldırım taşları, ağaçlar size "günaydın" derler. Dallar, yapraklar gülümser, esin yavaş yavaş sizi okşar, kuşlar telaşlı ve seveğen uçuşurlar, cıvıltıları, yem aramak için birbirleriyle itişip kalkışmaları, bir yandan da sizi gözlemeleri, arp bülbüllerinin melodik seslenişleri, sizin ıslıkla tekrarınız.  İşte size bir candan arkadaş, daha yakın dala konarak, melodiyi değiştirip, öterek, yol boyu sizi izleyerek, ilgi alanınızı genişletirler. Irmak kenarındasınız, güneş doğmak üzere, sabahın serin sisi yer yer dağılıyor, uzak bulutlar güneşin önündeler şimdi, gök, bir renk cümbüşü, maviler, açık maviler, turuncular kırmızılara kayarken, mavilerin üzerinden geçer, saydam viyoleleri ve morları beslerler. Uzak selvi ve kavak ağaçları arasından sızan bir güneş, bir an için sularda kümelenir ve oynaşır, sallanır ve gider, yürüyorsunuz, ama sizi ayaklarınız vücudunuz sadece taşıyor, içiniz bir orada bir burada, bir siyah poşet ne güzel de bir hayvan taklidi yaparak size doğru koşuyor, ürperiyorsunuz.
    Bir adam traktör lastiğinden yaptığı bir botla ırmakta ağını seriyor, ırmak balıkları durumu uzaktan ilgiyle gözetiyor. Kimileri zaman zaman sudan fırlayarak umut dağıtıyor. Ağ toplanıyor, çocukların ilk nafakası bir kaç balıkla oluşuyor. Az  ama gün daha uzun, morarmış eller, ayaklarda umut bitmez. Demiryolu köprüsünü geçtiniz, banliyö trenide işte geçiyor, bir çekici, kırk vagon, kompartumanlarda bir kaç sarılı baş. Karayolu köprüsü altındasınız, mevsim kış ama bir kaç pembe çiçek, doğadaki görkemin ilk savaşçıları, direniyorlar, Mimar parkı girişindesiniz, yeşil başlıyor, çimler seyrek ve yalbırtılı, belediyemiz belki yirmi yaşında olan hurka ağaçlarını çaktırmadan buraya taşımış ve dikmiş, hayret hiç de gövdeyle kökler arasında bir sorun yok, yaşıyorlar.
Herhalde bu moral bağlamda bir olay. Yaşlı ardıçlar, selviler epeyce şaşırmış gözüküyorlar, eğri dikilişleri onların şiiriyetini etkilemiş, doğrulmaya kararlılar ama zor olacak..
    Alman barajındasınız, Toros'lardan kopan kar suları, dört gözden çağlayarak ırmak yatağını dolduruyorlar, fışkıran beyaz dantel örgüler arasında, güneş de kendi olgusu ile sahnede ebemkuşağı. Regülatör köprüsü üzerinde bir yazı "geçiş tehlikeli ve yasak", yayalar, bisikletliler, motosikletler gelip geçiyor, bekçi bezgin. İkinci yazı, "elektrik görülmez". Geçiyorsunuz, Ceyhan ovasına akan kanalın kenarındaki yolu izliyorsunuz, iri yüksek çam ve okalüptüs ağaçları koyu gölgeli dingin. Okalüptüs ağaçları ne kadar da Adanalıya benzer, dalları sarkık, yorgun ve bezgin, ama güçlü.
    Esintili havaları ağaçlar da seviyor, öylesine oylumlu, yumşak hareketlerle, bir bale yapar gibi birbirlerine sokuluyor, duyulmaz bir figürle ulaşabildiklerince birbirlerine sokuluyor, yapraklarıyla dokunuyor ve ayrı bir dönüşler konumlarına geliyorlar. Onlar da "dokunmanın sevmek olduğunu biliyorlar". Bugün semt pazarı var, tezgahlar yeni yeni kuruluyor, gölgelikler terekler hazırlanıyor, bitmez bir coşku var insanın yüzünde. Ertesi gün Kanal, sonra Cemalpaşa, Vali yolu, Kurtuluş mahallesi... Bir hafta boyu tezgah kurmak, bozmak, tekrar kurmak bıkmadan tekrarlamak! Namuslu para kazanmak zor be dostum zor! Ama her zaman ve zamanlar içinde alın teri saygındır, güzeldir, muhteremdir.
    Eski Ziraat okulu karşısındayız, öğrenciler ve vatandaşlar dolmuş bekliyorlar, o, onların haftanın yedi günü çektikleri ezgileri ve zevkleridir. Yaşamak bu değil midir?
    Artık taşıt trafiği sıklaşıyor. Ebeş karayoluna geldik. Karayolu köprüsünün koltuğundan parkın yanından, Seyhan'ın kenarına iniyorum bir patikadan, bir vatandaş ayaklarını çemlemiş, yarı yarıya suya girmiş oltasını atmış kısmetini bekliyor, selamlaşıyoruz, gülüşüyoruz. O, bana bu saatte burada ne arıyorsun, ben ona, hasta olacaksın, değer mi? diyordum.
    Demir köprünün sol ayağından üzerine çıktım, karşımda kocaman kızarmış bir fırın ekmeği gibi güneşi buldum. Bisiklet barikatlarını geçerek rayların yanından çakıl dolgusu üzerinden, lokomotif tamir atelyesi özel otomobil şeritlerini yaparak petrole ulaştım.
    Oto gürültülerinden, eksoz gazlarından korunmak için bir ara yolu seçtim, zakkum çiçekleri hala gülümsüyor ve var olmanın zor çabasını veriyorlardı. Bildik turunç ağaçları, kaldırımlar, işte bizim sokak ve Aydın Sanatevi. Günün başlangıcındayız, kitaplar, yazılar, yarım kalmış resimler, beklenen dostlar.
E. Aydın, 6Aralık1995
GÜNAYDIN SAVAŞLARI
    Birkaç zamandan beri, bazı yörelerimizde sportif sabah yürüyüşü yapılır oldu. Her geçen gün katılım daha da artıyor.
Her gün ben de, iki saat kadar yürüyorum. Çok da güzel ve iyi oluyor. Adana belediyesi, ırmak boyunda trafikten arınmış, ağaçları ve yeşilliği bol bir yerde yürüyüş parkuru düzenlemiş.
    Sabahın çok erken saatlerinde yollara dökülen kalabalık ırmak yönüne yönelince, sevimli bir görünüm de sergileniyor. Temiz spor giysili, rengarenk eşofmanlı, ağızları, yüzleri mevsime göre sarılmış, kadınerkek, çocuk. Kimi koşar, kimi hızlı yürür, kimileride benim gibi orta karar gider gelirler.
    Yürüyüşlere ilk başladığım günlerde, bazı gurupların karşı karşıya geldiklerinde "Selamünaleyküm" dediklerini, karşıda gelenlerin de "Esselamünaleyküm" yanıtını verdiklerini duydum. Günlerce uzun uzun düşündüm. Kanımca ortada bir terslik vardı.
Biz yetmiş yıl, bunlara "günaydın" demeyi öğretmiş olmalıydık. Bu saatte, sade vatandaş yatağında dünün yorgunluğu ile uyur, dindar ise sabah namazına gitmeyi yeğler. Öyleyse geride kalan seçenek, bu kesim "entel" kesimidir ki, kendilerine "varlık nedir?", "neden yaşıyoruz?", "insanın, canlının değeri nedir?", yaşam neden kıymetlidir?" gibi soruları sormuş ve kendilerince bir yanıt almış olmalılar.
    Ertesi sabahların birisinde, karşı gurubun selam mesafesine girmek üzereyken, fazlaca yüksek bir sesle, "esenliğe günaydın" diye bağırdım. Bu beklenmedik bir ünlem, yavaş da olsa günaydın basınçlı, aleykümselam karması yankı getirdi.
Akşam, saatimi iyi ayarladım, tam beşe kurdum, ertesi gün tam zamanında yürüyüş alanında yürüyüşe başladım. Tanısam da, tanımasam da herkese "günaydın" dedim. Onlar "esenliğe günaydın" diye cevap verdiler.
    Kısa ve çapraz bir deneyle randımanın yüzde doksan beşe vardığı, mutluluktan uçtuğum bir sabah orman içinde üçlü bir gurup "ah şu selamını bir değiştirsen" dediler. "Selamünaleyküm Allah kelamıdır" dediler. Yanıtım "Selamınızı siz değiştirin, Cumhuriyet çocukları" oldu. Diğer günlerden bir gün, karşıma topluca geldiler, avukat olduğunu sandığım, bir kişi ince nezaketiyle, saygılı bir sesle, "Beyefendi ah şu selamınızı bir değiştirseniz" dedi. Yanıtım "Tanrının Türkçe bilmediğini size kim öğretti" oldu.
Mücadele sürüyor. Sonunda "AKIL" galip gelecektir.
    Atatürkçü düşüncelerde ilkeler, edime dönebildiği sürece, "Bir ağaç diken, faydasız yaşamamıştır" inancındayız.
E. Aydın, İçel Sanat Kulübü dergisi, Ocak 1996

Üzerime gelmeyin çocuklar!!.
Deli olmak işten değil
Karanlık nur oldu bana
Hayal gerçek oldu bana
Felek çelik ben bir çomak
Deli olmak işten değil.
Aza nereye gidiyorsunuz demişler çoğun yanına demiş. Bu kadarı da olmaz ki, böyle de yapılmaz ki..
Mektuplar yağıyor ardı arkası kesilmez. Ethem Aydın deyesi: "ulanerkekseniz, bir bir gelin..!!."
Size bugün gelen bir mektubu yolluyorum. Çokların içinden seçtim. Suçlu ayağa kalk diye ünleyesim geliyor. Sen çıkıyorsun karşıma...
Bir şey değil, bir ağlama krizim tuttu. Her mektuba mutluluk göz yaşları döküyorum. 24Kasım2000 de  Yunus'la yan yana..güler misin ağlar mısın.? Çocuklar benimle fazla oynamayın mismil değilim. Bir de size kanacak olsam, tanrının başına gelen olur. Bir gün peygamberler toplanmış, bir ırmak kenarında balık avlıyorlarmış. Peygamberler koca koca balık çekiyorlarken bir de bakmışlar ki, ırmağın çavlak deli akan bir yerinde tanrı da balık avlıyor ama hiç çekemiyor. Peygamberler utanmışlar birimiz gidip, akıntıda balık olmaz, biraz yukarı veya aşağıya olta atarsan iyi olur demişler. Tanrı da öyle yapmış. Biraz aşağıya gelip oltasını atar atmaz koca bir balık tutmuş ve "alllah alllah" diye bağırmış.
Deli çocuklar  hepinizi seviyor, sizlerle övünüyorum...
E. Aydın
KARADENİZ ÜZERİNE BENDE OLUŞAN
YENİ BİR SÖYLENCE MODELİ
    John Gray, diyor ki Erkekler Mars'tan, kadınla Venüs'ten...
    Ben bunu elli senedir biliyorum da söyleyemiyorum, deli derler diye!..
Tümceyi biraz değiştirerek diyeceğim; Karadenizliler kesin kez uzaylı.. Dünyamıza yeni bir şekil vermek için gelmişler.
Biz zavallı abdal dünyalılar bunun farkında bile olmamışız. Seçtikleri yerleşim alanı, kımıl kımıl, denizi dingin, engin ve yalpalı, ta uzakta gibi görülen bir siyah bulutla, ne kadar tansık fırtınalar koparabilir!.. Havası sessiz ve havalı...
Yöresel konumu ve iklimi üzerine denecek söz pek çok ama ben hanımlarını anlatmaya çalışacağım, becerebildiğimce.
Onlar güzel mi güzel doğuyorlar. Deniz gözlü ve huylu, güneş sarısı kadar sanal, oyunları gibi hareketten öte hareketli, insandan insan, kadından kadın. Bilimselliği hep ters kurguyla tepe takla eden ince zeka, tez buluşlarıyla belirgin karakterde.
Onların yanılgıları biz dünyalıların doğrusu. Aşklar, sevgiler Karadeniz kadınında bir başka çelişik ama gerçek bir rota izler.
Dünyalılarda, kızgınlıklar, kırgınlıklar; bir ömür boyu yaşatılmak, yüreklerde tortulaştırılmak, kişiyi için için kemirerek öldürmek veya mutsuz etmek için kullanılırken, bu, yıkım gücü çok çok yüksek olan yetiyi, anında görüntü; kavga, gürültü, patırtı, gerekirse sopa, bıçak, tabanca kullanarak derhal yok ederler.
    Arkasından bir Karadeniz güneşi doğar ki, pırıl pırıl, sıcacık, ılıman ve besleyici! Kitaplar, ideali eğitim kitapları, acaba bunu görüp neden yazmazlar???? Daha da bir insan olmak için!..
    Benim büyük eksiğim, belki de aynı bazda özelliğim, hep ayrıntılarda gezerim. Çabukçabuktan, hızlıdan, hızlı yapılan her işten nefret ederim. Yoğun düşüncenin, emeğin özüne işlememiş hiçbir üretim beni hoşnut etmez. Bundan neden, hep çağ dışıyımdır.
Çocukluktan böyleydim. Zor yol aldım. Belki de az mesafe kat ettim ama kendimi o kadar dolmuş duyumsuyorum ki, bana görece, böyle olmak, içimdeki çocuğu doyuruyor. Kafam motor gibi çalışıyor. Günde gezindiğim kadar, dünde ve yarında da rahat geziniyorum. Karadenizli değilim ama, uzayın bir kesitinden olduğumu sezinliyorum.
    Benim çağdaşlarım, bulmak için hep koşarlarken, yavaş adımlarla, mümkün olduğunca yavaş adımlarla, yürüyorum. Onlardan daha çok şeyler görür, daha çok şey duyar, duyumsarım. Dahası, onlardan göreceli anlamda daha çok yaşarım.
    Sözü bağlarken, bir Karadenizli hanımın son verelerini de yazacağım. Yolum Mengen'e düşünce, yolumun ilk etabında sen, bir sevdiğim, saydığım kişi vardı. İçimden seni anmak geldi, aradım. Aman efendim, bu sevgi ahhh.. Bir bülbül şakıdı, şakıdı, mantık parabolumu allak bullak etti. Sevgi yağmuru seller gibi, üzerime üzerime ! Sevgiden bir ömür yoksun kalmış birisi olarak, sırılsıklam ıslandım. Bir de otogara gelmeyi, basite indirgemez mi! Dünyalar tatlısı bir hanımefendiden, bu içten gönüllüğü duyunca, sevgi yağmurundan kaçayım derken, nice nice yalanların şemsiyesine sığındım. Bu besleyici nem bana, yollar boyu yetmişti.
    Bolu Öğretmen Evi ve Otelcilik Okulu'ndaki bahçe ve hizmetler güzelliğini de görünce, içimden, paylaşmak, bir kıymet bilenle paylaşmak, geldi. Ödüllendirmek ve ödüllenmek istedim. Telefon ettim. Siz de havaya baktınız, aniden gelen çağrıya baktınız, münasip bir de yalan buldunuz.
    Gelmediniz. İmgeler sıcaklığını yitirdi. O akşam dönüşe geçtim.
E. Aydın, 22Eylül1996
SİVRİSİNEK VE YAZARLAR, ÇİZERLER.
    Akşamdan sabaha, gazeteler ülke çaplı ve dünya genelinde haberlerle dolar taşar. Eğrisi, doğrusu, taraflısı, tarafsızı. Göz nuru alın teri. Görünüşte kurulu düzen, hep duyarsız, bildiğini okumaya devam eder. Acaba bu kadar emekle, incelemelerle, yazmanın anlamı ne ola.!
    Yetke sahipleri acaba uyanırlar, yanlıştan dönerler mi?
    Sivri sinek kan emer, bazı kalın, bazı ince kemanıyla, bütün gece kulağımda öter durur.
    Kan emecekse, uyuyanın kulağında bütün gece ötmesi neye?
    Sivri sinek, kandaki demire ancak uyanıkken ulaşabilir.
E. Aydın
HAYVANLAR AKILLI MI?
(Editörün notu: Bu köpek, sahibini şehirlerarası karayolunda kaybeden yaşlı bir teriyer'dir. Oturduğum apartman komşum yolda başıboş bulduğu bu köpeği apartmana getirmişti. Babama alışmıştı. Aydın sanat evine sık sık babamın ziyaretine giderdi. Fotoğrafı kitabın sonundadır.)
    Bir köpek tanıdım, adı Zeytin. Adını biliyor, çağırınca anlıyor, ancak çağıran kişinin kimliğine göre, yakınlığına göre tavır alıyor. Tanımadığı bir yakınlığa ilgisiz kalıyor. Bazen de sert tepki veriyor. Çocukları seviyor, kendisine sataşma varsa yine karşılık veriyor. Sataşmaya tepki büyükler içinde geçerlidir. Tanışıklığı hemen olmuyor.
    Rengi siyah ve bol tüylü, asabi mizaçlı değil, çevreyle ilgisi tamamen kendine özgü. Genelde yerlerde bir şeyler koklar, bulduğu her şeyi yemez, sadece ilgilenir.
    Sakindir, uzun süre rahat bir yerde uyumayı sever, açlık bile onun bu durumunu değiştirmez. Verilirse yer, beğeneceği bir şey olmazsa yine yemez. Hiç bir zaman sofrayı taciz etmez, kendine verilinceye kadar uyuyarak bekler. Sevilmeyi, okşanmayı istiyor. Okşandığı zaman kahverengi gözleriyle sanki, oda sizi okşuyor veya mutluluğunu anlatmak için aşırıya kaçmayan, rahatsız etmeyen serzenişlerde bulunuyor.
    İnsan kadar, (bazen onu da geçen) bir inceliği var. Gençliğinde iyi bir ailenin içinde çok iyi eğitilmiş. Hiç bir zaman, bir köpek olduğunu unutmaz, alıngandır, onurludur, istenmediği zamanlarda hemen ortalığı terk eder, geri dönmekte ısrar edip, ağlayıp, sızlanmaz. Daima ikinci, üçüncü seçenek bulma yetisi vardır. İnsan tiplerinden, zararlı, tehlikeyi ayırır, çöp toplayanlara, dilencilere, boyacılara karşı hep tetiktedir. Kılığı, kıyafeti uygunsuz olanlara tavır kor. Sahibince istenmeyen hareketleri zamanında terk eder ve bir daha unutmaz.
    Köpek olarak bir takım görevler üstlenmek ister, verilmezse kendince önemli olan davranışları yapar. Uzaktan gelen köpek seslerine yanıt verir, gerekirse gidip bir şeyler yapmaya davranır ama saldırgan, kavgacı değildir. Sulh sever, ne yapar ne eder uzlaşır. Zaman zaman kendinden güçlü köpek guruplarıyla raslaşırsa, onların sığamayacağı bir boşluk seçer, bekler. Genelde kısa bir süre sonra nasıl olduğunu bilmem anlaşır, koklaşırlar.
    Şayet uzaktan bir kavga başlatılmışsa, gurubun içinde öncü olanı bekler, gözü de kestiyse acı bir hamle yaparak yıldırır, homurdanarak yoluna devam eder. Eşliğinde gittiği, ki saydığı kişi, her hangi bir saldırıya uğrarsa; canla başla, önce yıldırma caydırma savaşına girer; zor durumu önler.
    Çişini sınırsız kontrol eder, hiç bir şekilde bulunduğu çevreyi kirletmez. Gezinen tanıdıkla beraber olmakta bir güvence bulur ama ara komutları dinlemez, gel denilince gelmez, eskiden bunu da bildiği gerçek.
    Bir kaç kere önemli trafik kazası geçirmesi, derin yaralar almasına karşın; otomobilin araç olduğunu, onu bir insanın kullandığını bilir ve şoförlerin vicdanına sığınır. Hasta köpeklerle koklaşmaz, yaklaşmaz. Kaniş tipinde ama ondan büyük, görüntüsü ilginç ve yalındır. Hırsız değildir, bir şeyi bir yerden katiyen aşırmaz. Çok acıktığında kuyruğunu sallayarak, sokularak halini ima eder.
    Sonuç; Çevreye, insanlardan daha çok uyumlu ve durum değerlendirmesi, onlardan gerçekcidir...
E. Aydın, 5mayıs1998
HAYVAN KARDEŞİMİZLE BİR SÖYLEŞİ
    Nereden bakılırsa bakılsın, sizleri taktir etmemek elde değil.
    Sizler yaşayabileceğiniz şartlar altında dünyaya gelirsiniz, doğa kurallarını çok iyi bilirsiniz, ona uyum sağlarsınız, uyumu sağlayamayanlar ölümü yeğlerler.
    Kendi çokluğunuz içinde, yerinizi bilirsiniz, gereğine göre davranırsınız, gereksiniminiz kadar yersiniz, yarın, daha ileri günler için kaygı çekmezsiniz. Yaşam çizginizde prensipleriniz vardır. Hemcinslerinize karşı sonsuz nobran değilsiniz, diğer cins canlılara karşı belli bir sınırda saygılısınız. Aşklarınızda doğallık geçerli, sevişmeyi de kavga kadar bilirsiniz. Birbirlerinizi aldatmaz, yapay tuzaklar kurmazsınız. Cinsinize özgü karekter yapınızı içinde bulunduğunuz her şarta göre değiştirmezsiniz. Öldürmek için, silah icat etmez, üstün ve sömürgen olmak için kanunlar koymazsınız, seçim yasalarınız basit çıkar oyunlarıyla zedelenmemiş, siyaset sizin çokluğunuzu kemirmiyor. Bir de bizlere kendisini insan sayan, insanlığa soyunan bizlere bakınız nelerle uğraşıyoruz.
    Artık bir ananın doğurmak için belli bir süre beklemesi gereğini unuttuk. Artık  yumurtalar tavuğa varamıyor, kısa devrede piliç ve yemeklik oluyor. Tarlalarımızın özü tükendi, dinlenmeden doğurmaktan, tohumlarımız da soysuzlaştı sık yenilenmekten. İlaçlardan, gübrelerden yiyeceklerimizin özü kaçtı. Dahası zararlı oldular. Çiçekler özgürce açıp, görkemle dölleniyorlar her şey yapay, artık hanımlar bile doğurmaktan kurtulmak üzere. Babalar, babalıklar, analar, analıklar artık tarihe karışmak üzereler, soy ağacı bir fantazi olmak üzere.
    Atomlar ve hücreler oyuncağımız oldu, yapının özüne kurt gibi daldık, kemirgenler gibi kemiriyoruz. Yalın doğayı karmakarışık ettik, soyları soysuz ettik. Yer yuvarlağını, gök kubbeyi kirletebildiğimizce kirletiyoruz, temizlemeye gelince hiç de acelemiz yok diyoruz. Bu gidişle sizlere bile soluk alacak bir hava, temiz bir yiyecek, arı bir su bile bırakmadan kendi darağaçları mızı hazırlamakla uğraşıyoruz. O küçük insancık aklımızla, doğanın bitmek üzere olduğunu sezinledik. Şimdileri galaksilerde rahatça kirletebileceğimiz yerler keşfetmeye var gücümüzle çalışıyoruz.
E. Aydın, Mavi Çizgi Dergisi, Ocak1992
ÖRÜMCEĞİN ÖYKÜSÜ ÜZERİNE BİR MİT.
ARAKNA.
    Ror bölgesinde Lidya'da çok güzel, becerikli bir kız yaşardı. El işlerinde gergef ve iğne işlerinde O'ndan üstünü hiç yoktu. Yeteneği ile övünmesine övünürdü de.
    Bir gün güzeller güzeli ölümsüz tanrıça Atenadan daha becerikli olduğunu söyler. Bunu duyan Atena göksel hızla Lidya'ya gelir. Bir yaşlı kadın kılığında Arakna'nın evine konuk olur. Sohbet sohbeti açar. Yaptığı el işlerini ortaya döker.
Atena, çok çok güzel işler ve kızın cazibesi karşısında şaşırır. O'nu örümcek kılığına sokar.
    O gün bu gündür,  örümcek utanautana gözlerden uzak yerlerde örgüsünü örer ve yaşar. O, bizim Arakna'dır.   (Lydia.Tanrıça Athena)
E. Aydın, 26Temmuz1999
İNSAN VE ÖRÜMCEK
    İnsan ve örümcek arasında, çok enteresan bir bağ vardır. Örümcek gerebildiği ağ nisbetinde emin ve geniş bir av ve yaşam alanına ulaşır. Tabiidir ki, bu iş sadece maddeseldir. Ancak insan, yaşadığının bilincine varmak için ise gönül iplerini gerer.     Kurduğu kominikasyon oranında, ruhen dinç ve dinamik, güncel olabiliyor. Hatta çağdaşlık bile bu ölçülerden soyutlanamaz.
Yazıyorsunuz, yazıyorlar. Yazıştıkça, pınarlarda olduğu gibi, önce belirsiz, bulanık sonraları durula durula tertemiz bir doğa kazanıyor. Demek ki akmak, devinmek, devindirmek, bir yerlerde bir şeyleri arındırıyor.!.
    Ola ki, kişi pınar niteliğinde yaratılmış olsun. Aktivitesi, dolup boşalma özelliği yoksa, teneke tangırtısı gibi monoton, bir süre sonrada çekilmez olur. Böyleleri de çevremizde az değil.!.
    Bugünde platform sözcüğünü taktım aklıma. Aradım, karşılığı; sahanlık, tahta, boş balkon altı imiş. Acaba Evren, Özal dün bu kelimeyi ve caydırıcı sözcüğünü ne anlamda kullandılar? İran'ın, tahtaboş'u, sahanlığı, merdiven altı neresi?. Orduyu silahlandırıyorsunuz. Bu olası bir savaş içindir. Karşı tarafta bunu ve daha fazlasını yapacaktır. İkisi de güçlü oldukları kanısına varınca, savaş kaçınılmaz olacak. Amaç savaş değil midir?
    Ava çıkıyorsunuz, silahınız, cephaneniz sırtınızda, "gezintideyim" diyorsunuz?..
    Sorulmaz mı, bu silah, bu cephane, gezinen kişinin sırtında ne arıyor diye?..
E. Aydın
KARINCA
    Karıncalarda iletişim, koku alma, iz sürme, engel aşma, haberleşme, bireysel işlerde sorumluluk, mühendislik, amölajman hizmetleri. Sevmedikleri kokular. İmece.
Yaptığım deneyler: Üç ayrı yuvada, üç ayrı büyüklükte karıncaların farklı davranışları.
(a) Yuva: Küçük karıncalarkalede, bir kaya platosu üzerinde, kimileri  yuvadan dışarıya yiyecek artıkları taşıyor, kimileri yuvaya yiyecek getiriyor, kimileri koşa koşa sağda solda dolaşıyorlar, gidip telaşlı telaşlı birbirleriyle de karşılaşarak, koklaşarak hemen ayrılıyorlar.
    Kayanın üzerine kendime bir oturacak yer seçtim. Ama önemsemediler, benim de üzerimde dolaşmaya başladılar. Sigaramın izmaritiyle taşı üzerine beni içine alan bir çizgi çizdim. Oraya kadar gelip geri geri dönmeye başladılar. Bir Antep fıstığını açtım, ortalığa bıraktım. İlgisiz gezinen bir karınca önce yanından ilgisizce geçti, sonra yine geldi tadına kokusuna baktı, yine gitti, bir başkası, her halde görevli idi, zorlukla bir parça kopardı götürdü. Kısa bir sonra paça görünmez oldu ve yavaş yavaş yürütülmeye başladı ve tepeler, hendekler aşarak kayboldular.
E. Aydın
MUT'TA MUT'UN KAYSISI
Bir yıl fazla, bir yıl kıt
Önce erik, sonra dut
Hak vergisi, bin bir tat
Mut'ta Mut'un kaysısı.

Yeşil yaprak alıdır
Ayva nardan suludur
Tadı şifa doludur
Mut'ta Mut'un Kaysısı.

Ne Malatya ne Iğdır
Hem beyaz, hem de aldır
Bir sarışın hoş yardır
Mut'ta Mut'un kaysısı (Yazan : Dede Papur  Pide Fırını Ustası Mut  İçel)
    Dün Mut'tan sizin yolladığınız iki koli kayısı geldi; açınca kayısıların üzeri karıncalarla örtülüydü. Yeni bir kaba aktarmaya başladık. Belliydi ki, karıncalar da Mut'tan geliyorlardı. Sağa sola dağılmaya, sığınacak bir yerler aramaya kalkmadılar, özellikle de kayısıdan uzaklaşmak istemiyorlar. Bize duyargalarıyla, sanki tanışıklık işareti nanik yapıyorlardı. Her ne olursa olsun onları uzaklaştırmam gerekiyordu.
    Süpürgeyle kapı dışına kadar götürdüm. Dışarıda da karıncalar vardı. Daha önce tanışmış, savaşmıştık. İki ayrı koloni karşı karşıya gelince, neler olacağını ilgiyle izlemeye başladım. Bir tür savaş bekliyorum.
Kısa bir süre, kendi dillerince konuştular. Bizimkiler, geri dönmek için hızla kapıya yöneldiler, arkasından Adanalı karıncalar da sevinç çığlıkları atarak, teklifsizce kutulara yöneldiler.   
    Bu öteden beri çok sevdiğim; yaşam biçimlerini de okuduğum, yaşam biçimlerini iyi bildiğim savaşlarını, yem toplamadaki becerilerini, işbirliği, imecelerini, mühendisliklerini, inşaat ustalıklarını, ara sıra yan gelip yatmak, sarhoş olmak için termit adlı bir böceği beslediklerini, onu ilkbaharda filizlere taşıdıklarını .
    Uzun uzun, kafamda bir şerit gibi geçirdim, ama ortada bir gerçek vardı, ben bu hemşehrileri barındıramazdım. Hele hele arkalarında bir ordu konukla gelince. Üzele üzüle üzerlerine D.T.T. boca ettim, süpürdüm.
Her kayısı yiyişte, konuklara kayısı ikram edişte, ben hemşehrileri anımsıyor, kayısının tadını eksikli buluyordum. Paylaşmanın tadını gereğince alamıyordum.
    Sabahın loşluğunda yollara düşen, en az üç kilometre mesafede ağaçlara tırmanan, dal dal gezip, tane tane toplayarak koli dolduran, köyüne on üç kilometre mesafedeki Mut'a getiren, otobüse yüklüce taşıma parası da ödeyen; İbrahim'lere, Kerime'lere, Ayşe'lere, Zafer'lere, Seçkin'ler'e, onlara gün boyu hizmet veren Deli Kara Eşeğe, yorgun motorsiklete borcumuz, şükran istencemiz, söylemekle, yazmakla ödeşilir mi?
    Kayısı bizleri çok çok memnun etti. Ama emek verenlere, hele hele, üzüle üzüle ölümüne neden olduğum hemşehrilerim karıncalara ne demeli!   Yarab, bir lokma için ne emekler gidiyor!.
İşlerinizde başarılar diler, herşeyin gönlünüzce olmasını, sağlık içinde olmanızı yakarırız.
Ethem Hidayet, 5Haziran1999
MUT'UN DİŞDAŞ KÖYÜNDE HİNDİ YETİŞTİRME
    Bu köy yayladır, sulak, çayırlı, engebelidir. Burada oturanlar görenekleri hindi ve tavuk beslerler, her evin kümesi vardır.
Havluları vardır ama kenarları tavuklara karşı korumalıdır. Mevsimlik ve günlük sebze gereksinimlerini düşünmüşlerdir.
Hindiler tembel hayvanlardır, ama akıllarına diyecek yok. Üç beş yumurtayı yan yana görseler, hemen gurk olasıları gelir ve yumurtanın üzerine inatla otururlar.
    Bunun farkına varan köylüler, her gün yumurtaları toplarlar, imece suretiyle bir gurk hindinin altına on beş yumurta yerleştirirler. Gurk sayısı başlangıçlarda on hindiyle idare edilir. 150 Civcivle bizimkisi yaylıma çıkar ama sakin ve düşüncelidir. Zaman zaman, yüksekçe bir tümseğin üzerine çıkar, sürüyü seyreder, aklı yetmemiştir ama, Allah için görevini de iyi yapar. Bir hafta sonra, büyümeye başlayan palazlar sürüden ayrılarak bir çocuğun gözetiminde yaylıma çıkarılır.
    Hindiye pekmezbiber karışımı zorla bir şurup içirirler, ayaklarından güçlü biri tutarak havada hızla döndermeye başlar, bir kaç tur sonra, daha önce hazırlanmış onbeş yumurtanın üzerinde otururken sarhoşluğu geçer, ama hayvancık geçmişi unutmuştur.
İyi yolculuklar Selami...!!!
    22 Gün daha yatar. İki veya üç turdan sonra, üvey ana olarak yaylıma çıkar, beslenmesi gerek, ya yumurtlamaya oturacak, ya da pazara hazır olacaktır.
E. Aydın, 30Mayıs1996
RAHŞAN TEYZEM ve ÖZAL AMCAM ELİYLE
ANNE BABAMA
    Anneciğim, sevimli mi sevimli bir amca, kafesimizin önüne geldi, sessizce olanları izledik, görücüye çıkmıştık besbelli.
Bir dizi konuşmadan sonra biz beğenildik, bir eve getirildik.
    Görünüşe göre, aile bireyleri bizi beğenmişti. İki gün sonra, kafesimizin kapağı açıldı, dışarı çıkmamız istendi, ben çıktım, yanımdaki arkadaş çok beceriksiz bir şey. Yiyemiyor, uçamıyor, korkağın teki. Onu da zorla çıkardılar, uçma denemeleri yapıyoruz, kafesten çıkıyoruz ama, geri dönmek bir mesele. Ben, zor da olsa yapabiliyorum ama bizim erkek bozuntusu, alanı tutturamıyor, ya pas geçiyor ya da alanı tutturamayıp düşüyor. Evdekiler bizim civciv olduğumuzu unuttular galiba. Bizi muhabbet kuşu sanıyorlar. Hepsi de bizden mutlu. Daha yakından sevmek istiyorlar.
    Halbuki sen, bize böyle bir şey öğretmemiştin. Yaklaştık, ellerine aldılar, okşadılar, önce korkmuştuk ama, olanları biz de sevmeye başladık, çok samimi olmuştuk. Bir gün, bir yabancı da geldi, o da birimizi yakalamak istedi. Benim kuyruğumun en güzeli ve henüz tek olanı, onun elinde kaldı. Şimdi bir tavuk civcivine döndüm, uçuyorum ama yön değiştiremiyorum. Anneciğim, bizim durumumuz ne olacak acaba, kuyruğum çıkacak mı? Amcayla, abla büyük doktormuş ama, ben onlara bunu soramıyorum, dilimi anlamıyorlar, su istediğimizde yem veriyorlar, bol bol yeşillik ikram ediliyor, yiyoruz seviniyorlar, zararı olur mu acaba? Ara sıra, yakında bir ressamda,  bizim akrabalar yaşıyormuş, onlardan duyduk. Rahatları da iyi imiş. Keşke bizi de alsalar oraya, burada işler ters gibi geliyor bana.
    Bize aynı adresle acele bir yanıt ulaştır. Öperiz.
    Kuyruksuz Civciv
E. Aydın.
KARIŞIK VE AYDINLIK BİR RÜYA
    Sokrates'i okuduğum bir gecede, O bana geldi.
    Boşlukta seçilebilen görüntünün dışında dalgalanan bir lekeydi fuluğ. Sonra seçikleşti, yaklaştı, anlamsız ve derin boşluğa bakıyordu. Göz göze geldik. Belirsiz ve çağırgan bir gülücük geçti, heyecanımı cesarete dönüştürdü. Yaklaştım selam verdim yerlere kadar eğilerek. Bir baş işaretiyle karşılık verdi.
    Sizin tanrı Zeüs'le konuşmanızı okudum, çok etkileyici buldum dedim.
    Ben hiç yazıt bırakmadım, bütün zamanlarda insanlar, ürettikleri tezleri bana dayandırarak beni büyüttüler. Tanrıyı da öyle bulmadık mı? Ben, filozof Eflatun'un ürettiği bir kişiliğim, devlet teorilerini yazarken sık sık beni devreye sokması inandırıcı olmak istencesinden kaynaklanır.
    Yani siz siz değil misiniz, Zeüs'le konuşmadınız, ona "şans, kader ne demektir, bunun dağıtımını en büyük tanrı olan sen yapmıyor musun?" demediniz mi?
    Hayır onun ayrı bir tanrısı, ilgisi var.
    Öyleyse "sizin büyüklüğünüz nerede kaldı?" deyince Zeüs size kızmadı mı? sonra sizi kovmadı mı?..
    Çağlar boyu beni eflatun kullandı, şimdileri kullanıldığım gibi. Kendisi güçlü bir sofistti, benimle büyüdü, yani ben doğdu dedi.
Fuluğlaştı, yüzü güzelleşti, saçları bukle bukle, Boticelli ve Venüs oldu, dalgalandı, Leonardo, Monaliza olurken asimetrik bıyıklarıyla zamana kaydı. Meriç oldu, Tütüner oldu, Akbulut oldu. Eyvah görüntü yitiyor derken Anamur oldu, durakladı. Filmin, termodinamiğin ikinci yasası gereği geriye kaymakta olduğunu gördüm, uyandım sizleri gördüm.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Hep merak ederim, rüyalar olmasaydı, şu zavallı bizler, hem dünde, hem günde, hem de yarınlarda yaşama duyumsamasının görkemini yaşayabilir miydik?! Bellidir ki, rüyalar da, dayanıklı olmasa bile verelerden hareket ederler. Eğer aklımız, eteğimize doğru boy veriyorsa, huri melekler görür, bastırılmış bin bir hoşluğu gerçekte yaşarız. Mal mülk konusu da öyle, İspanya'da şatolarımız olur.
    İnsanlığa, gelecek kuşaklara dönük bilgi istencemiz varsa, varsıl da değilsek, geceler ne güzeldir, ay, yıldızlar, kaos uzaklıklarını yitirirler, yahut da biz onlara kadar büyürüz. Eşkere bir dost, geçmiş güzel günlerden bahsederken, Müderris Oğul Kitaplığı'ndan kitap okuduğundan dem vurmuşsa ve siz de böyle bir şeyi zaman zaman kurmuşsanız kafanızda, olmayan, olmayacak olasılıklar çocuksu bir çizgide sarar da sarar!
    İşte tam da böyle bir rüyanın fuluğ derinliklerinde kolan vurup, zevkler içinde uçar ve nihayet tatlı bir iç rahatlığıyla uyanınca, gerçeklerle burun buruna gelince, hayalleri geri getirmek için tekrar umarsız çabalar vermeye başlar, elinizde bulunan basit olanaklarla, uzun ve zor günlerde ve gecelerde size beşiklik etmiş kendi coğrafyanızda, doğduğunuz yerde, bir karış toprağınızla, Ata nal çakılmış, kurbağa ayağını uzatmış örneği, yekinirsiniz umutlara. Umutlar ki, sizlerden dağlar kadar yüksek. Ama olsun, hayal yiğidin katığı, ye Hamit ye.... Yine de kitaplık, on on beş öğrenci barındıran yurt kurulur. Vakfın başına, araştırmayı seven, alçak gönüllü, özveri sahibi, kitap kurdu birilerini düşünür. Kendine açarsınız, beklenti gocamaz. Yıllar sonra bir daha agşıtırsınız, yarı sitem yarı ciddi tekrar yazarsınız. Artık o yörenin ekşilerine, geçmişin bıraktıklarının peşine düşmüş, Karacaoğlan'ın şiirlerinin namusunu nasıl koruruz düşüncesinde, özneyi yitirmiş, kalıcı sandığım bir öneriyi düşünmeye zaman bulamaz. İşte bu çizgide, işte yüksek duyguları, yol yöntem değil, yolsuzluk öldürür. Rüya ve hayal ürünü burada biter. Havaya bakıyorum, yağış yok ama puslu, ilerisi gözükmüyor. Cumhuriyet gibi, devlet gibi, partiler gibi, gelecek gibi..... Ama Ethem Aydın olarak seni sevmekle ışıklı, ısılı ve yazma gücündeyim.
    Daha şimdiden taa uzaklarda bir dostun beni okuduğunu umarak, rahat, yeni rüyalara dalacağım. Seni, yeni yıl için öper, sağlıklı günler dilerim.
E. Aydın
KELEBEĞİN RÜYASI 
Gerçek olsa, siyaset krizalit dönemini bitirse.
1923 kuruluş
1924 eğitim birliği  
1927 yeni yazı
1940 Köy enstitülerinin kuruluşu
73 yıl okuduğumuz yetsin artık!!
Kozamızı delip, mavilere özgürce kanat açsak
Benek benek kanatlarımızla
Onuncu yıl marşını,hep bir ağızdan tekrar söylesek
Çoşkuyla gülsek ağlasak
ÇIKTIK AÇIK ALINLA, O YILDA HER SAVAŞTAN
ON YILDA ONBEŞ MİLYON GENÇ YARATIK HER YAŞTAN
BAŞTA BÜTÜN DÜNYANIN SAYDIĞI BAŞKOMUTAN
DEMİR ĞLARLA ÖRDÜK ANAYURDU DÖRT BAŞTAN
TÜRKÜZ, CUMHURİYETİN GÖKSÜMÜZ  TUNÇ SİPERİ
TÜRKE DURMAK YARAŞMAZ, TÜRK ÖNDE TÜRK İLERİ
BİR HIZLA KÖTÜLÜĞÜ GERİLİĞİ  BOĞARIZ
KARANLIĞIN ÜSTÜNE GÜNEŞ GİBİ DOĞARIZ
TÜRKÜZ, BÜTÜN BAŞLARDAN ÜSTÜN OLAN BAŞLARIZ
TARİHTEN ÖNCE VARDIK, TARİHTEN SONRA VARIZ.
ÇİZEREK KANIMIZLA ÖZ YURDUN HARİTASINI
DİNDİRDİK MEMLEKETİN YILLAR SÜREN YASINI
BÜTÜNLEDİK HER YÖNDEN İSTİKLAL KAVGASINI
BÜTÜN DÜNYA ÖĞRENDİ TÜRKLÜĞÜ SAYMASINI
ÖRNEKTİR MİLLETLERE AÇTIĞIMIZ YENİ İZ
İMTİYAZSIZ SIZ SINIFSIZ KAYNAŞMIŞ BİR  ÜLKEYİZ
UYDUK,GÖRÜŞTE,BİLGİYE GİDİŞTE ÜLKÜYE BİZ
TERSİNE DÖNSE DÜNYA YOLUMUZDAN DÖNMEYiZ
Kelebeğin rüyası......
E. Aydın, 25Nisan1996

BENDEN SİZE
    Bir rüya gördüm, hayırdır inşallah. Evet evet, yanlış değil bir rüya görülen. Rüya gördüm diyen kim biliyor musunuz? Ethem Aydın.
    Demek ki oda şu yıllar boyu renkli bir rüyaya hasret gitmiş. Bu mektubu teşekkür babından ele almıştım, görüyorsun ne kadar derinden taramaya başladım. Ne yaparsın, içimden doğruyu söylemek geçti.
    Doğruların bu denli tehlikeli çevre kirliliği yaptığı bir ortamda, zavallı insancıklar yaşamın özünde olan ama toplumların hep zorladıkları, öz bene inmek suçunu işledik. İnsan sevgisi olmasa yaşamın ne tadı kalırdı?
    Geveleyip duruyorum görüyorsun, nedeni ise bizler sevmeye, sevilmeye hasretiz. Yoklukta çokluk bir garip geliyor. Mutluluğu uzakta anlatırlar isteyince, özden isteyince ondan yakın ne var acaba.!
    Çevrenin kem bakışlarına karşın katılaşmış tabulara karşın, hakim çizgileri yıpratmadan balonlu hoş bir zaman geçirdim. Bunu sana senin orada olmana, inceliğine ve özverine borçluyum. Binlerce teşekkürler. Bu kadar içten sevgiyle dolu mektuplar yazarken, düşünmeden edemiyorum. Acaba bu mektubu üçüncü göz okusa durumu nasıl değerlendirirdi? Görüyorsun ben ve biz demeden ne kadar korkuluyor.
    Zaman büyüyor, günler oluyor, otobüs yürüyor, aralık büyüyor, kilometreler oluyor ve sen büyüyor büyüyor sevgi oluyor, özlem oluyorsun, artık seni içimde duyuyorum.
E. Aydın, 9Ekim1990
BİR YAKIN RÜYA   
    Galiba Mersin'de kardeşim Kemal'in evindeyiz. Bol ışık var, yüzler seçik ve gülücüklü.
    Ben salonda şimdiki gardrobun yerinde pencereye yakın iki veya üçüncü sandalyede oturuyorum, yanımda Kemal'le konuşuyoruz, bir başka akraba da olabilir. Kapı yanında bir sandalye sıkışması olduğunu kardeşimin işaretiyle anladım. Baktım Doğan Atlay'ın başını saçından tanıdım. İlgilenmek için kımıldadım. Kendisiyle galiba konuşamadan mekan değişti. Bir takım ilgilenmem gereken kişiler oluştu. Çok kalabalık olduğundan oturacak yer bulunup bulunamayacağı tedirginliği içindeyken, görüntüde kopukluk oldu. Bir loş odada bir arkadaşla veya daha önceden tanıdığım bir erkekle beraberiz. O bir şey arıyor, ya sigara ya da ona benzer bir şey. Bir gardrobu açıyor, araştırıyor, gizli bölümlere başlıyor. Gizlilik akorduyon gibi körüklü bölümler içinde dokundukça yeni şekiller alıyor. İşte o sırada loşluğun içine kapıdan daha önce tanıdığım bir hanım giriyor. Galiba evin o bölümüyle ilgili, ben karşıda pencereye yakın kapıyı gören pozisyondayım ama diğer kişi göremiyor, bakışma, gülüşme dekor değişiyor. Biz dış mekandayız, yokuşu olan bir yol, bir kalabalık ve Hüseyin Gezer'le görüşüyoruz, esinleşiyoruz. Bana gelmesini söylüyorum, galiba Akademi gibi bir yere gideceğini, ama muhhakkak geleceğini söylüyor. Ayrılırken, eğer istersen gel ama eğer işlerin yoğun olursa gelmeyebilirsin diyorum. Ben bir yerlerde takılıyorum, beklenti yerinden uzak, kalabalıklarlayım. İçimde verilen randevular nedeniyle bir sıkıntı, ama koşulumu hatırlıyorum, rahatlıyorum. Hayırdır inşallah.
E. Aydın, 21Ekim1994
BİR İLKBAHAR RÜYASI
(31MART1999 akşam ve gecesi geçer).
    Ben balköseyi, içten/aşk/kertesinde sevdim, severim de... Bilirim ki sevgi kolay oluşmaz. Dolu dolu yürek ister. Sıcağı soğukla denkleştiren, olumsuzu olumluya taşıyan.!!  (*)
    Ali Aydın akrabamdır. Babası Necmi bey, benim yiğenim Nihal'in beyi Feyyaz'ın kardeşidir. İnsanlar değer verdikleri kişilere karşı, duyarlı olurlar. Bu yazı onun için yazıldı. Görüldü ki; Ben sizden daha çağdaş, özgür, art niyetsiz olabiliyor ve sizlere duygu ve yerine gelememiş beklentilerimi yazıyorum. Yani sizi hala sevebiliyor, dostluğunuza gereksinim duyduğumu kanıtlamaya çaba veriyorum.
    Olaylar gerçekte en ağır bir Nisan şakasıydı... diyorum. Sizleri seviyorum, sevginin bedeli olmalı..!
    Sayenizde çok görkemli, hayat dolu bir bahar rüyası gördüm. Ama rüya kelebeğin mi, benim mi belirsiz. Öperim.
E. Aydın, 31Mart1999
DEYİNTİ
    Oturdum, düşünüyorum. Neyi düşünüyorum?, hayret kendimi kuşatılmış hissediyorum! Nerede, nasıl? kanıt yok! Geçmişe gidiyorum, fuluğ! Güne bakıyorum, ele gelir bir şey yok! Yarınlara sığınmak istiyorum, tutunacak dal bulamıyorum!
İnsan dünde, günde, yarında olabilir mi? O da anlamsız!
    Öyleyse nerdeyim, neyi istiyorum? Yanıt yok!
    Düşünmekten vazgeç diyorum, beynimde kıpırtı var!
    Oku diyorum, tümceler, maskaralık edip yer değiştiriyor. Okuduğumu anlayamıyorum!  kalkıp göbek atmak istiyorum, ses ve oylum bozuk! bir şeyler atıştır diyorum, neyi atıştıracağımı bir türlü bilemiyorum! Kendimi ekmek yerine mendili kemirirken yakalıyor, gülüyorum!
    Yürüyüşe çıkıyorum, yol yetmiyor! Kafamda bir bozuk şerit!
    Telefon çalıyor, tavana yapışıyorum, açıncaya kadar kapanıyor! Çalmıyor ona da, aramayana da bozuluyorum!
    Yoksa ben bozulmuş muyum diye telaşla ayağa kalkıyor, edavatlarımı dinliyorum, hayır her şey yerli yerinde, tıkırtıkır, hem de domuz gibi çalışıyor!
    Kırk birinci sigarayı yakıyorum, yakmak istiyorum, son kibrit yanıyor, başından kopup pantolonumu yakıyor! Fırttırmamak için otobüsle yolculuğa çıkıyorum, elimde bir börek, bir meyve kutusu, naylon çöpü düşmüş, ağzını açmaya çalışırken, gömleğime bir damla, doğrulurken bir büyük damla da pantolona! Tepem atıyor, hepsini üstüme boca ediyorum, bir otobüs dolusu seyircisi önünde! Sakinleşiyor, bu olanlar sanki bana olmamış gibi cama yaslanıyorum, kırları seyrediyorum!
    Aa Aa ne göreyim uyumuşum, rüyamda sen!
    Öyle bir rahatladım ki, öyle bir rahatladım ki!
    Dostlar buna bağımlılık diyorlar! Bunun neresi bağımlılık Allah aşkına siz söyleyiniz.!
E. Aydın
ASLAN YÜREKLİ YİĞİT DOST
    Sevmek, sevmek, sevmek, sevilmek; zor zenaattır.
    Yürek ister, bıkmayan emek ister, <Gazanferane> savaşım, tek seçenek, doğru seçenek.
    Pınarların kaynağına ulaşmak için, akıntıya karşı yüzmeyi göze almak gerek...
    Adamın biri, bir rüya görmüş; Bir bilge kişiye danışmaya gitmiş. "Rüyamda, renkli bir kelebektim, ılıman mavi bir gök yüzünde yumşak dönüşlerle uyumlu, oylumlu, yeşil bayırların, binbir çiçeklerin üzerinde, giz dolu kokuların termiğinde, alçalıp yükseliyordum, sanki hiç ağırlığım yoktu" der..!!!!!!!
    Bilge:  Bu senin rüyan mıydı, kelebeğin rüyası mıydı????!!!!
    Biz öğretmenler, hep kelebeğin rüyasını gördük, boşluklarda, boşluğa sanısıyla uçtuk. Mutluyduk...
    Sizlerse, kendi rüyanızla mutlusunuz.
    Görülen, bürüncekli bir rüyadır, yaşamın kendisi gibi sanal, kendisi gibi paradokslarla dolu bir rüya..
    Varlık, sıradandır. Her doğan bir varlıktır. Varlık "özün" dışında bir saksıdır. Öz kol atıp, dallanıp mavilere tırmandıkça kişilik, insana doğru yol aldıkça; Gazanferane savaştıkça; Öz büyür, insanlık büyür, biz büyürüz
    Size yapmakta olduğunuz; "insanlık için değerli edimleri" yaptıran sevgidir,
    İnsanlığın vazgeçilmezi, yapıştırıcısı, zayıf çekim gücü, <<Sevvvgggi>>'dir.
    Yaşamı dürüstçe algılayabilen, edime çeviren sizlerle öğünmek, ana babalardan, çapı ne olursa olsun, öğretmenlerin, vatanın ve insanlığın hakkıdır diye düşünüyorum.
    Güzellik daima ayrıntıda, kıvrımların arasındadır, görenlere, duyanlara binlerce şükran...!!!!!
    Yine, yeni yıllarda, "İdeo"daki insana koşmayı sürdüreceğin umuduyla.
E. Aydın, 22AralıkI998

BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri

Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm