(Editörün
Notu: Ethem Aydın'ın telefon rehberindeki veya anı defterindeki
dostlarının hazırladığı bir bölümdür)
Ayten
Pekhas yazıyor:
Değerli Ethem Aydın ve ben
Ben Yeni Adana gazetesi köşe yazarı Ayten
Pekhas. Değerli hoca ile tanışmamız emekli öğretmen Servet
Yıldırım tarafından olmuştur.
Aydın Sanat evinin küçük olmasına
karşın çok samimi ve sevecen bir havası vardır. İlk
görüşme beni kendisine bağlamaya yetti. Benimde bir
öğretmen kökenli olmam daha da O'na yaklaştırdı. O emekli,
ben ise görevden ayrılmıştım. Köşe yazarı olmam O'nu
çok sevindirmişti.
Tanıştıktan sonra hemen her sabah sokağa
çıktığımda mutlaka kendisine uğrar, sağlığını sorardım.
Karşılaşınca çok sevinir, hemen yer gösterir, ve
"hanımefendiye ne ikram edelim" diye içeriye gider, ve bana bir
elma getirerek yememi söylerdi.
Beni baştan aşağı bir süzer ve derdiki: "Bugün nereye
gidiyorsun? fakat çok şıksın" diye beni hayata bir kere daha
bağlamayı sağlardı. Çok candan ve güler
yüzlülüğü ile herkesi kendine bağlar hiç
arkadaşsız kalmazdı. Akşam üstleri uğradığımda ise yanında
arkadaşı ile tavla oynuyor olurlardı. Yine oyununu bırakır, beni tavla
arkadaşına tanıştırır ve yazar olduğumu anlatırdı.
Yazılarıma bir göz atmasını isterdim. Çok beğendiğini
söyler, "çok içten, çok yakın yazıyorsun
Ayten hanım" der, beni yazarlığımdan ötürü kutlardı.
Beni sevindirirdi. Hayatı hakkında hiçbir şey bilmemekle beraber
sanki bir aile büyüğümdü. O'na çok bağlanmış
ve sevmiştim.
Yanına bir gün torunumla uğradık, oturduk. Bize
birer masa saati hediye etti. "Bunları masanıza koyunuz" dedi. Biz de
onlar çalıştıkça hocamızı unutmayacağımızı tekrarladık.
Bir yazımı çok beğendi ve bana "bunu
Cumhuriyet gazetesine ver daha çok yayılsın fikirlerin" dedi.
Bende sözünü tuttum ve Cumhuriyet gazetesine verdim.
Atatürk ve yurduna, bayrağına çok
bağlıydı. Bana bu bayrağa eklenen 75inci yıl yazısının doğru olmadığını
bayrağa hiçbir şeyin eklenmemesini söylemiş, ona çok
üzüldüğünü beyan etmişti hocam. Doğru bir
düşünce bayrak ay ve yıldızdan başka hiçbir şey
eklenemezdi. Ben de rengi kaçmış, ucu yırtık bayrakların
yerlerinden kaldırılmasını hatırlattığımı söyledim. O'nunla
böyle fikir alışverişinde her zaman bulunurduk. Beni her zaman en
iyiye yönlendirirdi. Kendini çok seviyorum ve arıyorum.
Bisiklet gezisinin bir gün öncesinde O'nu
ziyarete gittiğimde bana : "nereye böyle" dedi. Bende
"Üniversiteye kadar gidiyorum" dedim. "Öyle ise süt
içiyorum, sen de bir bardak içmez misin?", ben
hemen gideceğim dedim, dönüşte uğrarım dedim. Elini
öpmek istedim. "Hayır" dedi. "Sana borcum olsun dönünce
görüşürüz" diyerek beni yolcu etti. İşte bende o
son hali ile canlı yaşıyor. Güler
yüzlülüğünü kaybetmeden, canlı ve
içten, karşımda duruyor.
Sen bende hiç ölmedin. Seni, ayni
Atatürk'ü sevdiğim ve andığım gibi anıyorum, arıyorum.
Sonsuz saygılarımla
Ayten Pekhas, Ocak2003
Ayten
Pekhas yazıyor:
Uzun yıllar öğretim görevi yapmış değerli
insan Ethem Aydın'ı elim bir trafik kazası sonucu yitirdik. Emekli
olduktan sonra da birçok öğrenciye resim ve heykel kursları
veren, cumhuriyet kuşağı eğitimcilerinden o kıymet biçilmez
hocamız yok artık.
Bir gün önce uğramıştım yanına. Beni uğurlarken "dikkatli
yürü" dedi. Kendisini hiç düşünmedi sanki.
Üzgünüm hocam çok
üzgünüm.
Neden böyle ansızın gittin neden?
Çalışır, herkese çalışmayı
önerir, Türkçeyi en iyi şekilde kullanmayı
öğütlerdin. Daha çok şeyler öğrenecektik senden
hocam, çok üzgünüm.
Aydın Sanat evinin içindeki sanat eserleri
seni unutturmayacak. En güzel hatıra olarak saklanması gereken
eserlerdir.
Seni hiçbirimiz unutmayacağız. Sen en iyi ve rahat yerlere
layıksın.
Rahmet olsun diyorum. Sanat güneşi gibi her
zaman sözlerinle kendimize yön çizeceğiz.
Kazandırdığın kimlikle seni unutmayacağız hocam.
Saygılarımla
Ayten Pekhas.
Yeni Adana gazetesi, 30.11.2002 sa:6
Kadri
Gül yazıyor:
ETHEM AYDIN'a
Bir gülüşü gizler de
Ele verir kendini
Çizgilerde sözlerde
Küçüklerin çamurla
Boyayla büyüklerin
Aranışını izler de,
Paylaşmanın
Ve yaratmanın
Güzelliğinde yeniden
Kendini bulur Ethem Aydın...
F. Kadri Gül
Doğan
Akça yazıyor:
ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENLERİ
Bir çok olay nedeniyle ortaokullise yıllarımı
hatırlarım. Mesela perspektif bilmeyen bir lise mezunu
gördüğümde, mesela arabesk müzik hayranı
üniversitelilerle, mesela o yaşına kadar sadece çizgi roman
okumuş gençlerle veya ben şiir sevmem diyen insanlarla
karşılaştığımda.
1948'den 1956'ya kadar Mersin Lisesi'nde okumuş,
yani altı yıllık eğitimi sekiz yılda bitirmiş, tembel bir öğrenci,
okumayazma bilmeyen bir anne babanın oğlu ben nasıl olmuştu da evinde
hiç kitap yokken bu sekiz yıllık eğitim süresince
dünya klasiklerinden yüzlerce kitap okumuş, resmin olmazsa
olmaz kurallarını öğrenmiş, evrensel müziği zevkle dinleyen,
ezbere yüzlerce şiiri okuyan bir insan olmuştum.
Nasıl olmuştu da liseyi bitirip çalışmaya
başlar başlamaz kazandığım paranın büyük bir kısmını kitap ve
plak almak için harcamış, sadece tiyatro seyretmek, konser
dinlemek, kitap ve plak almak, resim sergileri gezmek için
Ankara, İstanbul gibi şehirlere gitmiştim.
Üstelik bütün bunları sadece ben
yapmamıştım. Benimle aynı dönemde okumuş tüm arkadaşlarım,
aynı kültür birikimiyle yetişmişti. Yani ben öyle
özel bir insan değildim. Sadece öyle eğitilmiştim. Kimler
tarafından? Bütün müzik derslerinde ve her
tenefüste tüm okula klasik müzik dinletip, kulağımızı
terbiye eden müzik öğretmeni Hikmet Hazar, haftada bir dersi
şiire ayıran, gerçek şiiri öğrenmemizi sağlayan, her yeni
çıkan edebi eseri sınıfa getirip tanıtan, parası olanın alarak,
olamayanın kütüphaneden isteyerek okumasını sağlayan, bu
kitaplar üzerine sohbet toplantıları yapan, kısacası bizi okuyan,
okuduğunu anlayan, öğrenciler yapan Aytekin Yakar ve Cahit
Öztelli öğretmenler... Ortaokula başlar başlamaz daha ilk
derste perspektifi anlatıp öğreten, dünya resmini kitaplar ve
röprodüksiyonlarla anlatıp, tanıtan, gerçek resmin ne
olduğunu ayırabilen öğrenciler olarak yetiştiren Şevket Bey,
Hüseyin Sevim ve de Ethem Aydın öğretmenler.!
Yani ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENLERİ
tarafından.
Bunu bir gün Ethem Aydın hocama da
söyledim. Yahu siz nasıl adamlarsınız bizi böyle nasıl
yetiştirdiniz dedim. Cevabı hiç aklımdan çıkmaz.. "Bu
devlet bizi köylerimizden aldı. Kaloriferli lüks binalarda
yatırıp, kaldırdı. Her yıl en güzel elbiseler, gömlekler,
ayakkabılar verdi. En iyi öğretmenler tarafından eğitilmemizi
sağladı. Sıhhatli şekilde besledi. Biz bu vatana çok
borçluyuz, ne yapsak ödeyemeyiz" dedi.
Bizler iki kapılı bu hanın içinde ikinci
kapıya doğru koşarken, bu güzel insanlar teker teker o ikinci
kapıdan çıkıp gittiler. Ailelerine, öğrencilerine,
şehirlerine ve vatanlarına borçlarını fazlasıyla ödemiş
insanların huzuru içinde.
Son yıllarda, hele Hüseyin Sevim hocamız da
gittikten sonra bir tek Ethem Hocamız kalmıştı. Hala resim yapıyor,
hala okuyor, hala öğrenci yetiştiriyor, hala aşık oluyor, hala
bisikletiyle gündoğumu turları atıyor, hala eskisi kadar sık
olmasa da Mersin'e geliyor, hala günde ikiüç paket
sigarasını keyfle içiyor, hala felsefe yapıyordu.
Biz öğrencilerden geriye kalan beşon arkadaş
Ethem Hoca ölmez diyorduk. Oysa Fazıl Hüsnü Dağlarca
haklıymış. O yıllar önceden Atatürk için yazdığı bir
şiirde gerçeği söylemiş.
"Kim kaldı bir aşkın mevsiminde
Ne Leyla kaldı, ne bahar
Madem ki geceler uzun
Madem ki gündüzler kopuk
Ölmeyen neye yarar."
Doğan AKÇA
Hacı Angı
yazıyor:
ÖĞRETMENİM ETHEM AYDIN
Ethem Aydın benim KonyaEreğli İvriz Köy
Enstitüsü'nden Resimİş öğretmenimdir. Adı gibi yaşamı da
aydın olan bu çok değerli öğretmenimi Adana 'da 27Kasım2002
günü bir trafik kazasında yitirdiğimizi çok geç
öğrendim.
Ethem Aydın öğretmenim 2Nisan2001
günü yayımlanmak üzere Hasan Ali Yücel ile ilgili
ilişikteki anıyı bana iletmişti. Fakat bu anıyı bu güne kadar
hiçbir yerde yayınlama olanağım olmadı.
Atatürk'ün detansı Milli Eğitim bakanı
Hasan Ali Yücel 'i yitirişimizin 42.inci yıl
dönümünde bu anlamlı anıyı sevenleriyle paylaşmak
istedim.
Yaşar Kemal'in deyimiyle: "O güzel insanlarımız
güzel atlara binip teker teker ufkumuzdan kaybolup gittiler".
Ethem Aydın öğretmenimin ve yücelerin yücesi Hasan Ali
Yücel'in anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Hacı Angı
Eğitimci, 23.Şubat.2003, Ankara
Hacı Angı
yazıyor:
YAZIMIN USTASINI YİTİRDİM
"Yazı insan kişiliğinin aynasıdır.
Güzel yazı, fikir ve dil olması
yönünden kafayı, sanat olması yönüye de
duyguları etkiler."
Ethem AYDIN
İvriz Köy Enstitüsü'nde Resimİş
öğretmenim Ethem Aydın'ı 27 Kasım 2002 günü bir trafik
kazasında yaşamını yitirdiğini geç haber aldım. Bu değerli
öğretmenimin ardından bir yazı yazmak için elime ne zaman
bir kalem alsam, ona olan duygularımı bir türlü ifade
edemedim. Meğer ne zormuş sanat aşığı, insanlık sembolu, yaşam dolu
öğretmenim Ethem Aydın'ı anlatmak!.. Dünyada en zor şeylerden
birinin de vefa borcunu ödemek olduğuna bir kez daha tanık oldum.
Herkes benim yazıma imrenir. Bazı dostlarım "Angı,
artık bu yazı kalmadı" derler. Ethem Aydın öğretmenim derslerinde
öğrencilerine iyi bir yazı becerisi kazandırmak için ne
güzel temrinler yaptırırdı. Bu çalışmalarımızı, gelinlik
bir kızın el işlerini çeyiz sandığında sakladığı gibi, ben de
öğretmenimin tutturduğu yazı defterimi ve Resimİş dosyamı
ogün bugündür saklarım. Bu çalışmalarımızı bu
günlerde belleğimden çıkardım defalarca karıştırdım
karıştırdım, o günleri anımsamaya çalıştım. Fakat bir
türlü doyamadım!..
Ethem Aydın, 1920 yılında İçelMut doğumlu
olup, Adana Öğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra, ailesinden
habersiz Gazi Eğitim Enstitüsü'nün Resimİş
bölümüne girmiştir. Öğretmenlik yaşamına Kars
Lisesi'nde başlamış, Adana Düziçi, Konya İvriz Köy
Enstitüsüleri, Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi, Adana
Erkek Lisesi Resimİş yanısıra bazende Fransızca) öğretmenliği
yaptıktan sonra, 1980 yılında emekli olmuştur.
Memurluktan emekli olmuş ama sanattan asla!..
Yaşamının sonuna kadar elinde fırçayı düşürmemiş;
Adana'da kurduğu AYDIN SANAT EVİ'ni yaşamının sonuna kadar
sürdürmüştür.
Çukurova'da sanatın her dalında Ethem Aydın
'ın göz nuru, alın teri vardır. Sanat yaşamında 12 kişisel resim
sergisi açmış, 7'den 70'e herkese sanat ve insanlık sevgisi
aşılamıştır.
Tüm bu etkinliklerinin sonucu olarak:
Adana Altınkoza'da yılın sanatçısı
seçilmiştir.
Adana sağır ve dilsiz öğrencilere kurslar
açmış, sergiler düzenlemiştir. Bu nedenle Sağır ve
Dilsizler Derneği Genel Merkezi'nde şükran plaketi almıştır.
İçel Sanat Kulübü'nün onur
üyesi seçilmiştir.
Mersin, Adana ve Mut'ta gösterdiği sanatsal
etkinlikler nedeniyle pek çok şükran plaketi ve
ödüller almaya hak kazanmıştır. En büyük
ödülü de tüm öğrencilerinin ve
Çukurovalıların gönlünde sevgiden bir taht kurmuş
olmasıdır.
Ethem Aydın sürekli okuyan, düşünen
ve uygulayan, Cumhuriyeti, Atatürk İlke ve Türk Devrimini
yüreğinde özümleyen devrimci bir öğretmendi.
Şiirsel bir Türkçe'si vardı. Dostlarına ve
öğrencilerine yazdığı yüreklendirici, yaşama bağlayan
mektupları bu türdendir. Örneğin, bir öğrencisine
yazdığı mektup şöyle başlıyor:
"İncelikli ve yüreklendirici yazınızı aldım,
yine yine doluktum. Duyguların anlatımı zor, dolaşık yumak, ebem
kuşağıdır. Bir uç yakaladım sanırsınız, fakat elinizde
kalıverir. Başka bir ucu yakalarsınız; ebruli anlatıma yatkın değildir."
Bana da 7 Mayıs 1991 günü yazdığı mektup da aynı
yüreklendirici duyguları içeriyor:
"Sevgili
Angı,
Göndermiş
olduğun kitapları aldım ve çok beğendim. Öğretmenlikle
başladığınız bir yaşam biçiminde ben benim diyen bir kişilerin
ulaşamadığı bir yerlere gelmişsiniz. İşin daha ilginç
yönü, konunuz ilkokul çocuğu!..Daha ne olmasını
isterdin ki!..Çalmadan, bir vole peşinde koşmadan, partilere
sığınmadan kendi rotanda benim anladığım kadarıyla iyi bir yol
almışsın. Kutlar gözlerinden öperim."
Ethem Aydın'ın İvriz Köy
Enstitüsü'nden öğrencisi Devlet Güzel Sanatlar
Genel Müdürü ve sınıf arkadaşım Mehmet Özel'in 17
Mayıs 2001 günü emekli olurken Kültür Bakanlığı
tarafından onuruna görkemli bir tören düzenlendi. Ethem
Aydın hocam, bana bu törende tarafımdan okunmak üzere
aşağıdaki iletiyi göndermişti:
"Sayın Mehmet
Özel
Devlet
Güzel Sanatlar Genel Müdürü - ANKARA
Anadolu'nun
ulusal kimliği, kıraç topraklarında, doğanın her türlü
olumsuzluklarıyla beslenip bilenerek, zamanlar içinde evrensel
"Sanat kimliği" onuruna ulaşır.
M.Özel
onlardan biridir.
Sizinle
anababalar öğünsün,
Öğrenimine
katkıda bulunanlar öğünsün,
Yüce
Türk Ululsu öğünsün,
İnsanlık
öğünsün."
Mehmet Özel'in Resimİş öğretmeni
Ethem Aydın'ın bu samimi, onurlandırıcı iletisini tören başlamadan
önce kendisine ilettim. Fakat bu iletiyi bana okutmadığı gibi, ne
kendisi okudu, ne de başka birine okuttu.
M. Özel, İvriz Köy Enstitüsü'nde
okuduğunu göğsünü gere gere söyledi. Fakat bana
resim ve sanat sevgisini ilk aşılayan Ethem Aydın'dır diyemedi. Ben
onun adına çok üzüldüm. Ben Ethem Aydın
öğretmenimi bu durumdan haberdar etmedim. Çünkü
çok üzüleceğini biliyordum.
Ethem Aydın gibi bir Çukurova tutkunu olan Yaşar Kemal'in dediği
gibi:
"O güzel
insanlar güzel atlara binip teker teker uzaklaştılar,
gözlerimizden kayboldular."
İşte katıksız Atatürkçü,
şövalye ruhlu, yiğit ve mert öğretmenim Ethem Aydın da
güzel bir ata binip gözlerimizden kayboldu. Aslında
kaybolmadı, elinde fırçası Seyhan nehri kıyılarında, Toros
dağının doruklarında, Karacaoğlan'ın göremediği,
söyleyemediği güzellikleri tuvaline aktarmaya devam ediyor.
Sevgili Öğretmenim,
Kalemi her elime alışımda, o yapıcı, yaratıcı
güzel ellerinizle öğrettiğiniz yazıyı yazarken hep sizi
anımsayacağım. Ruhunuz şad, sizi anımsayanlar, anınızı yaşatanlar
dilşat olsunlar. Bizler yaşadığımız sürece sizler ölmezsiniz.
Hacı ANGIEğitimci.
Anadolu Manşet Gazetesi, 4Mart2003
Abece eğitim dergisi, Sayı 200Nisan2003
Abdülkadir
Kaçar yazıyor:
ÖLÜMÜNÜZLE BİR PARÇAM EKSİLDİ HOCAM,
Adana'mızın, Türkiye Cumhuriyeti'nin
yetiştirdiği çok önemli bir insan, bir sanatçı olan
resim öğretmeni Ethem Aydın'ı yitirdik... Başımız sağ olsun..
Köy enstitülerinden mezun olan Ethem Aydın
hoca, öğretmenliğinin son yıllarında (20 yıla yakın) Erkek
Lisesinde görev yapmıştı.
Bir gün yaptığımız bir hesaplamada:
Hocam kaç yıl öğretmenlik yaptınız?
Şu kadar yıl
Her yıl kaç öğrenciye resim dersi verdiniz?
Bu kadar yıl
Toplayıp bölüp çarptım, en zayıf
olasılıkla 20 bin öğrenciye resim dersi vermiş, pek çok
insanların da ünlü ressam olmasını sağlamıştı.
Büyükle büyük, küçükle
küçük olan bu saygı değer insan Atatürk ilke ve
devrimlerinin korkusuz bir bekçisiydi. Yılmaz savunucusuydu.
1920 doğumlu olan kıymetli Ethem hocam, son 56
yıldır bilgisayar öğrenmişti, duygularını düşüncelerini
bilgisayara aktarıyordu. Öğrenme, yaşama, deneyim, bilim, bilgi,
okuma zevkini hep canlı tuttu, dolu dolu yaşadı.
Kurtuluş mahallesinde Ful taksi sokağı
(Gülbahçesi'nin arkası) O'nun dünyasını oluşturan
güzel bir atelyeydi. Oraya O'nu sevenler, felsefeyi, resimi,
konuşmayı, sohbeti sevenler gelip oturur, aylarca günlerce, hatta
yıllarca konuşurlardı.
Ethem Hoca Erkek Lisesi'nde resim dersime
girmemişti. Ama daha sonraki yıllarda hem oğlu Dt. Murat Aydın'ın
arkadaşım olması hem de Adana 'da Aydın Sanat evini açması
nedeniyle yıllarca süren sohbetlerimiz olmuştu.
Benim felsefeyle tanışmamı, okuma, araştırma,
inceleme yapma, bilime, insana sevgimi, değer vermemi hep O sağlamıştı.
Bu değerlerin benden oluşup ortaya çıktığını
gördüğünde kocaman kocaman kahkahalar atar sevinirdi.
Çok değerli Ethem hocam, bütün
canlılar gibi bir yaşam serüveni izledin. Kendini yeniliklere,
çağa, çağdaş uygarlığın gereklerine açık tutup,
inanılmazı başardın. Yaşamınla bize aydınlık verdin,
düşüncelerimizi bir usta olarak şekillendirdin. Senin
ölümünle yaşamımdan bir parça koptu ve yerine
asla konulmayacak. Bir annemin, bir de babamın ölümünde
bu duyguyu yaşamıştım.
Biliyorum üzülmemizi istemezdin,
üzülmemeye çalışıyorum ama elimde değil. Yanında yer
ayır, nasılsa bir gün buluşacağız.
Abdülkadir Kaçar.
29.Kasım.2002, Vatandaş gazetesi, sa:3
Didem
Nazlı yazıyor:
Yargıdan uzak, sevgiye tuzak bir yaşam; var mı senin
gibi yaşayan Ethem Hocam!
1998 senesinin sonbaharında, Kitapkurdu'nda
toplanmış, oluşturduğumuz tartışma grubunun amacını belirlemeye
çalışıyorduk. Karşımda, yaşça bizden büyük ama
ruhen bizden ileri bir bey oturuyordu. " Grup olarak, tiyatro
oyunlarına, senfoni konserlerine gidelim ", diyordu. O an ettiğim bir
söze de kızmıştı. Grup dağıldığında
üzüntülüydüm. O kimdi, neye sinirlendirmiştim.
Farklılığı her haliyle belli olan Ethem Hocayla aynı mekanda tekrar bir
araya gelemedim ama ben onun mekanını merak eder oldum. Tanıdıklarımdan
ona gideceğimize dair söz aldım ama onunla karşılaşma zamanını
kendim yakaladım. Yolda birkaç karşılaşmamızda, heyecanımın
mahcubiyetimi bastırmasıyla selam verdim. Nazik, güler
yüzlü tavrıyla görünmeyen bir noktaya işaret eder,
" Atölyemi biliyorsunuz, beklerim " , derdi. Halimi, resim
çalışmalarımı sorardı. Beni hatırlıyor mu, karıştırıyor mu diye
düşünürdüm ama ileride görecektim ki, o her
zaman böyleydi.
2001 yazında, çok defa geçtiğim o
sokağın, bambaşka bir dünyaya açıldığını yeni fark
ediyordum. Küçük bir dükkanda ona benzeyen bir
bey, arka odaya geçmek üzereyken, içeri daldım. "
Merhaba, Ethem Bey mi? " soruma cevap alamadan, şeftali suyu
içmek üzere oturmaya davet edildim. Adımın önemi yoktu
ama konuşacak çok şey vardı. Neler yapardım, nerede otururdum,
laf lafı açıyordu. Aslında benim anlatacaklarımdan çok,
onda dinlenecek şeyler vardı. Telefon numaramı aldı ve " Memnun oldum
Didem " dediğinde adımı ilk defa görüyordu. O an beni, bu
memnun oluştan daha çok mutlu edecek bir şey olamazdı.
Ethem Hocayı ziyaret etmek bırakılamaz, güzel
bir alışkanlıktı. Çay saatleri, hemen yakınımızdaki pastahaneden
alınan peynirli puaçalar, böylesi bir sohbette tadına
vardığım Türk kahvesi, kurallarını öğrenmem gereken tavla
çekişmelerimiz, onunla çorba yapmak, pazardan onun
için Mut inciri aramak, domatesin yerlisini, ekmeğin taşfırın
olmayanını seçmek, biblolarını düzenlemek, kitaplarını
karıştırmak, boya kokularını solumak... Ondan öğrenecek çok
şeyim vardı ama ondan duyduğum her söz, hayat boyu
öğrenilecek, üzerinde düşünülecek boyuttaydı.
" Daha çok küçüksün ", derdi. Ben
hiç büyüyemeyeceğim ki...
Mut'u görmeyi çok isterdim ama onun
Kayısı Festivali davetini kaçırdım. Bir kere gitmek için
epey yeltendim, yardımcı olmak için kolları sıvadı. Mut,
doğasının güzelliği bir yana, onun çocukluğuyla doluydu.
Eğitimiyle gurur duyduğu ve defalarca anlattığı babası, kardeşleri,
köy halkı... Tiyatro oyunlarıyla, meyvesiyle, tarihiyle
bambaşkaydı Mut. resmettiği doğduğu evde yaşananlar, onun bakışıyla bir
öğretiydi. Köydeki yardımlaşma, kapı önünde duran
tezgahtan borca alınan sigaralar, düğünler, savaş yılları,
kıtlık, eğitim imkanının kısıtlılığı, sevgiyle, sabırla,
hoşgörüyle aşılan zorluklar. Onu dinlemek, bugünü
anlamamı, tanımamı sağlıyordu. " Bunu biliyorum; anlatmıştınız ",
dediğimde hep, " Nereden biliyorsun? " cevabını alır, susar, anlatılan
hikayenin ana fikrine dikkatimi verir, anlatanın heyecanına
kapılırdım. Çok sevdiği arkadaşı Hüseyin'le ilgili
forma anısı beni hep duygulandırmış, öğretmen arkadaşlarımla da bu
anıyı paylaşmama neden olmuştu.
Bir sabah, evden arkadaşıma giderken, yolda Hocam
için de yasemin topladım. Paylaşmak üzere sıkma ve ayran
aldım. Yiyecekler için, "Orada, bunlara benden daha çok
ihtiyacı olan vardır ", dedi.
Cebinde beslediği sincabın yaramazlıkları,
köpeği Zeytin'le olan dostluğu, onu verdiği bayanla son
karşılaşmasında, Zeytin'in öldüğünü anlaması.
Tesadüfen girdiği işlerle elde ettiği
kazançtan duyduğu sıkıntı için mi anlatmıştı bu hikayeyi?
Bir kuşun tek amacı karnını doyurmaktır. O, yemek bulup, kediden,
sokaktaki tehlikelerden sıyrılıp, ağacına konduğunda, ondan mutlusu
yoktur.
O, bir öğretmen, bir arkadaş, hayatı enine
boyuna konuşabileceğin bir felsefeci, birinin sırrını diğerine vermeyen
bir dost, bir can. Her sıkıntımda, her sevincimde hayat boyu anacağım
bir bilge. Hepimiz bir araya gelsek, sizinle olan anılarımızı
döksek ortaya, yine de sizi tanımak için yetmez Ethem Hoca.
Hani portremi yapacaktınız, resme başlayacaktım,
kütüphanenizi düzenleyip, atölyemizi
genişletecektik?
Beraber bisiklete binecektik? Bana kızıyorsunuz,
değil mi? Haklısınız... Bana bir bisiklet hediye etmek istediniz ama
kabul edemedim. " Adana bir Didem görmeli ", diyip davet ettiğiniz
sabah yürüyüşlerine bir kere eşlik edebildim. Hemen
başlamalıydım bisiklete ve yürüyüşe.
Çiçeklerin dili, göğün rengi, eşyaların ruhu,
her şeyde bir can vardı.
Bir yere gidip geldiğimde, gözlerinizdeki
ışıltı ve yaşadıklarımı dinleme isteğiniz; gittiğim yerden aradığımda
telefondaki mutluluğunuz. Filmlerle, oyunlarla ilgili yorumlarınız. Bir
etkinliğe de beraber gitmemiz olmadı. Dediğiniz gibi, o grupla
gidebilseydik.
Dostlarınızı tanımak, ailenizle gittiğiniz tatil
anıları, çocuklarınızın okul dönemi, başucunuzdan eksik
etmediğiniz kuğulu müzik kutunuzu dinlemek, radyonuzun
büyülü sesi, her saat başı duymaya alıştığımız ve duymak
için beklediğimiz saatin melodisi... Atölyeye her adım
atışımda, bir hikaye yazmalıyım, belki bir romana başlamalı, sizinle
bir röportaj yapmalıyım... " Resim hızlı yapılmaz. Hızlı yapmak
isteseydim, fotoğraf çekerdim. Leonardo, Mona Lisa'yı yaparken,
her oturuşunda bir çizgi atar, kalkarmış. Sonunda, Mona Lisa'nın
kocası sinirlenmeye başlamış".
Atölyeye adımını atan her kişi, bir tatlı
yüzle, bir sıcak sözle, hazırda bir ikramla karşılaşırdı.
Çocuklar gelirdi yanına, ellerinde kitaplar, biblolar...
Bir gazete ilanı çıkardınız başımıza. Neymiş,
kütüphaneyi toplayacak, resmi sevecek birine ihtiyaç
varmış. Üzülmüştüm, benden niye rica etmiyorsunuz
diye. Siz de bana kızmışsınız; ilanı durdurmalıymışım. Ben sizin
özgürlüğünüzü sevdim. Telefonlar
susmamıştı da, en sonunda bana çıkışmıştınız. Kimseyi yormak
istemezdiniz. " Aradığımı bulmak istiyorum", derdiniz; eşyaların
yerlerinin fazla kurcalanmasından hoşlanmazdınız ama dolabın
gerilerinde unutulmuş, işe yarar bir eşyayı
gördüğünüzde de gözleriniz ışıldardı.
Kahvelerimiz için bulduğum o mavi tepsinin sizi sevindirişini
fark etmiştim.
Öğretmenler gününden bir gün
önce, Pozantı 'ya gitmek için tren istasyonuna varmadan,
kapınıza bir torba içinde pembe bir gül ve not bıraktım.
Gülü koparırken, gül çalmakla ilgili
anlattıklarınızı anımsamıştım. 24 Kasım'da, elimde beyaz
çiçeklerle geldiğimde, " Dün, sana övgü
olsun diye bir damla gözyaşı döktüm", dediniz.
"Öğretmenler Günümü ilk kutlayan sensin" bir
önceki güne gönderme yaparak. " Öğretmen
olmak ne güzelmiş. "
Evet, öğretmen olmak, sizin gibi bir
öğretmen, sizin gibi bir sanatçı, bir insan olmak
çok güzel!
Son gelişimde, bir tiyatro oyunu öncesiydi. Pek
severdiniz böyle etkinliklere gidilmesini. Misafirlerinize ikram
ettiğiniz salepten, sokağınıza gelen salepçiden bana da
söylemiştiniz. Ayrılırken, o an yapabileceğim bir şey var mı diye
sordum. " Ne kadar iyisin "derken, ayakta, büyük bir
gülümseyişle veda ettiniz. Beni ne kadar mutlu ettiniz!
Güleç yüzlü, güneş
gözlü Ethem Hocam!
Didem Nazlı, Ağustos2003
Mehmet
Serbes yazıyor:
YOLLARA YAYA ŞERİDİ ÇİZİN
Adana'da binlerce öğrenciyi yetiştiren emekli
öğretmen ressam Ethem Aydın'ı elim bir trafik kazasında yitirmenin
acısını yaşıyorum. Ethem Aydın'ı öğrencilik yıllarımdan tanırım.
Bu nedenle eğitim camiasına verdiği katkıları çok iyi bilirim.
Yakından tanıdığım ve saygı duyduğum bir öğretmeni Adana 'da
tanımayan yok gibidir. Ethem öğretmeni kaybetmenin acısını benim
gibi birçok Adanalının yaşadığına da eminim.
Ancak ateş düştüğü yeri yakar derler
ya işte öyle oldu. Ailesi bu acıyı daha çok derinden
yaşıyor. Ethem öğretmenin yoluğunda ne yapacaklarını
düşünüyor aile fertleri. Aile fertlerine ve tüm
Adanalılara başsağlığı dileklerimi iletirken, öğretmenin Ethem
Aydın'a Allah'tan rahmet diliyorum.
Bilindiği üzere kaza, geçtiğimiz hafta
içerisinde Galeria yakınlarında meydana geldi. O bölgede
bir alt geçit var, üstten de yay geçidi
açılmış. O bölgeye gittim ve gördüm. Yaya
geçidinde şerit yoktu. Yaptığım araştırma sonucu da yaya
geçidine şerit çizilmediği için bu bölgede
sürekli kazalar olduğunu öğrendim. Ethem hocaya özel
otomobiliyle çarpıp ölümüne neden olan (*),
henüz 22 yaşında. (*) çıkarıldığı mahkemede tutuklanıp
cezaevine konuldu. Yani Ethem hoca mezara, ölümüne yol
açan sürücü (*) demir parmaklıklar arasına
girdi.... Şimdi burada suçlu kim?
Ethem hocanın ölümüne neden olan
sürücü (*) mı? Yoksa yaya geçidine belirleyici
işaretleri çizmeyen zihniyet mi? Bu konuda elbette ki kamuoyu
kararını verecektir. Yeni değerleri yitirmemek için
ihmalkarlıklara son vermemiz gerekiyor. Trafik şube
müdürlüğü son günlerde AB'ye uyum yasaları
çerçevesinde güzel çalışmalara imza atıyor.
Kurallara uymayan yayaları da önce eğitmeye çaba
gösteriyor ve uyarıyor. Uyarılara dikkat etmeyenlere de gerekli
cezayı veriyor. Bu güzel çalışmalarını taktirle
karşılıyoruz. Fakat bu tür ihmalkarlıkların ortadan kaldırılması
konusunda çalışma yapılmamasını da yadırgıyorum.. Bu konuya da
dikkat edilmesi en az yayaların eğitimi kadar önemli. Yetkilileri
bu konuda uyarmayı kendime görev biliyorum.
Mehmet Serbes
Akşam Gazetesi, 4.Aralık2002, sa:18
Süreyya
Adıgüzel yazıyor:
SAYIN ETHEM AYDIN HOCAM'IN ARDINDAN...
Yaşam, insanlara kendi tarzınızda sevgi vermeniz
için bir fırsattır, ve Ethem Aydın hocamız da bunu en iyi
uygulayanlardan biridir.
Ethem hocamla bundan üç yıl önce
tanışmıştım. Kendisi çok çok iyi, yardım sever,
düşünceli, insanları küçümsemeyen ve buna
benzer bir çok iyi düşüncelere sahip, dört
dörtlük bir insandı.
Ben ne zaman yanına uğrasam, mutlaka bir şeyler
ikram etmek ister, ben ne kadar itiraz etsem de biriki şey
söyleyip beni kandırırdı ve ikramını yapardı.
Yine arasıra özellikle uğrayıp, yapılacak bir
işi veya ödenecek faturalarının olup olmadığını sorardım. Bana,
'zaten senin işin başından aşmış, birde benimle mi uğraşacaksın, yine
de düşündüğün için çok teşekkür
ederim' deyip beni göndermeye çalışırdı. Ama ben ısrar
edip, en azından ödenecek faturaları bir şekilde ikna ederek
alırdım. Hayatımda hiç böyle bir insanla karşılaşmamıştım.
Hala, Aydın Sanat evinin önünden her
geçişimde, Ethem Hocam sanki içerde oturuyor da, bana
selam verecekmiş gibi geliyor. Ama maalesef her geçişimde hayal
kırıklığına uğruyorum.
Ayrıca, Ethem Aydın Hocam için hazırlanan bu
değerli kitapta, azda olsa bir katkım olduğu için o kadar
çok mutluyum ki, kelimelerle anlatamam.
Seni çok özledik Ethem hocam. Nur
içinde yat, mekanın cennet olsun...
Seni asla unutmayacağız, daima kalbimizde
yaşayacaksın...
Süreyya Adıgüzel
A. Haber
ajansı yazıyor:
Emekli Öğretmen Kazada öldü
Adana Erkek Lisesi emekli öğretmeni ressam Ethem Aydın (82),
trafik kazasında yaşamını yitirdi. Aydın her gün yaptığı bisiklet
sporundan sonra evine döndüğü Fuzuli caddesinde, bir
otomobilin çarpmasıyla yaşamını yitirdi. Aydın'ın cenazesi
bugün saat 11.00'de Numune hastahanesinden alınıp Kabasakal
mezarlığında toprağa verilecek.
Haber Ajansı
Hürriyet gazetesi, 28Kasım2002 Sa3
Nuray Kol
yazıyor:
DAYIM ETHEM AYDIN'IN ARDINDAN
Mut'ta büyük bir ailenin fertleriydik.
Mut'ta ortaokul yoktu. Silifke'de ortaokulu okumuş dayım. Silifke Mut'a
85 km uzaklıktadır.
Dayım anlatırdı, Silifke'de bir oda kiralamış bir
arkadaşıyla beraber, Silifke'nin Pazarkaşı mahallesinde. Mum ışığında
çalışırlarmış derslerine. O yıllarda, Silifke'de elektrik yok,
kaynak suyu da yokmuş. Göksu ırmağından su içerlermiş.
Dedemi, anneannemi bende hatırlarım. Kalabalık ailenin tek okuyan
çocuğu idi dayım. Adana Öğretmen Okulunu bitirmiş, Mut'tan
Adana'ya gelmek kolay mı?
Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsünü
bitirmiş öğretmen olmuş. Ben altı yaşındaymışım. İvriz Köy
Enstitüsüne tayini çıkmış. Bütün aile
çok gururlu.
Teyzemle beni yanına alarak Haruniye'ye
götürdüğünü hatırlarım, beni okutmak
için; aylık aldığında, bana çikolata aldığını hiç
unutmam. Bütün ailenin çocuklarını okutmak isterdi.
Bir yıl sonra aynı okulda öğretmen olan
yengemle tanıştılar. Yengem dayımı tavlamak için bana
önlükler, elbiseler dikerdi hatırlarım. Mersin'e tayinleri
çıktı. Bizde teyzemle beraber Mut'aErmeneğe döndük.
Ailesine çok düşkündü dayım.
Biz ailecek 1950 yılında Mersin'e taşındık. Mersin'de yine dayımla
beraberdik.
Dayım, yaşadığı yer sevdalısıydı. MutErmenek dedinmi
saatlerce konuşur, nasıl hayvan sırtında seyahat ettiğini anlatırdı
Mut'tan Ermeneğe ailesiyle giderken.
Babasıyla çok öğünürdü.
Büyük babamı anlatırdı bizlere, herkese. Mut'un Din Alimi o
derdi. Büyükbabam Mısır'da okumuş. Mut'un hocasıymış. Akıl
vereni, çare bulanı, ileri geleniymiş. Sofrasında fakirleri
doyuran bir kişiymiş, bende hatırlarım.
Mut'ta ilk Türkçe ezanı okuyan
Müderris hocaydı derdi. Ezanı ilk Türkçe okuduğunda,
Mut'luların nasıl akın akın gelip babasının elini öptüklerini
anlatırdı.
Dayım çok dindardı. Son yıllardaki, bağnaz
akıllara, dinin saptırılmasına ve ve saptıranlara çok kızardı.
Tarikat yok derdi dinde. Kuranı ayet ayet çok iyi bilirdi.
Büyük sanatkardı dayım, kibarca hep öğretmek isterdi.
Hiç durmadan okurdu. "İstemeden vermeyin" kıymeti olmaz derdi.
Memleketini, milletini, Atatürk'ü ve
ailesini çok severdi. Atatürk'ü saatlerce anlatırdı,
bir alimdi o, düşünürdü, her cümlesi mana
yüklüydü. Anlamayanlar, kızarlardı alınırlardı
konuşmalarından.
Sekseniki yaşında bir çınardı o. Koskoca bir
imparatorluğun yavaş yavaş çöküşünü adım
adım izliyordum. Her ziyaretine gidişimde bir dahaki sefere bulamama
korkusu sarmıştı bu yıl beni. Vefatından bir hafta önce idi.
"Nerelerdesin, kardelen gibi özlettin kendini" dedi. Sıhatiyle
ilgili soruları olduğunda sorardı bana! Sana soracaklarım var dedi, her
zaman tansiyonu düşük olan dayımın, nabzı çok hızlı
atıyordu. Şikayetleri tansiyonunun yükseldiğini gösteriyordu.
Biliyor musun dedi, babamın öldüğü yaştayım dedi. Yok
ben ihtiyarlamadım daha, yok öyle şey, hayat herşeye rağmen
çok güzel, yaşamak çok güzel dedi.
Her sabah yirmi kilometre bisikletiyle spor yaptığını söylerdi.
Bu yaz biz bir deniz evi almıştık. Kendisine
söylediğimde herkes sofrasında yiyecek ekmek bulamazken yazlık mı
alınır demişti, hele bu krizde.
Bir hafta sonu zorla onu yazlığa
götürdüm. Ah kızım, neden cennetten bir parça
aldığını söylemedin. Ne kadar güzel yerler burası. Tabiata
aşıktı, seyretmeye doyamadı. Sabahleyin güneş saçlarını
denizde yıkayarak doğdu, siz hala uyuyorsunuz diye bizi uykudan
kaldırdı, kahvaltı yaptık.
Son ziyaretine gittiğimde, önümüzdeki
hafta yazlığa gidelim, resimlerini yapacağım oraların dedi.
Hep annemi anlatırdı. Kız kardeşlerine çok
düşkündü. Ben de annemin kokusu var sende derdim.
Hayatta hiç kimseye yük olmak istemezdi,
her kesin yanındaydı. Oğulları ile onların mutlulukları, başarılarıyla
hep övünürdü. Kendileri muvaffak oldular
hayatlarında derdi.
Hiç kimseden en ufak bir yardım istemeden
yaşadı. Kendi kendime yeterim ben derdi.
Kimseye yük olmadan istediği gibi
öldü. O şimdi cennette. Nur içinde yat dayıcığım.
Yeğenin, Nuray Kol
Nilgün
Aydın yazıyor:
Sevgili babacım,
Babacım diyorum çünkü siz benim için bir kayın
peder değil babaydınız. Her zaman Atike ve beni gerçek
kızlarınız gibi gördünüz. Sizi düşününce
aklıma gelen ilk şey gülen yüzünüz. Zaman zaman
bana telefon eder, ne pişirdiğimi sorardınız. Bende "Baba gel Allah ne
verdiyse yeriz" derdim. Siz ısrarla mönüyü öğrenir,
beğenirseniz " Ne getireyim diye sorardınız." Bende " Sizin gelmeniz
yeter." derdim. Cevabınız ise "klasik lafları bırak" olurdu. O zaman
bende "Ağanın eli tutulmaz mesela şamfıstık, baklava olabilir" derdim.
Bu cevap hoşunuza gider, o kendinize has kahkahanızı atar ( ho, ho, ho
....) yarım saat sonra da eliniz kolunuz dolu gelirdiniz. Ne kadar
kibar, nahif bir insandınız. Oğlunuzun evi olmasına rağmen, gelmeden
önce mutlaka bir telefon eder, müsait olup olmadığımı
yoklardınız. Murat eve çiçekle geldiği zaman, bilirdim ki
bu çiçekler sizin tarafınızdan yollanılmıştır. Sizin
yokluğunuza alışmak gerçekten çok zor.
Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar
Seni düşünürken
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır
Deliler gibi dönmeye başlar
Söndükçe yumak yumak çözülür
Çözüldükçe ufalır
küçülür
Çekirdeği henüz süt bağlamış
Masmavi bir erik kesilir ağzımda
Dokundukça yanar dudaklarım
Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
BIRAKIP GİTTİN BİZİ
SENİ UNUTTUK SANMA
ZAMAN ALIŞMAYI ÖĞRETİR BELKİ AMA
UNUTMAYI ASLA
Nilgün Aydın (Gelini)
Aykut
Hokkacı yazıyor:
BİR HATIRA
Lise son sınıfta, Pazartesi günleri ilk iki
dersimiz resim dersi idi. Pazartesi günlerini iple
çekerdik. Derse hafta sonu yaptığımız çalışmaları
sergileyerek başlardık. Önce hocamız sonra biz sergilenen resimler
hakkında teker teker konuşurduk. Hocamız hepimizi kendi kabiliyetimiz
ve çabamız doğrultusunda eleştirir, bize şevk ve heyecan
verirdi.
Gene böyle bir Pazartesi günü
resimlerimizi atelyede dizdik. Hepimiz sulu boya ve yağlı boya,
elimizden gelen gayretle yaptığımız resimler için, hocamızın
eleştirilerini sabırsızlıkla bekliyorduk.
Ekrem adında bir arkadaşımızda bir karton
üzerine, çuvallara marka yazılan koyu mavi stampa boyası
ile denize benzeyen bir satıh? boyadığı, gri kartonu mütereddid
resimlerimiz arasına koydu.
Hoca sıra ile her resmi, hem kendi eleştirerek, hem
de bizlerin eleştirilerini dinleyerek geçti. Sıra Ekrem'in
resmine gelince gene aynı ciddiyet ve sevecenlikle Ekrem'i de
konuşturarak kritik vermeye başladı.
Necmi arkadaşımız birden söze girdi; "Ama hocam
ölçüyü kaçırmadık mı?" dedi. Ethem hoca
hiçbir şey söylemeden yürüdü, arşiv
görevini de yapan stüdyodaki ufak bölmeye girdi. Biraz
sonra elinde Raul Duffy'nin bir reprodüksiyonu ile çıktı,
Ekrem'in resminin yanına koydu. Manzaralar farklı fakat, iki resimde
üslup aynı idi.
Hoca bize dönerek;
"Bu
resmi Duffy yaptı, şimdi Luwr? müzesinde duruyor. Bunu da Ekrem
yaptı, Mersin Lisesi Resim atelyesinde karşımızda" dedi.
Hepimiz şaşkınlıkla, sessiz iki resme bakarken; Ekrem'in
gözünde beliren o ışıltıyı hiç bir zaman
unutamadım.
(1937 İstanbul doğumlu olan Aykut Hokkacı,
1955 yılında Mersin Lisesi'nden mezun oldu.160'da Siyasal'dan mezun
olup İller bankası Fen heyeti Müdürü olarak emekli oldu.
Halen şehir ve ulaşım plancısıdır. Ethem Aydın onuruna Mersin Sanat
klübünde açılan resim sergisinin dört
iştirakçısından biridir. Ethem Aydın'ın sadece öğrencisi
değil dostudur.)
Aykut Hokkacı, 27022003,ANKARA
Emine
Türkcan yazıyor:
MUT'LU RESSAM: ETHEM AYDIN
Telefonlar her zaman güzellikleri iletmiyor.
Hiç ummadığınız zamanda ölümü, hiç
yakıştırmadığınız bir dostun kara haberini de veriyor. Ethem Aydın
Hocanın ölüm haberi de Sevgili Hüseyin Sevim Hocamın,
insan sevgisiyle dolu Gazanfer Uğural'ın ölüm haberi gibi
telefonla geldi.
Ensesine kadar uzamış saçları, hafif
bükük beli, dudaklarının arasında hiç eksilmeyen
sigarası, kendine özgü davranışları ile başlı başına bir
fenomendi. Konuşmalarıyla sanki yaşıtınız, felsefesi, anlatımlarıyla
bir feylozof gibiydi.
Onunla birlikteliğimiz, 5 Haziran 1998'de Mut Kayısı
Festivali dolayısıyla açtığım sergim sırasında olmuştu.
Üç güzel gün geçirmiştik. Beni
gönüllendirmiş, Mut evlerini yaptığım için de son
derece duygusal sözler ve iltifatlarda bulunmuştu. Son kez 2002
Şubat ayında Adana Evleri ile ilgili sergimde
görüşmüştük. Her zaman olduğu gibi kibar ve
gönüllendiriciydi. Öğrenci değilim, ancak
büyük bir öğretmen ve sanatçı olduğunu daima
hissettirmişti.
Nur içinde yatsın.
Emine Türkcan
Adnan
Ateşok yazıyor:
Ethem abi
Sanırım yirmi yaşlarındaydım. İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne devam ediyordum. Beyazıt
Meydanı'nın doğu tarafında, Sahaflar çarşısına giden dar sokağa
kadar dalları uzamış ulu bir çınar ağacı vardır. Asırlık
gövdesi Küllük adı verilen mütevazi bir kahvenin
bahçesini süsler. Büyük filozof Neyzen Tevfik,
oranın müdavimidir. Kahvenin önünden her
geçişimde beni oraya çeken garip bir duyguyla dolardı
içim.
O yıllar gençlik rüzgarları ile
uçuyordum.hep tozpembeydi renklerim. Resimler çiziyor,
şiirler yazıyordum. Koşular koşuyor, boks yapıyordum. Her şeyin en
güzel olduğu o çağlarımda doymuyor daha mükemmelini
arıyordum.
Bir bahar günü güneşle beraber
küllüğe girdim. Neyzen Tevfik çay içiyordu.
O'na yakın bir masaya oturdum. Bir zaman geçti aradan, ulu
çınarın geniş gövdesine bakarak dalmışım. Buranın mistik
havasının gizemini çözmeye çalışıyordum. Bir sesle
irkildim. "Selam yok mu delikanlı". Büyük üstad bana
sesleniyordu. "Yanaş bakalım şöyle". Yanına gittim bir sandelye
çektim. Konuştuk saatlerce. Oranın ve O'nun müdavimi
olmuştum artık.
Yıllar geçti aradan, yağmurlar yağdı,
güneşler açtı. Sisler arasından savrulan anıların ardında
parıldayan o birkaç yaprak daima benimle beraber oldular.
Bütün tazeliği ile...
İşte böyle Ethem abi, yanaştık bakalım
şöyle: selamı da unutmadık bak haberin olsun...
Tavla oynardık seninle. Garip bir tarzın, değişik
bir oyunun vardı. Kıstırırdım pullarını bir köşeye, başlardım
kendi pullarımı benim tarafıma taşımaya. Kızardın hep. "Yine
ökçeni çektin kaçıyorsun Adnan" derdin
gülerek.
Peki abi var mıydı böyle ökçeni
çekip gitmek ansızın?
Aslında tavla aksesuarıydı işin. Neler konuşurduk
neler seninle. Resimden girer, edebiyattan çıkardık. Mut'tan
gider Toros'ların karlı tepelerine çıkardık. Barajlar yapar,
ağaçlar dikerdik. Çok gerekmiş gibi arıların kanatları
bile bize konu olurdu. Durmadan çizerdin, "gel" derdin, "bir bak
hele". Aman abi burası güzel olmuş sakın buraya dokunma derdim. Ne
mümkün. Ertesi gün geldiğimde hocanın orayı da
değiştirmiş olduğunu görürdüm.. O'nu tanıyordum, O
mükemmeli arıyordu biliyorum. Gözgöze gelir
gülüşürdük.
Ah hoca ah, mükemmeli yakaladığının farkında
olmadan gittin.
Ethem abi seni çok arıyorum. Atölyenin
sokağına bile giremiyorum Ne yaptın sen böyle.
Son zamanlarda ağaçlara ormanın derinliğine
takılmıştın.
İsterdinki bütün tuvali onlar kaplasın.
Koyu renklerde arıyordun dünyanı. Ben figürleri değiştiriyor,
mitolojik kurgular yaparak, renklerle yumuşuyordum; görsel
çizgileri ve renkleri geri plana alarak
düşündüklerimi aktarma çabasında idim.
Resimlerime bakar, "sen ekspresyonizmin kucağına
düşmüşsün Adnan" derdin...
Minicik bir gök görürdüm
ağaçlarının arasından, hep şafak olurdu semaların. Nereden
bulurdun o renkleri Ethem abi. O turuncuları. o mavileri.
Ayakkabı boyayan çocuklar, yoksul
çocuklar gelirdi yanına. Tavlanın en heyecanlı anında, oyunu
bırakır kalkar, çaktırmadan birşeyler sıkıştırırdın ceplerine.
Onlar, O'nun dostları idi. Misafirlerine eliyle kahve yapıp ikram etmek
en büyük zevklerindendi.
Arkadaşım, şemsiyen çok büyüktü senin. Kimler
girmezdi altına. Hocalar, doktorlar, genç kızlar, bunalmışlar,
talebeler, dostlar.
Bunun farkında bile değildin.
Almadan veren nadir insanlardandın sen.
Büyük insan, bıraktığın yerden bayrağı
alarak çizmeğe devam ediyorum. Bilesin. Renkler dünyasında
yine beraberiz.
Evet, o mükemmel bir insandı. Kimse hakkında kötü bir
söz söylemezdi. Filozoftu, bilgeydi, arkadaştı, dosttu,
insanların rehabilitesi idi.
Adam gibi bir adamdı.
Sana geleceğim Ethem abi söz..... Tavlamıza
orada devam ederiz. Hem biliyorsun, en son, şu Hintli yazar ve şair
Tagor'dan konuşuyorduk ya, sen O'nu orada bul, üçlü
konuşuruz......
Adnan Ateşok
Ressam
Suavi
Numanoğlu yazıyor:
Ethem hocamı nasıl anlatmak gerektiğine benim ne
aklım, ne bilgim, ne görgüm, ne de düşüncelerim
yeter.
O'nu "Evladım, başkasının yolunda giden hiç
bir şey bulamaz", " Biz, resim ve sanatla uğraşanlar altın aramaya
çıkmış adamlar gibiyizdir, bazen bir zerre altın, bazen bakır,
bazen demir buluruz, bazen de hiçbir şey" dediği gün daha
iyi tanıdım.
Yıl 197475 öğretim yılı.Adana Erkek Lisesi.
Okuldaki resim sergisine tarama usulü ile
yapmış olduğum bir çalışmamı koymuştu. Öğüt ve
nasihatlerini iyi dinlerdim. "Sen iyi bir çocuksun, iyi
dinliyorsun" derdi. Resime olan sevgim saygım O'nunla bir kat daha
arttı. Başarılı olduysam O'nun yüzde yüz emeği sayesindedir.
Sanatsal çalışmalardaki hareket noktasını
buluşum, insanlarla olan ilişkilerim Ethem hoca ve o dönemin
öğretmenleri sayesinde sağlıklı bir temele oturmuştur. Şu anda ben
de öğretmenim. Örnek olarak onları almışımdır.
Tartışmasız kültürü, bilge kişiliği
herkese örnek olmuş hocam; devir ne devir olursa olsun etik
değerlere sonsuz bir saygı ve sevgi beslerdi. O'nun dilinden ve hoş
sohbetinden çok ama çok dinledim. Her ne kadar modern
yaşam olumsuz etkilese de bu değerlere sahip çıkmak, korumak,
geliştirmek gerektiğini hep savunmuş ve öğütlemiştir.
Atölyede otururken, sokakta kağıt toplayan bir
genci çağırıp adını sorması, nerelisin dedikten sonra
"çalışmak ister misin". Evet yanıtını alıncada bir kart "bunu
yazdığım adrese götür, gittiğin kişi benim öğrencimdir.
Sana iş verir" demesi, O'nun toplumsal konulara ne kadar duyarlı
olduğunu göstermiyor mu. Bu konunun sonucunu daha sonra kendisine
sordum. Bu genç ilgili yere gitmiş, işe alınmış. Tesadüf
Karslı olan bu çocuk, daha sonra hocama kaşar peynir hediye
getirmiş, teşekkür etmiş.
Kars'ın hocamın gönlünde başka bir yeri
vardı. İlk görev yaptığı yerdi. Oraya nasıl gittiğini anlatırdı.
Fransızcayı fazla bilmez iken, okul müdürünün
kendisine resim dersi yerine Fransızca okutmasını verişini anlatır,
yanlışlıklar üzerine duyarlılığını dile getirirdi.! Bu yıllarda
Kars'ta cumhuriyet balosunda bir malakan kızına aşık oluşundan, Kars
kalesinde resim yapmalarına kadar birçok anısını da benimle
paylaşmıştır hocam.
Sözü açılmışken... 2003 yazında
Kars'a gitmeyi planlıyorduk. Hocam siz yaşlısınız, oralarda başınıza
bir iş gelirse ne yaparım dediğimde, "sizin dağlarınız çok,
değilse bir ağaç dibi de mi yok" dedi. Ama ben O'nun yerine de
gezeceğim.
Tavla oynardık sık sık. Yenilmeyi sevmezdi. Ama
yenilmek için elinden ne gelirse yapardı. Ben de hocam, kumarda
kaybeden aşkta kazanır sözünü tekrarlardım. Hocam, daha
yenmeye çalışır mı... Ben de çoğu kez yenilirdim. Tavlada
hapis oyununu bana kendisi öğretti. Hapisi ondan iyi oynadığımı
söylerdi.
Sık sık ziyaretine gelirdim. Aradabir viski
ısmarlar, sigarasını aldırırdı. Mide şikayetlerimin olduğunu
öğrenince, "oğlum bu mide bizi öldürmeyecek ama ağzımıza
da tat vermeyecek" derdi. Yine de içerdik.
Çoğu kere ziyaretimde camı kapıyı tıklatmadan
girer otururdum. Sessiz sedasız girdimden haberi olmaz, içerden
çıkıp görünce O bana merhaba der, öperdi. O an
çok mutlu olduğunu hissederdim. Bir gün yine böyle
girip oturdum. Öğlen saati idi. İçerden çıktı,
merhabalaştık. Bana "oğlum sen adam olmazsın (sitemli bir şekilde) yat
artık gurka. Sen para kazanmasını da bilmiyorsun, çeyizinde de
ne varsa koy ortaya sergileyelim" dedi. Oturduk. Konuştuk. Sohbet
ettik. Tavla , çay derken sergi için zaman belirledik.
2003'ün ilkbaharında Gizem'li koru'da sergi açacaktık.
(Editörün Notu: Ethem Aydın, eski baraj
köprüsünün bulunduğu yerdeki çay
bahçesine Gizemli Koru ismini verirdi)
Ama O sözünde durmadı. Kendi baharını
yaşamaya gitti. Nur içinde yatsın. Ben ve dostları bu tasarıyı
gerçekleştirmek için çalışacağız.
Bana olduğumdan çok değer veren "Herkes
gönül adamı olamaz, ama sen onlardansın" diyen, ama asıl
kendisi gönül adamı olan öğretmenim dostum Ethem
AydıIn'ı gönlümden hiç çıkarmayacağım.
Suavi Numanoğlu
Editörün Notu: Ethem
Aydın'ın vefatından hemen sonra Aydın sanat evinin Suavi Numanoğlu'nun
sorumluluğuna verilmesi "editörce" bölümünde
anlatılmıştır.
Mehmet
Bayraktar yazıyor:
ETHEM AYDIN'ın ANISINA
Güneşli bir gündü. Yaklaşık iki yıl
önceydi. Haydar Kılınç'la birlikte yeni baraj bentinin
eteklerinden aşağıya nehirin kenarına doğru iniyorduk,
yürüyüş parkuruna. O patika yoldan inerken, bisikletini
iterek ilerleyen bir amcaya rast gelmiştik.
Merhabalaştık ve ayaküstü kısa bir sohbetimiz oldu.
Oldukça şaşırtmıştı beni bu yaşlı amca. Haydar'a "ne kadar
güzel değil mi? Bu yaşta doğadan spordan kopmuyor" demiştim.
Haydar yürüyüşte benden çok daha kıdemliydi. O'nu
ben hep burada bisikletiyle gezerken görürüm demişti.
Aradan geçen iki yıl içinde
yürüyüşe gittiğimiz hergün yaşlı tonton amcayla hep
aynı yerde karşılaştık ve merhabalaştık. Yazları Adana'nın dışına
gittiğimiz için O'nun Adana'da kalıp kalmadığını bilmiyorduk.
Yaşlı tonton amca,hep güleryüzlü ve
çok sevecen bir tavırla "merhabalar günaydın canım" derdi.
Kırk yıllık mahalle komşusuyduk sanki. Ama biz O'nun adını nerede
oturduğunu, gençliğinde ne iş yaptığını, şimdi nelerle meşgul
olduğunu bilmiyorduk. Sanki O'nu o kadar iyi tanıyordukki
bütün bunları merak etmiyorduk. Ama O'nu bir gün
yürüyüşte görmesek bir eksiklik hissederdik.
O'nun "merhaba, günaydın" deyişlerinde derin
bir insan sevgisi ve olgunluk vardı. O tavırda hayata bağlılığın, insan
sevgisinin bütün inceliklerini görürdünüz.
Yalnızca bu kadar da değil. Bir frekans uyuşması da
vardı herhalde aramızda. O yürüyüş parkurunda
yürüyüş yapan onlarca insanla böyle bir
iletişimimiz yoktu. Onların bir kısmı tamamen iç
dünyalarına kapanmışlar, etraftakilere ilgili değillerdi. Bir
kısmı da yaptıkları hareketleri, sesli şarkı söylemek, acayip
sesler çıkarmak gibi, etraftaki insanların dikkatini
çekmek için yapıyorlardı. Tabiki bu hiç hoşa gider
bir görüntü değildi.
İşte bu paracıl düzenin birbirine yabancılaşmış
insanları arasında biri bize oldukça insancıl geliyordu.
Yaklaşık 40 gün önce böyle bir
yürüyüş esnasında Haydar'a "Bu yaşlı amcanın
bisikletiyle bir fotoğrafını çekmek istiyorum" dedim. Haydar da
hem oturup biraz sohbet ederiz, kim olduğunu öğreniriz dedi. Sabah
evden çıkarken fotoğraf makinemi alacağım ve O'nun fotoğrafını
çekeceğim, çok seviyorum yaşlı insanların fotoğrafını
çekmeyi Bu yaşlı çınarların tarihe verecekleri son
pozlardan biri olacak belkide.
İşte biz böyle düşünüp dururken
o unutkanlığımız bizi bir hafta oyaladı. Bir hafta sonra iki gün
tonton amcayı göremedik. Bu normal birşey değildi. Eski baraj
köprüsünün orada çaycılık yapanlara,
çay içenlere soralım dedik. Bir önceki gün, bir
gazetede bir trafik kazası haberi okuduğunu anlattı Haydar bey. Tarifi
tonton amcaya uyuyordu. O gün yürüyüşü eski
baraj köprüsünde bitirmeye ve oradakilere bisikletli
amcayı sormaya karar verdik. Çay ocağına vardık. Çay
içen yaşlı birisini tanıyıp tanımadığını sorduk. Tanıdığını, iki
gün önce trafik kazasında öldüğünü
söyledi.
O an yıkıldık. Sanki bizim içimizden bir
şeyler kopup gitmişti. Bisikletli tonton amca, sessiz ve
gösterişsiz bir şekilde göçüp gitmişti.
O'nun bir fotoğrafını çekememek, bir
çay sohbeti bile yapamamak ne kadar üzüntü verdi
bize. Hayat küçük bir ihmalimizi bu kadar acı bir
şekilde yüzümüze çarpmamalıydı.
Bisikletli tonton amcayı bir trafik canavarı almıştı
aramızdan. Bizim memleketimizde ne yayaların, ne bisikletlilerin
yollarda bir hakkı var. Bir otomobil eline geçiren, insanları
sinek kadar görmüyor Belediye, yayaları hiç
düşünmüyor. Böyle bir toplumda insancıl bir
yoldaşımızı trafik canavarına kaptırmıştık. Yürüyüş
parkuru sakinlerinden bir tepki beklenir, değil mi? Ne gezer....!
Yaşlı tonton amcanın evini öğrenmeli, kimi kimsesi varmı gidip
bulmalıydım. O gün ölüm haberini bize veren yaşlı
adamdan evini tarif etmesini istedik. Tarifle evini bulduk. Oğlu,
dişhekimi Murat Aydın'la tanıştık. Kısa sohbetimizde yanılmadığımızı
bir kez daha anladık, günlüğünü okuyunca.
Yitirdiğimiz insan,doğa ve insan sevgisiyle
yoğrulmuş,aydın,köy enstitüsü mezunu bir öğretmendi.
Ethem Aydın'dı O.
O'na bu son yolculuğunda bir uğurlar olsun bile
diyemedik.
21Ocak2003
Mehmet Bayraktar
Editörün Notu: Sn Mehmet
Bayraktar, Ethem Aydın ile sabah yürüyüşü sırasında
sadece günaydınlaşan duyarlı bir gazetecidir. Ethem Aydın'ın
vefatından sonra isminin bisiklet yoluna verilmesi konusunda
göstereceği gayretleri hayret, taktir ve şükranla izliyorum.
Mümin
Derici yazıyor:
Merhum Ethem Aydın.
15 senelik komşum ve dostum. Uğramadığım günler
"gene çapkınlıkta mıydın" diye şaka yapardı.
Tavla oyununu pek severdi. Sık sık tavla oynardık.
Ekseriya yenerdim. Beni yendiği zaman pek mutlu olurdu. Bazan bilhassa
yenilirdim. Onu mutlu görmek beni sevindirirdi. Zaman zaman
hiç kimseye açılmadığı sırlarını bana açardı.
Evliliğindeki ayrılma durumunu üzüntüyle ifade ederdi.
Sohbetleri ciddi mevzular ve ilim idi.
Fransızcası iyi idi. Bana olan hitabı ekseriya
Fransızca idi. Bazan Fransızca konuşurduk.
Güzel sözleri ezberine alır, yeri
geldiğinde söylerdi. Bana okuduğu son şiir şu idi:
Mide tehi ten dürüst,
Kese tehi din dürüst. (Tehi boş anlamındadır)
Yakın bir dost ve iyi bir komşu kaybettim. Rahmet olsun. Unutamıyorum.
Mümin Derici, 20.1.2003Adana
Emekli Banka Müdürü
Tasavvuf musikisi hocası
Sezaver
Seçki yazıyor:
Öğretmen Ethem AYDIN
Bazı insanlar vardır.... yaşamın anlamını bulmuş,
kendi varoluş nedenini çözmüştür.. Ve bu amaca
uygun yaşayarak, görevini yerine getiren insanların
gönül rahatlığıyla dünya sahnesinden çekilmeye
hazırdır. Çünkü bilirki... artık sevenlerinin
kalbindedir, sonsuzluğu yakalamıştır. İşte böyle insanlardan
biriydi sevgili Ethem hoca.
Beni etkileyen yönlerinden birkaçını
anlatmaya çalışacağım O'nun.... zor olacak ama.... övmemeye
özen göstererek... Bunu özellikle vurguluyorum;
çünkü övülmeyiş sevmezdi. Hemen bir hikaye
anlatarak nedenini açıklardı. O'nda o kadar çok bilgelik
dolu hikaye vardıki, hepsini tam da yakışacağı yerde anlatırdı. O'nu
dinlerken ince esprilerin tadına varır, hem öğrenirdiniz hem
düşünürdünüz. Ve, fikir üretmek durumunda
kalırdınız. Ortaya attığı konunun tamda ortasında bulurdunuz kendinizi.
O nedenle, O'nunla sohbet etmek çok keyifliydi. Yanından
ayrılırken ufkunuzun genişlediğini, zenginleştiğinizi fark ederdiniz.
Yanına gelen herkesin kişiliğine uygun yapabilecekleri şeyleri fark
ettirme yönü çok güçlüydü. ve
inanılmaz ölçüde "yüreklendirme, etkileme"
yeteneği vardı. Örneğin, bisiklet almama, sabah sporlarına
başlamama neden oldu. Ayrıca, birlikte spor yaptığımız
yürüyüş alanını konu alan resimler yapmamızı
önererek, kopmuş olduğum resime yeniden başlamama neden oldu. Daha
da ötesi, kendisi de aynı bölgeyi konu alan resimler yapmaya
başladı ve ortak bir sergi açma fikrini ortaya attı. Böyle
bir olayın beni heyecanlandıracağını, gururlandıracağını ve resim
çalışmalarıma hız katacağını biliyordu.
Sevgili Ethem hocanın beni en çok etkileyen
yönü, son gününe kadar verici olmasıydı. İnsana
O'nun kadar değer veren insan az bulunurdu. Çöp karıştıran
sokak çocuklarıyla bile dostluk kurmuştu. Onları kahvaltı
masasına davet eder, zamanını ve yemeğini paylaşırdı. Hatta onlara bir
de "amaç" vermişti. Sokağa atılan değerli olabilecek nesneleri,
kitapları getirdiklerinde para karşılığında onlardan satın alırdı.
Sürekli olarak ülke gündemini takip
eder, çözümler üretirdi. Bu
çözümleri hükümet yetkililerine yazarak
katkıda bulunmaya çalışırdı. Onlardan yanıt aldığında
çok sevinirdi. Bu yönünden haklı olarak gururla
söz ederdi. Ah bir de sosyal demokratların birleştiğini bir
görseydim derdi. Bir gururu daha vardı ki en büyük
gururu buydu: öğretmenliği ve toplum kazandırdığı
öğrencileri. Olumlu etkilediği, yönlerini bulmalarına birebir
kendisinin katkısı olan öğrencilerinden bahsederken gözleri
parlardı.
Ressamlığından çok öğretmenliğiyle
anılmak hoşuna giderdi. Şu saptamam çok mu garip olur
bilemiyorum ama, aramızdan ayrılmasının tam da öğretmenler
günü kutlamalarının yapıldığı haftaya rastlaması çok
anlamlı. Gönlüne uygun bir şeydi gibi geliyor bana.
Ayrıca "trafik canavarını durdurmanın bir yolunu
bulun, sabah sporu yaparak doğa ile kucaklaşmanın hazzını siz de
yaşayın" gibi mesajları da içeriyordu aramızdan ayrılma şekli.
Bunları bana söyleten yalnızca sezgilerim değil, O'nun yaşama
bakış tarzı da.... Çünkü yaptığı, söylediği her
şeyin bir nedeni vardı ve hiçbir şeyin rastlantı olmadığına
inananlardandı. Bazı şeyleri kendimizin çağırdığını
söylerdi.
Sevgili Ethem hoca'nın beni etkileyen son bir
yönünü aktarmadan geçemeyeceğim. 2000 yılında
doğum yeri olan Mut'ta çorak bir tepenin
ağaçlandırılmasını sağladı (Adana Orman İşletme
Müdürlüğü'ne fidan alımı ve dikimi için
bağışta bulunarak). Hem doğduğu yere, hem de doğaya olan saygısı ve
sevgisi böylesine yoğundu. Örnek alınacak bir duyarlılığa
sahipti.
Sevgili Ethem hocanın daha okuyacak çok
kitabı, yazacak çok yazısı, boyayacak çok tablosu
vardı..... olmadı. Buraya kadarmış.... Umudu ve hayata olumlu bakmayı
tercih ederdi. Bu yönüne saygımdan dolayı
üzüntümü ifade edemiyorum. Ancak birlikte
açmaya hazırlandığımız sergiyi düşününce ister
istemez hüzünleniyorum. Öte yandan "sana
güveniyorum, sen kendi başına bu işi başarırsın" diyen sesini
duyabiliyorum.... yeniden yürekleniyorum.!!
Kendisi şu anda farklı bir boyutta olabilir, ama
yaşam tarzıyla ve yaşama bakışıyla o kadar canlı ki... bu
sözlerime sevindiğini ve gülümsediğini
görebiliyorum. O'nu tanıma şansına eriştiğim için kendimi
mutlu sayıyorum.
O ışığın yansımasını bilenlerdendi. Soyadı gibi
AYDIN'dı., aydınlıktı. Çevresindeyseniz, isteseniz de
istemeseniz de aydınlanıyordunuz. "GÜNAYDIN"
sözcüğünü O'nu tanıdıktan sonra manasını idrak
ederek kullanıyordunuz. Bu sözcükle her sabah evrendeki
tüm varlıklara, taşa, toprağa, kuşlara, çiçeklere,
insanlara selam vermek için çıkıyordu sabah gezisine
sevgili bisikletiyle. Onlardan da karşılık alıyordu. Bu sevgi
alışverişi O'na enerji veriyordu, ve enerjisini ışık olarak
saçıyordu, çevresine bulaştırıyordu. Bence O'nun varoluş
nedeni buydu ve bunun farkındaydı. O nedenle şu anda O'na şöyle
seslenmek geliyor içimden: " gözün AYDIN Ethem AYDIN,
başardın". Biliyorum ve hissediyorumki ışığın sonsuza kadar parlayacak,
aydınlatmaya devam edecek. Seni seviyorum.
Sabah sporunu yapanlara özel değer verirdi.
Çünkü bu olayın, kişinin kendine duyduğu saygıyı,
sevgiyi gösterdiğini düşünürdü. Uyku yerine
böyle bir aktiviteyi seçmek çok önemli bir
göstergeydi. Hem sağlam kafa sağlam vücutta bulunurdu...
Böylece çevresine daha faydalı olabilirdi.
Sevgili Ethem hoca'dan hafızama kazınan bazı
sözlerimizi veya mesajlı hikayelerimizi aktarmak istiyorum:
Tibet'teki dervişlerin yiyeceklerini çevre halkı temin edermiş.
Bulundukları yere kadar getirirlermiş. Dervişler sessizce karanlıkta
otururlarken, tefekkür ederken, yemeği getirenler onları
görmeden geçip gidebilirlermiş. Onun için
"öksüreceksinki orada olduğunu anlasınlar" derdi.
Resim yaparken çok fazla yapıp bozmak
gerektiğinde bu olayın resim yapmanın doğasından geldiğini ifade etmek
için şöyle bir tekerleme kullanırdı: "Atike don dike,
söke dike, gene dike". Her söylediğinde
gülüşürdük. Herşeye rağmen pes etmeden, neşeyle
resme devam etmeyi kolaylaştıran bir bakış açısıydı. Şimdi ben
kullanıyorum bu tekerlemeyi.
Bir keresinde mezarlığa gidip ölülerimize
ziyaret görevinden konu açılmıştı. Özel zaman ayırmak
gereken bir iş olduğundan şöyle demişti: "Ölülerin
değil, sağların sana ihtiyacı var. Zamanını onlar için kullan".
Masasında çiçeği eksik olmazdı. Ben
kendisine çiçek götürdüğümde
şöyle derdi: "çiçekler ne zamandan beri
çiçek getiriyorlar". Böylesine kibar ve tatlıydı.
Kadınlara çok değer verirdi. Çünkü
dünyanın kurtuluşunun kadınların bilinçlenmesiyle
gerçekleşeceğine inanıyordu. Çok da haklıydı.
Atatürk'ün de dediği gibi anneyi eğitip
bilinçlendirdiğinizde aileyi aydınlatmış oluyorsunuz. O nedenle
kadınların kendilerine kadınların kendilerine güvenerek
mücadele etmeleri gerektiğini vurgulardı.
Unutmadığım sözlerinden bir tanesi de şuydu: "iyi ayakkabı yol
yürütür". Kaliteli yerlerde çalışmak, kaliteli
işlerle uğraşmak ve sorumluluk almak insanı büyütür,
geliştirir derdi.
Yeniden doğuşu anlatan çok tatlı bir hikayesi
vardı:
İkiz bebekler annelerinin karnında konuşuyorlarmış:
Oh! ne güzel sıcacık rahat bir dünyadayız. Yorulmadan
besleniyoruz. Dışarı çıkma günü yaklaşıyor Tanrım!
Dışarda öleceğiz... kimbilir neler bekliyor bizi diye korkarken
çıktıklarında bakmışlarki çok daha gemiş ferah bir ortama
gelmişler.
Sevgili Ethem hocayı yazmak sonsuza kadar
uzayabilecek bir iş gibi görünüyor bana. Ne yazsam O'nu
anlatmaya yetmiyor gibi... O nedenle bilinçli olarak nokta
koymam gerekiyor. O'nu her an anımsıyorum. Öz Türkçe
kullanmaya özen gösterirdi. Sözcüklerin anlamına
varmaya çalışırdı. Beyin jimnastiği yapmak için her
gün kendine bir sözcük seçerdi. Kök
anlamından bazlıyarak yeni sözcükler türetirdi. Ve
bunları bir kağıda yazarak düşünmeye başlardı. Boşa
geçen bir anı yoktu. Ya bilgisayarın başında teknolojiyi
yakalıyordu, ya kitap okuyordu, ya dostlarıyla sohbet ediyordu, ya
yazıyordu, ye resim yapıyordu. Hiçbir şey yapmasa
düşünüyor fikir üretiyordu. 30 yaşın dinamikliğini,
çağdaşlığını 80 yaşına yansıtıyordu keyifle.. ağzında
sigarasıyla. Sigaranın kendisine dokunmadığını çünkü
dudak tiryakisi olduğunu söylerdi.
Kolay kolay hasta olmazdı. Olduğunda da doğal
yöntemlerle kendi kendini tedavi ederdi. Böylece kimseye
yük olmazdı. Başkasına yük olmamak çok önemliydi
O'nun için. Bence yeni bir dünyaya göçerken de
buna dikkat etti.
Bir gün ,,, sonsuzlukta bir yerde....
görüşmek üzere hoşcakal sevgili Ethem hoca.!
İmzamı en sevdiğin sıfatımla atıyorum.
Sezaver Seçki
İngilizce Öğretmeni
Doç.
Dr. Mehmet Yılmaz yazıyor:
SEVGİLİ ÖĞRETMENİM, DOSTUM
ETHEM AYDIN
Ellerim boya içinde resim
çalışıyordum, telefon çaldı. 'Hay Allah, tam dalmışken
yine kim bu arayan' diye söylenerek açtım. Arayan
Mersin'den Özlem 'di. Çok kısa bir selamlaşmadan sonra
'sana kötü bir haberim var' diyerek konuya girdi: Sizin
öldüğünüzü söyledi. Bisiklete binerken
bir araba çarpıp kaçmış. Donup kaldım. Şimdi çekip
gitmenin sırası mıydı be hocam?! Daha bir hafta önce telefonda
konuşup, yakında görüşürüz diye sözleşmemiş
miydik?! Kendime gelmek için koltuğa oturdum.
İki gün önce de Neşet Günal ölmüştü; o
akşam hiç bir TV kanalında adı bile geçmemişti. Oysa
kimin kiminle, nasıl ve nerede düşüp kalktığının haberleri
veriliyordu bütün kanallarda. 'Sanat dünyasının
manzarası buydu işte! Tam da bu olayların üzüntüsü
ve kızgınlığı içindeyken, üstüne bir de sizin
öldü haberiniz iyice moralimi bozdu; insanın bir
yakınınıöğretmenini, dostunu kaybetmesi daha acı oluyor.
Çalışmayı yarıda kesemezdim; çünkü boya
kurumadan halletmem gereken bir bölge vardı. Devam etmek
içinse (üstelik tam da Ethem Aydın'ın kanını kaynatacak
ateşli bir çıplak üzerinde çalışırken!) şevk
kalmamıştı. Ama bitirmek zorundaydım. Bu duygular içinde bir
süre daha zoraki çalışmaya devam ettim.
Az sonra Tansel ve Tahir hocalar geldiler; her
zamanki gibi yemeğe gittik. Üzüntümü gören
Tahir Hoca, o felsefeci edasıyla, 'üzülme Mehmet, adamın
ölümü hiç de fena bir ölüm değil;
yatağında yaşlılıktan ve hastalıktan ölse daha mı iyiydi yani'
diye espiri yaparak aklınca teselli etmeye çalıştı. Akşam,
neredeyse aynı sözleri ağlayarak eşim de sarfetti (ne olacak,
Tahir hocanın öğrencisi!): 'Tam da Ethem Aydın'a yakışan bir
ölüm.' Evet, sorsalardı böylesi (eylem halindeyken) bir
ölümü tercih ederdiniz kuşkusuz; ama son konuşmamızda
sesiniz o kadar emin ve canlıydı ki!..
Sizinle dostluğumuz 1980'lerde başlamıştı. Adana'dan
sık sık gelip giderken, Mut otobüs terminalindeki bürolardan
birinde asılı amatör resimlerimi gördükten sonra
tanışmak istemiş ve haber salmıştınız. Yine geldiğiniz günlerin
birinde tanışmış ve aynı gün Adana'ya gitmiştik. İlk tanıdığım,
işliğini gördüğüm, emekli olmasına rağmen hala sanat
heyecanını taşıyan ve bunu etrafına da bulaştıran bir ressamdınız siz
Ethem Hoca. Diğer sanatçıların hepsini sizden sonra, sizin yol
göstericiliğiniz sayesinde tanıdım. 'Sanatçıdan ziyade,
'öğretmen' denmesini isterdiniz.
Eskiden sık sık mektuplaşırdık; daha doğrusu uzun
solukla tek mektup arkadaşım oldunuz. Son zamanlarda telefonlarımız
daha sıklaştığı için mektuplarımız iyice seyrekleşmişti. Ama siz
'söz uçar, yazı kalır' deyimine inananlardandınız. Beni
yazmaya yöneltmek için günlük tutmamı
öğütlemiştiniz. (yıllar sonra nihayet günlük
tutmaya karar verdim; ancak ilk birkaç günden sonra
düzen bozuldu ve bazen 'aylık', bazen 'yirmi günlük',
bazen de 'elli günlük' oldu!). Ama ne olursa olsun, şimdiki
makale, çeviri ve kitap yazma maceramda, yazışmalarımızın
büyük rolü olduğunu düşünüyorum. Ne zaman
doğrudan, ne zaman 'çaktırmadan' öğreteceğini bilen,
gerçek bir öğretmendiniz.
Mektuplarımızda neler yaşamadık ki... İlk yıllarda
zarfın içine birkaç kez para da sıkıştırmıştınız. İki
insanın arasında yaşanabilecek her şey vardı mektuplarda: sevgi, umut,
dayanışma, içten itiraflar, kavga, küsme ve daha neler
neler... Hatta aynı gün iki mektup birden aldığım olurdu. Bir ara,
gerçekten kızmıştınız. Öyle ki, bana aynı tümce
içinde hem 'sen' hem de 'siz' diye hitap ediyor, heyecanınıza
yenik düşüyordunuz. Sıcağı sıcağına yaşadığınız ve aceleyle
postaya vermek endişesi taşıdığınız için, düzeltmeye de
zaman ayırmıyordunuz...
Bu gece onları çıkardım, tekrar okudum.
Daktiloda yazılmış olan bazı satırları (izninizle) paylaşmak istiyorum:
'Kıymetli Mehmet. (28.?.1995)'
'Bu mektubunuzu ibretle ve dikkatle
okudum, uzun uzun düşündüm ve düşünmekteyim.
Demek ki insanı anlamak için henüz çok gerilerde
kalmışım...' (...)
'İnanır mısın, şu kadar
öğretmenlik ve idarecilik yıllarımda böylesine bir iç
yargı bunalımına düşmedim. Anladım ki sen sosyal
özürlü olarak yaşamını sürdüreceksin. (...)
Ama o odunlaşmış kafan, fikri sabitlerin...' (...) Şimdi seni
böyle kabul ediyorum. Böyle seveceğim. Çünkü
senin üzerinde geleceğe dönük umutlarım hep var oldu ve
olacaktır. Aynı yolun yolcularıyız.' (...)
'... Bana gelince, artık
figüratif resim yapamıyorum. Seçtiğim veya boyadığım
yarı soyut elemanlar bana görece objeler, çok
zamanımı alıyor, çabuk üretemiyorum...' (...)
Geçenlerde Devrim (Erbil) Bey,
(İsmail) Tunalı ve (Kaya) Özsezgin bir kahvemi içmişlerdi,
iyi şeyler söylediler ama belki de kahvenin bedeli idi... (...)
Kimbilir neler yazmıştım da
sinirlendirmiştim değerli hocam, Ethem Aydın. Buraya alınabilecek olan,
görece yumuşak tümceleri alıyorum. Başlangıçta
oldukça sitemli başlayan satırlar, mektubun sonlarına doğru
normalleşip tatlıya bağlanıyor. Ah şu dilimiz yok mu! bu konuyla ilgili
olarak, 26 Eylül 1999 tarihli mektubunda da şunları
söylüyor. (Bazı satırları aynen aktarıyorum):
"Bütün canlılar vücut
diliyle anlaşırlar. (koklaşırlar, dokunurlar, dalaşırlar, sevişirler).
İnsanlarsa konuşarak iletişim yolunu
seçmişlerdir.
Dilin ise, anlaşmada çok
yetersiz olduğunu biliyoruz.
Bundan neden, sevgimiz de, saygımız
da yara alıyor.
Birbirimizi anlamadan yaşıyoruz. Bu
bir gerçek!
Yine de aferin bize! (...)
Yine de; her olumsuzluğa karşın,
sevgi, konfetimiz olsun."
Sevgili hocam çok haklısınız; şu
'dil' denen şey hepimizin başımızın belası. Evet, farkına olmadan,
insanoğlu dili anlaşabilmek için yaratmış yaratmasına da; fakat
yine farkında olmadan, dünyayı bu kadar karmaşık hale dil
sayesinde getirmemiş mi? İnsan öğrendikçe ve
yarattıkça her şeyi karmaşıklaştırıyor. Hayvanların dünyası
daha sade, daha doğrudan, daha samimi. Neyseler o; oldukları gibi.
İşte böyle. Sizinle daha bir sürü
mektupta bu ve benzeri şeyleri konuştuk, paylaştık. Bakın bir keresinde
de ne diyordunuz. (Yine aynen aktarıyorum):
"Şimdi sen sanata soyunmuş bir (Don
Kişot)sun, ben de Şanso. Sıra beklemeden yazışalım, fikir değişelim,
ben de yeni akımlardan ilgisiz kalmamış olurum. (...)
Bana birikimlerinden gönderme
yap (sanat, felsefe, bilim, psikoloji, estetik, anılar, aşkların da
olabilir)..."
Hele şu işe bakın! öğretirken, aynı zamanda
sonsuz bir 'öğrenme' aşkı içinde olan, bir insan... İşte
gerçek bir öğretmen. Boşuna dememişler, 'en iyi
öğrenme yöntemi, öğreterek öğrenmedir' diye!...
Son mektubunuz 29.04.2002 tarihli. Altı sayfalık bir
deneme taslağı. İnceleyip görüşlerimi bildirmemi
istiyorsunuz. Bildirmiştim. Yanıt gelmedi. Sonra bir daha yazışmadık;
ama sık sık telefonlaşmayı sürdürdük. En son
yüzyüze iki sene önce Altamira'daki sergimde
görüşmüştük. Mersin'e gelmemi dört gözle
bekliyordunuz. Fakat benim işlerim biraz uzadığı için,
dayanamayıp çekip gittiniz işte. Oysa siz benden çok daha
sabırlıydınız.
Mersin ve Adana'daki üniversitelerde sanat
bölümleri kurulmadan çok önce Ethem hoca,
oralarda çoktan bir sanat ateşi yakmıştınız. Ateş şimdi
gençlerin de katılımıyla gittikçe büyüyor. Yeni
Ethem Aydın'lar dolaşıyor ortalıkta. Evet, 'her ölüm erken
ölümdür' ama ben gözünüzün arkada
kalmadığına inanıyorum. Üstelik 'tam da Ethem Aydın'a yakışan bir
şekilde' gittiniz; yani hareket halindeyken, bisiklet üstünde.
Satırları sizin sözlerinizle bitirmek
istiyorum: 'Sevgi konfetimiz olsun.'
Sevgi ve saygılarımla,
Doç. Dr. Mehmet Yılmaz
Süheyla
Tümöz yazıyor:
HOCAMA SEVGİLERLE,
İnsanların hayati inkişaflarını
sürdürürken birçok iniş çıkışları
yaşadığı, zorluklar karşısında ise çok kötü
günler geçirdiklerine tanık olmuştum. Bilgisi ve uğraşları
çok olan kişilerin bu zorlukların üstesinden kolay
geldiklerini görmüştüm. Bu neden büyük rol
oynasa gerek tek çocuğum olan Ülkü'ye diğer
eğitimlerinin yanında özel müzik ve resim dersleri aldırmak
istemiştim. Müzik dersleri alırken, bir arkadaşıma bu
düşüncemden bahsedip, iyi bir resim hocası aradığımı
söylemiştim. Bana sizin adınızı ve telefonunuzu vermişti ve
sınavla öğrenci kabul ettiğinizi bildirmişti. Randevu alıp
gelmiştik kızımla. Atölyenize ve kızım Ülkü'yü
talebeliğe kabul etmiştiniz.
O yıllar baraj caddesinde oturuyordum. Her Cumartesi
sabahı kızımı atölyenize, derse bırakıyordum. Bense vitrin bakıp
zaman öldürüyor, ders sonu ise kızımı alarak eve
dönüyordum. Böylece haftalar geçip, çetin
kış günleri gelmişti. Havanın çok kötü olduğu ve
de rahatsız olduğum bir gün kızımı yine atölyenize derse
getirmiştim.
Hocam! bir kenarda bekleyebilir miyim? Diyerek izin
istemiştim sizden. Siz ise;
Çocuğun dikkatini dağıtması bakımından anlaşmamızda yok, ama
hava kötü, bir şeyler karalamak koşulu ile şuraya oturun
diyerek, masanızın önündeki sandalyeyi gösterip elime
küçük bir resim kağıdı ile kalem tutuşturmuş ve resim
yapmamı istemiştiniz. Ben ise;
Hocam, belki on yıl oldu resim yapmadım! Demiştim.
Siz ise; Burası resim yapılan bir atölyedir, boş oturamazsın, bir
şeyler çizmek zorundasın diyerek, kızımın yanına gidip bir
şeyler öğretmeye başlamıştınız. Bu arada ben bildiğim kadar, bir
çok farklı konular çizerek, kağıdı doldurmuştum, ve sizi
izlemeye koyulmuştum. Bir ara arkanızı dönüp benim boş
oturduğumu görünce kızmıştınız. Ben ise, kağıda resim
çizip bitirdiğimi söylemiştim. Gelip bakmış ve inanmayarak
kızmıştınız. Ve, bu kadar kısa zamanda, bu kadar güzel resmi, on
yıl eline kalem almayan biri kafasından yapamaz. Sen bunu evde
yapıp getirmişsin, demiştiniz. Cevap vermeme izin vermeden, başka bir
kağıt tutuşturup elime, meşhur baykuşunuzu ve objeler koymuştunuz
önüme, çizmemi istemiştiniz çizmelerimi. Bir
ara kalkıp yanıma gelmiş ve çizdiklerime bakıp tatlı sert
çıkışarak,
Ben hocayım! sizde talebemsiniz. Ne bunlar? uzat
ellerinizi, döveceğim demiştiniz. Bende ellerimi uzatmıştım
mahçupça. İki elinizle ellerimi tutup, münis bir
sesle.
Evladım! bu eller dövülecek eller değil,
övülecek eller. Ben seni teşvik için kızdım. Seni
artık bırakmam, sen benim talebemsin, sana ücretsiz ders verip
yetiştireceğim demiştiniz. Eğilip raftan üç dosya
çıkarıp, bak evladım. Bunlar senden büyük ve tahsilli
bayanlar. Biri avukat, biri muhasebeci, biri de öğretmen. Altı
yedi aydır ders alıyorlar. Takdir ediyorum zaman ayırdıkları
için. Ama çizgiler ortada. Seni tanıdığım kadarı ile,
tertipli, iyi bir anne ve ev hanımısın. Ama yeteneklisin. Pastayı,
çöreği, dikişi, nakışı bir kenara bırak, resim yap. Zira
çok kişi, çok çalışmakla çok güzel
resimler yapabilir. Ama yaratma gücü olmaz ise bir yerde
kalır. Taklitçi olur. İyi bir yere gelemez. Bu kabiliyet ise
sende var diyerek, arkadaşınız, emekli hemşire Fatma hanımın hayat
hikayesini anlatarak, kendinizin teşviki ile resme başlayıp,
dünyaca tanınan bir ressam olduğunu anlatmıştınız. Bir beni iyi
bir ressam olarak görmek istediğinizi söyleyip, beni
heveslendirmiştiniz. Ben de; hocam, ben kimseye borçlu olmak
istemem, ücret alırsanız ders alırım, diyerek bilgilerinizden
istifade etmeye çalışmıştım. İlk resim derslerim böylece
başlamıştı.
Sizden resim dersi alırken, çeşitli konularda
da sohbetlerimiz olmuştu. Derin bilgi ve tecrübelerinizden
istifade etmiştim. Sizin bir ara imamlık yaptığınızı ve fıkıh bilgileri
öğrendiğinizi anlatmıştınız. Bazı konularda ise, boşa giden
uzun zaman harcadığınızı, herşeyin boş olduğunu anladığınızı ve
bir sır bulduğunuzu anlatmıştınız. Her iki yanında gizli tehlikelerle
dolu olan yüksek iki dağ arasındaki bir geçitten
bahsetmiştiniz. Bu sırra götüren geçidi ise, sırları
açan sözler olduğundan bahsetmiştiniz. Bir gün
bu geçitten geçip, dünyayı özgürce
dolaşacağınızı ve sizinle ilgili yapılan çalışmaları, yapacağım
güzel resimleri izleyeceğinizi anlatmıştınız. Bir rüya gibi.
Aradan yıllar geçti. Kader beni oradan oraya,
bir yaprak gibi savurdu. Her savruluşta haz duydum, vuruluşta ise acı.
Çektiğim her acı ise, beni pişirdi, olgunlaştırdı,
gerçekleri görmemi sağladı. Kendi ayaklarımın
üstünde durmayı başardıktan sonra resim öğrenmeye
ağırlık vermek istedim. Bir kaç kez pembe karanfillerle
ziyaretinize geldim, atölyeniz kapalıydı. Başka başka yerlerden
geç kalmışlığın telaşı ile dersler aldım ve alıyorum. Kendimi
iyi yetiştirmeye çalışıyorum. Ve diyordum ki; bir gün iyi
bir ressam olacağım. Ressamlar derneğine kabul edilerek, pembe
karanfillerle hocamı ziyaret edeceğim. Bak hocam! seni mahçup
etmedim, diyeceğim.
Derken.... Diyeceklerim boğazımda kaldı. Acı
haberinizi bir arkadaşımdan aldım. Oysa kısa süre önce
Atatürk parkındaki şelaleden akan suların dökülüp
dalga oluşunu saatlerce izleyip, beynime çizmiş eve
dönüyordum. Siz hocamı, bisikletle görüp
aktifliğinizden dolayı gurur duymuştum. Ve geçmişi, geleceği o
an yaşayıp burkulmuştum.
Her konuda olduğu gibi resimle ilgili bilgilerimi de
çoğaltmak için sonuna dek öğrenciniz olacağım hocam.
İyi bir ressam olarak, pembe karanfillerle ziyaretinize gelemedim, ama
gelecek nesillerin emanetçisi olan çocuklara, birbirleri
ile savaşıp, üzülüp yok olmasınlar ve doğruyu bularak,
rengarenk çiçekler, mutlu resimler yapsınlar diye, renkli
boyalar, defterler dağıttım. Bir zamanlar sizde beni resme teşvik
ederek ruhumu renklendirmiştiniz. Ruhunuz şad olsun Hocam!
Süheyla Tümöz,
Mayıs2003
Süheyla Tümöz yazıyor:
VUSLAT
Bir gün pembe çiçekler koymuştun önüme,
Çizeyim diye. Hayran kaldım güzelliklerine.
O güzelliği yansıtamam endişesine kapıldım bir an.
Sorgulayan gözlerle baktın yan yan.
Gülerek, sağ elini sol omuzuma koydun.
Sanki ruhumdan geçenleri biliyordun.
Dedin ki;
Bak evladım, bu dünya bir imtihan, her şey bir
oyun, bir rüya, ve her şey yalan. Çocukken koşuşturdum
bilmeden oraya buraya, gençken kendimi dünyayı fethedecek
bir kral sandım. Bazan hüsrana uğradım, düştüm
çamurlara, bazan derin dine imana sarıldım. Beyhude yerlere
kürek çektim boşa oyalandım. Her iki yanımı sarmış gizli
tehlikelerle dolu sarp yalçın dağlar. Ama ortalarında kimselerin
bilmediği gizli bir geçit var. İşte ben o geçitteki sırra
giden gizli yolu buldum.
Elimdeki söz iksirini ışık yapıp ilerliyorum
Bu öyle bir sır ki, kimse bilemez
Layık olamayanlar ise bu sırra eremez
Her çiçek yaprak çizişimde yüce Allah'ın
büyüklüğünü kavrıyorum
Allah'ın ilmi yanında acizliğimi anlıyorum
Bir gün sende çok güzel resimler çizeceksin
Geçitten geçipte çizdiklerini
gördüğümü hissedeceksin
Çevreni bırak, nefsinle savaş!..
İstenirsen bu sırra sende ereceksin
Herşey beyhude, herşey boş
Gerçek özgürlüğe kavuşmak istiyorsan bu
geçide koş
Aradan uzun sanılan, rüya gibi kısa yıllar geçti
Arıyorum o yolu Hocam
Kimbilir kader belki beni de seçti
Süheyla Tümöz,
Adana, 09Mayıs2003
Editörün Notu:
Süheyla hanımın anlattıkları fevkalade
düşündürücüdür. Ethem Aydın'ın yukarda
bahsedilen mistik hüviyeti hakkında herhangi başka bir yazılı
belgeye rastlayamadım veya farkına varamadım)
Ülkü
Tümöz yazıyor:
Merhum Ethem Hocamla tanışmam çok
küçük yaşlarıma rastlar. O nedenle çok fazla
şeyleri anımsamıyorum. Anımsadıklarım ise; sınavla beni kabul etmesi ve
ilk dersinde, küçük renkli boyalarla, bir
küçük resim defteri armağan etmesiydi. Ayrıca ben ona
hep Ethem dede der, sonra utanır dilimi ısırırdım. Bu belki de
lüle lüle, kar yağmış saçlarından ve de bir dede
şevkati ile davranmış olmasından olabilir.
Merhum Ethem Hocamla, çeşitli konularda resim
çalışmalarımız oldu. Ben hep bahar resmi yapmak isterdim.
Çünkü baharı çok seviyordum. Bunda belki tek
çocuk oluşum, baharda annemle parka daha çok gidişimin
rol oynaması etkili olmuştur. Merhum Ethem Hocam ise, bana sonbahar ve
kış resimleri yaptırmak isterdi. Sonbaharı biraz becerirdim de, kış
yapamazdım. Çünkü ılıman iklimli bir bölgede
yaşıyorduk, ve karın yağışını görmemiştim. Sonunda karı ve
tipileri kendi tamamlamış ve bunları sergime koyacağım diye almıştı.
Merhum Ethem Hocamın öğrettiklerini resim
olarak pek devam ettiremedim. Ortaokul ve lise yıllarımda faydasını
çok gördüm bu bilgilerin. Zira yaptığım resimlerim,
sergi sonu hocalarım tarafından evlerinde asmak nedeni ile hep
alınırdı. Liseden sonra ithalatihracat okudum. Şimdi ise İktisat iki
talebesiyim. Ayrıca, bu arada babamın işine yardıma gidiyorum. Resimle
pek ilgim olmuyor. Ama yine de boyalarla iç içeyim. Hobi
olarak, ahşap boyaması yapıyorum. İnşallah bir gün vakit yaratarak
ve de cesaret bularak tablo yapımına yönelirim.
Annem insanlara, insanlığa, hatırlara çok
değer verir. Bu nedenle ilk dişim, ilk saçım, ilk resmim gibi;
ilk Ethem dedemle çalışmalarımı da saklamış. Onlardan birini
size armağan etmek bana gurur verir. İyi ressamlar, nasılki yaptıkları
resimleri en iyi nakşettiklerini düşünerek, iyi bir ressamdan
nakşetme sanatını öğrenmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Mekanı
nur olsun.
Ülkü Tümöz,
Mayıs2003
Necmettin
Onel yazıyor:
HOCA MI ARKADAŞ MI
O'nu ilk gördüğümde başka bir sınıfın
öğretmeniydi. Öğrencileri, tenefüslerde yanından
hiç ayrılmazlar, konuşurlar, kahkaha atarlardı. O gün,
içimde bir gıpta uyanmıştı. Neden, adını sonradan
öğrendiğim Ethem Aydın benim hocam değildi.?
Gel zaman git zaman Ethem hoca bizim sınıfa da gelmeye başlamıştı.
Artık O'nun öğrencisi olmuştum. Hayat felsefesinin ve
öğrenciye yaklaşımının diğer hocalardan farklı olduğunu ilk derste
yaptığı konuşmadan anlamıştım.
Ethem hoca, resim yapılmaz duyulur; resim
anlaşılmaz, hissedilir derdi. Karşınızdaki şekli, modeli
gördüğünüz gibi değil, içinizde
hissettiğiniz, düşüncenizde canlandırdığınız gibi resmedin
derdi. O, resim ufkumuzla beraber her yönden bizi eğitmiş, geniş
bir görüş sahibi olmamızı sağlamıştı. Hocamız, hem bir
eğitimci hem de çok başarılı bir öğreticiydi. Eğitim ve
öğretimden içinize sine sine, geniş bir perspektif
içinde yararlanabilmek için Ethem hocanın öğrencisi
olmak gerektiğini hala düşünüyorum.
Öğrencileri ile bir arkadaş gibi ilgilenir,
onların dertlerini dinler, çözüm arar, yetişmeleri
için elinden geleni yapardı rahmetli hocam. Lise
öğrenimimin bir döneminde resim ve müzik dersleri
seçimlik ders olarak okutulmaya başlanmış ve öğrencilerin ,
bu derslerden birini tercih etmeleri için dilekçe
vermeleri gerekli görülmüştü. Ben kendimi pek resim
yapacak yetenekte, resme yatkın bir kişi olarak görmediğim
için, müzik dersini seçmeye karar vermiştim. Ancak
tercih dilekçemi daha yazmadığım bir sırada, arkadaşlardan biri
Ethem hocanın beni çağırdığını söyledi. Teneffüste
yanına gittim.
Beni istemişsiniz hocam dedim.
Gel bakalım Necmettin dedi.
Buyur hocam dedim.
Sen müzik dersini seçecekmişsin? diye
sordu.
Evet hocam diye cevap verdim.
Neden? dedi.
Ben iyi, güzel resim yapamıyorum diye cevap verince, "olur mu?"
dedikten sonra elini kürsünün altına uzattı.
Üç adet karakalem portre çıkarttı. Çok
önceleri ödev olarak bir insanın üç duruşta
portresini karakalem olarak yaptırmıştı. Çıkarttığı portreler
benim yaptıklarımdı. Konuşmayı sürdürdü:
Arkadaş, bunları yapan, müziği seçemez.
O resim dersini seçer, dedi. Ses tonu emreder gibi, biraz da
kızgın çıkıyordu. Ben ancak, peki hocam diyebilmiştim. Yine
elini kürsünün altına uzattı, bana düz bir beyaz
kağıt çıkarttı. Önüme uzattı. Ben resim dersini tercih
ettiğimi belirten dilekçemi yazdım. Ethem hoca, kendi elleriyle
idareye teslim etti ve bütün lise öğrenim süremde
benim resim hocam olmuştu.
Hocamla resim üzerine ara sıra konuşmalar
yapıyor, O'nun tavsiye ettiği hala kütüphanemde sakladığım
meşhur ressamların kitaplarını alıyordum. Günler
geçtikçe Ethem hoca ile aramızdaki yakınlığın
hocaöğrenci ilişkisinin ötesinde olduğunu farketmeye
başlamıştım. Teneffüslerde bazen yanıma geliyor, koluma giriyor,
okul bahçesinin ortasında tur atıyorduk. Çok mutlu
oluyordum. Sonra zil çalar bu mutluluk sona ererdi. Bu
turlamalarda, O'na sevgilimden bahseder, üvey anne elinde
büyüdüğüm için, bazen meydana çıkan
evdeki sorunlarımı anlatıp, bir hoca veya arkadaş olarak veyahut bir
büyük olarak fikrini sorardım. Her zaman yol gösterir
beni rahatlatırdı.
Ethem hocanın fizik yapısını anlatmak istemiyorum.
Ancak benim için özellik taşıyan kır saçları ve
güleç bir yüzü vardı. Hiçbir zaman sert
olmamıştır. Öğrenciyi teşvik eder, sıfır rakamını sadece (10)
numara verirken kullanırdı.
Hocamın Rafet Van'ın çok iyi bildiği ve benim
de benimsediğim vasıflarından biri de zamanının başkaları tarafından
ipotek altına alınmasından hoşlanmamasıydı.
Günlerden bir gün, O'nu
düşünceli gördüm ve sordum. Hocam neyiniz var?
Anlatmaya başladı: "Fransızca'mı ilerletmek için Fransa'da
oturan biriyle mektuplaşıyorum. Gönderdiğim mektuba gelen cevapta
ilk defa şeri (okunduğu gibi) kelimesi kullanılmış. Eşim
görünce biraz serzenişte bulundu. Ona canım sıkıldı dedi ve
sustu. Ben dilimin döndüğü kadar O'nu teselliye
çalışmıştım. Hocam eşiniz size değer verdiği belkide kıskandığı
için böyle davrandığını düşünürseniz bu
serzenişe sevinebilirsinzi de dedim ve ekledim diğer taraftan
üzüntünüzde haklısınız. Ortada lisanınızı
ilerletmekten başka bir gayesi olmayan ve samimi bir üslupla
yazılmış bu cevabın yanlış anlaşılarak, sizin karekterinize uymayan bir
yorum yapılmış şimdi, iki görüşü de terazinin birer
kefesine koyunuz birinci görüşün daha ağır basacağını
göreceksiniz. Bu cevabım üzerine bir kahkaha attı ve
Önel sen yok musun sen dedi ve ekledi: "şimdi bir sigara ver
bakalım". Sigarayı etrafa çaktırmadan verdim. Ethem hoca,
yoklamalarda cebimizde yakalanan sigara paketlerini alan ve sizi
disipline veren hocalardan değildi. Öğrenciye arkadaşca yaklaşır
ve onların dertlerini dinler, yol gösterirdi. Hocamın benden
sigara istemesi bütün öğrenim süresi boyunca
üçbeş adedi geçmemiştir.
Hocamın ikazına uyarak resim dersini
seçtikten sonra kendime göre bir tarz tutturmuştum. Bu tarz
resimlerim hocam tarafından da beğeniliyordu. Bu çalışmalarım
nedeniyle bana çılgın derdi. Bir 10 Kasım günü
Mersin'de Sanat sokağında dört arkadaş, hocamın onuruna karma
resim sergisi açmıştık. Hocam bizden bahsederken " bir
çılgın, üç kabiliyet" diye söz etmişti.
Ethem hocayla arkadaşlığımız okul süresince ve okuldan sonraki
yaşamımda da devam etti. Ben Ankara'da , O Adana'da yaşıyor olmasına
rağmen, Ankara'ya geldikçe, ben Mersin'e gittikçe
görüşüyorduk.
Mersin'de bulunduğum bir gün Rafet Van ile
Adana'ya hocamı ziyarete gitmiştik. O'nu mütevazi galerisinde
bulduk. Bir ara lavaboya gitmek ihtiyacı duydum. Hocam arka tarafta
dedi ve ekledi, sürprize şaşma!. Lavaboya geçtim. Klozetin
kapağını kaldırdığımda kapağın altında şişirilmiş kocaman bir mavi
balon duruyordu. Önce gözlerime inanamadım, sonra manzaraya
alıştım. Hatta hoşuma da gitti. Renk uyumu güzeldi, hiç de
sakil durmuyordu. Balonu kaldırıp ihtiyacımı giderdim. Hocamın yanına
döndüğümde hocam mavi balon neyin nesi?. Gülerek
espri ile "fareler mavi renkten hoşlanmıyor" diye cevap verdi.
Resimdeki renk ahengini ve espriyi burada da yakalamıştı hocam.
Hayatta yenilmez bir arma gibiydi. Hiçbir
gün mücadele gücünü yitirmemişti. Ama son
raunt.... Anlatılması güç.... Faullü bir yumruk O'nu
nakavat etmişti. O an hakem ona kadar saymayı unutmuştu.
Allah rahmet eylesin
Necmettin Onel
Ankara, Aralık,2002
Ahmet
Küstü yazıyor:
Kadim dostum Ethem Aydın,
Sevgili kardeşim, öğretmen okulu sınıflarında
sana dans ve figürlerini öğreteceğim diye ne zahmetler
çektiğimi hatırlar mısın? Meğer ben o zaman boşuna meşkler
çekmişim. Çünkü sen hayatın bütün
dans ve figürlerini en ince noktalarına kadar hatmedip karşıma
çok usta bir sanatkar, bir bilgin, bir feylesof ve candan bir
dost olarak çıktın. Hele çok başarılı bir resim
öğretmeni olduğun zamanlarda okul bahçesinde gece
aydınlatılan öğrencilerde yaşattığın tabloların güzellikleri
hala unutulmamıştır. O zamanlardan kalan minnet duygularım halen
canlıdır.
Aziz dostum çok şükür ahirette artı
hanemize yazılacak bıraktığımız eserlere, yaptığımız hizmetlere
şükürler olsun.
Sevgili Ethem Aydın, sakın ahiretteki eksi hanemizi hiç
düşünme ve karıştırma. Nasıl olsa tanıdık bir af furyası ile
o da silinecektir.
Ahmet Küstü
Adana Koleji Kurucusu
Ahmet
Duman yazıyor:
Sn Duman, Ethem Aydın'ın ardından yazdığı yazıyı yayından geri
çekmiştir.
M.Demirel
Babacanoğlu yazıyor:
RESSAM ETHEM AYDIN'I ANARKEN
Ankara'dayım; bir dost telefon etti. Ethem Aydın
göçmüş bu dünyadan, şaştım,
düşündüm, bir şerit gibi aktı onunla olan günlerim.
Görür gibi oldum atelyesinde onu, çalışıyordu.
Nazikçe karşıladı beni... Uyandım, O yoktu. 27Kasım2002
günü Fuzuli Caddesi'nden bisikleti elinde geçerken
Reşat Bey tarafına Skoda marka bir otomobil gelip çarpmış ona.
Elin kırılsın Skoda, bir ressamı çok gördün bize!
Rahat uyu ressamım. Seninle Ocak 1985'te ilk söyleşimi
gerçekleştirmiştim; 7Ocak1985 tarihli
Yeni Adana sayısında yayınlanmıştı. Senin güzel anına bu
söyleşiyi yeniden yayınlıyorum. Aydınlığın yansıyacak buraya.
RESSAM ETHEM AYDIN'LA KONUŞMA
"Ethem Aydın, 1920 yılında Mut'ta doğdu. A.G.E.E. Yüksek okulunu
bitirdi. Öğretmen okulları ve liselerde Resim Öğretmenliği
yaptı. 1977'de emekli oldu. Çeşitli dış ülkeler ve
yurtiçi özel kolleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır.
Rengin güçlü bir verim kaynağı olduğuna inanır.
Resimlerinde bunu kanıtlamaya çalışır. Onbeşinci kişisel
sergisini Aydın Sanatevinde açmıştır."
Ressam Ethem Aydın'ın resim sergisindeyiz. Kalabalık bir topluluk var
içerde. Sergiyi geziyorlar, ellerinde kokteyl (cintonik)
içiyorlar. Sergilenmiş resimleri inceliyorlar. Aklaşmış
saçlarıyla dinç görünüşlü, bir
delikanlı gibi giyinmiş; konuklara "hoş geldin" diyen biri hemen
göze çarpıyordu. Ressam Ethem Aydın bu olmalıydı. Sevecen,
tatlı bir gülümsemeyle kendini tanıttı. Resimlere bakıyoruz,
Ressamın yirmiyedi tablosu asılı duvarda. Sıcak renklerin egemen olduğu
görüntü (manzara) resimleri empresyonizmin birer
simgesiydiler. O nedenle, Sanatçıyla konuşmak istedim.
İstediğimi kendisine söylediğimde, mutlu olacağını belirterek,
kabul etti.
Belirlediğimiz bir günde gittim. Konuşmaya başladık.
Resim çizmek, yapmak yüce bir olaydır.
Bu olayın içinde ve ayrımında olduğunuz zamanı anlatır mısınız?
Çocukluk
yaşamım Mut-Ermenek arasında geçti. O yıllarda gidiş gelişlerim
geceye düştüğü için, geceyi daha iyi tanıma
olanağı buldum. Gecenin doğurganlığı, hayal kurma, gerçekler
kafamda yuğruldu. Şekilleri ışığın yardımı olmadan görmeyi
öğrendim. Işık, şekillerin görünüş biçimini
değiştirir. Şekilleri karanlıkta görmek ve yorumlamak benim
için daha kolay oldu. Bu olay, resmi meslek olarak
seçmemde etken olmuştur.
Resmi çizmenizi hızlandıran etkenler neler
olmuştur?
1938'de
Ortaokulu bitirdim, öğretmen okuluna yazıldım. Bir resim
öğretmenimiz vardı. Tahtaya çizdiği resimlerin aynısını
çizmemizi isterdi. Bu durum bana ters gelirdi, derslerden
kaçardım. Kaçma davranışlarımla ilgili soruşturma
açıldı. Durumu Okul Müdür'üne anlattım.
Öğretmenimiz yöntemini değiştirdi. Artık doğaya
çıkarak resimler çizmeye başladık. Doğada, doğa
görüntülerini çalışmak, resim yapma isteklerimi
hızlandırdı.
Ya resim öğretmeni olmak isteyişiniz?
Resim
çalışmalarında epey bir başarı sağlamış olacağım ki, iş dersleri
öğretmenimiz, Gazi Eğitim Enstitüsüne baş vurmamı
önerdi. O'nun önerisiyle, Gazi Eğitim'in resim
bölümüne başvurdum. Başvurum kabul edildi. Buradan,
resim öğretmeni olarak mezun
oldum.
İzlediğiniz sanat akımı...
Empresyonizm
(izlenimcilik) akımını izliyorum. Kurallarına saygılıyım. Doğanın
içerisinde yapılan resim çalışmaları bu akımın öz
kurallarıdır. Manet, Monet, Cenaze (...) bu akımın
öncüleridir.
Mona Lisa üstüne söyleyecekleriniz?
Leonardo da Vinci'ye resmi yapılmak
üzere bir kadın getirilir. Bu kadın zengin bir tüccarın
karısıdır. Üzerinde bir dizi takılar ve süsler vardır. Bunlar
görüntüyü engelliyordu. da Vinci,
görüntüye engel olan şeyleri çıkarttırdı. Resmi
yaptı. Kadının kocası resmi beğenmedi. Resim dört yılda
yapılmıştır. Anne olan kadınla, sevgili olan kadının iç
görünümünün dışa vurumu, sentezi, Mona Lisa'yı
ortaya çıkarmıştır. Bu resim Rönesans resminin en
ünlülerindendir.
Türk resim sanatında ününü
yükseltmiş ressamlardan bazılarına söylemek, anlatmak
mümkün mü?
Aslında,
Türk resim sanatı yenilerde başlamış değildir. Biz onu yeniymiş
gibi gösteriyoruz. Resim örgüsüne, bizim
katkılarımız sayılamayacak kadar çoktur. Bedri Rahmi Eyupoğlu
"Resim yapmak istiyorsan, Bursa'nın araba boyacılarının yanına git,
renkleri gör..." der. Halılar, kilimler, süslemelerde
kullanılan renkler, işleyişler resim sanatının kaynaklarıdır.
Cumhuriyet döneminde, Avrupa sanatıyla bağlantı kurmak
için, Fransa'ya öğrenciler gönderilirdi. Gidenler
Andrelotte atölyesinde çalıştılar. Akademik bilgiler
öğrendiler. Türkiye'ye geldiklerinde, bu bilgilerle resim
yaptılar. Bunların, öncü olmaları, Türk resim sanatını
etkiledi. Bunlardan Türk resim sanatına çok yarar sağlayan
olarak; Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Avni Lipigi, Haşmet Akal, Hasan
Kavruk... söylenebilir.
Resim aşk model ilişkisi nelerdir?
Rönesans'tan beri en büyük
öğretmen doğanın kendisidir. Yaratılışta bir takım ideal
çizgiler özde vardır. Sanatçı bu ideal
çizgileri araştırırken, çiçekler, yapraklar,
dallar arası bağıntılar, canlıların anatomik yapıları, dişilerin
incelikli, pürüzsüz, çağırtılı bakışı, sanata
konu olmuştur. O sebeple Rönesans öncesi, kadın ve erkek
modeller bol bol kullanılmıştır.
Tarihin
derinliklerinde bir Venüs 20.yy. idealizmine bile örnek
olabilmiştir. Leonardo da Vinci "Bilgi sevginin kızıdır. Ne kadar
çok seversek o kadar çok biliriz." demiştir.
Sanatçı doğayı yorumlarken, onu iç
görüntüleriyle algılar. Çünkü, burada
aşk vardır. Sevgi ve duygu unsurudur. Sanatkarsa aşırı duyarlılığı
olduğu oranda başarılıdır. Sanatın öz yapı ürünlerinden
birisi de budur. O halde sanatçı seveğendir.
Sanatevi açmak nerden usunuza geldi?
Önce ticaret yapmak amacıyla burayı almıştım. O sırada,
Çocukları okutmak için İstanbul'a gittik. Ticaret yapma
isteğimiz bu nedenle olmadı. Dönüşte, sanat
ürünlerimi sergileyeceğim bir yer olarak
düşündüm. Düşüncem olgunlaştı, Aydın Sanat
evini açtım.
Serginiz beğenimizin sınırlarını aşmaktadır. Bunu
içimden gelerek söylüyorum. Ancak bu konuda
sizin değerlendirmelerinizi öğrenebilir miyiz?
Kanımca
geleceğin resmine soyuttur, (abustra) ne kübist, ne de herhangi
bir hisle oluşan bir resim olmayacaktır. Ancak akılcı, duygusal
anlatımlı, ince ve doğayı derinden kavrayan imajlar topluluğuyla
oluşacaktır. Empresyonizm bunun genel bir deyimi olmaktadır. Ben de bu
yolda çalışan bir sanatçıyım. Her zaman çok iyi
sonuçlara vardığımı söyleyemem. Bazen benim ve
çevremin eksiksiz beğenilerine ulaşmış resimlerim vardır.
Resim sanatının eğitimdeki yerini belirtir misiniz?
Resim dersi, doğru görmeyi, aslına
uygun çizmeyi, görülenle tutulan arasındaki ayrımı
öğretir. Resim dersi, bütün derslerin yardımına koşan
bir bilim dalıdır. Etkisi büyüktür. Bu derste
çizgi üstünlüğüne sahip olanlar, sanat
için yürüyecekleridir.
Resim bir yetenek işi değil midir?
Resim
bir yetenek işi değildir. Resim bilimsel olarak öğrenilen bir
sanat dalıdır. Gördüğünü almak, algılamak,
bunları anlakta saklamak, kağıda çizgiyle, fırçayla
geçirmek, resim yapma olayıdır. Resim şekil, güzellik
bilgisidir. Öğrenmekle kazanılır. Bunlardan doğacak kompozisyonlar
kişinin melekeleriyle ilgilidir. Renk ve şekil kuramları vardır. Her
sanatçı bunları kendine uygun olarak kullanır. Buradan anlatış
biçemi (uslüp) doğar.
Peki konuya nasıl yaklaşırsınız?
Ben
konuya yaklaşırken,sınıfıma girer gibi, yakamı ilikler, resime
öyle başlarım. Konunun erişilmezliği benim ciddiyetimle
karşılaşır. Ortaya bir eser çıkar. Yapıtın değerlendirilmesi
seyircisine aittir.
Başka bir diyeceğiniz...
Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
M.DEMİREL BABACANOĞLU
(07022003 Toros gazetesi, sa: 2)
M.Demirel
Babacanoğlu yazıyor:
ETHEM AYDIN'IN DÜNYASI
Ankara'dan geldiğim günün ertesinde Adana
Çimento Sanayi Sanat Galerisi'ne uğradım. Galerinin duvarlarında
Çukurova'nın ünlü ressamlarından Ethem Aydın'ın resim
sergisi vardı. Hemen izlemeye başladım imrenerek.
O'nu 1985'ten beri tanıyorum. O yılın ocak ayının
yedisinde O'nunla bir söyleşi yapmıştım. Kendi anlatımına
göre 1920'de Mut'ta doğmuş, ortaokulu Silifke'de, öğretmen
okulunu Adana'da okumuş. Gazi Eğitim Enstitüsü'nün resim
bölümünü bitirmiş. Kars Lisesi, Düziçi
köy enstitüsü, İvriz köy enstitüsü,
Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi, Adana Erkek Lisesi'nde
öğretmenlik yapmış. 1980'de emekli olmuş. Aydın Sanat evini
açmış. Birçok ödül, plaket almış, Altınkoza'ca
yılın sanatçısı seçilmiş.
Atatürk caddesinden Pandora sokağa
dönerseniz, sağa ilk sokaktan sapınız, hemen Aydın Sanat evini
görürsünüz. Sizi güleç yüzlü,
sevgi dolu, takvim yaşı 80, gönül yaşı 18 olan Ethem Aydın
karşılar. O'nu orada resim yaparken, masada kitap okurken, biriyle
tavla oynarken, yahut birileriyle söyleşirken
görürsünüz. Kolayca görüşür,
tanışırsınız ama, O kolayca kendini ele vermez. O'nu tanıdım demek
için yıllarınızı harcamak zorundasınız!
O bir sözcükten, bir tümceden, bir
gelenekten yola çıkarak akademik konular yaratır, yaşam
felsefeleri sunar size.
Siz O'nun öğrencisi olmuşsunuzdur, ayrımında olmadan.' Sanki bir
Eflatun'la karşı karşıyasınız. Kendi anlatmaz, anlattırır çoğu
şeyi size. İşte bu sırada öğretmenlik etkinliği girer araya.
Öğretirken öğrenmek. Öğretmenliğin özü bu. O
hep öğretmen olarak algılamıştır kendini. O'nun için
ressamlık ikinci sırada gelir.
37 tablo var AÇS duvarlarında. Her birisi
birbirinden güzel, birbirini tamamlayan. İçiçe
geçmiş dünyalar... O'nun resimleri yaşadığı gezip
gördüğü yerlerin bir parçası, bir ayrıntısıdır.
Ya bir gelenekten yola çıkarak (evet, halıkilim renklerinden,
çizgilerinden, atasözleri deyimlerinden..) ya bir
düşünceden devinerek oluşturur resimlerini. Bir tablo
üzerinde yıllarca çalışabilir. Hemen oldu, al demez. Bir
güzelin, mendile oya işlediği gibi işler resimlerini. İnce ince
çizgiler, nokta nokta lekeler kullanarak tasarısını
gerçekleştirir. O'na göre resimde izlenimcidir.
Doğrudur,görsel olarak öyledir. Ya anlam olarak? işte bu
noktada durmak düşünmek gerek. İlkin natüralist
diyebiliriz! Ya sonra? Gerçek üstücülük...
belkide Ethem Aydın'ın dünyasını oluşturan bu.
O'nun resimlerinde geçmiş, gün, gelecek
vardır. Umutla umutsuzluk çarpışır, yeniden umuda döner.
Renkleriyle sıcak, doğasıyla insandır O. Mut'tur, Karacaoğlan'dır,
Çukurovadır, Toroslardır, denizdir, ırmaktır.. ve yaşar gider
dünyası O'nun...
M. Demirel Babacanoğlu
Ekspres gazetesi 04.01.2001
Rafet Van
yazıyor:
BİR ÖĞRETMEN ARAYIŞLARI TÜKENMEYEN
RESSAM GEÇİNİLMESİ ZOR BİR DOST,
ETHEM AYDIN.
(Editörün Notu: Bu
yazı, bir kitapçıktan kısaltılarak alınmıştır:)
Ortaokul sıralarında öğretmenimdi. Kendisinden
önceki öğretmenin bütün olumsuz etki ve baskılarını
çocuk beynimizden kısa zamanda silip atmıştı. Resimelişi
derslerini bize kısa zamanda sevdirmişti. İlk kez model uçak
yapmasını, mask çıkartıp kalıp almasını, cilt yapmasını O
öğretmişti. Bütün bunlar korkutucu,
ürkütücü, bunaltıcı olmaktan çıkmış, sevimli
şeyler olmuştu.
Lisede şanslı mıydık yoksa şanssız mıydık, bunu çok sorguladım.
Resim yapamadığım ve daha rahat ve kolayıma geldiği için ben de
birçok arkadaşım gibi koşa koşa müzik dersine gitmiştim.
Rahmetli Hikmet hocam onlarca çocuğun içinden sesimi
keşfederek "çık dışarı öküz" betimlemesiyle beni
dersinden kovmuştu. Kös kös yukarı kattaki resim odasına
gitmiştim. Kapıdan içeri, ezikliğimi bastırma isteği biraz da
küstahca "Hikmet hoca kovdu , mecburen beni kabul
edeceksiniz" diyerek girdim. Ethem hocanın yüzünü geniş
bir tebessüm kapladı. Alaycı, aşağılayıcı olmayan bir
gülüştü bu. "Geç, Van, otur" dedi. Resim maceram
o gün başladı.
Aramızda çok güzel resim yapan
arkadaşlar vardı. Beni onlardan hiç ayırmadı. Yaptığım her şeyde
bir güzellik bir orjinallik buldu. Verdiği ödevleri
genellikle yapmazdım. Mazeret olarakda "yaptım, beğenmedim yırttım"
derdim. Gine böyle bir davranışım karşısında "Resim yırtılmaz
atılmaz. Altlarına tarih at sakla. Bana getirmesen de olur" dedi. Bir
gün resim kağıtlarının kenarına su yapın dedi. İnat olsun diye
deve figürleri yaptım. Oysa ben ne deveyi tanırdım ne de
figür çizebilirdim. Geldi.. resmi eline aldı... uzun uzun
inceledi... "Van, seni tanımasam yörük çocuğusun
diyeceğim. Bu ne güzel kıvrımlar ne güzel bir format" dedi.
Hem şaşırmış hem utanmıştım.
O yıllarda böyle renkli dergiler, resim
kitapları, takvimler yoktu. Çok az sayıda çıkartılan
banka takvimlerinin de renkleri birbirine karışırdı. Hocam nerden
bulur, buluşturur kaliteli basılmış, dünyaca ünlü
reprodüksiyonları bizlere getirirdi. Dürbüne benzer bir
aletle sanat eserlerinin fotoğraflarını gösterirdi.
Çevremize bakmayı, tanımayı, değerlendirmeyi öğretiyordu.
Kısa geziler yaptırıyor, gördüğümüz eski
kalıntıları ve bunların değerlerini anlatarak arkeolojiyle bizleri
tanıştırıyordu. Sonra herbirimize bir sanatçının hayatını ve
eserlerini tez haline getirme ödevini verdi. Bu çalışmalar
kağıt üzerinde kalmadı. Derslerde anlatıldı, eserler üzerine
konuşuldu. Resimlerin nasıl yorumlanacağını, resme nasıl bakılacağını
öğretti. Daha önemlisi bize güzel sanatları sevmeyi
öğretti. Mersin Lisesi'ne öyle güçlü,
Atatürkçü,aydın düşünceli,öğrencilerine
birşey öğretmek için didinen öğretmenler
göndermişlerdiki, onlar bizim hayatımızın mimarları olmuşlardı.
Birgün Ethem hoca'nın sergi açtığını
duydum. İlk fırsatta gittim. Duygulu bir karşılaşmaydı. Sergi
süresince bir arada olmaya özen gösterdik. Hayatımda bir
ilke daha imza atıyordu hocam: sergisinden iki tablo almıştım. Hem de
taksitle. Evdeki reprodüksiyon resimlerin böylece sonu
gelmişti. Bu yol bana güzel resimlere sahip olma olanağı
sağlayacak, maddi sıkıntıya düştüğüm bir anımda maddi
kaynak olacaktı.
Hocam Adana'ya dönmüştü. Ful
apartmanının altında küçük bir atölyesi vardı.
Ortadan ikiye ayrılmış bu mekanın arka tarafı yaşam yeriydi ve yasak
bölgeydi. Kapıdan içeri girince ortalık yerde uzunca bir
sehpanın üzeri daima karışık ve dolu olurdu. Yanında bir
şövalye, küçük bir iki tabure, duvarda son
yaptığı bir tablo. Vitrinin doğrusu camın önünde eski tozlu
raflar üzerinde birkaç heykel. Duvara sırtını vermiş
kütüphanede ise gerçekten birbirinden değerli
kitaplar. Arka kısma geçişin yanındaki dar duvar üzerine
yapıştırılmış küçücük ayna parçaları.
Kapının diğer yanında küçük bir masa. Ne zaman bu
kadar çok sigara içtiğini anlayamadım gitti. Tabla, daima
tepeleme izmarit dolu olur. İçinde genellikle solmuş kurumuş
çiçeklerin bulunduğu vazo gizemli bir mesaj verir. Duvara
dayalı kalemlik ise makaslar, cetveller, kalemlerle doludur.
Masanın üstünde daima üç beş kitap bulunur.
Aralarında, küçük notlar alınmış kağıt
parçaları.
Her kesimden dostları vardır. Sandelye sayısı
kısıtlıdır. Fazla misafir olursa "ulan erkekseniz tek tek gelin"
diyerek espri yapar. Hocamla güncel politikayı konuşamaz, dedikodu
yapamazsınız. Şayet konu, bu mecraya akmaya başlamışsa, ünlü
tavlası ortaya çıkar. Böylece seviyesiz ve anlamsız
konuşmalara nokta konur.
Çok güzel sulu ve yağlı boya resim
yapar. Tereddütsüz söyleyebilirim istese bir günde
onbeş suluboya, peyzaj veya natürmort çıkarabilir. Bunlar
emsalleriyle kıyaslanamaz. Ancak O dur durak bilmeden yenilikler
peşindedir. Resim O'nun için bitmeyen bir macera gönül
yarasıdır.
O'nun en büyük zevklerinden biri de
bisikletiyle her sabah yaptığı baraj turlarıdır. Partneri bayanla baraj
gölünün kenarında oturmak, simitle çay
içmek, uzun soluklu sohbetler yapmak. Zaten hocamın
ziyaretçilerinin yoğunluğunu genç bayanlar oluşturur.
İşim gereği hocama sık sık uğrar olmuştum. Kırlardan topladığım
çiçekleri O'na getirirdim. Bazıları çok tatlı
tablolara dönüşmüştü. Sohbetlerimiz keyif
vericiydi. Sonra emekli oldum. Adana'da bir işte çalışırken
görüşmelerimiz sıklaştı. Önce arkadaşı sonra bana
göre, yakın dostlarından biri olmuştum. Mersin'e
dönüşümde hiç bilmediğim bir konuda bir işyeri
açmış, ve tam körfez savaşına denk gelmişti. Boş
otururken bulduğum bir meşe odununu oymaya çalışıyordum. Hocam
bir elinde beyaz kasketi, diğerinde küçük
çantası geliverdi. Oturduk hoşbeşten sonra elimdeki uğraştığım
şeye baktı. Çiziktirdiğim bazı resimleri gördü. "Daha
yumuşak şeylerle çalış" dedi. Ancak gelişleri sıklaştı. Heykel
yapma tutkusunu öylesine körüklüyorduki,
küçük köz kocaman bir ateş olmuştu. O sıralarda
müşterek dostumuz Dr. Sakınç da resim yapıyordu.
İlişkilerimiz artmıştı. Ortak paydada buluşmuş, hoca ise
ölçülü eleştirileriyle bizleri
yüreklendiriyordu. Nisan 1992 de Akkahve'de Mersin Liseliler
Derneği'nin sanat etkinlikleri kapsamında hayatımızda ilk resim heykel
sergisini açtık Türkyılmaz'la. Karşı salonda ise bizim gibi
bir eski öğrenci Doğan Akça'nın resimleri sergileniyordu.
Açılıştan sonra Akkahve'de gazete kağıtlarının üzerine
kurduğumuz çilingir sofrasında saatlerce konuşmuştuk. Ellibeş
yaşından sonra ressam ve heykelci olmuştuk. Ve hocam bizlerin
önüne öyle ufuklar açıyorduki sanki akademiyi
yeni bitiren gencecik sanatçılardık.
Serginin kapanışından bir kaç gün sonra
telefonda: "Mut'a gidiyorum sana da bilet aldım. Mersin'den
otobüse binebilir misin" dedi. Yolda cebinden ufacık bir fotoğraf
çıkardı. "Bu duvara birşeyler yapabilir misin?" dedi. Mut
rölyefi böylece start aldı. O çalışmam sırasında Ethem
hocamı daha yakından tanıdım. Bir mektubunda yazdığı gibi
"geçimsiz, uyumsuz kavgacı bir insanım Daima güncelimdir.
Savaşı bırakmam". Gerçekten çok zor bir insan. Doğruları,
kendince kabul edilmiş çizgileri, insanlara yanaşımı var. Ben de
O'ndan farklı değilim. Çok büyük çatışmalarımız
oldu. (Editörün Notu: Burada bahsedilen çatışmalar
Mut'ta Ethem Aydın tarafından başlatılan rölyef konusunda
sözel muhalefet olabilir). Üçbuçuk ay
süren bu çalışmalarım sırasında zaman zaman ortadan
kayboldu. Küstü gitti. Ağır konuştu. Sonunda büyük
beğeni kazanan rölyef ortaya çıktı. O rölyeften bana
kalan hocamla domates, salatalık, biber ve peynirden oluşan rakı
soframızda kavak ağaçlarının altında yaptığımız uzun soluklu
sohbetlerdi.
Nazım şiirlerinde "çağımı yaşadığım
için mutluyum" der. Her biri kendi dalında
güçlü, Atatürkçü, ödün
vermeyen, öğrencilerini para makinası olarak görmeyen,
özveriyi yaratılışlarının doğal bir sonucu olarak kabul eden Ethem
Aydın gibi o lisedeki öğretmenlerimin öğrencisi olmaktan onur
duyuyorum. Onların öğretmenlikleri sırasında okuduğum için
de mutluyum.
Sayın hocam hayallerimi zaman zaman süsleyen bir fantzaim vardı.
Concord uçağı kullanmak. Bunu düşleyebilmiştim. Ancak
birgün Ankara'da heykel sergisi açacağımı asla. Şimdi
heykellerim resimlerimle sanatın alt basamaklarında bile olsa yaşıyorum.
Bunlar hep seninle oldu.
Rafet Van
Rafet Van
yazıyor:
Buz Üstüne Yazılar ARDINDAN
'Karın,
izleri kapatmasında da bir keramet vardır
E. Aydın'
Kasım'ın yirmisekizi, Pırıl pırıl bir güneş
ortalığı ısıtıyor. Mersin tren garının kapısında birkaç dost.
Güne hiç yakışmayan bir hüzün var
yüzlerinde. Tarsus'a kadar trenle gideceğiz, oradan öteye
minibüsle devam edeceğiz diyor arkadaşlar. Mezarlık çok
uzaktaymış. Sen katılmazdın biliyorum, vefasızlık, vurdumduymazlık,
egoistlikten değil. Senin tarzın değildi. Sen bambaşka bir ilişki
kurardın, duygularını kendine özel paylaşırdın geçip
gidenle. Onun içinde kimseleri ölümle, ölenle
ilgili konuşturmazdın.
Mut'tan dönüyorduk otobüsle. Bir kitapla ilgili olarak
ölümü anlatıyordun. 'Ölüm diye bir şey yok bir
mekan, ortam değişikliğinden başka bir şey değil olan.' Gerçek
bir spirtüalisttin. Konuşmanda bilinçli bir inanç
gizliydi. Sanki bir tablonun önündeydik ve sen her zaman ki
şiirsel renksel bir coşkuyla anlatıyordun o buz gibi soğuk olayı. Bir
kitabın satır aralarından gizli iletiyi veriyor yine araştırmalara
yöneltiyordun.
Tiren rayların üzerinde tıkırdıyarak, durup
kalkarak ilerliyor. Karşımda Cemal Hoca var. Anlatacak anılar bulmaya
zorluyoruz kendimizi. Ölümünde bile bir gariplik var. Ne
üzüntü veriyorsun ne de ayrılık duygusu. Hani Mersin'den
uzak oralarda bir yerlerdeydin ya onun gibi bir his içimde.
Minübüste en geride oturuyorum.Yaklaştıkça bir
sessizlik kaplıyor her bir yeri. Kabasakal mezarlığı AdanaKaraisalı
yolunun kenarında. Sarımsı boz renkli tepelerin yamaçlarında
kurulmuş. Bizden önce gelen dostların bekleşiyorlar.
İçimden kimseyle konuşmak gelmiyor. Nasıl olduğunu da sormuyorum
kimseye. Okaliptüs ağacının altındaki beton sıraya oturuyorum.
Anlamsız, manasız binlerce değişik şey geçiyor kafamdan. Boş
gözlerle ilerdeki gönderilmiş çelenklere bakıyorum.
Kasım'ın sonunda Mut'a gidecek, EğitimSen. lokalinin bahçesinde
kavakların altında bir sini içinde, domates, peynir,
salatalıktan oluşan mezeyle rakı içip röliyefin onuncu
yılını kutlayacaktık.
Uzaktan bir siren sesi duyuluyor.
Bahçedekilerde bir kıpırdaşma başlıyor. Mezarlığın kapısından
yeşil renkli cenaze aracı giriyor. Şoför rutin hareketlerle aracı
gasilhanenin önüne yanaştırıyor. Birileri koşturuyor.
Yerimden kıpırdamadan seni izliyorum. Ne kadar zaman geçiyor
bilmiyorum. 'Helallik dilemek, vedalaşmak isteyen başka kimse var mı?'
diyor bir ses. Salacağın üzerinde beyazlar içindesin. Elin
dışarda duruyor. Buz gibi. Dışarı çıkıyorum. Tabutun
üzerinde yeşil renkli Arapça yazılı bir örtü var.
Neden yeşil örtü?. Oysa sen gerçek bir Atatürk
öğretmeni, binlerce öğrenci yetiştirmiş bir sanat adamıydın.
Ağrıyan ayağımla tabutun biraz arkasından
yürüyorum. Kafamın içi bir tuhaf. Sanki boşluktayım.
Şimdilerde her şeyi düşünüyorlar önceden. Bir
çok çukur açmışlar. Sıra sıra. Yerini beğeniyorum.
Bütün Çukurova ayağının altında. Oğlunla mezarcı
aşağıya iniyorlar. Seni aşağı verirken baş ucundan tutuyorum.
İçimden yüzünü okşamak geliyor. Bir takım kişiler
şöyle çevirin böyle yerleştirin diye komutlar verirken
ben yan taraftaki açık çukurun toprak tümseğinde
oturuyorum. Üzerine yeni kesilmiş mis gibi kokan çam
tahtaları diziyorlar. Mersin'deki gibi soğuk beton parçalar
değil. Önce bir yarış başlıyor toprak atmak için. Sonra
sadece görevliler toprağı kürekleyip bir tepecik oluşturmaya
başlıyorlar. Sarı ağır killi bir toprak. Ne güzel heykel yapılır
bu topraktan derdin görseydin toprağını. Çelenklerden murt
dallarını çıkarıp üzerine dikmeye çalışıyorum
bilinçsizce. Başucuna bir tahta diktiler. Artık son numaran
yazılı orada.
Yüreğim ağrıyor. Çocukluğumun resim
öğretmeni, sonraları arkadaşım, yoldan dönüşlerimde
elimdeki kır çiçekleriyle uğrayıp işliğinde saatlerce
sohbet ettiğim bir dost. Resim, heykel dünyasının sonsuzluğuyla
beni buluşturan sanat dünyamın renk ve ışığı öğretmenim.
Güneş pırıl pırıl gökyüzünde.
Sonbahara inat Çukurova yemyeşil. Üstündeki boz
topraklar ilk yağmurlardan sonra yemyeşil bir tepeciğe
dönüşecek. Gözlerimde senden gizlediğim yaşlar var
öğretmenim.
Rafet VAN
Ertan
Aykın yazıyor:
NASIL RESSAM OLDUM
Düziçi Köy Enstitüsü
1.sınıfta iken resim dersine gelen bir bayan öğretmenin, her ders
eline bir sürahi ile gelir, masanın üzerine koyar ve kurşun
kalemle çizmemizi ister, ders sonuna kadar yerinden kımıldamadan
roman okurdu. Daha sonra resimleri toplar gider, ertesi ders
resimlerimiz nbot verilmiş olarak bize dağıtılırdı. Artık ezbere bile
çizmeye başladığımız sürahi resimleri 10, bazen 3 veya 2
almış olarak dönerdi. Bir gün 10 alan resimle 3 alan resimle
aynı olduğunu görerek öğretmene gidip, "Bu iki resim aynı ama
birisi 3 almış, sebebini öğrenebilir miyim" dedim. Elindeki
çanta kafama indi ve "Sen bana hesap soramazsın dedi." O
gün resimle ilgim kesildi. Ders benim için kabus olmaya
başladı. Ertesi gün genç, bıyıklı, saçları
özenle taranmış, çok şık giyinmiş bir öğretmen geldi.
Önce hepimizi ayağa kaldırdı. "Günaydın arkadaşlar" dedi.
Hazırol vaziyetine geçip bizi selamladı. Yerimize oturduk. Resim
çalıştık. Ders bitiminde yine aynı seramoni yapıldı.
Derslerin devam ettiği günler içinde bir
gün bize sinirlenmişti. Sebebini hatırlayamıyorum ama "Kim bana
bir uçak resmi çizer" dedi. Ben kalkıp tahtaya bir
uçak çizmiştim. Ertesi ders Türkiye'de henüz
basılmayan kuşe kağıda renkli basılmış Türkçe'si
"çırak uçman" olan İngilizce çizgi roman getirip
bana verdi. İlk sayfasında "ilerde ressam olacağına inandığım
öğrencim Ertan Aykın'a başarılar dilerim, Ethem Aydın" yazılmıştı.
O gün ressam oldum.
Seni minnetle, şükranla anıyorum.
Ertan AYKIN
Ömer
Anamur yazıyor:
ETHEM AYDIN'IN PORTRESİ
Sekiz on sene önceydi. Bir gün kulüp
lokalinin bahçesinde Celal Soycan'la birlikteydik; içeri,
beyaz saçları ve kendisine çok yakışan filozof edasıyla
Ressam Ethem Aydın girdi. İlerdeki bir masaya tek başına oturdu. Bir
şeyler okumaya başladı. Önümde hazır kalem kağıt vardı, desen
olarak portresini çizdim. Celal çok beğendi, kaptı
hocanın yanına gitti. Maksadı, iznini alıp deseni kulüp dergisinde
yayımlamaktı. Biraz sonra masaya döndü, yüzü bir
tuhaftı
"Ne oldu?" Dedim.
"Beni azarladı." dedi. "Portrem yapılacaksa onu ben
yaparım." demiş. Sevgili aksi ihtiyar.
Ömer ANAMUR
Nizamettin
Dönmez yazıyor:
Yaklaşık 15 yıldır tanıdığım Ethem Hocamızın
hiç umulmadık bir zamanda aramızdan ayrılması beni çok
üzmüştü. Tanımaya başladığım ilk günlerde onu
çok beğendiğimi söyleyemem. Bir bakkal olarak O'na ne kadar
çok yaklaşmak istediysem, pek başarılı olamadım. Fakat
günler geçtikçe O'na yaklaşmayı başardım. O'da benim
bu ilgime karşılık vermeye başlamıştı. Hatta kendi işimle ilgili
nasihatlar vermeye bile başlamıştı. Bu da beni çok
sevindirmişti. Sporu çok sevmesi, sabahları erken kalkıp
bisikletiyle spor yapması, sokak sakinlerinin bile hoşuna gidiyordu.
Ama şimdi keşke o bisiklete binip spor yapmasaydı da
aramızdan ayrılmasaydı diyorum.
Nizamettin
Dönmez
(Market sahibi)
Türkyılmaz
Sakınç yazıyor:
SENDEN ÖĞRENDİM
Onaltı yaşlarımda seyahat etmeyi, yeni bir yer
görmeyi ve hepsinden öte göklerde uçarak
planör uçuş brövesi almayı hayal bile edemezdim.
Pille çalışan motorlar yapmak, evdeki
bütün kitapları ciltlemek, yaptığımız çeşit
çeşit model uçaklarla yarışmak, o gün için
büyük bir hazdı. Bu gün hatırlamaksa daha
büyük bir haz.
Her zaman resimle uğraşmak, onunla birlikte yaşamak
istediğimde eminim o yıllarda alınan kültürün
büyük payı var.
Gerçekten bir değer olan Ethem hoca
için daha çok şeyler söyleyebilirim.
Bugün O'na teşekkür ediyor, ödün
vermeyen kişiliğine saygı duyuyor, "kumar eğrim" yok benim tavlada,
hadi gel bir el atalım diyorum
Türkyılmaz Sakınç
Türkyılmaz
Sakınç yazıyor:
ETHEM AYDIN'IN ANISINA
Öğretmendi, ressamdı, güzel bir arkadaş,
bulunmaz bir insandı benim için. Saat tamirinden bile anlardı.
Hatta iyi bir tamirci olduğunu da söylerdi. "Birazcık
Fransızca'mla lisan derslerine bile girdim." derdi.
Hastalığı sevmez, hastalardan hoşlanmazdı. "Bırak
Allah aşkına şu doktorluğu" deyip çıkışırdı zaman zaman
sohbetlerimizde sağlık üzerine laf ettiysem eğer. Öyle ki,
bir ara Balcalı Hastanesi'nde hasta olarak yattığımda ziyaretime geldi.
Tamamı tamamına iki dakika kalıp "çabuk iyileş ve çık
buradan" deyip hemen gitmişti. Bilge bir tavla (hapis) oyuncusuydu.
"Satranç gibi oynayın şu tavlayı. Önemli olan yenmek değil,
güzel ve doğru oynamaktır" diye öğütlerdi. Eğer
bugün, iyi bir hapis oyuncusu olduğum söyleniyorsa!.. Bu onun
öğretileri sonucu olmuştur. Bunu özellikle söylememden
çok hoşlanırdı.
İtalya'ya bilhassa Floransa'ya gitmek istiyordu.
İtalya'ya yaptığım gezi anılarımı anlattıkça heyecanlanıyor,
sorular sorup oradaki arkadaşından; bir süre önce yurt
dışındaki bir etkinlikte uzun bir zaman beraber olduğu, halen
mektuplaştığı ve şu sıralar Floransa'daki bir müzede görev
yapan İtalyan asıllı bir kişi haber beklediğini söylüyordu.
Haber gelir gelmez gidecek, uzun bir süre onunla birlikte
kalacaktı. Arkadaşı da Fransızca bildiği için anlaşmamız kolay
olacak diyordu.
Dört dörtlük bir
Atatürkçü idi. En son telefon konuşmamız Mersin'deki
Atatürkçü Düşünce Derneği üzerine
olmuştu. Mektup yazmayı çok severdi. Eleştirel, ama
sonuçta kişiye bir şeyler veren mektuplardı bunlar.
Lise yıllarında bizleri İnönü'deki
planör uçuş kampına göndermişti. İyi de etmişti. Konu
açıldığında o boncuk gözleri parlar, anlattığımız
bütün olayları büyük bir hazla dinler,
gururlandığını hissederdik. Velhasıl hiç kolay değil Ethem
öğretmeni anlatmak, ölümüne inanıp anısı
önünde saygıyla eğilerek uğurlamak.
Onun söylemiyle "uğurlar ola Selami".
Türkyılmaz Sakınç
Hüseyin
Gezer yazıyor:
Bugün 2002 yılı, aralık ayının 15'i, pazar
günü.
Öğle yemeğinden sonra her günkü gibi
ağzımı yıkadıktan sonra, şezlonguma uzanmış uyumak üzereydim.
Telefon çaldı, kalktım, ahizeyi alıp kulağıma tuttum. Muhatabım
adam söyledi: "Murat Aydın" ve titreyen bir sesle "Ethem Aydın'ın
oğlu olduğunu" söyledi, güçlükle ilave etti:
"babamı kaybettik..! sizin, O'nun yakın arkadaşı olduğunuzu biliyorum,
defterinden sizin telefon numaranızı buldum" dedi. ve ben gerisini
dinleyemeyecek derecede sarsıldım...!
Ethem ile ilkokuldan arkadaştık, çağdaştık,
ortaokula geçişte Silifke ortaokulunda üç ay kadar
zaman zaman görüşebildik. 3 ay sonra ben zatürreden
yatağa düştüm. Ve Mut'a aileme haber verildi. Ağabeyim at ile
geldi. beni alıp götürdü. Ayağa ancak 2 ay sonra
kalkabildim. O yıl Silifke'ye okula dönemedim. Ertesi yıl okula
devama başladım. Ayrı sınıflarda olduğumuz için kısa
sürelerde görüşebiliyorduk. Önemli hatıra kalan bir
tek olay yaşadık, o da maalesef üzücü nitelikte bir
olaydı:
Bir gün bir arkadaşımızın evinde toplanmıştık.
Gene hemşehrilerimizden bir başka sınıfta olan bugün adını
anımsayamadığım yetim, yoksul ve bohem yaşayan bir hemşehrimiz de vardı
aramızda. O'nunla Ethem güreşe tutuştular. Biz seyrediyorduk. Bir
anda, o "cofili" adını taktıkları çocuk Ethem 'e çelme
taktı ve savurdu. O anda Ethem'in havada uçan bacağı
küüüt diye kırıldı. Tabii hepimiz ayağa fırladık!
Nasıl götürdüğümüzü hatırlamıyorum. Ama
hastahaneye götürdük.
Bu olay ve yaşanan sahne hiç gözlerimin
önünden silinmez. Çok üzülmüştük.
Gereken tedavi sağlanmıştı ama Ethem o tarihten sonra aksayarak
yürüyebiliyordu. Son gördüğümde (geçen
yıl) daha iyi durumdaydı, ama tamamen geçmiş değildi arıza.
Ethem ortaokuldan itibaren resime temayül etmişti. Geçen
yıl gördüğüm çalışmalarında daha da ilerleme
görmüş ve kendisine "sen artık bir üstadsın" demiş
yanaklarından öpmüştüm.
Ethem hoş sohbetliğiyle olgun kişiliğiyle,
çevresinin ilgi ve sevgi ve saygısını kazanmış bir arkadaşımdı.
Oğlunun haberi, tüm değerli nitelikleriyle dolu
kalbimi derinden yaraladı.
Kendisine tanrıdan rahmet, geride bıraktığı aile
fertlerine ve dostlarına başsağlığı diliyorum.
Hüseyin Gezer