EDİTÖRÜN NOTU:
Bu bölüm Ethem Aydın'ın kendi kaleminden
olup, 2,3,4,5 ve 8 numaralı kaynakların belirli bir takvime göre
tarafımdan sıralanması ile oluşmuştur. Hayatının aynı
bölümünü farklı iki kaynakta anlattıysa, bunlardan
birisini silmek yerine, birbirleri ile harmanlayıp, her iki yazıyı da
birleştirerek vermeyi uygun gördüm. Varsa ifade
çiftlemeleri bu sebeple oluşmuştur. Okuyucunun dikkatine sunarım.
Yine önceki bölümde olduğu gibi,
kendine özgü üslubu nedeniyle farklı yazılan kelimelere
değil, diğer cümleler üzerinde sadece imla kurallarına
uygunluk denetimi yaptım ve Ethem Aydın'ın kendi taslak
çizimlerini kendi yazıları arasına serpiştirdim.
Editör
1920'lerde, bir başka deyişle Cumhuriyet ile
beraber, eğer bu bir marifetse dünyaya gelmişim.
Sıradanmı sıradan, fulüğ bir yaşam
öyküm var. Ancak ben o öykünün kahramanı
değilim.
Beş yaşıma kadar anımsamıyorum. Kendimi selamladığım
zaman, uygulamalı hayatın içinde buldum. İlk işim ayakta
durmanın yan yollarını öğrenmekle geçti. Altı veya yedi
yaşımda hayvanları tanımağa başladım. Kısrağın, kafama isabet eden
tekmesi ilk belleğim.
Sonra hep atlarla geçen sisli günler.
Sevmeyi, sevilmeyi, atlar, ağaçlar, loş
karanlıklarda uzayıp giden yalnızlığımın, çoğalan imgelerinde
öğrendim.
Yalın doğa, mevsimler, kar, yağmur, birinde ilk defa
yaktığım ateş, dereler, tepeler, bitmeyen gidiş gelişler.! Nedendir
bilinmez, üç atımız oldu (biri kısrak, tayı var), onu bir
kardeşten çok sevdim, yemini verdim, derslerde tımarını
düşündüm, üzerine korkusuzca bindim,
kıvançta ve kaderde birlikte olduk, onunla kısa ve uzun
yolculuklar yaptık, birbirimizi yüreklendirdik, tamamladık.
Böylece doğaya bir geniş pencerem açıldı. Kırlar, dağlar,
bitmez gözüken yollar boyu, başlangıçta ailemin
beraberliğinde, kısa bir süre sonra da yalnız ikimiz, gece ve
gündüz, ağaçlıklar, dağlar, tepeler, yaylalar,
subaşları dinlencelerinde azığımızı yedik. Gecenin yoğun karanlığını,
renkli ve ışıklı umut hayalleriyle Aydın ettik. Günün
sıcağını bir su başında, ağaç gölgesinde duyumsadık.
Belli bir kullanım alanınız yok. Su taşımak,
değirmene gitmek, eşe dosta hatır için vermek dışında, onları
ayrı ayrı sulamaya ve gezdirmeye götürüyorum. Onlar bana
emanet, tımarını yapıyorum, yemini veriyorum; yaşımsa yedi olabilir.
Silahı tanıdım, keklik besledim, ağaçlara tırmandım, meyve
topladım, bahçeler suladım, fidan diktim, aşı yaptım,
ürünleri gözledim.
Ürünlerin kullanıma ulaşıncaya kadar
geçirdikleri evreleri bir bir yaşadım. Bahçenin
böğürtlen otlarını tahrayla gün boyu temizledim.
Ağaç kestim, budadım. Yağmurda, karda, doluda, yıldırım ve
şimşekleri başlangıcından bitişine kadar izleme duyumsama imkanı
buldum. Doğanın ve doğa olaylarının her dem içinde kalarak,
ayrıcalıksız yaşadım, tanıdım.
Denebilirki, doğayı kendi kitabından, kendi anlatım
amaçları içinde dilinden okudum. Yalın doğayı kendi
yatağında izledim. Anlatılmaz bir aşkla, tutkuyla, içtiğim
suları, okullarda edinebildiğim bilgi kırıntılarıyla karıştırarak,
kendime özgü bir algılama, yorumlama kazandım. Ulaşamadığım
zaman hayalimin hızlı atına binerek mesafeler aldım. Felsefemi
oluşturdum. Şimdileri bilimsel kitapların sayfalarını açarken
her köşe başında tanış, daha önceden yaşanmış duyumlar bana
eşlik ediyor, anlamakta zorluk çekmiyorum.
Artık ilkokul bitiyor.En yakın ortaokul, Silifke 'de
var. Posta arabaları veya deve katarları eşliğinde üç sene
gel gitler, bir büyüğün gözetiminde üç,
beş öğrencinin yerleşimi, pansiyon hayatı çekilmez gibi
gözüken gurbetlik günleri.!.. Heyecanla tekrarını
beklediğim, yolculuklar.
Başlangıçta bir amcanın görkemli dilini
öğrenmiş, çok sevmiştim. Bu da sanata giden ilk yol olsa
gerek.
Uzun uzun öğretmenlik yıllarım başladı.
Adana İlk Öğretmen Okulu'na, gündüzlü giriş. Gazi
Terbiye Resim Bölümü, 1944'te bitiş. Ver elini Kars
Lisesi. Mut nere Kars nere!. Bir yıl sonra askerlik; Bornova, Koşulu
Topçu Alayı. Artık sırasıyla görev yaptığım yerler:
Düziçi Köy Enstitüsü, İvriz Köy
Enstitüsü, Mersin Lisesi, Osmaniye Ortaokulu ve Lisesi, sonra
Adana Erkek Lisesi. Otuz sene kalem tıraşın ağzında kaldım.
Öğrencilerim beni, ben onları eğitmeye çaba verdik.
Sanırımki bu alışverişte ben daha kazançlı çıktım.
İvriz'de evlilik, Mersin'de öğretmenlikten
ayrılış. Ticaret denemesi, dersane, evlilik sürtüşmeleri,
öğretmenliğe tekar dönüş, 1960. Çocuklar
büyüyor, okuyacaklar, okudular.
Yüksek öğrenimini tamamlamış, işini kurmuş
iki oğlum var. Makine mühendisi Cumhur, şimdi İstanbul'da
bilgisayar şirketi sahibi. Diş doktoru Murat Aydın. İş düzeni
iyi.. Kendi işlerinde çalışıyorlar.
Oğlum Cumhur ve Murat işlerini kurduktan sonra karım
tarafından evden kovuldum.
1977 emeklilik, 1991 evliliğin bitimi. Yaşam
sürüyor sürecek de; olumsuzlardan çok
olumluluklar var. Sığınacak bir yerim; (Aydın Sanatevi) kitaplarım,
daktilom, şövalem, puşetlerim, arkadaşlarım, öğrencilerimden
oluşan bir kozmos. Mut ve Mutluluk atmosferim. Aydın Sanat Evi'ni
kurdum. Yediden yetmişe öğrencilerim var. Öğrencilerim ve
dostlarımla mutlu ve çok renkli günler yaşıyorum. Felsefeyi
ve Bilimsel sanat ağırlıklı yapıtları dikkatle okurum. Zaman zaman da
becerebildiğim kadar yazarım. Daktilo, bilgisayar, at, bisiklet,
otomobil, planör, uçak kullanırım. Balon şişirmenin, bazen
içinde, bazen seyirlik düşler kurmanın tiryakisiyim. Her
yıl Mayıs sonu, Mut kayısı bayramına bir Mut 'lu olarak giderim.
Mevimler boyu zaman aralıklarında Türkiye'yi gezmeğe
çalışırım. Van'a yolum düşmüştü. Urartu
kazılarını merak ettim. Dış ülkelerden gelip orada çalışan
Prof. Hanri, eksikli bir tableti çözmeğe
çalışıyordu. Yine eksikli bir cümle dikkatimi
çekti."Yerküre de közdürkülleniryavaşlar ama
yaşar". Orada çizdiklerimi resimle anlatmağa çalıştım.
Bölük pörçük
yaşanmışlıklar; huzurlu huzursuz. Rüzgar gibi geçti.
İç ve dış dinginliğim ve kendime
özgü bir yaşam biçemim var; Mersin'de İçel
Sanat Kulübü, dolgun sosyal çalışmalarıyla, saygın bir
kuruluş; sık sık onlarla olur gezilere katılırım. Ayrıca yaz ayları
yurt içi gezileri seçerim. Çok kalabalık olmayan
yörelerde. İçel Sanat Kulübü'nün onur
üyeliğim var. Adana Sağır ve körler okuluna, Türk Hava
Kurumu 'na katkılarımdan dolayı ödüllendirildim.
Sabahları çok erken kalkar Seyhan kıyısında
yürürüm. İki saat kadar süren sabah
yürüyüşlerine, bazen bisikletimle çıkarım.
Sabahın ilk ışıklarında doğanın süzgün, dinlenmiş
yüzünü görmek, günün, dünden
ayırımını duyumsamak için sessizce ona sokulurum. Irmak boyu
sabahları, gün doğumunda doyumsuz görüntüler
sergiler. Renk henüz renk olmadan, dinginliğin
büyüsü içinde birliğin güzelliğini,
yalınlığını, ötücü kuşların korosunun
büyüsünü paylaşırız. "İlkeler ve Edim"
yürüyüşlerden bir anıdır. Adanalı bu
yürüyüşleri sevdi, yollar dolu dolu oluyor.
Yürünen yol biter. Aydın Sanat evinin kapısındayız.
Günaydın, yerleşik ve birleşik objeler
hepinize. Aydın Sanat evi, benim kapsamlı portremdir. Çantalar,
el değmemiş tuvaller üzerinde belirmiş tuşlar! 1945'ten 1994'e
merhaba... Şövalyeler, binicisini bekleyen huysuz atlar gibi
gergin. 7 den 70 e merhaba.!
Aydın Sanat evinde herkes beklenir. Karınca
kararınca ağırlanır. Günün durağan bir anında,
çıkmazlarımla uğraşırken, kapıda bir gölge belirir. O bir
gölge değil, ışıktır. Çıtıpıtı, mavilere
bürünmüş, yeşil bakan, renk cümbüşü
giysiler içinde oylumlu gamzeler, gülücüklü.
Konuşurum, konuşur. Sesler ilahi tınılı, galeri şenlenmiştir.
Masamda güller, gönlümde bin bir
çiçek...
Saatler kısalır, zaman bir başka boyutta dop dolu...
Ayrılışında dünyam boşalır
Gerçek hayal olur bana
Karanlık mal olur bana
Dostlar bir hal olur bana
Deli olmak işten değil
Olabildiğince birçok ayrıntıdan
kaçındım. Bıkmaz, isterseniz ben yazmaya hazırım.
E. Aydın, 10Eylül1998
Anılar; siz ne kadar sıcak, ne kadar cana
yakınsınız.! Ben'siniz. Sizinle büyüyor; acısıyla tatlısıyla
geçmiş günlerin renginde kokusunda mutluluk buluyoruz..
Yedi yaşından yetmiş yedi yaşa selam!..
İnsan bugünde yaşar ama geçmişte
gezinerek kimliğini merak eder. Eğer kişinin bir sanat yönü
varsa, bu iki bilinenden hareketle gelecek üzerine düşler
kurar. Zamanda gezinmek, bilinçli veya bilinçsiz insanda
yücelti yaratır. Yaratılışın özünde, zamanlarda gezinmek
tutkusu vardır. Günlük ezgi ve üzgülerden
kaçmak istediğimizde,genelde geçmişin fuluğ
derinliklerine sığınır, köşede, kıyıda yaşadığımızı sandığımız
mutlulukları anımsamak isteriz

Şimdi sizlerle benim
geçmişimde, doğup büyüdüğüm kasabada,
Mut'tayız.
Eldeki kayıtlara göre, o yıllarda Osmanlı İstanbul'da
çöküyor, dünya bastırıyor. Asırların yoksulluğu
üzerine yenilerinin yenisi eklenerek bir çığ gibi
ülkemin üzerine hızla geliyor. Durumun vahametini gören,
içinde duyan bir kişi var ortada, Sarı Paşa. Neredeyse
memleketin tek sahibi, tek ağlayanı, tek düşüneni o sanki.
Bir senedir Anadolu'dadır, kurtuluşa çare aramaktadır.
Çareler bitmez, yeterki düşünen kafa, duyan yürek
bulunsun.
Paşa, doğrudan müdaheleyi düşünmez,
ister ki kuracağı düzen ilerde halka mal edilebilsin, inanır ki
halkın içinden gelmeyen bir müdafaa, eninde sonunda
sahipsiz kalır, çöker.
Bin mihnet, bin zahmet, binlerce açmazlardan
geçerek, Cumhuriyeti kurar. İnsan üstü uğraşlarla
kuruluşu ayakta tutmaya, varlığı korumaya, can siperane gayretler sarf
eder. İnananların, olaya saygı duyanların yakın desteğiyle Cumhuriyeti
kurar.
İşte tarih ana, o büyük kuruluşun doğum sancılarını
çekerken, büyük fırtınaların estiği, kara bulutların
elektrikli boşalmalarının şimşekler, yıldırımlar oluşturduğu
günlerde ilginç bir raslantı, ben de yollardayım.
Böyle bir zamanda dünyaya gelmenin bedeli de
büyüktür. Asırlar boyu sam yellerinin estiği yurdumun
her yerinde gıda, giyim, korunma bir önemli sorundur. İmam
Müderris Mustafa Efendi, ailenin kaptanıdır. Bizleri, akraba
çocuklarını başına toplayarak vefakar, fedakar, iyilik sever,
Hatice hanımın da yardımıyla kuluçka civcivi gibi kanat
açmış, ısıtmış, ısıtmıştır bizleri. Dayı oğlu Hasan, Nuri, emmi
oğlu Osman, İbrahim, Emine, Ayşe, Fadime, daha sonra bunların
çocukları aynı korunmadan paylarını aldılar.
Hala oğlu Hasan'ın kızı Şadiye üç
yaşında yuvaya sığınan son göçmen kuştur. Şimdi evli,
Mehmet (Muhasebeci), Hasan (Muhasebeci), Durmuş (Subay), kızları da
evlidir. Bize sığınanların hepsi de aynı ölçüde mutlu
günlerine ulaşmışlardır. Daha sonraları benim belleğimde yer
ettiğine göre, kuluçka alışkanlığı bitmemiş, köyden,
kentten okumak için sığınan baba dostu çocukları ki
(doktor Mehmet) Oyladınlı Derviş ilkokullarını bizim daracık, fakat
çok geniş gönül zenginliğimizde tamamlamışlardır.
Bence bugün çok zor, dahası imkansız gibi gözüken
bu yapının asıl uzmanlarını hatırlayabildiğimce yazmaya
çalışacağım.
Yıl Bindokuzyüzyirmiyedi, ben yedi yaşındayım.
İlkokuldayım.
Zayıf, sıtmalı, boy sürmeye başlamış,
içe dönük, derslere ilgisiz, hayal gücü olan
bir çocuk görürsünüz. Sınıflarda genelde
öğrenci yoklaması yapıldıktan sonra, arka sıralardaki yerimde
özel ekranımı açar, gemsiz hayal gücümün
erim çizgilerini aşardım. Ders bitim zilinin çalması veya
ara sıra da olsa öğretmen tarafından adımın söylenmesi, beni
baygınlık derecesinde heyecana iterdi.

İki atımız vardı, onların bakımı, sulanıp tımar edilmesi, ben
üstlenmiştim. En sevdiğim zamanlar onların sırtında rüzgara,
yağmura karşı gittiğim anlar olurdu. Onlar benim arkadaşım, kardeşim,
atam ve öğretmenim olurlardı.
Evimiz bize sığınan akraba çocuklarıyla, uzak
köylerden gelen yatılı sığınmacı öğrencilerle, dört
kardeşimin hatırda kalır hiç bir sürtüşmesi olmadan
yaşadığı, yetmiş metrekare bir alandı. Paylaşmanın bu denli
içtenlikli oluştuğu bir aile topluluğu artık hayal bile edilemez
şimdileri.
Yaşama şansına ulaşan biz dört kardeştik.
Sırasıyla Naciye, Sıdıka, ben Ethem, Kemal. Bunların tanımlaması
için ilerde yine konuya döneceğim.
(Ethem Aydın'ın kendi
fırçasından annesi)

Annem okumamış bir kadın olmasına karşın ayrıcalıksız, her zaman saygın
ve sevgisini yitirmeyen ideal kişiliğe sahipti. Öyle de
ölmüştü. Olaylara sinirlenmeden yaklaşırken, doğruyu, en
uyumluyu bulmakta üstün bir yetiye sahipti. Böylece aile
içinde olduğu kadar komşu akrabalarda gelişen en son, en akla
yatkın çözümü ondan beklenirdi. Annem güzel
bir kadındı. Ama uzlaştırıcılığı nedeniyle erkeklerden saygı duyar,
herkes tarafından sevilirdi. Karşılıksız vermek, onun değişmez
karekteriydi.
Büyük ablam, annemin bir benzeriydi.
Okulunun en iyisi, en çok alternatif üreteniydi. Derste
verilen konuların usanmadan evde uygulamalarını yapar, gerekenleri
maket ve harita haline getirirdi. Ev işlerinde annemin yardımcısı,
ödev hazırlığında hepimizin öğretmeniydi. Güzel resim
yapardı.
Bir defasında ablamın çizdiği bir
çaydanlığı, ince kağıtla kopya etmiş, okula
götürmüştüm. Öğretmenim Hilal hanım
sinirlenmiş, resim defterimi ortadan ikiye parçalamıştı.
Ablam 1968'de Mersin'de öldü. Zeki, hayatı
seven 5 çocuk dünyaya getirdi. Çocukların hepsi
evli. En mutluları Nuray olsa gerek.
Küçük ablam
özgürlüğüne düşkün, okumayı sevmez,
çevresiyle hep ters düşer, hareketli,
güçlü bir yaratılıştaydı. Çok geç
evlendi. Çocuğu yok.
Benim küçüğüm erkek kardeşim,
girişken, sevecen, meraklı, konuşkan, okumayı sever, el emeklerine
yatkın, ancak dokuzyüzkırkbir'lerin kötü geçim
şartları nedeniyle ortaöğretimini yarıda keserek, evin
geçimine koşmak durumunda kalmıştır. Fedakar, özveriyi
seven, tuttuğu işi koparan, zor şartlar içinde başarıyı
yakalamayı bilen, hayat dolu, kitleleri etkileme yeteneği olan,
seçkin bir hatip özelliği taşır. Yaşayıp yaşatabilmek
için çok ağır şartlarla karşılaştı, başardı da.
Yaldızoğulları'ndan Naciye ile evli. Mustafa,
Muammer, Muzaffer, İpek, Murat, Muazzez, altı çocukları var.
Mustafa, Muammer, Muzaffer evliler. Bu gün aç ve
açık değiller. sofraları sevdiklerine açık lokmasını
üleşmeyi sever. Kemal soyadını değiştirerek Müderrisoğlu aldı.
Ben 1949 senesinde Naciye ile evlendim. İki oğlum
var. Biri 1954 doğumlu makina mühendisi. Diğeri 1958 doğumlu
Çapa Diş fakültesini bitirmek üzere.
E. Aydın, 18Temmuz1980 Cuma
(Ethem
Aydın'ın kendi fırçasından babası)

Babam Müderris Mustafa Efendi; Ermenek'te doğmuş, edik dikme, saat
tamiri,
çift çıbık işleri, bağbahçe, hayvanhaşat bakımı,
yetiştirilmesi, ağaç budama ve aşılama, dahası her işin ilk
prensiplerini bilen birisi.
Okuma yazmayı öğrenmiş, Kuranı iyice hatmetmiş,
tefsirine, yorumlarına özenmiş özgür birisi. Siz ona
başı boş, hayalci, serazat da diyebilirsiniz. Baba ocağından
küçük yaşta kopmuş, başını alıp yapabildiğince
uzaklaşmış yuvadan, dar çevre bağlarından, bağımlılıklardan.
Belki askerlikte gözünde
büyümüş olacak ki, onu Mısır'da buluyoruz. Evet şu
Camüülezher'in bulunduğu Mısır'da.
O günleri hayal ediyorum, genç, orta
boylu, sevimli, konuşkan, girişken, hayal kuran, kurduğu hayallerin
peşine düşen birisi.
Yemeğini kendisi yapıyor, belki de bir arkadaş
gurubu içinde eli en yatkın olan olduğu için. Nil
nehrinde yıkanıyor, çamaşırlarını yıkayıp, bol güneşte
kurutuyor. Dünyaca ünlü Camüülezhere devam
ediyor, belkide medreselerinde birde yatacak hücresi var.
Her işe eli yattığı, daha ziyade saat tamiri bildiği için
çevrece aranır idi belki de. Tıpkı bugün olduğu gibi. Namaz
kıldırabiliyor, Kuran okuyor, belki mevlütler içinde
aranıyordu. Şikayetsiz yaşayıp gidiyordu. Ama ondan acele bir ayrılış
görüyoruz, sebebi pek belli değil, üniversiteyi
bitiremiyor, ayrılıyor. Daha sonraları Şam da, Halep'te de izlerine
rastlanıyor.
Babam, uzun bir süre Mısır'dan,
Camiülesher' den din hocası olarak dönüşünde,
Medreselerde hocalık yapmış, yerleşik çevre insanları arasında
saygın olmuş birisiydi. Kendisi bizlerle uzun uzun oturup konuşmadığı
için bilemiyorum, işittiklerime göre yazıyorum.
Türkiye'ye dönüyor, Tabur İmamlığı, Akşehir
müftülüğü, Selinti müftülüğü
gibi kısa başlıklı ünvanlar da edinmiş. Babam Müderris
makamına sahipti ve de layıktı. Bu ünvanı Mısır'da Camiül
Ezher'de uzun bir süre kalarak kazanmış ama elinde canlı
şahitler ve dopdolu kitaplar dışında bir onaylı belgesi yoktu. Hayal
meyal şöyle bir belgenin kendisine verildiğini hatırlıyorum:
"Müderris Mustafa Efendi, 1867 Ermenek , İbrahim Oğlu, Millet
Mektebi Vesikası.!" Derslere devam etmeden yeni harflerle
Türkçe okuma yazmayı iyice öğrendiğinden kendisine bu
vesika verilmiştir.
Müsbet ilimleri dini ilimlerle bağdaştıran,
mütevazi işyerinde eşi, kız erkek çocukları dahil iş
bölümü yapan, kadın haklarına saygılı, hurafeye
inanmayan, ezanı ilk türkçe olarak okuyan,
gününün ibadet dışında kalan kısmını okuyarak,
arkadaşları ile tartışarak, saat tamir ederek geçiren, komşu ve
çevre bahçelerini kendi bahçesi imiş gibi gezen,
aşı yapan, fidan diken, Müderris Mustafa efendi
kötülüklerden arınmış, sevilen sayılan bir insandı.
Dikiş diker, yemeni, kundura, çizme onarır, duvar örer,
köşe yontar, ağaç yetiştirir, budar, çeşit
çeşit aşı bilir; kendinin bahçesi yoktu ama,
bütün kasaba bahçelerine teklifsiz girer
çıkardı, fidanları gözler, aşıladıklarıyla ilgilenir,
meyvelerini tadardı.. Geniş bir kitaplığı vardı. Okumayı severdi.
Okuduklarını özümser, kaynak kitaplardan zenginleştirir,
gerekirse okul kitaplarını da inceler, zamanın müftüsü,
kadısı, ülamasıyla uzun uzun tartışır, cuma hutbelerinde halka
sunardı.
Ölümüne kadar insanları aydınlatma
görevine içtenlikle devam etmiştir. Açık fikirliydi,
bağnaz değildi. Türkçe ezanı ezgiyle ilk okuyanlardandır.
Yeni yazıyı da yörede ilk öğrenen ve öğretmeye
çalışanlardandı. Asabi mizaçlı, ama kindar değildi.
Bizler ve çevre, onu böyle tanır ve severlerdi. Uzun
süre Mısır'da kaldığı için Arapça ve
Farsça'ya hakim; hemen her zenaatta uzmanlaşmış olarak
dönmüş. Saatçiliği de bu arada Mısır'da öğrenmiş
olsa gerek!, bütün el sanatlarına da el yatkınlığı vardı.
Ben O'nu 1930 larda tanımağa başladım. Kin garaz
bilmez, karşılık gözetmeden veren, kanunlara saygılı, inkilaplara
inançlı, insanları çok seven bir kimse idi.
Unutmayınız 1930-1950 elli sene önce bu
gün bile elit tabakalar arasında az bulunan biri yaşamış.
Ermeneğe orta yaşın üzerinde dönüyor,
galiba evlenmeyi düşünerek. Ermenek'te camilerde aranan,
sevilen birisi olsa gerek ki, zamanın zengin esnafından, Hacı Reşit
Efendi onu ev, bağ sahibi etmek için, şimdiki adıyla
Ermenek'teki Değirmenlik semtinde, güneş gören, ufku
açık bitek bir bağı, çok cüzi bir bedelle vede
kazandıkça ödenmek kaydıyla kendisine zorla satıyor.
Yukarda arz ettiğim gibi, hem hocayı Ermeneğe bağlamak, hem de hoca ile
bağ komşusu olmak için olsa gerek. Tek varlığı, iç
çarşıda yetmiş metre kare civarında. Daha sonra bizlerin yuvadan
uçuncaya kadar oturacağımız yer orası olmuştur.
Müderris Mustafa Efendi yakın bir akrabasının
güzel kızı Hatice hanımla evlenir. Sanıyor ve tahmin ediyorum
Mustafa Efendi 3035 yaşlarındadır. Uzun süre gurbette yalnız
oluşu, sıcak ve ılıman ülkelerde, düzensiz bir beslenmeyle
sağlığı vahim, midesi zayıf, Ermenek'teki sert kış şartlarına
dayanamadığı için, bütün ısrarlara rağmen Ermenek'ten
Mut'a göç eder. Lal Başa camiinde imamlık, Mut'ta bulunan
medresede dersler vermek suretiyle geçimini sağlar. Yazları
ekseriya annem ve çocuklar yazı Ermenek'teki bağda, kışları
Mut'ta geçirirken bende aileye karıştım. Benden önce
kardeşler yarım düzineye yakın kardeş dünyaya gelmiş ve fakat
yaşamak şansına eremeden gitmişler, belki de bu nedenle olacak akraba
çocuklarına kapımız açık tutulmuş.
Çok az bir maaş alırdı. O'na "Hidamet"
derlerdi, pekte anlamadım, ama çokaz olduğunu duyumsardık. Babam
tek insan değildi. Osmanlı'nın Feyzinden fazlasıyla faydalanmış bir
müftümüz, müftü Nadir Efendi, bir Hakim, Hakim
Akli Rıza Efendi, Müftü zade Hüseyin efendi,
Cumhuriyetle beraber mebus olan Pepe Ali Efendi, (tabii önceleri
mebus değildi) benim hemen hatırlayabildiklerim. Bu gratta olmasa bile,
yine de mürekkep yalamış daha on kadar kişiyi hatırlarım. Hepsi
saygı değerdiler. Cuma günleri, bayram ve onun dışındaki
önemli dini günler haricinde hutbeleri hep babam hazırlar,
hiç bir sefer uzun bir ön hazırlık yapmadan halkın
karşısına çıkmazdı. Hazırlıklarını Müftü Nadir Efendi
veya bulabildiği, bir veya birkaç arkadaşına okur, fikirlerini
alır, sonra tekrar düzenler, yazısına da çok önem
vererek hazırlardı. Benim hatırladığım günlerde, okul
kitaplarından da hutbeye aktarmalar yapmayı ihmal etmezdi. Kuru bir
dini bilgi yerine, yaşayan bilimsellikle de konuşmalarını bağdaştırmaya
emek verirdi. Böyle çalışmaktan çok mutluluk
duyardı. Muhteris değildi, kendisine Rumlardan kalan bir çok şey
teklif edilmiş, zengin olanlarca toprak bağışlanmak istenmiş, kabul
etmemiş, ancak Mut'tan ayrılmak üzere olan bir kaymakamın, uzun
kaymakam denilen birinin evini satın almış, onunla yetinmişti.
O yıllarda, müderris Mustafa Efendi, evde bir
hayli hırçın, asabi, çocuklara karşı acımasızdı. Doğaldı
ki, bizlerde dar bir mekan içinde, kalabalık bir aile yapımızdan
sebep, kişisel sınırlarımızı yetersiz bulur, başarabildiğimizce
diğerlerinin sınırlarını zorlar böylece uyumsuz olurduk. Fakat,
babam Mustafa Efendi, genelde çevre ile çok uyumlu ve
saygındı. Komşulara, komşu aile bireylerine hep yakın ve koruyucu, niza
kabul etmez, hizmet etmeyi severdi. Kendi evinde otoritesi yüksek;
kasaba halkına anlayışlı, sevegen, daima iş bitiriciydi...
O zamanlarda (KADI' HAKİM', Müftü.
Müderris); köylerin ve kasabanın, hukukla ilgili sorunlarını,
yerleşik geleneğe, etiğe uygun olarak, uzlaştırma yolunu
seçerler, kişileri, kanunların acımasız sürüncemeli,
katı buyruğundan, böylece korurlardı. İnsanlar kendi aralarında
anlaşmazlığa düştüklerinde, babam aracı olur, bu ev
içi geçimsizliklerinde de böyle olurdu. Hukukla
ilgili sorunlarını çoğunlukla tatlıya bağlama becerileri
dillerde unutulmaz anılar bırakırdı...
Evimiz dayalı döşeli değildi çok ama
çok kitaplarımız vardı. İri, ağır, temiz ciltli idiler. Sanırım
kitapların hemen hepsini de O okumuştu. Hem de tekrar tekrar ki,
mezarında "İlmiyle Mümeyyiz" diye yazar.
Bu ölümlü dünya için bu
kadar içten bağlılıkla gece gündüz kendini ilme,
insanlığın mutluluğuna adamış insanları yılların ötesinden daha
iyi anlıyor, kıskanarak seyrediyorum.

Tehir sözcüğü için bir yeni
sözcük ararsanızİşte o benim.
İstedik ki (tabii neden ne sebeple istediğim de
bilinmez) sizlere bu güne kadar gizlediğim veya gizlemeğe
çalıştığım öz yapıdan bahsetmek, böylece her kişide
olduğu gibi, asıl ben ile, yapma maskeli ben arasındaki
çelişkiyi vurgulamak.
Beş ölü doğan kardeşten uzun bir süre
sonra sıra bana gelmiş, ama yedi ayın sonunda doğmağa kalkmışım, başta
anam olmak üzere herkesleri bir telaştır almış.Ebe Hasibe nine,
akzencefil, darifilfil, sinamaki, rezene, ebegömeci ile bir
mahluta hazırlayıp anama yedirmiş, sonrada buharına oturtmuş, ben de
doğmaktan vazgeçmişim. Dokuzay, on gün sonunda, yine bir
aksilik başlamış, dünyaya gelmek istemiyorum. Tam bir ay
geçmiş, doğum yok, sancılar devam ediyor. Yatağımın başında
bilmem kaçıncı gününü uyuklayarak geçiren
Hasibe nine, bir rüya görür, uyanınca kafasını sallar ve
erken doğum için hazırladığı mahlutayı tekrar hazırlatır,
uygulanır. O gece doğmuşum. Üç yaşında konuşmuş, beş
yaşında yürümüşüm.
Zaman israfından, eşten dosttan utandığım
için olacak, sekiz yaşımda ata binmeğe, on yaşımda yalnız uzun
seyahatlara çıkmağa başlamışım.Onbeş yaşında evden
çıktım, bir daha da dönmedim. Doğaldır ki, bu geçen
sürede bazı münasebetsizlikler yaptım. Öğretmen oldum,
pilot oldum, dahası ressam oldum. Doğaldır ki olabildiği kadar.
Ben televizyon ekranını yedi yaşımda iken bulmuştum.
Derslerde arkadaşlarım karatahtayı veya pepeme Murtaza beyi dinlerler
veya dinlemeğe çalışırlarken, ben televizyonumu açar,
dersleri ıska geçerdim, bana derste geçenleri soranlar
hep hava alırlardı.Tabii ben de hep zayıf alırdım.Televizyonum o kadar
renkli, o kadar bol kanallı idi ki hiçbir mutluluk, benim
ekranımda ki kadar gerçek oamazdı.
Hala o ekranı yanımda taşırım, hem de çok
memnunum.
Dostlar başına......

İlkokulu zar zor bitirdim. Sanırım her seneyi iki kere okudum. Birinci
sınıfa çok acele konuşan, fevri mizaçlı Mümtaz bey
isimli bir öğretmende eski Türkçe olarak başladım.
Hatırladığım sınıf arkadaşlarım¸ uzun Ali efendi'nin Ömer,
marangoz topal Mehmet usta'nın rahmetli Duran, Rodos'lu kızı
Müzeyyen vs.. Kaymakamın evi denilen binanın
güney doğusu alt katında bir sınıfımız vardı. Öğretmen
çok döver, çabuk konuşur, iyi anlatamaz, asabiydi,
çok dayak atar, sonrada şeker dağıtırdı. Böylece değnekten
oluşan gözyaşları şeker tadı ile karışır, değişik duygulara
dönüşürdü.
Çocukluğum ezik geçti. evinde ekmeği
ve müsafiri eksik olmayan bir aile, 192930 larda fakir sayılırsa
fakir, deyilse orta halli idik. Hemen demek gerekirse bilgi, ilim,
hoşgörü, sağduyu yönünden Türkiye genellerinin
üstünde sayılırız. Zira bugün camilerde konuşulamayan
ilmi ve fenni yorumlar Kur'anı Kerim'in gelecekler için yol
gösterici daima akla mantığa yatkın tefsirleri cuma namazlarında
halka ulaştırılmak üzere bizim evde hazırlanırdı.
(Editörün Notu: Bu belgeler tarafımdan muhafaza edilmektedir)
E. Aydın, 21Temmuz1980 P.tesi
Yeni yazıya geçişimizi iyi hatırlayamıyorum.
Galiba aynı binada üst katlardan loş bir sınıfta başladık.
albümümde bulunan bir fotoğraf o günleri simgelese gerek.
Ermenek'li çok kibar, beyefendi, bilgili,
güler yüzlü, saygın Rıza bey (rahmetli). Lacivert
elbise, beyaz gömlek, papyon kravat, ütülü
giyimiyle şimdi bile kendisini çok net hatırlıyorum.
Konuşmaları, el yüz hareketleri, bazen şehlalaşan gözleri,
dalgalı saçları, kelimelerin sonunu uzatışı, herkesi beyefendi
diye çağırışı..... O'nu rahat rahat sayfalarca anlatabilirim.
O zatla ilgili olan herşeyi rahat öğreniyor,
iyi belliyordum. Anlıyorumki hocalık çok ama pek çok ince
bir sanat.
Ben zayıf, sıtmalı, içe dönük,
güçsüz, heyecanlı, dolayısı ile başarısız,
günaşırı sıtma nöbetleri geçiren bir çocuğum.
Evimiz tıkabasa insan dolu. Babamın odası, köşede şeker
sandığından bir saat tezgahı, arkasında gömme dolap, tıkabasa
ciltli kitaplar. Ocak üzerinde çalışan zil çalan boy
boy ayara bırakılmış masa saatları günün her anını ayrı ayrı
simgeler. Peryodik aralıklara böler dururlar. Bazen alarm, bazen
de bir müzikal melodi ile daha da bir farklı geniş uzaklıkları
işaretlerler. Böylece saat sesleri bizim evin nabzıdır denebilir.
Babam orada çalışır, orada cuma hutbelerini hazırlar, orada
ailece yemek yenir, çocuklar ders çalışır, misafirler
kabul edilir. Karşı oda loş, çoğu zaman soğuk ve annem kız
kardeşlerim ve onlarla bağıntılı şeylere ayrılmış.
Bir de mutfak ve taş salonumuz var. Genellikle kavun, karpuz ve buğday
yığılır. Banyomuzu kışın babamın odasında musandere dediğimiz dolap
kapılı bir yerde yapardık. Odanın altında 1metre kadar yüksekliği
olan toprak bodrum vardı. Sular oraya akar, toprağın emmesine terk
edilir idi. Odanın ortasından bir tahta kapakla inilebilirdi ama
çoğu zaman birkaç pirenin barınağı olan bu yere
çok seyrek inilirdi. Taş salonun ortasından bahçe suyu
geçerdi. Ama bütün şeyler bize çok orjinal ve
sevimli gelirdi.
Bu yaklaşık 100 metrekare olan üzerinde annem, babam, ablalarım,
iki erkek kardeş, Oyladın'lı Derviş hocanın oğlu sonradan doktor olan
Mehmet ağabey pansiyoner olarak yaşar giderdik.
Kışın çoğu zaman amca, dayı, amca oğulları,
hala oğulları, Ermenek'ten yatılı olarak gelirler bizimle
kalırlardı.Durumdan anlaşılacağı üzere bizim evde ders yapmak,
ödev hazırlamak bir meseledir.
Bayramlarda namaza , hacı Nuh'lu, gereğinde
çömelek, Hacı Ahmet'lerden Çortak(*)'tan yatılı
müsafirlerimiz olur, beraberce bayram namazına gidilir, bayram
yemeği yenir, ne aç ne de açık kalan olurdu.
Bugünü düşünüyorum da evimize bir karıkoca
misafir gelse bütün ev huzursuz oluyor, tedirgin oluyor hem
de o günden en az 100 kat imkan içinde olunmasına rağmen.
E. Aydın, 22Temmuz1980 Salı
Akşamlar iş bölümü yapılır. Ahmet ağa
en kuvvetlimiz en beceriklimiz, ceviz çırpacak. Naciye, Sıdıka,
Havva, Ethem ceviz toplayacak, çuvallayacak. Seyde
üzüm bozacak, Fadime sepetleri ipten alacak, öğleden
sonra Hüseyin emmi eşeklerle köfe getirecek, kesik kulakla
beraber çuvallar köfeler eve taşınacak. Herkes yemeğini
yanında götürecek. Akşama böyük sofra evde olacak.
E. Aydın, 21Ağustos1980
Üzümler sıkılır, cevizler kırılır
ayıklanır, kazanların altı ateşlenir bahçelerde. Bandırma
cevizleri dizilir ip ip, kişilerin adına, kazanlarda şıralar
köpüklenir kaynaya kaynaya.
Közler üzerinde firik mısır
körükleri(*) , otantik sesler çıkararak
çatırdar durur sabahlara dek. Uyku unutulmuştur artık yaşam
sevinci içinde.
Nişastalar ezilir, unlar karıştırılır, bandırma
palizası(*) hazırlanır kıvamınca. Ceviz dizileri boy boy,
batırılıp çıkarılır, iplere dizilir. Hıralar (*) tekrar
doldurulur, iplere dizilirler altlarına birer kap konarak. Kurutulur
gölgelerde, ayvalar pekmez kazanında kıvamını bulurlar. İş
arası(*) kolay gelsin diyen her komşu baş tacı edilir, yedirilir
içirilir.
Evimizde, babam gözüyle okurköşesi
düzenlenmiştir. O tamam. Ablam sessiz geç saatlere kadar
rahat çalışır, küçük bir de yer masası vardır.
Okulda dersleri çok iyidir. Günlük dersleri kolayca
yapar, sonra gergef, iplik oyası, resim, bazen de ders araçları
üretmekle zaman geçirir. Aman yarabbim.. ne araçlar
ne araçlar. Hem görüntüsü güzel hem de
bugün bile fizikte kimyada ne işe yaradığını hala bilmediğim
ilkokul ödevleri. Hem de başparmağında dokununca ağrıyan bir yara
var.
Oyladın'lı Mehmet ağabey sesli okumazsa yapamayan
anlayamayan bir tip. O da iyi resim yapar, başarmağa inatçı.
Mutfak odada elinde kitap sabaha kadar çalıştığını çoğu
günlerde uyuyakaldığını hatırlarım.
İkinci ablam Sıdıka hanım dersleri pek sevmez.
Kendibaşına buyruk, atik. Erkek oyunlarını bile bizden iyi oynar ve
kurallara karşı. Dolayısı ile dersleri başarısız. Bol uyku uyuyan
sağlıklı bir yapıda.
Ben Ethem, hastalıklı, zayıf, mukavemetsiz. En iyiyi
başarmak isteyen ama gücü en iyisine yetmeyen, heyecanlı,
ötlek, hayal gücü sonsuz, başarısızlıktan aşağılık
kompleksine düşmüş, sevilmeğe okşanmağa yatkın, onurlu ve en
küçük bir zor karşısında düşünme, savunma,
direnme ölçülerini yitiren birisi.
Bazen bir taş, bazen bir sopa bazen de 4 teker
üzerine çakılmış tahtalarla iniş yokuş yürüyen
arabalar hayal eden, bu hayalle saatlerce avunan bir yapıya sahip.
Galiba bu özellik bütün ömür boyu biraz az
biraz fazla sürüp gitti.
Realite ile ulaşamadığım yerlere her türlü
yalanla, hakikatları çarpıtarak ulaşmağı huy edinmiştim. Oyun ve
derslerde arkadaşlarımdan daima geri olmam sebebiyle aranır olmak
için evden okula bol çerez taşır onların ilgisini
geçici de olsa üzerime çeker, dükkandan fırsat
düştükçe para aşırarak daha değişik sarflarla istekli
guruplar arasında yerimi korumağa çalışırdım. Ablamın
ödevlerinden genellikle resimlerini bir koz olarak derslere
getirir, dahası, ben yaptım diye böbürlenirdim. Anlamadığım
şey; bu gün ben ressamım.
E. Aydın, 23Temmuz1980
Çarşamba
Bir defasında çaydanlık, bardak, evet,
çaydanlık bardak resmini sınıfa getirmiş benim diye arkadaşlara
pozumu attıktan sonra, öğretmen Nihal hanıma ödev olarak
göstermiştim. Öğretmen, çok kibar öğretmenlik
özelliğine sahip olmasına rağmen defterimi ortadan yırtarak başıma
çalmıştı. Bir defasında yine belki bir çok kereler derse
kalkma sırası bana yaklaşınca öğretmenim çişim var diye
helaya gider, bazen de heladan aranacak kadar gecikirdim.
Nihal hanım, çok iyi, bilgili, güzel bir
terbiyeci idi. O muhterem kadın belki beni çocukken
ölüp gitmekten kurtardı. Denilebilirki o benim ikinci anam
oldu. (*) zaten sıtma ile çok zayıflamış olan bünyem
böylece daha da yıpranır, beyin gücü çok zayıflar
esrarkeşler gibi yaşar giderdim. İşte Nihal hanım böyle bir
zamanda öğretmenimiz oldu. Önce duruma teşhis koydu. Sonra
beyi hükümet tabibi Mustafa beye havale ederek, durumun tıbbi
yönü ele alındı. Sonra anne ve ablamla konuşarak okul ev
arasında işbirliği yapılarak konuya el konuldu.
Daha sonra kişiliğim üzerinde ince ve bıkmayan
araştırmalar yaparak beni çok iyi tanıdı ve başarı için
yolumu açtı. Bazı özel fakat çok yerinde fırsatlar
vererek kişiliğimin gelişmesine öncü oldu.
Küçük başarılarla hayatı sevmeme yardım etti. Ben işte
bu muhterem kadınla dünyaya geldim. Bu saygın kişi hakkında her
arkadaşım unutulmaz anılarla doludur. Bundan sonraki günlerimde
başarı savaşları da vermeğe başladığımı hatırlarım. Galiba sınıf
dördü okuyordum. Hocamızı hatırlamıyorum. Sınıfa
müfettiş gelmiş, işlenmiş olan derslerin tekrarı için
bütün sınıfa hitab ederek kim tahtaya gelmek ister
demişti. Sınıftan o seçkin zeki, Kadir, Mazhar, Emetullah, İlhan
mazhar öğrencileri tam siper yapmış gözden kaçmağa
çalışıyordular. O sırada ben parmak kaldırarak derse kalkmak
istemiş, sınıf öğretmenimizin pek de istememesine rağmen haritalar
başına giderek gayet rahat göç yollarını anlatmağa
başlamıştım. Arkadaşlarımın gıpta ile öğretmenlerimin hayretle
bakışları karşısında müfettiş ve başöğretmenin aferinlerini
almış ve böylece içimdeki yenilmez şeytanı yenmiştim.
Okul biterken yine tarih ve coğrafya imtihanında
çok iyi bildiğim sorular çıkmış ama heyecandan cevap
verememiş, uzun uzun ağlamıştım.Ama o sınıfta beni tanıyan seven
öğretmenler sabırlı kişiler vardı. Beklediler. Onore ettiler ve
bildiğime dair inancımı desteklediler. Başardığımı gördüler.
Bakınız yeni hatırlıyorum ben kalenin surları
üzerinde bulunan sınıflarda da okudum ama şu anda açık
seçik hatırlayamıyorum. Şunu diyeceğimki çok ama
çok kıymetli öğretmenlerimiz vardı. Tevfik hoca
birkaç arkadaşı ile bisiklet tekerleği, zincir, şu bu yardımıyla
Kale Pınarı altında bir elektrik türübünü
kurmuşlar,okulu Pınarbaşını aydınlatmışlardı.
Cemil hoca matematik ve yıldız bilimleri, belkide
meslek okulu bile görmemiş bir köy öğretmeni (hacı
ruhlu). Bir gece ben ve kardeşlerine gökyüzünde
burçları, yıldızları tasnif ve tarif etmiş araştırma
nirenglerini uzun uzun anlatmıştı. Acaba bu insanlar nasıl
yetişmişlerdi. Bugünün öğretmenleri hiç
gökyüzüne veya çevrelerine alıcı gözle
bakarlar mı? Mamhut hocalar, Nebil beyler, Nihal hanımlar...
Din adamları da bir başkaydı o günlerin.
Müftü Nadir efendi tipik bir Osmanlı, soyu zengin bir bir
Atatürk yanlısı idi. Dini görüşü çok olgun
ve deneyimleri müsbet ilimlere dayalı, yorum tefsirleri ile daima
büyük kalmıştı. Oğlu öğretmen Nasri bey, Mahmut Mutlay,
Kazım Yaprak, pırıl pırıl zeka kaynağı idiler.
Müftü bizlere zeka bilmeceleri sorardı....
Bir köprüden 3 kişi geçer, biri bakar basar
geçer, biri bakar basmaz geçer, biri de bakmaz basmaz
geçer gibi.
E. Aydın, 25Temmuz1980
Mahmut hoca, Çortak'lı Cemil hoca, Tevfik
hoca, Pepe Ali efendi, Müftü Nadir efendi, Müderris
Mustafa efendi, Sadi bey, Nebil bey, Emin bey, Vehbi bey,
başöğretmen Rıza bey, Yusuf bey, sopa tokat atmada çok
marifetli Nihal hanım ve daha hatırlayamadığım büyükler..
E. Aydın, 26Temmuz1980
Her insanda olduğu gibi, benim de hayal ettiğim veya
gerçekte var olan, anımsamaktan zevk alacağım bir
özgeçmişim var veya olmalıdır. Girintisi çıkıntısı,
eğimi, suyu, yeşili, karı çok bir yerdir Ermenek. Yazları serin,
verimli, bağlık bahçelik, çalışkan insanların diyarı ve
yeridir. Anam, babam akrabadırlar ve oralıdırlar. Dar ve sınırlı
topraklar üzerinde daha çok üretmek zor olduğundan,
bir kısım yeni yetmeler, ulaşabildikleri çizgilere kadar
dağılmış, oralarda yerleşmişlerdir.
Babam Mustafa böylece, Mısır'a kadar uzanmış,
gençliğini, Camiilesher çevresinde yapabildiği kadar
okuyarak, çoğunlukla boğaz tokluğuna çalışarak
geçirmiş, yurda döndüğünde, Osmanlı idaresi
içinde, medreselerde ders vermiş, ismi Müderris Mustafa
Efendi olmuş. Annem, o zamanın her kadını gibi, evinde kısmetini
beklerken evlenmişler ve Mut'a yerleşmişler.
Gerçi, uzun süre Ermenek'te oturulmuş. Kardeşler doğmuş,
kardeşler ölmüş ama benim için hayat Mut'ta başlar.
Cumhuriyetle yaşıtım hatta, mayıs doğumlu da olabilirim. Belleğim, ilk
anıları ilk okulda buluyor. Sonradan, Kaymakamın Evi diye adlandırılan
bir binanın alt katında, bir köşe sınıfta, eski yazı
öğrenmeye çalışıyoruz. Mümtaz Bey, bir elinde sopa,
bir cebinde şeker dolu olarak sınıfa girer, bilene, uslu oturana şeker,
bilmeyene sopa, tokat atar. Konuşması hızlı ve pepeme idi. Zayıf, esmer
ve belki kahve, yeşil tonlu gözlü, gözlüklü
birisiydi. Allah rahmet eylesin.
Yeni yazıya bütün Mut'luyla birlikte,
bahçelerde, salonlarda ve her yerde başladık. Annem bile yazıyı
öğrendi. Hele babam, bizlere öğretmen bile oldu. Nerden
geldiklerini, nerede okuduklarını bilmediğim, milliyetçi
kültürlü öğretmenler, birden bire var oldular,
derslikler doldu. Üniversite çaplı dersler alındı, verildi.
Solgun çizgileriyle anımsadığıma göre,
gece dersleri verilirdi. Bir takım uzaylı kişiler, öğrencilere,
gökyüzü hakkında bilgiler verirlerdi.
Daha sonraki yıllarda, sık sık, soylu temsilleri,
Mutlu'ya izletirlerdi. Oyuncular ise, ayakkabı boyacısı, sucu, duvarcı
ustası, berber, kasap, öğretmen, kaymakam, hakim, imam kol kola,
iç içe olurlardı. Şaşılası durum, bugün bu insanlar,
birbirlerini görmezler veya görmezlikten gelirler.
Mut'ta, eskiden, kış ayları çok çetin
geçerdi. Pınarbaşı'nda bir değirmen vardı. Oluklarından ve
saçaklardan, uzun buz saçakları olurdu. Fırtına
güçlü eser ama merkezi eserdi. Sarı yapraklar,
çınarların dibinde büyük yığınlar oluştururlardı. Biz
küçükler, öncelikle ben, o yığınların altında
ilerlemekten haz duyardım. Oyunumuzun bitmemesini isterdim. Okulda
geçen günlerim ne kadar sıkıcı ise, sokaktaki zamanım o
oranda zevkli ve doyurucu geçerdi. Sanıyorum, sağlıklı bir
öğrenci değildim. Evimiz kalabalıktı. Topu topu yetmiş metre kare
bir alanda, akrabaların çocukları, köyden okumaya gelen
yatılı birkaç öğrenci ve dört kişi biz ve ana baba.
Bunların normal gereksinimleri, çocuk olunsa da, bir takım
şeylerin paylaşılması gerçeğini, bize öğretmişti. O
yılların moda hastalığı, sıtma ve arkasından veremdi. İkisinden de
ölenlerin sayısı, hep yarışırlardı.
Günaşırı, ateşim çıkardı. Yatar, nöbet sonrası yorgun,
ayağa kalkardım. Çocuk ama takatsiz, güçsüz boy
atıyor, beyni henüz beslenemiyor ve bütün bu nedenlerle,
başarının tadını alamıyordum. Okulu sevmiyordum.
Resim ve elişlerine karşı ilgim vardı.
Öğretmenimiz bize, doğal alçı taşını tanıtmış,
hazırlanmasını öğretmişti. Çok güzel kalıplar alıyor
ve boyuyorduk. Uygun zamanlarda, dere kenarında kil heykelcikler
yapmaya giderdik, sınıfça. Benim bol imkanım, babamın
saatçi olması nedeniyle, evdeki onarıma gelmiş veya bozuk, eski
saatlerin, sökülüp, dağıtılması idi.
Onları karıştırırken de, mekanik yapıya bir ilgim
oldu ve kısmen de olsa, saat tamirini öğrendim. Hemen hemen her
aile birimde, okul ve dersler yan hizmet kabul edilirdi. Asıl
görev, evin iç hizmetlerindeki iş
bölümünün aksamaması idi. Pınardan su taşımak,
çamaşıra gitmek, ipek böceği için yaprak toplamak,
değirmene, un veya bulgur öğütmeye gitmek, bahçe
hizmetleri, özür götürmeyen, asal işlerdi. Hepimiz
de, bu sorumluluklarımızı, çok ciddiye alır, başarmakla
koşullandırıldık. Bilinirdi ki, üslenilen görev, koşulsuz
edime ulaşacaktır. İkinci bir şekli olmaz.

İlkokul yıllarımı hayal meyal hatırlarım. İlkokula başladığım yıl, yeni
yazı çıkmıştı, Murtaza bey öğretmenimizdi. (1Kasım1928.)
Birinci sınıftaki çevremi net hatırlamıyorum.
Öğretmen iki kız arkadaş, Rodosluların kızı Müzeyyen ve şimdi
ismini anımsamadığım birisi.
İkinci sınıfta daha çok hatırımda kalanlar
var. İkinci sınıfı loş bir salonda okudum, sınıf ayrıntılarınıda
çok az hatırlarım. İşte o seçik olmayan günlerden,
en eski fotoğraf. Solda, elinde bir çift yedi veren
gülü, pınar başında, dut ağacı dibinde, Mırza beyin Mehmet'le
kol kola objektifin karşısındayız. Ne o ne de ben, bir gün
öğretmen olacağımızdan habersiz, objektife bakıyoruz. Kim bilir,
ilkokulun, ilk sınıflarından hangisindeyiz, hangi güzel anımızı
yaşatmak için yan yanayız?
İkinci bir fotoğraf, yıpranmış, zamana direnci
kalmamış ama çok çok iyi çekilmiş bir fotoğraf.
Bin dokuz yüz yirmi dokuzlardan bir ilkokul sınıfı. Bu bizim
sınıfımız. O zaman çekilmiş bu fotoğrafta hemen hemen
bütün sınıf arkadaşlarımı, isim ve hususiyetleri ile tanırım.
İşte arkadaşlarım. İsim isim saymaya çalışacağım. Sağda,
dünya tatlısı ve bilgilisi öğretmenimiz Rıza Bey, Ermenek'ten
Hacı Hulisilerden. Yanında Delil'in oğlu Hüseyin, Aslan
Yalçın sonraları belediye başkanlığı yaptı, iki kişiyi
atlıyorum, Halit Efendi'nin kızı Şefika, Müzeyyen, Emetullah,
Fatma, Doktorun oğlu Sadun, ikinci sırada Alibaba, Doktor Rahmi, Kemal,
Gülonpara, Fatma, Neriman, Türkan, Şadan, Sabri, geriye
doğru, ben, Ziya Özmutlu, Tahsin, Mustafa, Hüseyin, Cemil.
Üçüncü sınıfta Ermenekli
küçük Rıza bey diye adlandırılan bir beyefendi, kibar,
ılımlı, uyumlu, bilgili, çocuğu çok iyi tanıyan bir
öğretmenimiz vardı.
Deli efendinin oğlu Hüseyin, yanında Aslan
Yalçın, derslerden çok oyunu seven, yıllar sonra Demokrat
Parti Belediye Başkanlığı yaptı, başarılı idi. Bir trafik kazasında
öldü. Yanı da Halit Efendinin kızı Şefika, Rodoslu kızı
Müzeyyen, İnhisar memurunun büyük kızı Fatma, Göde
doktor, Zihni beyin oğlu Sadun, (sonra oda doktor oldu). Arkasında,
ikinci sıranın başında Ali baba, Rahmi, (Dahiliye doktoru oldu), Kemal
Baykal, içli bir kız olan Ali Kemal'in kızı, Şebboy, (Gül
on para) denirdi, bir temsildeki başarılı rolü sebebiyle, Hacı
İbrahim oğlu İbrahim efendinin kızı Fatma, Müftünün,
Nadir efendinin kızı Türkan, Gülnarlı Sabri, Şadan
Gürpınar, Müftüzade Süleyman Efendinin oğlu Ziya,
(Orman yüksek mühendisi oldu), Tahsin, Cemil, Abdurrahman,
Palantepe'den Ali Osman, Ethem Aydın (Resim öğretmeni oldu) ben,
bakkalın oğlu Ali, Madenci Mustafa, Süleyman (Fen öğretmeni
oldu), Demir ağanın oğlu Nehir (bunlar birkaç öğretmen idi).
Atımızı, bir yerlerde durmamanın güzelliğine
bağladık, yürüyoruz. Şimdi, o bölüme yakın, bir
başka fotoğrafın izlenimlerine bakalım. Bin dokuz yüz otuz.
Dördüncü sınıf.Vekil öğretmen Nebil Bey, yanında
Hasan Ali, Mehmet Gürtürk, Muzaffer Zülfikar'ın oğlu,
Aslan Yalçın, öğretmenin öbür tarafında, Uzun
Ali'nin Ömer başkatibin oğlu Ömer, Sulhi, hemen
Önünde ben, Tahsin'le baş başa Emetullah, Fatma, Zarife,
Delil'in Hüseyin, Alibaba, Ali Korkmaz, Kemal, Şadan, Kemal'ın
kardeşi Sulhi.
Dördüncü sınıfta, herşey biraz daha açık
seçik oluyor. Başka bir fotoğraf: Sınıf öğretmeni Nebil bey
(vekil öğretmendi), yanında uzun Ali'nin oğlu Ömer, Reji
memurun oğlu Ömer, (Hotompelci deridi), Kemal, Ermenekli Hasan
Ali, Mırza bey'in oğlu, Mehmet Gürtürk, Zülfükar'ın
oğlu Muzaffer, Aslan Yalçın, Ali baba, Hüseyin, (delinin
oğlu), Müftüzade Hüseyin efendi kızı, Zarife, Reji kızı
Fatma, Emrullah, Ülker, Tahsin, Ethem, Ali Korkmaz, Süleyman
Baykal, Şadan Gürpınar, Sulhi, Abdurrahman.
O zaman Mut'ta bol miktarda pirinç ekilirdi. Dolayısıyla sıtma
bir salgındı, bende sıtmaya yakalandım, ilaç yokluğundan
başarısız oldum, sınıfta kaldım.
Mut insanı birbirlerini iyi tanır, çok okumuş büyük
sayılan kişiler, duruma her zaman hakim olurlar, yoksulu doyurur,
yolsuzun kulağını çekerlerdi. Tüccarlarımız da çok
Osmanlı ve centilmendiler. Yoksulları gözetir, aç,
çıplak bırakmazlardı.
Gençler çevreye saygılı, sokağa sahip, sarhoşlarımız
çelebi idi. Öğretmen Neşri bey beyefendi,
görgülü, çok gezmiş, zeki birisi, Hacı İbrahim
oğlu İbrahim, Saraç Hüsamettin, abisi Şevket, berber Fuat,
berber Alaattin, berber Hüseyin, kasap Nuri, Akkulak hatırımda
kalan beyefendiler arasında. Düğünlerde baş çeken arap
Reşidi çalımlı atının üzerinde vakur, organize edici,
gözümün önünde duruyor.
Halkımız fakir olduğu için, evlenmeler,
çoğunlukla, kız kaçırma yolunu seçerlerdi. Hakim,
medresenin Hocası, Kasabanın Müftüsü'nün manevi
saygınlığını, dinlenirliğini, devreye sokar, anlaşmayı sağlardı. Bu iş,
kızın, kasabada güvenilir bir eve konuk getirtilmesiyle başlar,
sonra uzlaşma yolları suçlunun tutuk evinde konuk edilmesiyle
taraflar, ilgililerle akılcı konuşmalar yaparak, gerçeği, daha
akılcı bir çizgide ortaya koymayı başarırlardı. Tutuklu,
çıkarılır, nikahları kıyılır, herkes köyüne huzur
içinde dönerdi. Anıları dillere destan olurdu.
Kasabamızda, düğünler, hep renkli olurdu.
Zengin fakir ayrımı sezinlenemezdi. Size dilimin
döndüğü, belleğimin izin verdiği ölçüde
bir düğün anlatacağım. Tipler yaşayan anılan gerçek
tiplerle.
Reşit Emmi, uzun boylu esmer olduğu için
(Arap Reşit) denirdi, beyaz, oylumlu, hareketli bir atı vardı. Hemen
hemen anımsadığım her şenlikte, Emmi atının üzerinde, çakır
keyf, biraz da yalpalanarak düğün alayını denetler,
düzenler; zaman zaman da önde olurdu. Gür ve buyurgan,
anlaşılır diliyle, sevilen, sayılan görkemli bir simgeydi. Koca
davulun mor vuruşlarıyla danseden beyaz atın üzerinde bir ilah
görünümüyle önde olurdu.
Sonra gelin ve korumaları, akrabaları, yine at
arabalara bindirilmiş olarak şenliğe karışırlardı. Daha sonra kazamızın
ünlü ve fakat beyefendi sarhoşları atlarının üzerinde
sağa sola sarkarak, naralar atar, şölene canlılık kazandırırlardı.
Berber Fuat, berber Alaaddin, berber Hüseyin, kasap Ahmet, kasap
Nuri, Osman EfendiZade Şükrü, İbrahim kardeşler,
öğretmen Neşri ağbey, tapu memuru, Muhittin, Urumlu'nun oğulları
dolma İbrahim, marangoz Musa, marangoz Nuri, aşçı Ahmet, terzi
Fevzi ağbey (Müftüzade Süleyman Efendi Oğlu) civan
kör Ömer, tüccar Halit Efendi, helvacının Oğlu Kadir,
İbrahim Selami, Apdurahman Efendizade Habip ağbey, İnce İmam, Koca
Külahın Oğlu, tahsildar Göde Nuri Akkulak Mehmet, kunduracı
Şevki Ağbey, İsmail Susan Emmi.
O günler bir hayal olup uçup gittiler,
hatırası kaldı bizlere. Bizler ise doktor Rahmi Baykal, Heykeltraş
Hüseyin Gezer, savcı Mazhar Arıkan, ağabeyi İlhan Arıkan, doktor
Mehmet Ünal, Orman Yüksek Mühendisi Ziya Özmutlu,
Matematikçi Hayrettin Özmutlu, Fen öğretmeni
Süleyman, resim öğretmeni ben Ethem Aydın hemen
hatırlayabildiğim isimler, gücümüzce okuduk ama
Mut'luya, Mut'un eski büyüklerine layık olmadık, dağıldık,
her birimiz bir yerdeyiz.

Yine yirmiyedili yıllara dönerek fuluğ anıları izleyelim.
Dedemin ve de dedelerimin, babamın 90 yılını saniye
saniye soluduğu günler, çocuklarını
büyüttüğü annelerin ninniler söyleyerek
uyuttuğu evler, gezindiğimiz kırlar, iyi kötü anılarımızın bu
bıraktığı sevilmez olduğu günler,
büyüdüğümüz okuyup ödev sunduğumuz
evlenip aileler kurduğumuz köyler kasabalar, uğrunda savaşlar
verdiğimiz topraklar, türküler, şarkılar söylediğimiz,
ağıtlar yaktığımız yıllar belleklerde yer eden duygular düne
uzayıp giden öykü (*).
Tatlı bir masal gibi kaldı, geçmişte esrik
günler.!
İnsanlar bir zamanlar kendileri için eker,
biçer, dokurdu.
İneğini,koyununu sağar,sütünü mayalar,yoğurdunu yannıkta
bişşekle döve döve yağ, ayranından çökelek, lor,
ekşimik yapar, koyunun, keçinin tüyünü gırklıkla
kırkar, kirmanında, örekesinde eğirir. Yöresine
özgü bitki yaprakları kök, meyve kabuklarıyla, kendi
etiğinden anımsadığı yöntemlerle boyar. Isdarında,
çulhasında benek benek bezeklerle iç dünyasından
algıladığı özlemini, sevgisini, aşkını, rüyalarını ilmik
ilmik dokurdu.
Herşey ne güzeldi; olması gerektiği gibi....
Tohumu tarlaya atar, üstünü tapışlaya
tapışlaya, çocuğunu uyutur gibi ninniler söyleyerek yeşil
günlerin düşüne bırakırdı...Tohumun düşü,
insanın düşüyle örtüşürdü.
Beklenen yağmurlar sonrasında, yeşiller mavilere
uyanır, ürünün yalbırtısı, denizler kadar dalgalı, tatlı
esinle aşk olurdu.
Mevsimler ilerledikçe sararan ekinler, gönüllerde
dinginlik yaratırdı. Oraklar çakmak taşıyla bilenir, düğen
gayıtları tung yağıyla yağlanır. Aile bireyleri, çoluk
çocuk, yaşlı, genç elliklerini tıkırtadarak, tarlanın bir
ucundan sevgiliye koşardı.
Bu sevişme sürecinin bir aralığında, bereket
ananın muştusu duyurulurdu.. Yemek hazır..
Ütme pilavı ve ayran, üzerine kana kana
içilen su ilk ürünün kutsama şöleni olurdu.
Günler kısacık, ürün dağlar gibi
oldukça, gönüllerde mutluluk mayalanırdı.
Sonra sıra harman yerinin hazırlanmasına gelirdi.
Tarlanın bitek olmayan bir yerine su bırakılır,
iyice emdirilir. Ayaklar çıplanır, etekler çemlenir,
balçığın içinde tepinilir, oynar, türkü
söylenirdi. Çamur yoğunlaştıkça hareketler zorlaşır,
oyun daha bir coşkulu olurdu.
Bu iş de bitince, iki gün harman yerinin
kurumasına yeter.
Güçlü eller yuvak taşını iki
ekseninden kavrayan uzun bir "U" harfine benzeyen demire takarak
getirir. İzlerin yarımı üzerinden gidilir gelinir, toprak
sıkıştırılmış olur. Üç gün kurumaya bırakılır.
Sıra ekin destelerinin harman yerine taşınmasında.
Deste, bir sevgili gibi kucaklanır. Kılçıklar
yanağa ve yüze değdikçe, daha bir iştahlı, daha bir neşeli
koşulur, yenilerine...
İş bilen bir büyük, sapları bir dirgenle kullanıma hazırlar,
harmana yayar. Sıra düğen koşumunda: Sarı inek
buzağıyı büyüttü artık çifte koşulabilir, boz
öküz epey zamandır kızakta.
Düğenin çakmak taşları yenilenmiş,
sıkıştırılmış, koşum gayıtları temizlenmiş, boyunduruk silinmiş,
zelveler onarılmış, oyunumuz belli olmuş, oyuncaklar hazır.
Sapların altından açılan tünel oyunları
da bitmiştir. Uyku tutmayan bir gecenin sonunda, sabahın ilk
aydınlığında, sıcacık fesleğen(reyhan) ile efsunlanmış, sütlü
çorbalar acele acele, ağızlar yana yana içilir. Haydi
harmana...
İnek boyunduruğa uyum sağladı. Ama boz
öküz sap yemek sevdasında, yüke binmiyor; düğenci,
övendire ile onu uyarıyor, bir tekme biraz naz, işte oda tamam.
Düğen dönüyor, harman yavaş yavaş yollandı, düze
vardı; sıra bize geliyor.
Koşumlar ecele ellerde, ayakta durmak bir beceri;
oturuyor;HOHAA dönüş başladı. Herkes payına düşen kadar
sebeplendi. Aynı yönde gidip gelen sığırlar yoruldu; yön
değiştirmek zamanı, o işi IRRI emriyle bir büyük yapar.
Eyvah sarı inek, sapı bokladı; düğenci iki
eliyle, samanla birlikte mayısı aldı, tarlaya attı. Artık tınaz oluyor,
ortaya yığılıyor çeç oluyor. Uygun yel bekleniyor, sapı
samandan ayırmak için.
İkindiye doğru bir yel çıkıyor,
günindiden düğenci çeçi yabayla
savuruyor. Yel samanı biraz içeriye uçuruyor, buğday
öne düşüyor...yığın umutlara çıkıyor, ekmek
büyüyor.!
Kardeşlerin miltanı, zıbını,
büyüklerin borcu, gideri ödenecek.
Harmanda sıcak turuncu ürün yığınları,
gelecek yılların umutları ikinci bir güneşin yalbırtısını taşıyor.
Nice nice bol ürünlü yıllara
çiftçi kardeş...
(Yerel sözcükler: Yannık: İçinde yoğurt
dövülen eylenmiş keçi derisi. Bişşek: Özel
ağaçtan yapılmış, beş delikli, su tası biçimli,
düzgün, uzunca bir meşe sopasına tutturulmuş aygıt.
Çıkrık: Gelefe, yünatacağı. Kirman: Elde yün eğirmek
için kullanılan dörtlü fırıldak. Öreke: Aynı
amaçlı baş tarafı topaç gibi, biraz da uzantısı olan
araç. Isdar: Çul, çuval, kilim dokunan aygıt.
Çulhaldık: Aynı işin daha değişik dokuma gereci. Tapışlamak:
Toprağa ana şevkatiyle, hafif hafif vuruş. Ellik: Sapların parmakları
kesmemesi için bir tür tahtadan koruncak. Dirgen: Harmanda
sapları yaymak için kullanılan çatallı araç.
Boyunduruk: Çifte koşulan hayvanları beraber hareket ettirmek
için boyunlarına geçirilen ağaçtan özel
yapılmış araç. Zelve: Hayvanların başlarını boyunduruktan
kurtarması için, başın iki yanına, dikine geçirilen sert,
ağaç çıbık. Övendire: Üç görevi
olan, üç metre uzunluğunda sopa. Hayvanları
yürütmek için sivri, demir çivi, Embel, diğer
uçta çocuk eli gibi metal, saptaki taş, toprak ve
benzerlerini atmak, düğencinin ayakta dururken denge unsuru. Yaba:
Harman savurmak için tahta çatal.)
E. Aydın
Sonbahar ve kış ayları kasabamızın en coşkulu, yaşam
dolu insanların birbirlerine en yakın olduğu, çocukların
anlatılmaz mutluluklarla coştuğu mevsimlerdir. Ürünler, el
birliğiyle toplanır, Pazarlanır, her aile zengin fakir, gece demeden,
gündüz demeden kış hazırlığı içindedir. Bulgur
kazanları fokurdar, pekmez kazanları kaynar, köpük ikram
edilir, cevizler kabuğundan ayrılır, türlü türlü
desen ve görüntüde iplere dizilir, sıra bandırma yapmaya
gelmiştir. Pelte hazırlanır, dizgiler banılır, iplere asılır, altlarına
sırkıntı kapları konur, büyük küçük herkes
içten görev içinde, geceler boyu, seve seve
çalışır. Kazan ateşleri çevresinde sömek mısırlar
pişirilir. Pekmeze atılan ayvalar yenir, durmadan dinlenmeden uzun uzun
ışıklı ve renkli geceler sürer gider. Gündüzleri
bütün komşu bahçeler çocuklara açıktır.
Ağaçlarda, toplanırken unutulmuş meyveler başarlanır. Un ve
bulgur değirmenleri önünde rengarenk çuvallar sıra
beklerler, çoğunlukla nöbet için orada yatıldığı da
olur.Değirmen önünde çuvallar,arasında kadın ve
çocuklar,biraz ötede yük getiren ve götüren
eşekler coşkun bir trafikle sürer gider
BAĞ BOZUMU BANDIRMA-1
İşte mevsimler döndü, güz geldi.
Yağmur yüklü bulutlar oradan oraya koşturuyorlar. Ara sıra,
şimşek çakıyor, arkasından ta derinlerden başlayan, titreşerek
yayılan, gümbürtüler, geliyor. Yağmurlar yakın,
serpiştirmeye başladı bile.
Üzümler henüz barınalarda, cevizler
ağaçlarda, kışlık tarhana, nişastalık, bulgurluk, değirmenlik
buğdaylar sergide. Acele etmek gerek.!
Sırıkcı yoldan bağırıyorÇırpıcıı!
Bu yıl ağaçlar az ceviz var; pazarlık,
götürü olarak pazarlık yapılıyor, anlaşma tamam.
Çırpıcı, elinde sırığıyla dalların
uçlarında, bir teyin gibi, dolanıyor, uzun sırık, dal
uçlarında çotulları buluyor, dalı destek alarak vuruyor:
Şırank diye tok bir ses arkasından bağın kenarların kadar yayılan
tapır, tapır, tapırr bu sesin uzun süreni sevindiricidir.
Çocuklar, pür dikkat, dağınık alanlarda,
yere çarpan cevizlerin uzaklığı düşüş sesinden
bilinir. Tapır tapırların geniş alandaki yerini ve
yönünü kaçırmamak gerek!.
Sırıkcı başka dallara geçtiği zaman, elde
sepetler, koşuşturma başlar, çünkü, ağaçtan
hızla düşen ceviz, kurşun gibi ağırdır. Sırıkcı ikinci,
üçüncü dallara geçtiği zaman, sepetler
kollarda çalı, çırpı, duvar kovukları iyice aranır, acele
tekrar tekrar dolanılır. Ark kenarlarında, böğürtlenlerin
yırtıcı dikenleri, ısırgan otlarının kaşındırıcı yangısı, oyunun
coşkusudur. Çalı dipleri, ot araları, taş kovukları; yılan,
akrep, böğ korkusuna karşın, titizce aranır, sepetini dolduran,
daha önce özel derince kazılmış çukurlara boşaltır,
yenilerine koşulur, çukurlar çirkli cevizle dolunca,
üzerine kalınca toprak yığılır. Birkaç gün
bekletilecek, Çirkinin buruşarak cevizden kavlaması için,
birkaç gün yeterli!.
Artık geceler boyu sürecek uğraş başlıyor.
Herkes kendine uyan tezgahını, (düz ağırca, bir de dik uzunca taş)
hazırlar. Büyükler havaneli, keser de kullanabilir. Masalcı
altıparmak Fadime nene konuk edilmiş, çirkleme başlıyor:
Önce yeşil kabuk yavaş yavaş vurarak gıli çıkarılır.
Öncelikle çirkleme, sonra kırma ve eyleme işine
geçilecektir. Gözler işte, kulaklar masalcıda, ağızlar
çalışır. Eyleme işlemi biter. Eller çirten kınalı,
gözler uykulu... İlk sabahta kavlak cevizler dama
çıkarılacak, gün boyu kurutulacak, teyinler kovalanacak. Bu
işler ufaklıklarındır (yani bizlerin).
Akşam, cevizler damdan inmiş, ortaya yığılmış,
masalcı teyze yerini almış, taştan tezgahlar kurulmuş, kırma başlıyor.
İyice kurumamış cevizin tepesine usulünce vurulursa, genelde
(fodana) zedelenmemiş ceviz çıkar. Bu makbuldur. Çetin
cevizler işi zorlaştırır, bıçak kullanmak gerek.
Yine gözler işte, kulaklar masalcıda firik
darı, içlenmiş nar, kırıntı cevizler ağızlarda, eller işte...
Sabah ve bütün gün, iç
cevizler, yorgan iğnesi, yorgan ipliği örgü örgü,
(her evin kendine özgü biçimlerinde, Makreme
örneği, dizgeler boy boy hazırlanır.) Bu zaman içinde
çocuklar, bandırma kazığı için dere kenarlarında,
kantoron bitkisi dalı keserler. Bu bitki bandırma ayaklarını aralıklı
tutar, hem de böcek yemesine mani olur. Bir karış uzunluğunda
kesilir. Uçları iki yandan inceltilerek, sonra
çatlatılarak dizgi iplerine gergin olarak tutturulur.
Sıra üzüm toplamada; salkımların
oluşturduğu hevenkler, ayaganlarda, banaralarda, ağaçlarda
kehribar gerdanlık gibi, gel gel ediyorlar!.
İplere bağlı sepetler, dolunca, aşağıya,
sarkıtılıyor, köfelere boşalıyor ve tekrar tekrar yenilerine
ulaşılıyor.Köfeler şehranaya(şırahaneye) taşınır boşaltılır.
Ürün bol olduğunda bu iş günler boyu sürer
Ev sahiplerinin, konukların,komşuların, eli ayağı
düzgün gençleri ayaklarını yıkarlar,
büyüklerin ürün bereketi dualarıyla ezim başlar.
Gün boyu, üzüm salkımları üzerinde dans eder,
zıplarlar. Üzümler ezildikçe sürgülü
kapak açılarak, üzüm şırası dinlendirme
bölümüne akıtılır. Yöresel kıvrak oyun havaları
eşliğinde bir curcunadır gider, üzüm suyu yavaş yavaş,
birikme havuzuna akmaya başlar, yardımcılar güğümlerle,
helkelerle, bakraclarla, kaynama kazanlarına ürünü
taşırlar. Geride kalan posanın üzeri sıkıca örtülerek
sirke için mayalanmaya bırakılır. Üzüm suyu, yeni
kalaylanmış, (harani ve kazanlara) aktarılır,
ölçüsünce Aktoprak (pekmez toprağı) atılır,
durulmaya bırakılır, ilk ateş yakılır. Ateşin gece gündüz
yanması için nöbet tutulur. Köpükler göz
büyüklüğüne ulaşıp, kehribar rengine
dönüştüğünde, bandırma yetecek şıra, bir başka
kazana aktarılır.
Kazanların altı, dayanıklı odunlarla yakılarak
kaynama başlatılacak.
Kaynama geceli gündüzlü sürer,
pekmez az ateşte kaynamayı sürdürür. Köpükler
irileşip, gözeler kehribar sarısına dönüşmeye
başlayınca; bandırma işine yetecek kadar şıra, bir başka kazana
aktarılır İkinci kazan yine zayıf bir ateş üzerine konur, yayvan
bir kapta buğday nişastası şırada iyice eritilerek kazana yavaş yavaş
akıtılırken çömçeyle hızlı hızlı karıştırılır, pelte
kıvamı beklenir. Ocaktan maşayla bir köz alınıp kazana batırılır,
sönmüyorsa bu iş tamamdır. Gelsin ceviz
dizileri........
Dizi pelteye batırılır, çömçeyle
yardım edilir. Beşaltı metre uzunlukta, birbuçuk metre
yükseklikte, destekler arasına sıkıca bağlanmış kendir ipi
üzerine bir bir asılır. Damlama duruncaya kadar altlarına sahan
ulaştırılır.
Yavaş yavaş ipler, boy boy, desen desen dizilerle
dolmuştur. Bu birinci eldir, damlaması duran diziler tekrar pelteye
yatırılır, damlama kaplarındaki sırkıntılar da, şıngırdaklı esranla
sıyrılıp kazana boşaltılır, hıra diziler, ikinci elde dolgunlaşır.
Tekrarlama işi ailenin zevk ve damak tadına göre, yenilenir.
Gölgede kuruma, havanın durumuna göre
dört beş gün sürer. Yağışlı havalarda ise, bandırma
dizileri iç mekanlarda günlerce misafir edilir. Eğreti
yataklarımızın hemen üzerinde tatlı tatlı durur kehribar rengiyle
rüyalarımıza da sokulduğu olur. Ağzımız hizasına gelenler, bazen
çocuksu diş yaralarıyla mimlenir.
Bandırma dizileri, büyük, temiz, beyaz
bezler arasına dikkatle üst üste yatırılıp, on gün,
terlemeye bırakılır.
Sürenin bitiminde, büyük, küçük, orta
boy toprak, sırlı küplere; kışlık kullanım düzenine
göre; titizlikle istif edilir. Örneğin: misafirlik,
hediyelik, çocuk sayısına göre özel küpler.
Bir veya iki ay sonra küp, gereksinim olarak
açıldığında; çok nefis kehribar renk üzerinde, pul
pul, ebemkuşağı renklerini esinlendiren kristalize olmuş şeker
pırıltısı, açılan pandora kutusu imajı ve duyumunun
çoşkusunu verir.
(önemli not: bandırma açıkta bırakılır, ağzı hemen
kapatılmazsa, katır tırnağı kadar sertleşir. Yenimi zorlaşır.)
(Yerel sözcükler: BARANAasmaların üzerine
tırmandığı kurumuş, boyluca ağaç. bu ölükuru da
olabilir. SIRIKCIceviz çırpan adam, ÇİRKcevizin yeşil
kabuğu, TEYİNsincap, HEVENKgüz ayazını yiyince, saydamlaşan,
albenili, salkımlar topluluğu, ŞEHRANAkaya içine oyulmuş, eğimli
ezim evi, FODANAtüm olarak özenle çıkarılmış iç
çeviz, KANTARONsarı peygamber bitkisi,
ÇÖMÇEbüyük tahta kaşık, SIRKINTIhenüz
dondamamış diziden akan palıze, ZİLLİESRANIpalize sıyırmak, şekilli
pareköfteler kesmek, kazanı, topanı, senidi, sıyırmak için
ağzı keskin olmayan, zilli (sıpatüla)).
Kavurmalar, pastırmalar bu mevsimde yapılır,
havaya coşkulu ve mutluluğun kokusunu yayarlar. Sıra
düğünlere gelmiştir.
Zengin fakir demeden, her düğün yöresel kuralları
içinde yapılır. Düğün evinin önünde koca
davullar çalmaya başlar, atlı yöneticiler biraz mahmur
kafayla sükun eder, gelin iyi ve uysal bir ata bindirilir. Dizgin
bir erkeğin elinde, düğün başı yaşlının denetiminde alay yola
çıkar, davul eşliğinde kasaba dolaşılır. Oğlan evine
gelinmiştir, orada daha görkemli saranomi sizleri bekler.

Ortaokula gidişim gene bir başka türlü oldu.
Babam yaşlı, gelirimiz az. Kısıtlı yaşıyoruz.
1938'de kasabamıza en yakın ortaokul Silifke'de vardı. Mut'lular
genellikle orayı seçiyorlardı.
Kendi kendime Mut'a başarısız dönmeyeceğimi,
eğer ailemin (eniştem ablam hariç) görüş ve
kanaatlerine göre (hatta muhitimin) okuyamayacağım şekli
çıkarsa, Silifke köprüsünden Göksu'ya
atlayarak yaşamı sonuçlandıracaktım.
Artık içimdeki Ethem Aydın ayaklanmıştı.
Yolum tek istikametti. Birinci yıl, cesaretime cesaret kattı.
Derslerime çalışıyordum. Ancak hafızam çok zayıf
antremansız ve daha önce yılların başıma musallat ettiği
sorunların etkisi altında idi. Alakam çabuk odaklanmıyordu.
Kelime haznem zayıf, yetersiz kalıyordu. Böylece okuduğumu kolay
anlayamıyor, ifade edemiyordum.
Çok ayrıcalıklı bir yapım olduğunu anlamaya
başlamıştım. Sonraları görecektimki, bu, ayni zamanda meziyetim
olacaktı.
Hafızaya dayanan, ezberi isteyen konularda çok sessiz tenha
köşeleri severdim. Defalarca okur okur okurdum. Kulağımla birşeyi
anlamam imkansız olur göz okumasını tercih ederdim. Bundan sebep
evde arkadaşlarım, genellikle yüksek ses veya kelimeleri
mırıldanarak okudukları zaman bende randıman sıfıra düşer, hemen
ödevler, resimler, haritalarla meşgul olurdum. Onların uykuya
geçmelerinden sonra, yorganımı başıma çeker, lambayı tek
yönlü ışıklandırarak gece geç saatlere kadar taih
coğrafya çalıştığımı hatırlarım.
E. Aydın, 31Temmuz1980
SİLİFKE YOLLARI
Mut'tan Hüseyin Gezer, Ziya Özmutlu, ben,
Mazhar Arıkan, İlhan Arıkan belli sürelerde değişen, öğrenci
anaları veya nineler eşliğinde Silifke yollarındayız. Taş arabası veya
beygir sırtında, üç gün sürerdi. Bize dünya
seyahati kadar değişik yepyeni maceralar gibi gelirdi. Aynı kasabadan,
aynı okuldan olmamıza karşın, ayrı ailelerden üç ortaokul
öğrencisi yollardayız. Bir dizi ince hesaptan sonra Mırza bey'in
oğlu Mehmet Öztürk'ün annesi nezaretinde, Ahmet Kurtul,
ben birlikte ev tuttuk. Erzak götürdük. Evimiz pazar
karşısında(*) Tekir Ambarı civarında idi. Silifke'ye gelişime evimizde
zor karar verilmişti ve ağır sorunlarım vardı.
Yolculuğumuz öylesine zevkli, heyecanlı olurdu
ki, yavaş yavaş değişen çevre, yandan veya karşıdan aldığımız
soğuk rüzgarla karışık yağmur, yer yer yırtılan
bulutlar,çakınca, geceyi aydınlığa boğan şimşek arkasından yeri
göğü, zangır zangır titreten gök
gürültüsü, bizlere bitmeyecekmiş gibi gelen
yolculuk.!
Bazen de tansığ bir gök kuşağıyla süslenen
gökyüzü kurduğumuz güzel düşlerin muştusu gibi
duyumsanırdı.
Yıllar sürecek beraberliğin sağlığı için, öncelikle
kendimizi aşırılıktan kollamaya, davranışları değerlendirebilmek
için zaman zaman incelikli, tarafsız denemeler yapıyorduk.
Ziya Özmutlu, ilkokulda da matematik ve fen
konusunda seçkindi. Daha sonra matematikçi oldu. Mazhar
Arıkan devlet teşkilatı, yurttaşlık konularında inandırıcıydı. Daha
sonra savcı, mebus oldu. Ben bitkileri, özelliklerini, taşları,
suyu, havanın yağıp yağmayacağını, yağışlı veya esintili havada ateş
yakmayla guruptaki çeşniyi koruyordum. Arabacımız Ceren emmi,
kırık havalarıyla karanlığı güzel dönüşümlü
tınılarıyla dalgalandırırdı.
Aşıp aşıp gider yaylanın yolu
Sebile dayanmaz dağların karı
Gayet güzel olsa yiğidin yari
O da gelir binbir iki nazile
Yayla yollarında göç gater gater
Eşinden ayrılmış bir palaz öter
Ötme palaz ötme seni tutarlar
Tutarlarda dar kafese koyarlar
Yayla yollarında vardır evimiz
Düştü birbirimize sevgimiz
Yar seninle böyle miydi gavlimiz
Gavil derler gene gel mühür gözlüm.
Yağar yağmur ışılaşır saylağı
Eli göçer bozulaşır daylağı
Taze gelin göç yiğidin yaylağı
Gelinden usanmış gız ister gönül
Arabamız süslü boyalı, atlarımız posta
çektiği için bakımlı, yollarsa sel yatağı gibi
çakıllı ve alabildiğince yokuşlu inişliydi.
Yokuşlarda arabanın yan tarafında elimize büyücek birer taşla
yürür, beygirler dinlendirilirken teker önce arkalarına
korduk. Ayrıca dik yokuşlarda, hayvanlara gücümüzce
destek olurduk
Çamdüzü'ne (Silifke'nin
gözüktüğü tepe) gelinir. Taa uzaklarda, ufukta
Akdeniz gözükür (bizler ilk defa denizi
görüyoruz!). İçimizde nedenini bilemediğimiz bir
heyecan, bir korku büyür büyür, benliğimizi sarardı.
Silifke'de daha çok öğrenci kesesine
uygun ev Pazarkaşı veya Mukaddem mahallesinde bulunabilirdi.
Pazarkaşı'nda köhnül, çatısı yağmurları tutmayan,
pencereleri taşlarla bastırılan, elektriği olmayan bir eve yerleştik.
Silifke'nin meşhur poyrazını daha sonra tanıyacak, "poyraz beyin
çardağı" deyimini öğrenecektik.
Herkes bir köşeye gönlünce otağını
kuruyor....
Birkaç gün içinde gelsin kitaplar
defterler. Maraton başlıyor..!
Okulumuz bir tepenin başında, iki katlı. Evimiz gibi
yeleken. Tatil günlerini Silifke'yi tanımaya ayırıyoruz.
Göksu boyu geziyor, çevreyi, insanları tanıyoruz.
Değirmeniyle meşhur Silifke köprüsü, yanında pehlivan
güreşlerinin yapıldığı kahvehane hala belleklerimizde tazecik
durur.
Bu bahçede bir çay içiliyor,
bütün güreşler izlenebiliyordu. Kurtuluş savaşı
sonrasında Silifke'ye rumen göçmenler yerleştirilmiş,
bundan sebep, pehlivanlar çoğunlukla göçmen olurdu.
Bizcileyin dışardan (Anamur, Mut, Gülnar, Ermenek'ten) gelen
öğrenciler tatilleri iple çeker, güreşleri soluk
soluğa izlerdik.
Güreşler çok ciddi olurdu, kispetler giyilir, dagırların
buyruğu üzere yağcılar ortaya çıkar, yağlama biter, havalı
bir peşrevden sonra, pehlivanlar elenseye durur, iki yiğit çıktı
meydane, birbirinden merdane. Birinin mumin pehlivan derler
adına, hiç kimse dayanamaz gaz ganadına....
Düğün başlardı.Başlangıçta sıska çelimsiz
görülen güreşçiler yavaş yavaş heybetlenirdi
gözümüzde.
Henüz diğer sporlar yaygın olmadığı için, halk
güreşleri bizden daha çoşkulu izliyorlardı, davullar
zurnalar eşliğinde çoşuyor, çoşturuyor, oynuyorlardı.

Zaman içinde bütün güreşleri ve oyunların
ayrıcalığını çok iyi öğrenmiştik. Elense, tırpan,
boyunduruk, katır yuları, deve yuları, bastırma, çırpma, budama,
çarpraz, kaz kanadı, tartma, köstek, dalma, paça,
kasnak, yerde sürüme, kazık, sarma, künde, kepçe,
topuk elleme, kurt kapanı, kılıç atma, kemane.. anımsadıklarım..
Güreşe ilgimiz o kadar artmıştıki, ünlü
pehlivanlarımızın isimleri, yaptıkları güreşler, sonuçlar,
ulusumuza mesajları, fotoğrafları, atamızın güreş üzerine
özdeyişleri belleklerimizin ilk süsleriydi. Bizim evde ve
çevre evlerde öğrenciler birer kurtdereli, Mumin, Mersin'li
Ahmet olmuş, oyundan oyuna geçmeye başlamıştı bile.
Ortaokul son sınıftayız, mevsim kış. Bizim evde daha
birkaç arkadaş, akşemleyin gözetici anneyi de komşuya
yollayarak güreşe başladık. Birara, sıra bana gelmişti, yumşak
yumşak, küçük oda alanına sığacak
ölçüde güreşirken, karşımdaki beni havalandırdı
ve aynı hızla yere vurmak isterken, sol ayağım pencere kenarına
rasgeldi. İki yerden kırıldı. O zaman doktorlar kırık çıkıkla
ilgilenmiyorlardı. Sınıkçı çağırdık. Sardı, alçıya
aldı. O da eğri kaynamış. Artık yolumuza öyle devam ettik.
Ortaokulda öğrencilerin soylu merakları vardı. Pul kolleksiyonu,
ozanlarımızın güreşçilerimizin hayat hikayeleri,
fotoğrafları, yaptığı uluslar arası güreşler ülke genelinde
ilgi duyulan olaylardı.
O yıllarda, en katı kurallara, kaidelere ilim
yasalarına eş mana, eş yazım getirmeğe çalışıyordum. Çoğu
zaman hayalim bana yardım ediyordu. Böylece herkesin tek olarak
öğrendiği herşeyi ben birkaç yönüyle hıfzetmeye,
yorumlamağa meyyal oluyordum. Bazen beraber çalıştığımız
arkadaşlarım benim bu huyumdan şikayetçi olurlardı.
Yılların ötesinde gördümki,
böyle düşünmek bir üstünlük ayrıcalık
olmaktadır. Örneğin, Pasifik adaları için Türk adaları
denir, Kanarya adaları denir. Öyle ise Orta Asya'dan
Mançurya üzerinden Amerika'ya doğru bir Türk
kolu gelmiştir. Bu göçlerle beraber
düşünülünce insanlık tarihinde füluğ fakat
akla yakın bir yere oturur.Atatürk böyle niteliyor
Ben ise, güneş doğmasa insanlar yaşayabilirler
mi diye düşünürüm. Bazen de inanırım.
Çareler gerekçeler ararım.
Canlı cansız tarifine yeni yorumlar getiririm.
Motor'u demode bir buluş kabul ederim.
Canlılarda olduğu gibi dünyanın da bir omurgası
olduğunu ve omurganın gereksiz sondaj ve kazılarla hafriyatlarla
yıpratılmasının gelecek için zararlı olabileceğini
düşünürüm.
Ormanın orman arasında yetiştirilmesinin ve
gençleştirilmesinin şart olduğunu düşünürüm.
Köklerin yeraltı sularını belli düzeyde
tutacağını, su seviyesi bir defa yitirilirse tekrar
yükseltilmesinin zor belkide imkansız olacağını savunurum.
Böceklerin bir düzeyde faydasına inanırım.
İlacın gübrenin canlıyı uzun vadeli sorunlarla
başbaşa bırakacağını, bu sorunların onların müsbet olarak tesbit
ettiğimiz zararlarından fazla olduğunu hesaplarım.
Doğayı zorlarken bir genel denge sayısız ve
erişilmez dengeler kuramını bozmağı amaçladığımızı
unutmamalıyız.
E. Aydın, 4Ağustos1980
Pazartesi
Süratin insan için bir gaye edilmesini
anlamsız bulurum. Önce hücrenin fiziğin biyolojinin
kurallarına ters düşmekte, ilk işin fiziğin ve biyolojinin
karekterini düzenini değiştirmemek olduğunu unutmuyorum.
Görmek,algılamak algıları bünyeye
uygulamak belli bir süre ve düzen gerektirir. Bu
olmadıkça, canlı, canlılığını duyamaz; insan insan olma
niteliğini yitirir, robotlaşır. Doğada mor menekşe sık çalılar
arasında, berrak bir akarsuyun yeşillikleri arasında ne güzeldir.
Bugün onları görmek, aramak, içercesine seyretmek
için zaman verecek iç iticisi çok az insanda
vardır.
E. Aydın, 4Ağustos1980
En yakın ortaokul Silifke'de vardı ve zorlukla
bitti. Mut, Gülnar, Ermenek, Anamur öğrencileri eğer aile
durumları yükün altına girmeyi göze alıyorsa ki, hemen
herkes fakir ve geçim sıkıntısı çekerlerdi.
1938, Adana Öğretmen Okulu'ndayız. 193819391940
Savaş olanca şiddetiyle sürüyor, Ethem Aydın arkası
gelmeyecek olan (50) lira ve heybesi omuzunda, Adana'da aşiret hanında
geceledi. Sabah öğretmen okuluna gidip gündüzlü
kaydını yaptırdı. Okul civarında bir bağ evinde iki Hilmi, birde adını
anımsayamadığım uzun ve iri bir öğrenci yanında yerleşti. Onlar da
gündüzlü, geçim durumları iyi. Ben ayak
uyduramıyorum. Bitişikte, yazın oturulup kışın terk edilen bir bağ
evine yerleşiyorum. Bir büyücek battaniyem, eski bir paltom,
yazlık beyaz keten elbiselerim bir küçük ispirto
ocağı, eski alüminyum tava, birde küçük lamba.
Eşyamın hepsi oluyor.
Çamaşırlarım, bir halı heybede. Akşamları
battaniyenin yarısını altıma, yarısını üstüme alıyor,
uyuyorum. Ekmek vesika ekmeği, param havalar soğuduğu oranda azalıyor.
Birçok günler, ispirto ocağı üstünde soğan veya
patates közlüyor, öğünü geçiştiriyorum.
Çok az gıda alıyorum, zayıfım.
Yağışlarla beraber soğuklar da bastırıyor. Evin
çatısı bir çok yerden akıyor, pencereler zaten camsız,
kapaklı, poyrazbeyin çardağı. Ayağımda yetersiz bir ayakkabı
veya yarım pabuç, pantolon ayaktan yukarı, çamur ve
devamlı ıslak, sırtımda mavi ve oldukça iyi bir mavi kolsuz
kazak, saçlarım güzel bukleli ve taralı, bilhassa onlara
iyi bakıyorum. Nedense? Kitaplarım eksik, defterlerim yok. Derslerde
ayrıcalıklı bir görünüşüm var. Yani sınıfta tek
garip görüntü. Başarı sıfır, devam zayıf. Yalnız kafa,
yüz süsü yerinde bir çocuk. Arkadaşlar arasında
ise bu kılığı sağlık için böyle seçtiğimi ima
ediyorum. Soğuğa, ıslaklığa karşı bir tür bağışıklık arıyorum. Ama
bostan korkuluğu gibi, uzun boylu, çok zayıf yapı. Bazı duygulu
arkadaşlar, yemekhaneden benim için yemek, ekmek arttırmaya ve
getirmeye baladılar, bazen de özellikle tatil günleri, evci
çıkanların yerine beni yemeğe götürüyorlar,
yatmaya alıkoyuyorlardı, tabii gizlice.
(Editörün Notu: Bu
yılları için Ethem Aydın, beni çok etkileyen şu ifadeyi
kullanmıştı: "soğuktan birbirimize
sokulur, ölmeyi beklerdik". Bu ifadeyi eserin herhangi bir
yerine kendisi yazmadığı için ben ilave ettim)
Kilisli Edip Yazgan, Silifkeli Dilaver Boya, ben,
nedense tipik bir dostluk kurmuştuk. Edip, fen derslerinin gözde
öğrencisi; şiir yazar, keman çalar, amcasının kızıyla beşik
kertme sözlü. Geçim durumları iyice, çalışkan,
okul yasalarına uyumlu. Dilaver, tam tersi, sık sık dersleri asar,
kaçar sinemalara gider, dik başlı, yakışıklı, tenor sesli,
mandolin, gitar çalmayı sever. Fransızca'ya eğilimli. Üst
düzey eserleri kitaplıktan bulur okur. Koltuğunun altında hep
taşırdı. Yatılı olmamıza karşın, iyi filimleri izlemeye bizleri de
sürüklerdi.
Evimi daha önce anlatmıştım, bana yardım
imkanları yok. O zamanlar okulun son sınıf öğrencilerinin idare
yanında bir ayrıcalıkları vardı. Onlardan bir gurup bir gece dizlerine
kadar çamura batarak bana geldiler, gördüler gittiler.
Ertesi gün bana bir dilekçe imzalattırdılar. Önce okul
idaresine, sonra bakanlığa üyelik kaydıyla yolladılar. Sene
ortası, yani yarı yıl notlarını aldığımızda, (14) tane sıfır.
Bakanlıktan yatılı olmam için emir geldi. Evrakları hazırlamaya
başladım. Sağlık raporu için hastaneye gittiğimde,
gözümden, dişlerimden gayrı her yerim anormal bozuk,
ciğerlerimin olup olmadığından şüpheye düşüldü.
Bilmem kaçıncı heyeti, sıhhıye incelemesinde, ve de filmlerin
tetkikinde "Ağır bronşit seyretmekte olduğundanCiğerlerin iyi
görülemedi.
Bir süre okulunda diyetli bakımdan sonra
Hastaneye tekrar sevki" kaydıyla rapor onaylandı. Rahat yatak, sıcak
salon, iyi bakım, beni, benim bile tanıyamayacağım hale getirdi. Spor
yapıyorum, gülle atıyorum, konuşuyorum, iyi giyiniyorum.
Çünkü devlet o zaman iki takım yün kumaş elbise,
kravat, gömlek veriyordu.
Hastaneye tekrar gittiğimde ise, önceki
vesikaların yanlış, bir başka kişiye ait olduğu, benimse çok
çok sağlıklı olduğum onaylandı. Derslerimdeki bozukluk ise,
düzeltilmesi imkansız olduğundan, vede sınıf kalmak serbest
olduğundan, kendimi okulun zengin kitaplığına verdim. Kitap okuyorum,
içinde geçen sözcükleri not ediyor,
açıklamalarını diğer eserlerden arıyorum. O denli inceleme
yapıyorum ki, arkadaşlarım derslerde geçen çapraşık
sözcükleri benden soruyorlar, yanıt alıyorlar, başarılı
oluyorlardı.
Bazen bu olay derste geçer, arkadaşlar efendim Aydın'a soralım
derler, Açıklarım, öğretmen not defterini açar,
benim haneme bakar, (0)'ı görünce irkilir, Allah, Allah der.
Böylece gerek arkadaşlarım arasında, (kapalı kutu ilan
edilmiştim.) Öğretmenler kurulu benim üzerimde bir saat
konuştu. Sonuç olarak toplantı ertelendi ve ben müdür
odasına mülakata çağırıldım. Unutmadan söyleyeyim okul
müdürümüz, Sorbon mezunu Türkiye
çapında bir eğitimci, Naci Ecer idi. Kurulun kararsızlığını,
beni tanıma işinin kendisine kurulca havale edildiğini, esasen
kendisinin de beni merak ettiğini, onun için ilk kendimi
hatırladığımdan bu yana neleri hatırlıyorsam anlatmamı istedi. Ben
bunun çok zaman alacağını, esasen durumun kurulu da
etkileyeceğini ummadığımı, esasen sınıf kalmayı hak ettiğimi,
sonuçtan üzülmediğimi söyledim. Ve eğer biraz
konuşmam gerekiyorsa, daha güncel bir konuya dönmemizin sizin
için de faydalı olacağını söyledim. Yüzüme garip
garip baktı, neymiş bu beni de ilgilediren konu?, dedi.
Beni, kızmadan dinleyeceğinize güvenmek isterim,
dedim.
Onu da hayretle karşıladı. Makamından kalkıp yanıma
oturdu,
dinliyorum dedi. ( O
günlerde müdürün piyasaya iki kitabı
çıkmıştı) I (Gobino'nun Irk Nazariyesi), (Karıncaların
Hayatı).
Tercüme
ettiğiniz Gobino'yu okudum. Çok tutarsız cümleler
var, fikir bağıntısı da iyi değil, Türkçe tercümeleri
de hatalı buldum. Gobino'nun demediği şeyleri var saymışsınız,
Endazetuvalatkı sözcüklerini, dokuma tezgahlarındaki yerinde
kullanmamışsınız. Konuya, İsmail Hakkı Bey, Ercüment Ekrem Bey,
Rıfat Halil Bey daha iyi yaklaşmışlar, dedim.
Bir tuhaf oldu.
Siz
Gobino'yu okudunuz mu? Anladınız mı? Diye gürledi.
Maalesef okudum,
anlayamadım, ama diğer yazarlardan okuduklarımı iyi anlayabildim,
dedim.
Ukalalık ediyorsun,
dedi. Kızmayacağına söz verdiğini hatırlattım.
Dahası var,
Karıncaların Hayatı'nı tercüme etmeden, keşke gidip köylerde
birkaç gün karınca yuvaları başında otursaydınız,
dedim. Bağırdı, çağırdı ve beni odasından kovdu. Akşam yemeğine
beni hademeyle evine çağırttı, arkadaş gibi karşıladı, ağırladı.

Sağlığım artık iyiye gitmişti, kısmen çalışıyor, sosyal
çevreyle de ilgileniyordum. Şimdi öğretmen olan Mehmet
Gürtürk'le 1932'de Mut'un Çınaraltı 'nda
çekilmiş bir fotoğrafımı gördüm.
Gelecekten habersiz, masum iki yüz, ellerinde
ikişer adet gonca gül, objektife bakıyorlar. 43 yıl geçmiş
aradan, aman yarabbim, ne uzun süre, dün gibi de kısa.
Mut'un beylerinden olduğunu söyledikleri, Mırza
bey, onun oğlu Mehmet Gürtük iyi arkadaşlarımdandı. Ağır
başlı, cömert, çalışkan, derslerin çoğunu ezberlemiş
olur, sırasına uygun olsun diye (Iııııı) diye bir nevi tempo tutardı,
bu hal hep sonralarıda devam ederdi.
Ben genellikle az çalışan, çalışmaya
pek imkan bulamayan, derslerde başarısız bir öğrenciydim. Galiba
evimiz çok kalabalık olduğu için, mesela Oyladınlı
Mehmet, bir ara Sabri, öksüz ana baba tarafı akrabaları,
Ermenek ve Mut'un köylerinden yatılı gelen misafirler bana uygun
bir çalışma düzeni oluşmasına mani idiler.
İşte bir diğer fotoğraf, kırk yıl ötesinden
mesaj, mevsim bahar, park içinde dört kafadar veya
öyle olmayı isteyen Kadir Aslan, (sonraları Avukat oldu), etrafını
iyi gözleyen, aşırılıktan uzak, bir genç yanında, ağabeyi
hakikaten bir beyefendi olan Ceylan Aslan. O zaman henüz başlayan
kravat meraklısı oldukça düzgün kılıklı, ben hemen
söyleyeyim öğrenim boyunca pek az kılığım olmuştur.
Demeye gerek yok herkesin giysisi ipliğe kadar evde
hazırlanmıştır. Sonra Kemal geliyor, Anamur'lu idi. Zeki, uyumlu,
çalışkan, galiba Feriske nahiyesi ile bir ilgisi vardı, Mut'ta
bir akrabasında kalıyordu.
GEÇMİŞ ZAMAN DİLİMLERİNDE BİR
GEZİNTİ
Herşey; öylesine sessiz, öylesine hızlı ve
gerektiği gibi oldu.
Kilis'li Edip Yazgan, Silifke'li Dilaver Boya , ben
Mut'lu Ethem Aydın nedense tipik bir dostluk kurmuştuk. Edip fen
derslerinin gözde öğrencisi, şiir yazar, keman çalar,
amcasının kızıyla beşik kertme sözlü. Geçim durumları
iyice. Derslerine devamlı, okul yasalarına uyumlu.
Dilevar tam tersi. Dersleri kaytarır. İyi ve şık
giyinmeyi sever. Şıklık için ödünç almayı
becerir. Sık sık okuldan kaçar sinemalara gider. Dik başlı,
yakışıklı, tenor sesli, mandolin ve kitar çalmayı sever.
Başardığını da sanıyorum. Fransızca'ya karşı eğilimi var. Dersleri boş
verir, üst düzey eserleri kitaplıktan bulur okur bazen de
gizli veya okunamayacak kadar berbat yazıyla defterler doldurur.
Dersleri yarı yarıya dinlemekle yetinir, bu O'nun başarısına yeterli
gelirdi. Mersinli Silifkeli çeşitli karekterde arkadaşları olur,
sıporcu aslar, güreşçiler, tembeller, çalışkanlar
hep O'na yakın olurlardı. Geçim durumları bencileyin sıfır
çizgisine yakın olur ama nasıl eder ne yapar bilinmez sokağa
çıkacak harçlığı hep bulunur.
Ben Ethem Aydın meslek derslerine ilgi duyuyorum.
Çocukluktan bu yana resim ve yontuyla uğraşırım. Sıradan
şeylerle.
Üçümüz birbirimizi kollar, yardımlaşır, beraber
olur, bazen ders de çalıştığımız olur ama genelde okulun
ekzantirik , nerede ne yaptığı ne yapacağı belli olmayan
üçlüyüz.
Edip Yazgan, Gazi Terbiye matematik, Dilaver
fransızca, ben resimiş bölümünü kazanarak Ankara'da
yine buluştuk. Üç yılımız beraber ve daha öncekilere
benzer geçti.
Genç, bekar Müzik Hocamız Hilmi Bey,
Beden Eğitimi Hocamız Abdi Atamer, Baş Md. Yardımcı İbrahim Soyer'le,
sık sık sinemada karşılaşır, anlamlı, azarlayan
gülücükleri, utangaç pozlarla selamlaşır
çoğunlukla, onlarla beraber okul faytonuyla döner, ama yine
de disiplin kurulunu boylardık.
Ne işse, büyük cezalar almazdık.
Üç değişik tip, yan yana, çok kez konuşmazdık,
ütü, gömlek yıkama işi, hariç.
Olmayan olanaklarımızı birleştirir, sıkışınca, dersi iyi olanlardan
borç alırdık. Bizlere, gıptayla bakarlardı, seve seve verirlerdi.
Ben, saat tamiri yapar, külüstür makinamla
çektiğim gurup fotoğraflarını beraberce tab eder,
borçları bazen aynen, bazen nakten öderdik. Hoşnut
olurlardı.
Mersin, Silifke, Mut, Gülnar, Anamur,
Ermeneklilerle, güçlü birlik oluştururduk. Okulda
söz sahibiydik. Sporcular, güreşçiler, öğrenci
başkanları bizden olurdu. (İbrahim Tinli, İbrahim
YeltekinSümbül, Kadir, Mehmet Şaşmazer, Durhasan, İlhan,
Ahmet Beliğ) ayrıca, izciler, basketçiler, yayın kolu,
müzik kolu, bizlerden seçilirdi..
Son sınıfta, sene sonuna yakın, öğrenci başkanı
seçildim, (kız lisesinden gelen bir hanım coğrafya
öğretmenimiz var; kitabımız Türkiye Coğrafyası olduğu halde,
uzun uzun İngiltere'nin, arazisi, petrol, hububat, sanayi durumunu
anlatıyor.) Akşam etüdünde, sınıfları, bir bir dolaştım.
Arkadaşlar, bu coğrafya hocası bize, ne yazılıda, ne
de sözlüde, Türkiye Coğrafyası'ndan soru sormuyor. Bu
ülkemize hakaret olmuyor mu? Dedim. Ertesi günkü
coğrafya dersine, okulca girmemek kararı aldık.
Sabahleyin, önce bizim sınıf, sonra diğer
sınıfların katılımıyla, yeni yapılmakta olan Alman Barajı'nın kanalları
içinden, kırlara çıktık. Çaldık oynadık,
fotoğraflar çektirdik. (Beni bir eşeğin üzerine
bindirdiler, bir dini lider gibi gezdirdiler, fotoğraflar,
fotoğraflar...)
Okulda kızılca kıyamet koptu. Öğrenci başkanı
dahil, hepimizi revire hapsettiler. Dersler kesildi, soruşturma
başlatıldı, yazılı savunmamız istendi.
Okul Doktoru Kemal Satır'ın, bizim beyin takımının
da katkısıyla milliyetçilik çizgileri ağırlıklı, (Volter
vari), bomba gibi, bir savunma hazırladık. Okul
müdürümüz Naci Ecer Sorbon mezunu bir terbiyeciydi.
Savunmayı beğenmiş olacak ki, 15 gün revir gözetimiyle
kurtulduk.
Diğer sınıflardan daha önce ağır suçlar
işlemiş olan, 30 öğrenci yurdun diğer bölgelerindeki okullara
sürgün edildi.
Atatürk, Hatay için Adana'ya geldiğinde, bizim gözetim
altında olduğumuzu anımsarım.
OKALİPTUS
Kasabaya ilk geldiğinde adı da okalüptüs
değil "sıtma ağacı"ydı. Sıtmayla gardaş olmuştuk. İlkokulda
çok fidan diktik, okşaya, tapışlaya, sulaya... Kurtuluşumuz
sanki bu fidanlara bağlıydı. Ortaokuldan sonra Adana öğretmen
okuluna yatılı başvurusunda geç kalmışım. Okumak da istiyordum.
Gündüzlü yazıldım. Küçüksaatte Aşiret
han'ında konaklıyordum.
Fakirim, giyimim kuşamım ona göre. Han sahibi
bana acıdı. Katibe yardım edeceğim. Boş zamanlarımda ayak işlerine
bakacağım.
Yılın sonuna doğru halime acıyan idare, benim
yatılılığımı bakanlığa onaylattı. Baraj yolunda şimdiki Fen Lisesi
binası öğretmen okuluydu.
Okalüptüs ağaçları altında
güzelmi güzel villaya geldim. Sanki ağaç dostlarımla
buluştum. Onları çok sevdim, Adanalılar gibi.
Alman barajı çalışmaları başlamıştı. Okulumuz
yemek veriyordu ama ekmeğimiz kıttı (1939). Almanlar ameleye her
gün akşam üç somun veriyorlardı. Cumartesi pazar
günleri birkaç Mersinli arkadaşla ameleliğe gidiyorduk.
Akşam dönüşlerinde öğrenci arkadaşlarimin bizleri
karşılamaları, üzerimize çullanmaları görülecek
şeydi..!
Sonraları saat söker takarken bir fotoğraf makinası aldım.
Dörtlü bir ekiple işimizi ve emeğimizi üleşerek beyler
gibi yaşadık
Ağaç gövdelerini, ebem kuşağı yapraklarını etüt
ederken boyarken, resim yönüm ortaya çıktı.
Ver elini Gazi Terbiye...
E. Aydın, 5Mayıs1996
Söz Alman Barajı'ndan açılmışken.....
Savaş yıllarındayız, ekmek vesikayla, devlet bize, patetesle karışık
tatsız tuzsuz bir ekmek veriyor, doymuyoruz, çoğunlukla
Taşelililer uyanık rezilliğe bağışıklı oluyor, sırayla belli zamanlarda
dersten kaçıyor, baraja amele yazılıyor, ya dekovil itekliyor,
ya da sırtımızda semerle çim çekiyoruz. Paydosta, her
ameleye cabadan üç ekmek veriyorlardı. Kucağımızda ekmekler
çalımlı gülücüklü, gostak gostak, bizi
dört gözle, bizleri bahçe kapısında bekleyen
kalabalıkla buluşma, üzerimize çullanıp elimizden ekmek
kapışları, görülecek şeydi..

Üç ahbab Çavuşlar Gazi Terbiye Enstitüsü'
nde buluştuk, yerler bal döksen yalanır. Kaloriferlerle
ısıtılıyor, yemekler olağan üstü, yataklar yaylı somya, kısa
bir sürede takım urbaları, terzi özenle lacivert kumaştan
vücudumuza uygun dikti. Çiçek bahçesine
düşmüş kedi yavruları gibi, sığınacak kovuk arıyoruz,
koridorlarda renkli bilardo topları gibi, zıp zıp zıplıyoruz.
Birbirimizi bu kılıkta görünce,kasabaya yolu düşmüş
yörük gibi anlamsız sırıtıyor, kıs kıs gülüyoruz.
Dersler başladı; Malik Aksel, Refik Epikman, Sait
Yada yazı, Veysel bey mukavva işleri, Nejdet Pençe, Hayrullah
Örs demir işleri, Tahnit, Şinasi Barutçu grafikfotoğraf,
Hakkı İzzet modelaj. Hepsi de Avrupa'dan yeni dönmüşler,
burunlarından kıl aldırmıyorlar, çalımlarından yanlarına
varılmazdı, uygulama bölümünün imparatoruydular.
İyi yontuyor, özlü yoğuruyorlardı.
Ercüment Ekrem Talu, Halil Fikret Kanat, Hıfsırahman Raşit
Öymen, Cevat Memduh Altar, Ziya Dalat Kültür
derslerimize girerdi.
Edip Yazgan, Gazi Terbiye Matematik
bölümünü, Fen Fakültesini bitirdi, evlendi
sonra Matematik Prof. oldu. Dilaver Boya Fransızca öğretmeni
olarak emekli oldu. Bende öğretmen olarak, sizlerin sevgi
soluklarınızla yelkenlerimi doldurarak deryalardayım.
E. Aydın, 2.Şubat.1999
GÜNLÜKTEN
(4 ve 5 numaralı kaynaklar)
İki kere iki 4 gibi. Sen rakam nedir? ne iş
görür bilir misin? nerede kimleri güldürür
nerede kimleri ağlatır? İşte ben bunları düşünürüm
dostum.
Rakam vardır 2 kere 2 dört eder rakam vardır
sıfır eder.
Niçin demişler aşkta rakam kıymetsizdir.
Fakat ben sonu olmadığını anladığım her şey den
üşürken tutup burnumu bir sonsuza soktum a dostum a dostlar.
Şimdi gülüyorum ağlanacak halime. Mektup yazdım tapırdadım.
Üzüldüm hepsi dostlar 2 kere 2 dört eder mi
denecekmiş? hayır dostlar hiç etmezmiş.
İşte ben bu hesapsızlığımla eriyecek ve
gönlümün bankasında iflas edeceğim.
Bırakın sersemi şirazesi dağıtmış bir kitap gibi
rüzgarda dağılsın.
Her biri bir yere yüzlerce sayfa ayrılsın belki
onu yeni toplayıp kitap edenler olur.
E. Aydın, 1945
Pazartesi. İşte bu güne kadar geldim ve bir
hayli hatıralı günler yaşadım, fakat kayıt gününe kadar
aynı arzu ve kinle yaşatamadığım neler var!
İnkılap, züğürtlük, kararsızlık, o
kıza karşı hala devam eden iç sızılarım, Sacit'le sarhoşluğumuz,
Ali beyin mantıksızlığı kuşluğu, Reçine
isyanım, yeni yeni uçarılıklarım bilmem ki hangisini sayıp,
hangisine hak vereyim.
Her sabah bir üzüntünün beni
sarsmasıyla uyanıyorum.
E. Aydın, 5Ağustos1945
Sabah sayfası:
Ey ömründe iyi gün ağlayan insan, sen
günün muhtelif saatlerini, ciğerlerine çekmek
için bazı fedakarlıklar yaptın mı?
Sen günün bitiminde uzun bir yolun başlangıcında renk
tufanlarına dalıp seyrede ede içlendin mi?
Veya bir öğle güneşinde tarlalarda ekin
derip kan ter içinde bunalırken, barat sonu eylencelerini
düğün ve nişan hazırlıklarını hayalleyip, makineleşen
ellerimizi işe terk ettiniz mi?
Bir şafağın uzaklarda atışını,yıldızların
yorgunluktan düşen göz kapaklarında, sevgilimizin sabah
mahmurluğu ile münasebet aradınız mı?
Karanlık bir geceyi dağ çamlığında yapayalnız
sabahın mehtabına taşıyıp, çam pürleri arasından
süzülen billur gümüşi ışıklarla yıkandınız mı?
Hayır mı dostlarım?
Ya siz günün hangi saatlarından
hoşlanırsınız?
Anladım dostlarım, siz güneşin doğuşunda sabah
uykusunun, ve batışında akşam uykusunun sallayıp avuttuğu bir hayat
züğürdüsünüz.
Şafak söküp gölgeler gizlice gece
selahiyetlerinden dönerken gündüz elbiselerini giyerken
tenha bir köşeden ürkek bir kadının dekolte halini
tahasürle dudakların kuruyarak, nefesin tıkanarak seyreder gibi
baktın mı?
Bir öğle güneşinin tepemizdeki
zonklamasını duyup alnınızdan, yüzünüzden boşanan ter
sağnaklarıyla susuzluğunuzu giderip bir ağacın yarı gölgesinde
kuru ekmeğinize sevgilinizin veya ananızın hazırladığı yağsız pilavla
ayranla doyurup bal gibi yutup sevgi veya aşk girdaplarına dalıp
uyumayı, o sizin öğle yemeğinizin tavuk, baklava ve buzlu
biralarınız ve daha bilmem bin bir konforunuzla doyup bir miğde
dolgunluğu içinde şezlonga uzanmaya tercih mi edeceğim
sanıyorsunuz?
Yine bir akşam yemeğinde şarap şişelerinin başınıza
üşüştürdüğü renksiz, kokusuz o
fütürsüz arzuları uyartan alkol tembihi ile yayılan
iç ferahlığı, ıssız bir çamlıkta koyu gecenin koynunda
hafif hafif mırıldanan bir çeşme yanında bütün
sessizliğin (*) uzandığı bu saatte hiç çıtırdamadan
sevgilinizin yatağı başına gelmeye çabalayan bir aşığın havanın
sürtünmesinden bile yılgın, çenesi kilitli, heyecenlı
adımlarla ilerleyişi gibi mehtabın sönmek üzere olan feneri
ile pür nefes çam dallarından çeşmeye inişine
kıyaslayamam dost.
E. Aydın, 23Ağustos1945
Öff içim içime sığmıyor her
gün bir derdin peşinde eziliyorum yalnız yaşayan ben miyim?
Sanki biperva gezenlerin kahrı bendedir.
Hayat derim inlerim, aşk derim inlerim. Dost derdi
dinlerim en sonunda dertli olur, inim inim inlerim.
İniltiler derinden derine
köpürdükçe mermerlerin kalbi açılır.
Bende öyle hamızlanıyorum gün günden
neyim ne oluyorum her gün ben.
E. Aydın, 1945
Dostlarım ben neyim?
Bu sabahı dünden bekledim, şartıma uydum uyar
gibi oldum, Tanrıyı kandırmaya gittim gibi öyle üzülmeye
başladım ki, üzüntüm bana çok bile her şey bana
dokunuyor, sabahın saat üçü, akşamın yedi
buçuğu, dostların gülüşü, dilencilerin
görünen yalvarmaları ve şayet takıcılar.
Etraf insanlarla dolu, hepsi tip tip ben neyim
hangisine dahilim. Bayram gelince kasketlenen sabah olunca uyuyan
neşeden alem arayan bir insan, sen ne münekkersin, ne cahilsin, ne
dinci, ne umumi, ne talebe, ne memur, dilenci, dolandırıcı da değil,
alem para uzatsa elini çekersin, neşeden alem seçersin
başkasının velime dolu cebine boş diye bakarsın, çalamazsın,
çarpamazsın, dilenemezsin sen nesin çocuğum sen ne?
Sen geçen güzden arta kalmış bir rekat
dersin inlersin, soluk çeker inlersin kış işte başına
saçtı aklarını sen gökdene sazında mazindeki bayramları o
yamalı ayakkabılarının bayramı münasebetiyle yamanmışsa
boyanmasından sonra komşu komşu dolaşıp için için inleyen
çocuğu desek belki bir parça kar bulursun üzerine
ekin ekecek.
Ben bir aktör olsaydım ne roller yapar, ne
bahtiyar olurdum. Babam artist olurdu yavrum kuzum demekle, kalbinden
bir kere yavrum sesi duymadım, ah ben bu sese doymadım. (*) elimde
meşale bu karanlık yollarda sokak sokak gezerim. Evimi, annemi, babamı
ararım. Benim üzüntüme iştirak edip yavrum bir tanem
desin kucaklasın yok mu kardeş yok mu, yok ya. Sen dünyada
yalnızsın, yalnız yaşayacaksın.
Bende isterdim babamı elimden tutsun, her zaman
için terziye, kunduracıya, şekerciye götürsün,
ayakkabı boyacısına seslensin,oğlumun ayakkabılarını bir parlat desin,
bunu duyayım.
Yıllarca geriye attım hatıraların haznesine
uğruyorum, yine boşum yine yalnızım.
Beni üzen, beni eğen ağlatan hayatımca bu oldu ve yarım kaldım
dostlarım. Fakat hepsi yığılsın geride biz ilerleyelim, mezar kazıcılar
ilerleyelim.
Annem baksın pencerede, babam eli tokmakta, fakat
seslenmesinler, yoldan geçen bu eli meşaleli dilenciye.
Anlaştık mı dostlarım.
Ethem Aydın, 8Eylül1945
Ayın on dördü,
Dün imtihan oldum, evvelkisi gün sevdiğim
kızdan mektup aldım. İkisi de kıymetini mazide bıraktı. Yine bomboşum
bugün, yarında öyle olacağım ne çıkar inledikçe
için açılsın ruhun şen olsun Ethem. Ne inlersin ne
derdini ararsın sabahın volesinde gafil çocuk uyu gece
gündüz sen uyusan kalbin ferah gözün biraz kör
olur.
Bugün bir vazife yaptım fakat belki biraz
gençliğin zihniyetine uymaz her ne olursa olsun ben memnunum,
çünkü insan gibi düşündüm ve yangını
dikkatlice söndürdüm.
E. Aydın, 14Eylül945
Bulamaç
Bizim mektep kulisinde direğe yani bayrak direğine
konmak için sıra bekleyen kuşlar ekük olmaz. Bilmem bunları
burayı sevk eden kudret nedir? Bunları ben hayatı paslanmaya başlayan
fakat ümitli genç öğretmenlerin istiklal için
çırpınan ruhlarına benzetirim bir çok guruplar
gelir gündüz akşama kadar uçuşup dolaşırlar,
içlerinden pek azı o direğe konabilir.
İçimden yazmak geliyor; mektep
çatısındaki bayrak direğini konmaya çabalıyan kuşlara mı?
Havuza hapsedildiği için kendi kendini kokutan suya mı? O suya
bin bir renk damlaları halinde sızan ağaç ve çiçek
akislerinin oynaşıp kaynaşan hayal tufanına mı yazayım?
Yoksa bütün kış çektiği ahları
unutan kalememi?
Su koksada bu sema altında mavi bu ağaç ve
çiçekler altında daima güzeldir.
Sık fundalıkların kuşattığı kem gözden
gizlemeye çalıştığı bir memla gölü kenarında bir yaz
gecesinin kol yıldızlı semasından gözlerimizi ayırmadan mehtabı
kıyıya kadar takip ediniz, gölün o engin derinliklerinde su
perilerinin yıkandığı, mehtabın endişeli nazarlarla ağaçların
yarı aralık parmaklıklarından nasıl bir an için titrek
nazarlarla sıyrıldığını suların hakir ruhunda hüzünler
uyandırdığını bir görseniz de, o kuşların ah bilmediğiniz
ummadığınız o kuşların böyle ilahi aşklara şahit olmak için
can atarak bu konularda türeyişlerini anlasanız. Bir kuş gibi olur
veya olmak isterdiniz.
Hele bazı geceler mehtaptan soyunup bir aralıktan
unemka suyuna daldımı zükke kuşlar bir birine göz atıp ıslık
çalarlar.
Gölden, aşktan, ağaçlardan yükselen bir ruh ve arzu
buharı sizi sarar, suların derinliklerinde saçlarının
bukleleriyle oynayan perilerin yavaş yavaş mehtaba çıkışlarını
ve o ulvi ve tıksımlı bakışları, zilin zamanı tesbit etmek üzre
olduğu şu anda önümde manidar bakışlarla kırpışan
çiçekleri etrafında onlara kol açan yeşilleri
kanat çırpan serçeleri ve dibinde oturduğum şemsiye
ağacını bıraktımda gemsiz muhayyilemin rehberliğinde ta uzaklarda
dolaşıyorum.
Şu Allah'ın kurak toprağını nasılda benimsemişler
biliyorum hep sevgili yüzünden (zaten neye demişler iki
gönül bir olunca samanlık seyran olur) şebboya bakın, aman
sukut ona ne güzelde yaraşmış.

Çiçekler aleminin habercisi sabah rüzgarı onlara ne
kadar da sokuluyor. Aman adeta kıskanıyorum o ufak ufak puselerden
ücretini toplayışı, yeşil yorganı içinde karyolasında
mahmurlanan güllerle aralarında çok şeyler olsa gerek. Her
sabah uyandırmaya o geliyor niçin? sonra adeta sarmaş dolaş
oluyorlar bir an yanak dudak fısıldayışlarını bir bir görsen sende
benim gibi olursun.
E. Aydın, 21Eylül945, Ankara
Erkenden
Sabahın yine bir erken saatında bahçede
bantlar üzerinde ağaçlara çiçeklere karşı
kalemimi sıkıştırıyorum sıkıştırıyorum hayatı, bir his belirmiyor
kalbimde çalkalanan sellerden irade meczarı dolmuş.
Sel, bilirsiniz ne kadar tahripkar bir afattır! Hiç suya
benzemez azgın afacan karma karışık kirli ölçüye
gelmez elhasıl azgın bir şey!
İşte aşkta hayat gençlik çağlarında
silindirliyen ve gönülde vucutta, kafadan da başka her yerde
bilhassa saçlarda rusup bırakan bir seldir.
E. Aydın
Ethem Mezun oldum ve 2 Ekim 1945 maaşımı aldım yani muallim oldum,
maaşı öyle bir alışım varki eh görmeli. Hemen cüzdanın
yeri değişti üzüntüm dindi. Birde Kars'ı çekince
yüreğim hopladı, idealim karıştı sarsıldım uykum kaçtı,
şimdi ise iyiyim.
Şans deyipte geçmeyin dostlar isterse adamı
tepe takla attırır.
Eh şimdi beni bekliyen istikbali
düşünüyorum. Üzerini yazarım fakat şimdi deyil.
E. Aydın
Günlerden Cumartesi sabahın ya beş yahut
beşbuçuğu, yatağımın başcağızında geçen günlerimi
unutup yenilerini yapmağı şansın mukadderatin izniyle hayalliyor
memnuniyetten mesrur oluyorum.
Tanrı artık o günlerimi unutturacak idealim
için annem babam ailem için hayırlı işler ihsan etsin.
Yaşamak yaşatmak iz bırakmak için
çalışıyorum ve çalışacağım.
Kars'ta, odamda, ailemden kilometrelerce uzak fakat
saadetimle kucak kucağayım bakalım ilerisi için neler olacak
hiç üzülmeden şu kışı bir atlattımmı Tanrı bana yar
oldu demektir.
Allahımın emaneti ey üzüntülü
günlerin sarsaklıya sarsaklıya bitiremediği bünye işte saadet
de bakalım kullan kendini inkişaf et ve ettir.
E. Aydın, 20Ekim1945
Unutulan Şeylere
Kars'a geldim vazifeye başladım hayatımdan
çok memnunum 15 günün geçtiğini duymadım bile.
Evelkisi gün benim için bir duraklama,
bir sarsıntı noktamdır.
Bilmem hangi alışıklığın tesiridir, arkadaşlarla
senli benli olma yolunda her gün biraz daha terakkiler kaydediyor
ve kendimle yarışıyordum, meğer bu terakki, bir tereddi yolunda
görülür öyle tefsir ediliyormuş.
Çok sevdiğim kendisine sokuldukça
sokulmaya vesile arayan beni oncağız bir sırnaşık mı zannetti nedir
içerliyormuş.
Yaşlı tecrübeli halim selim bir adam, birden
köpürmüş üzerime yürüyor hem de
talebelerin önünde. Onun ve benim vaziyetimi
düşündüm şakaya vurmak için ne fedakarlıklar
yaptımsa yinede hadise acayiplikten kurtulamadı eğer bende arzu
etseydim orada müthiş bir hadise idi. Çok yerinde bir
büyüklük yaptım ve vaziyet bir hayli kurtuldu. Fakat
beni bir hayli üzdü arzu etmiyordum.
E. Aydın, 11Kasım1945
Dün sayım yapıldı çocuk sayımı bende
kontroldüm. Gezdim saydırdım, nihayet okula döndüm.
Hiç iç üzüntüm yok denilebilir, mektup
yazıp, mektup alıyorum, fakat pek çok yazıyorum, bana para da
biraz zor dayanır. 15 mektup bir ayda postaya atılırsa ne olur.
Züğürdün hali bu mu bende bilmiyorum. Sağ tarafımda
arasıra artan bir ağrı vardır, kaburgalarımın altında, bugün
maşallah hiç duymadım, inşallah geçiyordur.
24Kasım1945, Pazar
Affınıza mağruren daha samimi ve delillerle yazmağa
çalışacağım.
Ortaokulu fakruzaruret içinde bitirdim. Annem
ve ben babamı sıkmamak için dişimizi sıkıp ve belki ağladığımız
oldu.! Ayağım kırıldı bir doktor çağırmak için annem
sokak sokak ahbapları dolaştı. Orta tahsil işte böylece annemi
ihtiyarlatarak , saçlarımı ağartarak mazi oldu.
O kadar fakirdikki, Mut'a yaz
dönüşümüzde kira parasını aylarca veremezdik.
Yine o kadar fakirdikki muallim mektebine gidebilmek için yol
parasını karşılasın diye atı sattık. Yıl 193839. Bu tarihler bizim
dükkan işinin işlek olduğu senelere rastlar. Babamın eline 18
camiden, 30 lira puldan hepsi 48 lira o zaman epeyce bir para idi.
Muallim mektebinde hele ilk sene babam, ayda zorla
gıdasından ayırdığı 10 lirayı bana yollardı. Zavallı ben ne zaruretler
içinde kıvrandığımı hatırlarken şimdi bile gözlerim
ıslanıyor.
Günlerce gazocağında soğan kebabı yapıp, her
tarafından damlayan çatı altında titreye titreye sabahı
beklerdim. Sabahleyin, ıslak elbiseleri çiviye asar,
çamaşır bohçamın köşesinde her nasılsa ıslanmayan
bir kat çamaşırı giyer, eski bir beyaz pantolonla, yarım
pabıçla gider gelir ağlardım.
Leyli oldum yine fakir. Çünkü
babamları zaruret içinde bırakmamak için para istemezdim.
Böylece yıllar geçti, ölmeden bugünlere ulaştık
Gazi terbiyeye ne şartlar içinde girdiğimi
pek hatırlamıyorum. Ama yine de mektebin sayılı fakirlerindendim.
Çünki, arasıra, gömlek, çorap, don, atlet
verirlerdi.
Eh artık 25 yaşındaki bir erkek oğul evine yine
yük olamazdı ya... Böylece susar susar babamın
gönlünden kopanı tevekkülle beklerdim. Mezun oldum.
Yuvamızın mukadderatını değiştirmek azmiyle Kars'a geldim.Muallimim.
Sınıfta 100lira alıyorum
Kemal'e gelince çocuk küçüklüğünden
beri zeki, becerikli, fakat biz O'nu okutamadık. Sebep basit, sefalet.
Kemal ortaokulda iken bir kez bayram münasebetiyle Karaman'a
gittim. Bir izbede iki kişi karanlık bahtlarına da
bürünmüş. Soğuk, yüzlerini soldurmuş.
Kömür hiç yok. Ekmek pekmez sabah bitmiş. Paraları
yok. Aybaşına on gün var. Ekim içinde zavallı çocuk
hem şerefini kurtarmak için eksi on derecede çalışıyor,
ve evin geçimlerini düşünüyor. Sıfır derecede
vaziyeti Kemal kadar vahim olan talebe daha yoktur. Bereket versin bu
arada, hamiyetli dostlar ve kalp sahipleri, komşuları var. Yardıma
koşuyorlar. Kömür yolluyorlar, evlerine davet ediyorlar.
Binbir iltifatta bulunuyorlar.
E. Aydın, 1945
İyi Sakla
Yazmak için hiç vaktim yok gibidir.
Onun için şu defterimi ihmal ediyorum. Yoksa çok
enteresan hadiseler yaşıyorum. Ruhi bey ve karne işleri benim
beceriksizliğim. Ölüme denk üzüntüm avareliğim
dersler. Blöfler, müdür beyle mülakatlarımız,
karektersiz sırnaşık yalpalarım, onun lakaytlığı hepsi hepsi, resim
üzerinde cahilliğim, müzailiğim, dost tutamayan halim,
kimsenin bana sokulmaması yalanlarımla iyi vallahi yine merhaba
deyenlerim var yine. Yoksa ben bir ukaladan başka neyim.
Bütün bunlar tecrübesizliğimin bana
verdiği haktı, yoksa bende kaşarlanacağım, bişeceğim, şu anda gelip
hatırımı soracak bir tek kişi dostum yok Sabit müstesna. Yani
benim için yola çıkan tek bir ayak, ben bu kadar fena bir
adam mıyım, haşa sen şu etrafındaki insanlardan çoğundan iyi
ahlaklı bir vicdan sahibisin. Fakat herkes muamma peşinde, içki
işret sohbetlerine dost arıyor, sen o değilsin.
E. Aydın, 26Aralık945, yılbaşına
4 gün var
İşte şimdi gecenin 2,5 uğu, balodan geliyorum. Bir
hayli dans ettim, fakat soğuk çok canımı sıktı. Adam sende
dünyanızı mı, zamanı mı değiştireceksin. Es geç, hoş
gör.
Neyse yeni yılın hayırlı olsun dost.
Şimdi uyu.
E. Aydın, 1Ocak1946gece

Yeni yıldan bu güne tam bir ay işte yine yapmak için ilk
fırsatım, tam bir züğürt görüntüsü.
Şimdiden daha başlangıçtan malumat kıtlığına
uyuyorum. Ankara'dan buraya tek aşımasız geldim Şimdi ise bir hayli
gülümseyen çevreye raslıyorum.
Ama istihza ama samimiyet, onu artık aramıyorum. Şu
Tevfik iyi çocuk, her hareketi ölçülü kalp
kazanmanın yolunu niyazı bir katiyetle bilir. Geleli beri aynı
odadayız, gülüp konuşuyoruz ve fakat sevgimiz samimiyetimiz
hepsi samimiyetle pek teğet.
İyi anına samimiyet dediğin nedir Ethem? Sarılıp öpüşelim mi,
kızımıza paz ve rel şakaları mı yapalım.
Bir insan diğer insana güzellikle yaklaşırsa
yine aynı değil midir. Eh canım sende yazmış olmak için diline
doladın bir kelime, ne oluyor yani manasızlığı bırak, yazacağın bir şey
varsa yaz. Mesela akşamki karı oynatmalardan, sarhoşluktan, fuzuli
masraftan filan üzüntün intibaların varsa yaz.
Kemal'ın ani düğün haberi ultimatonun
onların sana yararları varsa, babanın bile evladı yanlış anlaması ve
artık bu böyle iken kimden hangi yabancıdan samimiyet dilenmeye
hakkım olduğunu ilah yaz, eğer yoksa uzun uzun mektuplarla içini
dökmüş olmana kani ol ve sözü kes. Hayatı gün
ve gün yaşamanın kolayını araştır.
E.Aydın
Bu saat Kars'ı terk etmeyi iyice idrak ettiğim
günlerin başlangıcıdır. Gelişimde böyle olmuştu yazıyorum,
yazdığım şeyler birbirine geçmiş olan günlerimin
içinden yakalayabildiğim ufak tefek şeylerdir, hadiselerdir.
Yine şu kız arkadaşlar işi kafamı kurcalıyor,
anlaşamıyoruz medenice. Sinsi sinsi alay edilip hiddet ediyoruz.
Talebelerle ara sıra münasebetsiz hareketlerde
bulunuyoruz.
Bu günleri hadise o kadar üzücü
olduki yazmaktan sıkılıyorum.
E.Aydın
Bu sabah yataktan kalkarken kendimi yorgun, bezgin
ve birazda kimsesiz buldum ve hemen defterimle yani seninle baş başa
verdim, eski günleri karıştırdım, okudum. Bana öyle geliyorki
dün yada hiç bir şahaser virane kendi eseri kendi
hatıraları kadar tatmin etsin işte okudukça kokladıkça
ben ben kokan bu satırları insan şaheser sanıyor.
Yakın Ankara'ya dönmeyi kuruyorum tabiki asker
olarak.
E.Aydın
İkaz
Yedek Subay okuluna geldiğimin 10.günü,
önümüzde 157 gün var. Ölmeyen can nelere
kavuşur, şu sıcakları düşününce tepem atıyor.
Sıhatim, param, herşeyim yerinde.
Burada da ufak tefek üzücü hadiseler
oluyor ve yine becerileşip çocukca hallere giriyorum. Şehre
çok seyrek iniyorum. Henüz hiç mektup almadım
Gün geçtikçe değişiyorum, şimdi
artık talimat seyirini gösteriyor, oldukça ufak bir ayrılık
yüzünden kendileri için göz yaşı
döktüğüm annem babamı da şimdi pek seyrek hatırlıyorum.
Yeni aile manşeti her yazısı gibi birde benzedik
insan olmak pek fühan edilecek nesne değil.
Niye sevişmiyoruz, niye eskisi gibi annem, babam,
ben ağlamıyoruz.
Kars'ta müdürün dediğine çok
hak verdim. Askerlik hayatımda yeni terakkiler kaydedecek buna
şimdi inanıyorum.
E.Aydın, 13Mayıs1946
Ne günler geldi geçtiler, hepsinden
bazen bir intika bazen bir hatıracık kaldı. Onları toplamaktan,
dizmekten istikbal için ne beklenir, eh işte gün ambalaj
ediyoruz. Bir gün bir ağlamanın insanda kalan garip intikaları.
Kars lisesindeyiz günlem 15IV946 artık
derslerde içinden inlemeler yazılılara karşı sonsuz
intikalar dolup taşıyor. Bütün bu terkedeceğim şeyler
için, ağlamak göz yaşları dökmek için ufak bir
işaret kafi. Yok öyle yapmıyorum, onlardan her fırsatta
kaçıyorum. Hatta her sınıfa ayrı ayrı allaha ısmarladık bile
demeden ayrılmak niyetindeyim. Son gün 30V946 sabah onları
topladım, konuşmak için dibine gelenleri ortaya attım,
dudaklarımı büze büze yarı ağıtlarım tesiriyle tutuk bir
makine gibi onlara üç kez kelime söyledim işi
bitirdim. İstasyon safhası bir alem, ben bir mecnun, her yolcunun
önünde duruyor, konuşuyor, ağlıyor, ağlatıyorum. Dayanmıyorum
kenara topluyor onlara kalan millet nasihatleri veriyorum.
Bütün meslek dostlarımı kenarda bırakıyorum, işte dan... dan
dan. koşuyor, ahbaplarla kucaklaşıyoruz ve trene atlıyorum. Ağlaya
ağlaya, ezile büzüle son silüetlerinde ufukta silindiği
Kars hakkında muhayyılemi çalıştırmaya ihtiyaç duyuncaya
kadar gittim, gidiyorum. Şimdi Ankara'da yedek Subay okulunun
topçu bölümünde 1317 numarada, geri sıralarda
oturan, bazı derslerde uyuklayan bir talebeyim. Kars lisesindeki,
çok faal resim öğretme değil.
Yine ayın 29 akşamına dönelim. 26 öğretmen
bir hayli talebenin doldurduğu, üzeri çerezli masalar
etrafında oturduk, konuştuk. Sonra müdür kalkıp hayırlı
yolculuklar temenni etti. Arkasından bir yavru daha, sonra bir son
sınıf talebesi bana yazdığı şiiri okudu, ah artık başladım ağlamaya.
Sonunda bende kalktım bir kaç şey söyledim ama bir hatip
belağatıyla . Sonunda Allaha ısmarladık demeyi unuttum. Eh canım ne
çıkar.
E. Aydın
Geceleri tahtakurusu ayıklıyor, gündüzleri de derslerde
uyukluyorum. Allah encamımı hayırlı kılsın.
E. Aydın, 16Mayıs1946
Yine tifo aşısı oldum.
Bu gece evde kalmak için izin istedim,
pısırık ve cansız söylediğim için alamadım. Yine böyle
yapmayacağım ve bundan sonra çok gür ve tok konuşacağım.
Yarın Pazar ve 19 Mayıs bayramı, bittabi göremiyeceğim, aynı
zamanda bir arkadaşı karşılayacağım.
Günler yavaş yavaş geçiyor ve ben
çalışıyorum. Bir gün yine hayata, maaşıma kavuşmak
için çalışıyorum ve çocuklarıma mektup yazıyorum.
Onları çok sevmiştim, hem de pek çok, sonra hani bir
tarihte (*)
18-5-1946 Cumartesi
Hayret vallahi, Yedek Subay okulu bitti. Vallahi billahi bitti ve 20
günde subaylık ettim.
Ve işin garibi bu, hayat çıkmazı böyle pütür
pütür.
E. Aydın
Bugün hayatımda bir çok virgüller,
noktalar koydum. Aniden Ermeneğe yolladığım ilanı red ve meşruti
vaziyetim, ablama mektup annemin gelmesini istememem.
Evden çıkışım, kızcağıza yaptığım cinayet.
O kadar gayesizim ki, bakın neredeyse dün Pazar
günkü Amerikan donanmasından intibalarımızı unutuyordum.
Ne muazzam gemilerdi onlar yarabbi.
İçinde 100 teyyare taşıyan, uçurabilen
koca ada ve kayıkları yüzdüren çıkarma gemisi. Hey
yaradan ne ömür şeydi onlar Randolf, fargo, Donrne.
E. Aydın, 24Kasım1946
Günler gelip geçiyorlar, işte bir ay
daha geçti ve ben yine kararsız, gayesiz ömür
eyliyorum. Nişan işini bozdum, validem gelemeyecek, evden
çıktım, orada bir yaramazlık yaptım, fena bir strateji
yüzünden üzüntüler içine çark
oldum. Bu basit düşünüş, bu hal beni ne zamana kadar
takip edecek yarabbi. Mut'a bir mektup yazdım, ev için
yüzbaşı ile görüştüm, üzüntüler
yumak yumak.
E. Aydın
Bu gece şöyle bir rüya gördüm.
Yeni elbise giymek filan. Sabah oldu, şeytanda işlemiş kalktım,
hayırdır inşallah dedim. Öğle sonu saat 1'e çeyrek var. T6
nöbetini devrediyorum. Nöbeti alacak adam yok. Bir eş
yolladım buldu. Çok acayip bir itimatsızlık yüzünden
çocuğu kızdırdım ve sanki haksız olarak kendimi müdafaa
ettim.
Hiç umulmadık bir vaziyette kaldım. Öyle
bir anı oldu ki eski günlerden hak iddaasında bulundu.
Böylece bu işte haksız olduğum meydana çıktı.
Çünkü, Yedek Subay okulunda bir hayli yardımı dokundu
idi. Her insan gibi oda öyle yaptı. Aslında farkında şeker gibi,
melek gibi bir çocuk.
Yine benim pek tuhaf düşüncelerim aramızın
açılmasına vesile oldu. Şöyleki: Ben Mehmet'i pek
çok sevdim ve seviştik, ona öyle zayıf taraflarımı
açtım ki, beni çok iyi anlamış, sevmiş
gözüküp samimiyetimizi ilerlettiğimiz kanaatını verdi.
Tanrımda biliyorya, ben sevdiğim ve bir parça sevildiğimi
anlayınca herşeyimi fedaya hazır olan biriyim. Zaten samimiyetten bunu
beklerim. Gel zaman git zaman, bir ufak şakaya karşı bana bir hikaye
anlattı ve kurada beni o şahsın yerine koydu. O şahıs karektersiz,
saygısız, samimiyetsiz biri, bense aile samimiyetine bayılan,
arkadaşımın annesini annem, kardeşini kardeşim yerine koyup,
öylece vicdanımda yüksek hisler besleyen biriyim. Elbette
gücüme gitti ve öyleki bu arkadaşa çok derin
kırıldım. Üzüntülerimi file döküp selamı
kestim ve ufak tefek cezalarımız başladı, bu hale geldi.
E. Aydın, 10Aralık1946
Ey Terbiyesiz Terbiyeci
Ben, resim öğretmeni Ethem ve telkifi imkansız olan saldırış mahut
netice.
Ey itaatı sevmiyen vatansever.
Buda ben itaatsız, disiplinsiz bir ordu olur mu? olmaz. Öyle ise,
ben vatan sevmiyorum neticesi çıkar.
Sesini kesip otur oturduğun yerde. Çocuk gelip çocuk
gideceksin be yavrum.
Bugün yüzbaşı ile vaziyetin ne idi, ne fena idi. Onun
kabahatı varmı idi.
E. Aydın, 23Ocak1947
Günler gele geçe, gele geçe
ilerliyor ve ben değişiyorum.
İşin doğrusunu arasanız, bu herifi hazmedemiyorum, eh ne yapayım itaat
etmem lazım, mecburum filan amma, kıymetimi de ararsın, domuz gibi
çalışalım, gece sabahlara kadar nöbet bekleyelim yine iyi
adam değiliz, yine iyi adam değiliz.
Bu amirden daha kötüleri çoktur evet ama bu da iyimi
sayılır.
Onun fena huyları, benim dik kafalığım bu işi
büyütüyor. Yoksa çıkar yol, yer değiştirmekse onu
da göze aldım. Ya kurduğum planlar kabul edilir çok iyi
çalışmaya başlarım, olmazsa ne yapalım, yolda devam.
E. Aydın, 10Şubat1947
Doktor geldi gitti, çocuk çok doğru söylüyor
ama o iş oldu bitti, çığırından çıktı da ondan sonra.
E. Aydın
Hey kart düşünceli tatlı çocuk. Günler de hele ne
de çabuk akıyor. Sanki itişe kakışa koşuşan çocuklara
benzediler.
Bense çok garip bir adam. Hep itiliyor, kakılıyor, eziliyorum.
Yine gün doğuyor, bir gün başlayıp bir hafta bitiyor.
Dalgalardan dalgalara koşuşan bizler, günler boyu
yüzüyoruz.
E. Aydın, 4Nisan1947
Gönlümün teknesinde, hayalin yelkeni,
arzunun kürekleri ile hayat iklimlerine maceraya açıldım.
Her körfeze uğruyor, boynuma sarılarak sevgililer arıyor ve
geziyorum. Teknem dalgaların üzerinde bir ceviz kabuğu kadar hafif
ve ben gözlerim sahillerde hep arar arar ararım.
Geceler ıslak bir kefen gibi ağır kendini
duyururken, ben son defa sevgililer kapısını ziyaret eder ve
üzgün dönerim.
Aşksız meğerse hayat ne ağır ve ne kadar yalnız oluyormuş.
E. Aydın, 6Nisan1947
17Nisan1947, sabah saat 6'ya doğru, odamda sobanın
iyice ısıtmasını bekliyorum.
Koşuya gidecek atlar gibiyim, sanki hazırladığım sergi benim
içinmiş gibi tuhaf oluyorum. Ruhum hem sıkılıyor, hem ferahlıyor.
Gerçi bir tez uğruna bir sergi hazırladım ama ne yapayım, nasıl
olsun veya oldu bilmiyorum. Neticeyi akşam devam edeceğim.
E. Aydın, 17Nisan1947
Artık hayatım 3.cü safhasına girmekte, bense
bir hayli yıpranmış, tecrübeler kazanmış olarak vazifeme
dönüyorum.
Bu günler ne kadar uzak, ne kadar erişilmez
gözüküyordu.
Hepsi gelip geçtiler. Şimdi yeni
günlerim için yeni projeler kuruyor, tamamen
kavrayamamaktan yoruluyorum.
Ankara'ya uğramak, işlerimi yoluna koymak, sağa sola baş vurmak,
mesleğe intisap ve yaz inlenmesine çekilmek.
Terhis oluyorum.
Yaşasın Hürriyet.
E. Aydın, 26Nisan1947
Ankara'ya uğradım, çok tapırdadım, işlerimi
tanzim ettim, en sonunda hakkımıza ne hayırlı ise o oldu. Bugün
Adana'nın Bahçe kazası, Haruniye nahiyesi, Düziçi
köyü enstitüsünün taa ufuklara bakan bir
odasında, kuşları bile kuşbakışı seyrediyoruz. Herşey hoş, sevimli
fakat biraz yabani; İnsanlar iyi gözüküyor ama bakalım
sonu ne olur.
Henüz vazifeye başlamadım. Fakat pek çok yapacağım iş
gözüküyor.
E. Aydın, 27Mayıs1947
28 Mayıs'ta Adana'ya gittim. Elbise için bekledim ve aldım. İşte
bugün okula döndüm.
Köye arabayla geldim, elbiseyi de yaptırmıştım.
Çok şükür şimdi param yoksa da giyecek elbisem var.
Yalnız prensipleri bozma aman yavrum sakın ha sakın. Ciddi ciddi, ağır
ağır ağır...
E. Aydın, 2Haziran1947
Bugün Eylül'ün 18Eylül1948, ben nişanlanıyorum.
Hava yağışlı bu, bolluğa, işin iyi gittiğine alamet olsun.
Mütevazi bir nişan olacak. Yağış arttıkça arttı. Bereket
versin davetlilerimiz yakından geldiler, inşallah iyi bir gece olur.
Karar namemi, yani nakil dilekçemide yakında bekliyorum, buda
iyi, arzu edilen şeylerin toplanması olur.
Geçti bir iki pot v.s. Fakat yarın için yine bir eğlence
istiyorlar değil, yapacağız inşallah allahın izniyle.
E. Aydın
Öylesine bir nişan yaptık, öylesine bir
geçti ki. O akşamki üzüntüm zehir gibi (*)
bir güne intikal etti ve ben bir gün kahribar gibi sarardım.
Çok şükür düzeliyorum, hele o gecenin uykusu ve
parmağımdaki madenin sıkıntısı beni sabaha kadar terler içinde
bunalttı.
Her ne olursa olsun giden hürriyet ne
için olursa olsun insana acı geliyor.
Bir hadisenin bütün vücudu sızlatacak
kadar çıbanlaştığı 26Eylül1948 günü beklediğim
bir gıdayı bana (*) . Düşüne düşüne Ankara'ya
vardım. Çalıştım, çabaladım, nihayet bir söz
alabildim. Bilmem ki nasıl olacak, sözlerinde duracaklarmı, yoksa
beni başlarından mı savdılar. Tanrım hakkımızda hayırlısını versin.
Önce çıkmış olan kararnamemi bugün
tebellüğ ettim. 5Ekim1948, 15Ekim1948 on gün geç
kaldım. Burada olan hocada pek normale benzemiyor. İyi arkadaşlar var.
Hele müfrütlere bakalım, nasıl telif edeceğiz. Ona göre
ölçülü olmalıyız. Etem dikkat et, sapıtma.
E. Aydın, 5Ekim1948
Bir yer ve gök arasında sıkışıp sıkıştırıyoruz,
günler dün gibi gelip onlar gibi geçiyorlar ve biz her
sabah yeni ümitle yatağımızı topluyor, traş olup, kahvaltı ediyor,
giyiniyor, çamaşır değiştiriyor ve vazife yapıyoruz. Bir senem
böyle geçti, öncekilerde keza ölmeği ne kadar
cazip kılıyor ve ümidi ümitsizliğe hayalleştiriyoruz.
E. Aydın
24Ekim1948. İlerleyen nedir? kimdir? Belirsiz.
Sadece yaşanıyor karın tok, gönül yarın için
ümitli, mütevekkil. Bir ömür böyle dolacaksa
numune bugün ise neye duruyor, neyi bekliyoruz.
Mide dolsun, mide boşalsın. Yatak serilsin, yatak
toplansın, kapılar açılıp kapılar kapansın, daha bir çok
belirsiz seneler bakalım. Bu bilmece açık saçık bilmece,
insanlık komedyasıdır insanlık. Rolümüz mühim,
çapraşık. Aman iyi ezberleyelim, yine tekrar edelim.
Dolsun mideler, boşalsın mideler, soyunalım yatalım,
giyinelim kalkalım, yatak toplansın yatak serilsin, kapılar
açılsın kapılar kapansın.
E. Aydın, 24Ekim1948
İşlerim pek zevksiz ve cansız gidiyor.
Ümüdüm kırık değil. Zira kaybolan eşek benimdir.
Bulunarak sevineceğim. Hayat budur.
"Ve hüve ala külli şeyin kadir". O her
şeye kadirdir.
Ebubekiri Sıddık, Ömerül Faruk, Osman
Zinnusuyu, Aliyyülmürteda, Hazreti Haticetülkübra,
Ayşe Ümmülmüminin, Hayrünissa, Hazreti
Fatumetuzzehra. Fetebarek Allaha aksenül halikin! (*) en iyisi
olan Allah (*) La havle ve la kuvvete illa billah! Davranış ve kuvvet
ancak Allah'ın yardımıyladır. Ee Etzak yemutune minel bezdi ve
yekulüne.
Türkler soğuktan ölürler, soğuk
azıcık derler.
Euzübillahimineşşeytanirracim! taşlanmış olan
şeytandan Allaha sığınma. Şerefil mekani bilmekin! ......
E. Aydın
Tanzim dünyanın nizam, intizam ve ahkamatı
tarafından düzenlenir. Bizi sen koru, sen beni belalardan
şerlerden koru, hakkımda hayırlı şeyler ihsan eyle,aciz kuluna iyi
yollara şevkeyle yarabbim
Herşeyim sence malumdur.
E. Aydın