Bölüm4Sayfa 1  2
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm         





Ahmet Yahşi yazıyor:
ETHEM AYDIN'SIZ YENİ BİR YIL
    Sabah gazeteye geldim. Telefon çaldı. Avukat Cemil Denli. Sesini aldım ama O telaşla kendisini tanıtıp: "Bir dostumuzu kaybettik ayrıntılar için geri döneceğim" dedi. Kimdir, nasıl, ne zaman dememe fırsat vermeden: "çok değerli dostum, eğitimci Ethem Aydın" dedi. "Olur" diyebilmişim. Ayrıntıları derleyip toparlamaya çalıştım. Ama inanmak istemiyordum. Denli'nin bir yanlışlık olduğu haberini vereceğini umarak sessizliğe büründüm.
    İki gün önce yanına uğramış, bir elmayı paylaşmış, bir bardak ıhlamurunu içmiştim. Her zaman olduğu gibi "geç kalıyorsun. Gazete nasıl gidiyor, Çetin bey nasıl" diye bilinen sorularını sıralamıştı. Yine beklerim sözleri arasında veda ederken Ethem Aydın'ı son görüşüm olduğunu nereden kestirebilirdim. Kapısı aydınlığa açık Aydın Sanat evinde sonuncu ziyaretimi gerçekleştirmiştim.
    Okur, okutmayı severdi. Boşa zaman geçirmeyi sevmeyen Ethem Aydın kurduğu sanat evinde genç, ergin, yüzlerce insana emek verdi, yol yöntem öğretti. Okunmasını uygun bulduğu kitabı çeker, yerine küçük bir not bırakarak "al bunu oku getir canım başkaları da okusun" derdi.
    Uzun süre suluboya ile Adana'nın görüntülerini tuvaline işledi. Bunlardan kanal 1.inci durak, eski baraj, bakmakla usanmadığım çalışmalarıydı. Bir defasında kendisine sormuştum: "çalışmalarından beğendiğin, ayrıcalığı olanlar var mı?" demiştim. Küçük boyutta yağlıboya bir evin içini işleyen tabloyu gösterip "işte bu çalışmama değer veririm" diye yorumlamıştı. Resimde, ocağa başını yaslayan kız ağlıyordu.
    Öğretmenler gününde, bayramlarda, yılbaşlarında, aramayı, aranmayı seven Ethem Aydın, gerçek bir aydındı. Arada sırada kısa özlü yazılarını hazırlayıp gazetemizde görüşünü açıklardı. Sohbetlerinde yine bir şeyler vermeye özen gösterirdi.
    Bir ara Adana sanat çevresinde gelişen sıkıntıyı açmıştım. Adana'da her ressamın ayrı bir çizgisi, şairlerin, öykücülerin neyi paylaşamadığı sorusuna özetle "Benim resimlerimi gördüğün yerde tanıyorsun. Dulda, Akata öyle değil mi? Çizgilerimiz ayrı. Seçimi sanatseverler yapsın, biz birlikte yolumuza gidelim canım. Öykücülerimiz kaç tane bir Turan Altuntaş, şairleri yine şiirlerinden tanıyorum. O halde neyi paylaşamıyoruz. Anlamakta zorlanıyorum" demişti. Bu görüşü bize aktaran Ethem Aydın oldu. Dinlediklerimize kendi görüşümüz gibi aktardık.
    Yeni bir yıla Ethem Aydın'sız gireceğiz, kaybından üzüntülüyüz. Hele trafik canavarına yenik düşmesi acıyı artırdı.
Aydın Sanatevi açık tutulacak:
Ethem Aydın'ı kaybetmenin acısını bağrına gömen dostları yanında oğlu dişhekimi Murat Aydın'dan bir telefon aldım. "Babamın anısını yaşatmak istiyoruz, Aydın Sanat evini becerisi olan bir gönüllüye teslimden yanayız" demişti. Sevenlerine bunu duyurmayı bir görev bildim.
    Nur içinde yatsın. Sanat evinin kapısının aydınlığa açık kalacağını sevenleri duysun.
Ahmet Yahşi
Yeni Adana Gazetesi, 31.12.2002, Sa:6


İsimsiz yazıyor:
    Benim dünyamdı. Ben kendimi şanslı sayıyorum, payıma düşen tüm bu acı ve mutluluklardan kendimce yazılı çizgili ürünler çıkartabildiğim için..
    Hocamla yaşadığım anı anıdan da öte, ömür boyu yaşayacak. Sabahları birlikte bisikletimizle eski barajın içinde gezintimizde yaprakların rengini, doğanın sesini, kuşların sesini, güneşin doğuşunu O'nunla birlikte izlemek... O benim hocamdı, arkadaşım, en değerli dostum.. ve O'nu yüreğimde her zaman yaşıyor olarak hissediyorum. Birgün eski barajda sabahın O'nunla birlikte, bütün güzelliklerle doğduğu bir gün, "gizemli koru" adını koyduğumuz bir yol... orayı isimlendirmesi..., buraya bir isim koyalım demesi ve orayı isimlendirmesi, oraya bir tabela üzerinde gizemli koru yazması ... ve orayı o güzel yolu isimlendirmesi.. resimde yaşatması... Bu anımı hiç unutamam artık. Orası O'nun sayesinde gizemli koru adı altında hekes tarafından bilinmesi..... O'nu çok seviyorum.
    Geceleri pencereden seni seyrederken
    Dolunaydım... eline aldığın kalem....
    Günlerin kabarıp taşan ruhu....
    Belkide ben, sen olmak, hücrelerinde
    Dolup taşmak isteyen biriydim.....
    Ben bir imkansızlık ağıdıdım...
    Ben aşk...
Kardelen Çiçeği

Meriç Alkan yazıyor:
GENÇLİĞİN BİR BAŞKA TARİFİ:
ETHEM AYDIN ÖĞRETMEN
    "Onuncu Yıl Marşı'nı her dinlediğimde ağlarım."
    Mektuplarından birinde böyle yazıyordu Ethem Aydın Hocamız. Çok derin bir anlam gizliydi bu cümlede; bizim kuşağın bile belki tam olarak duyumsayamayacağı bir anlam. Gazi Eğitim Enstitüsü'nden sınıf arkadaşı ve Mersin Lisesi'ndeki öğretmenlik yıllarından meslekdaşı Hüseyin Sevim Hocamızın anısına çıkarttığımız kitaptaki yazısı ki aynı yazı onun için çıkartılan kitapta da yer aldı bu cümlenin dayandığı gerçeğin bir örnek ile anlatımıydı sanki. Ne yazık ki, bizim yakından ya da eserlerinden tanıdığımız, özel bir dönemin bu değerli insanları yavaş yavaş terk ediyorlar dünyamızı.
    Ethem Aydın Hocamızı kendi çağdaşlarının birçoğundan ayıran bir özelliği vardı; genç kalışı. Yaşamının her evresinde bu özelliğini gözlemek mümkün. Öylesine gençti ki, ölümüne bile bir anlamda bu özelliği neden oldu, diyebiliriz.
Günümüzde, daha orta yaşlarda olan birçok kişinin uzak durduğu bilgisayarı yetmişli yaşlarında kullanmaya başlayan, sürekli okuyan, sürekli düşünen ve düşündüklerini de Türkçe'nin en yeni biçimiyle yazıya döken, genç kalmış bir beyindi Ethem Aydın Hoca.
    Her Mersine gidişimizde birkaç kez karşılaşırdık. Ta Adana'dan kalkıp gelirdi; bir de bakardık ki, sessiz sedasız gidivermiş. Sevmezdi konuşmayı. Yazdıklarında da dile getirirdi bunu. Çok iyi anlardım, Hocanın yazmayı konuşmaya yeğleyen bu özelliğini. "Verba volent, scripta manent (Sözler uçar, yazılar kalır)"!
    Çok yazardı. Hem de öyle güzel yazardı ki... Mektubun tadını unutmamış az sayıdaki kişilerden biriydi.
Ethem Aydın Hocayı tanımayan bir kişi, buraya kadar okuduklarından onun bir felsefe ya da edebiyat öğretmeni olduğu çıkarımını yapabilir. Ethem Aydın Hoca, kendi deyimiyle iş bilgisi yazıresim öğretmeniydi ve bu tanımın ressamlık tanımının önünde yer almasını yeğlerdi.
    Ortaokul yıllarımda ben de öğrencisi olmuştum. Ölümünden hemen önce eline geçen mektup Derneğimizin, Öğretmenler Günü nedeniyle gönderdiği ileti olsa gerek. Yani, bir öğretmene yazılan ve öğrencilerinin şükranlarını dile getiren satırlar.
Oysa, bir ressamdı da. Gittiği her yerde elindeki bloknota eskizler yapan ve sonra onları özgün biçemiyle tuvale yansıtan, son güne kadar da üreten bir ressam...
    Ekim 2000 de Derneğimizin Mersin'de düzenlediği Ethem Aydın Sergisi kapsamında Doğan Akça dostun büyük emeğiyle hazırlanan kitapta, onu en iyi biçimde kendi dilinden anlatmanın mümkün olacağını düşünmüş ve mektuplarından alıntılarla bezemiştim yazımı.. 
    Hem eskizlerini hem de tuval üzerine yaptığı çalışmaları son olarak bu sergide zengin bir biçimde izleme fırsatı bulmuştuk. Serginin ardından İçel Sanat Kulübü Lokali'nde düzenlenen yemekli toplantıda ise  yaşadığı günün heyecanı ile uzunca süre keyifle oturmuştu.
    Gazanfer Uğural anısına hazırlamak istediğimiz kitap ile ilgili olarak yazdığım bir mektuba  verdiği yanıtta "Bilgisayarım, Gazanfer'e yazdığım övgü mektuplarıyla doludur, sağlığında kendisine ulaşan. İnsanlar ölümlüdür. Siz de ben de bir gün öleceğiz. Bunu yas günlerine dönüştürmek yerine şenliklere dönüştürmeyi düşünmek, evrensele saygıdır." diyor ve anmanın çeşitli biçimlerinden örnekler veriyordu.
    Daha önceki bir mektubunda da şöyle yazmıştı: "Yine eğer, size yazdığım gibi, yaşanmışları anılara dönüştürmeye, bir de mektuplarımı yayımlamaya kalkarsam, sekreter şart olacak."
    Sanki, yazdıklarının yayımlanmasını ister gibi görünüyor bu cümlesinde. Mektup da olsa, muhakkak ki deneme tadında mektuplardır hepsi.
    Yine yazdıklarından, bilgisayarında çok değerli bir mektup arşivi bulunduğu anlaşılıyor. Bu arşivin ve diğer eserlerinin  değerlendirilmesinin onun istediği türde anma biçimlerinden biri, kendi sözcükleriyle 'evrensele saygı', olacağını  göz önünde bulundurmak gerek. (Eserleri arasında bir de TEMA Vakfı aracılığı ile Mut'ta oluşturduğu bini aşkın ağaçtan oluşan orman var.)
"Hocam, son aylarda mektubunuz gelmez oldu" diye yazmaya niyetlenmişken,  Ethem Aydın Hocanın okuyamıyacağı bir son mektup oldu bu.
    Onun, "Sevgi, yağmurunuz olsun!" sözleri ile anısına saygılar.
Meriç Alkan

Meriç Alkan yazıyor:
ETHEM AYDIN ÖĞRETMENİN MEKTUPLARI
(Editörün Notu: İçel Sanat Klübü dergisinden kısaltılarak alınmıştır)
    Mektup almak ne güzeldir, yazmak da. Günümüzün iletişim teknolojisi bu güzellikten uzaklaştırıyor insanları. Oysa mektup, emek isteyen bir eserdir, yalnızca bir iletişim aracı değil. Bunu duyumsamak gerek mektup yazmak için.
    Ethem Aydın hocamız da zaman zaman, o gencecik Türkçe'si ile çalışmalarımız hakkında yüreklendirici satırlar içeren mektuplar yazar bize. O mektuplarda, yıllar öncesinden bugüne olgular, olaylar, duygular, olmayıp ta olması gerekenler, toplumsal eleştiriler vardır. Atatürk döneminde özenle yetiştirilen eğitimci kuşağın sorumluluk bilincini duyumsarsınız okuduğunuzda. 'Çevre' derken içiniz sızladığını duyumsuyorsunuz Hoca'nın:
    "Dünyamız bir tane, şimdilik gidecek başka bir yerimiz yok. Çağlar boyu, yetişmiş insan onu kemirdi, kemiriyor. Kendi kendimi sorguluyorum: caba önce yedeği olmayan evimizi mi kurtaralım, yoksa çoğuldaki insanı mı???"
    "..... Vitaminler, hormonlar benim naturama ters etki yapar. Bundan neden, övgülerle sövgüleri ince eler sık dokurum. Sövgüleri özümseyip, bünyeden dışarı atmak kolay oluyor. Ucuz mal olduğundan! Övgüler ise nitelikseldir, kristalizedir. Kimyasal psikolojik imbiklerden geçebildikten sonra artık mücevher olmuştur. Koruması yüksek  çaba ister. Pandorama güvenemiyorum."
"Böylece insanın insanda büyüdüğünü edimlerinizden esinlenerek geç de olsa algıladım. "
"..... Sizlere övünüyorum. İnsana doğru yeke kırmış gidiyorsunuz, pupa yelkenbuğra sefer.!"
"15 Ağustos 2000: "Öğretmenler mum alevi gibidirler. İçten yanarlar, mavi eflatun arası, lahuti bir ışık verirler. Isıtırlar. Dahası ısıtırlar ve sönerler....."
"Öğretmen öğrencisiyle köprü yapar. Beraberce üzerinden geçtikten sonra yıkar. Öğrencisinin köprü yapımını bekler, yardım eder. Bizleri mutlu eden, sizlerin kendi köprülerini kurmuş olmalarıdır." 
"Öğretmenler isimsiz yaşarlar. Anonim olabilmek bir mertebedir. Sizlerin gönlünde yer etmekten büyük ne vardır."
"Bana gelince: Gücümü bileyerek, kendi gerçeğimi, özgürlüğümü tuvale aktarmaya çalışıyorum. Mesleğe atıldığımdan bu yana kağıt kalem hep elimdedir. Otobüste, trende, kahvede, lokantada, yurt gezilerinde, sabah yürüyüşlerinde taslaklar yaparım."

    Hocanın dediğinin doğruluğunu duyumsuyor insan bu satırları okuduğunda. Övgüleri taşımak gerçekten zor. Ama öte yandan da övgüler bir sonrası için yüreklendiriyor insanı. Eskiler 'Marifet iltifata tabidir' sözleriyle bunu demek istemiş olmasınlar?...
Bu yılki Mersin haftamızı 'Öğretmene Sevgi Haftası' diye adlandırmak istedik.
    "Ethem AydınÖncül, Güncel, Ardıl Resim Sergisi" de bu bağlamda algılanmalı. Çünkü, o önce ÖĞRETMEN.
Bu yazıyı hazırlamaya başladığım günlerde, bir tatil beldesinde dört genç öğretmenle tanıştım. Pırıl pırıl dört genç bayan öğretmen... Orta Anadolu'da bir küçük ilçede muhtelif derslerin öğretmenleri. İçlerinden biri de Resim  İş bilgisi öğretmeni imiş. Resim dersinin yanı sıra işbilgisine verdiği önemi anlattı heyecanla. Kız-erkek ayırmadan veriyormuş dersi, benim ortaokuldayken düşlediğim gibi. Arkadaşları, açtığı öğrenci sergisinden söz ettiler övgüyle.
    Bende bu genç öğretmenlere kendi genç öğretmenlerimi anlattım, yıllar sonra onları da şükranla anacak öğrenciler yetiştireceklerine olan inancımla. Onları tanımak beni umutlandırdı, kendi adıma ve elleri öpülesi öğretmenlerim adına. Ve geleceğimiz adına da umutlandırdı.
    Kendi öğretmenlerimin gözlerindeki ışık vardı gözlerinde; okulları, öğrencileri vardı sözlerinde. Değerli İngilizce öğretmenim Ahmet Özen'in yıllar sonra yazdığı şu dizelerdeki gibi;
    Bir öbek oluşturduk, hepimiz genç, hepimiz zinde....
    Tasamız sevincimiz: Okulumuz, Öğrencilerimizdi hepimizin de.
    Ethem Aydın öğretmene ve geçmişten geleceğe, böyle düşünen tüm öğretmenlere saygıyla...
Meriç Alkan

Leyla Balköse yazıyor:
ETHEM AYDIN'I ANLATMAK
    Sevgili Ethem Aydın'ı trafik kazasında kaybettiğimden beri Adana'ya hiç gidemedim. Gidersem büyü bozulacak gibi geliyor, gitmezsem sanat evi aynı şekilde duruyor ve Ethem Aydın orada ya bir tablo üzerinde çalışıyor, ya arkadaşlarıyla tavla oynuyor, ya da şezlongda oturmuş çok sevdiği gazetesi Cumhuriyet'i okuyormuş gibi geliyor. Ethem öğretmenim, senin yaptığın kahveleri, çayları, sohbetlerimizi, bir dostunu bir arkadaşını bir saatcik görmek için kilometrelerce yol kateden özverili insanı çok özlüyorum.
    Yazmam için beni sürekli yüreklendirirdin. "Mektup yaz, günce yaz" derdin. Bak işte sevgili oğlun Murat Aydın'ın hazırlayacağı kitap için yazıyorum. İki aydan beri yazıp yazmama konusunda karar veremedim. Hâlâ kendime güvenim yok. Böyle zamanlarda ben Adana'ya Ethem Aydın'ı ziyarete gider, kendine güvenen bir insan olarak sanat evinden ayrılırdım. Peki şimdi ben ne yapacağım, kimden o güzel sözleri duyup yoluma devam edeceğim? Onaltı yıl önce bana "Sen hem anne, hem baba olamazsın. Çünkü sen sadece annesin, baba olmak için çabalama" demiştin. Bu sözünü hiç unutmadım ve yaşadığım sürece de unutmayacağım. Hastayı, hastalığı hiç sevmezdin. Yalnızca bu yönden teselli buluyorum ama ne acelen vardı uçar gibi gittin?
     Dostların sensiz ne yapacaklar, hiç düşündün mü?
    Ethem Aydın'ı yanılmıyorsam 1985 yılında tanımıştım. O yıl Adana'da Kurtuluş Mahallesinde İş Bankası Lojmanında oturuyordum. Oğlum her çocuk gibi, evdeki bazı kağıtlara bir şeyler çiziyor, daha doğrusu karalıyordu. Ben de her anne gibi çocuğumun yetenekli olabileceğini düşünüp, aynı sokakta bulunan Aydın Sanat Evi'ne gitmeye karar verdim. Aslında sanat evini daha önceden görmüş, hafta sonları önünden geçerken içeride resim yapan gençleri ve ak saçlı, gözlüklü, ciddi ama aynı zamanda insana sempatik gelen öğretmenlerini uzaktan tanımıştım. Belki  de yakından tanımak istiyordum. Çocuğumun yaptığı resimleri alarak (bahane ederek de olabilir) ve de cesaretimi toplayarak bir hafta sonu kapıdan içeriye girdim. Sanat evi boştu, Ethem Aydın kitap okuyordu. Beni görünce hafifce gülümsedi, cesaretim kırılmak üzereydi. Niçin geldiğimi aceleyle anlattım, resimleri gösterdim. Onun ne dediğini tam olarak hatırlamıyorum ama ders aldırmak istediğimi ve aylık ders ücretinin ne kadar olduğunu sordum. Yirmibeş bin lira deyince bu beni aşar düşüncesiyle oradan ayrıldım. Birkaç gün sonra işyerimden beni arayarak ders konusunu tekrar görüşebileceğini söyledi. Ama ben bu şartlarda ders aldırmamın mümkün olamayacağını söyleyerek, görüşmeye gitmedim. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra (toplu sözleşme yapılmış, maaşım biraz yükselmiş) Aydın Sanat Evine yeniden gittim. Kapıdan aylık ders ücretinin ne kadar olduğunu sordum. O, çocuk gibi bir gülümseyişle beni içeri davet etti, kahve pişirdi ve yirmi beş bin lira dedi. Ücretin artmadığına çok sevinmiştim, hem kızıma, hem oğluma ders aldırabilirdim artık. Sanırım O bilge insan, beni anımsamıştı ve dostluğumuzun temellerini o gün atmıştı. Ethem Aydın'ı tanıyanlar, ders ücretinin bir buçuk yıl sonra bile neden aynı olduğunu gayet iyi bilirler sanırım.
    1989 yılında, servis şefi olduğum İş Bankasında yükselmek için ikinci müdürlük sınavına girmem gerekiyordu. Ama ben sınava girmeye, daha doğrusu kolay yol olan yerleşik düzenimi bozmaya cesaret edemiyordum. Sınav tarihi yaklaştığı günlerde yine Aydın Sanat Evinde bunları konuşuyorduk. Çocuklarımı, evimi bırakıp gitmek istemiyordum, kararlıydım (gitmek zorunluydu, çünkü Adana'da kadro yoktu). Sevgili Ethem öğretmen kahvemizi pişirdi, her zaman olduğu gibi masanın üzerindeki boş bardaklara cezveden ahenkli bir şekilde doldurdu, kendisi vazgeçemediği Samsun sigarasını yakmadan önce, hanım arkadaşlarına ikram edilmek üzere masanın çekmecesinde duran özel sigaradan ikram etti. Sınava girmem gerektiğini ama bunun nedenini kendisinin söylemeyeceğine, buna benim karar vermemim doğru olacağını söyledi. Sanat evinden ayrılırken de okumam için bir kitap verdi. Kitabın adı "MARTI" idi. O kıvrak zekasıyla olayı çözmüştü. Martı'dan çok etkilenmiştim, sınava girdim, iyi bir derece ile kazanıp Ekim ayında kendimi İstanbul'da seminerde, Kasımda da Bandırma'da görevimin başında buldum (o zamandan beri beni birileri ile tanıştırırken, İş Bankası Müdürü diye tanıştırırdı ve çok gurur duyardı, bunu hissederdim). Ben de Martı Jonathan gibi kanatlanmış, çocuklarımı, evimi, çok önem verdiğim düzenimi bozarak yaklaşık onbir ay sürecek bir serüvene atılmıştım. Yaşamımın hemen hemen en güzel onbir ayını geçirdim Bandırma'da, Ethem Aydın'ın olaya bilgece yaklaşımı sayesinde. Bu kesinlikle benim başarım değildi, sıska, korkak bir kadını düştüğü çıkmazdan kurtarmayı bilen Ethem Aydın'ın başarısıydı.
    Sanırım 1990 yılının Temmuzuydu. Bandırma 'da bankada yoğun bir iş gününde, başımı kaldırınca Ethem Aydın'la gözgöze geldik. Çok şaşırmış, heyecanlanmıştım, Ethem Aydın Bandırma 'daydı. Sessizce gelmişti, "Mesai saati ben seni oyalamayayım, çıkışta falanca yerde buluşalım" deyip geldiği gibi sessizce aniden geldiği gibi gitti. Hiç unutmuyorum, akşam yemeğinde İnegöl köfte yedik, sohbet ettik. Yolculuğunun nedeni, eline hiç beklemediği bir paranın geçmesiymiş. O da bunu değerlendirip gemiyle Karadeniz seyahatine çıkmış ve dönüşte Bandırma'ya Balköse'yi görmeye gelmiş. Yemek sonrası daha ben "nerede kalıyorsunuz, yarın görüşür müyüz" diyemeden, o yola koyulmuştu bile.
    1990 yılında Eylül ayında Mersin şubesine atanmış, Adana'dan Mersin'e taşınmıştım. Ethem Aydın, Mersin'e beni ziyarete geldiğinde elinde küçük bir armağan vardı. Bana Bandırma'yı getirmişti bir suluboya tablosunda... Kısa süre yaşamış da olsam, çok sevdiğim bir yeri ölümsüzleştirmişti.
    Ethem Aydın'a...: Emekli olduktan sonra bana aldığın mavi, şirin daktilo ile yazıyorum bunları. Seni kaybetmeden önce mektup yazsaydım, belki şimdi suçluluk duymuyor olacaktım. Suçluluk duyuyorum, çünkü senin bana gösterdiğin ilginin, sevginin yüzde birini bile ben sana gösteremedim. Bu kadar zor muydu senin deyişinle "BİR ALO" demek? Hep ben bir dosta ihtiyaç duyduğumda sana geldim, bir gün bile bir dosta ihtiyacın var mı diye sormadım. Bencil olduğumu anlamam için illa ki seni kaybetmem mi gerekiyordu? Yine da bana hoşgörülü yaklaşacağını biliyorum. Seni çok seviyorum.
    Belki bir gün, bir yerde...
Leyla Balköse

Aslı Bahçecioğlu yazıyor:
    Böylesine bir metin o kadar zorki.....
    Adım Aslı Bahçecioğlu. 1995-96 senesinde Adana 'ya Çukurova Üniversitesi Resim bölümünü kazanmamla gelmiş oldum. Bir dostu anlatmak, her şeyi anlatmak, ama anlatamamak gibi. Ethem Aydın'la Burhan Kılıç sayesinde tanıştım. Ev arkadaşım Hatice'yle bir akşam sürpriz yapan Burhan, bu dostluğun kurucusu olmuştu. Gerçektende sürprizdi. Karşılıklı iletişimin, sevginin, saygının, en güzel örneğiydi Ethem Aydın...
    Tanıma evresi çekingen ama sıcaktı. Duvarda resimler, kitaplık, boyaları, masasının üzerinde üst üste duran kitaplar. Bir dünyaydı burası Adana'dan ayrı.
    Dudağından düşmeyen Samsun sigarası, yılların birikimi kolleksiyonu.. Ethem Aydın....
    Bu tanışmadan sonrası, Burhan olmadan büyük bir heyecanla devam etti. Her zaman farklı konular bulunurdu soframızda. Bilgece esprileri renk katardı. Masasında yemek, kahve sohbetleri eşsizdi. adı damağımda hala... Meyvanın, yemişlerin en lezzetlisi o atölyede, o dünyada bulunurdu.
    Öğretmen olduğu ilk yılları, öğrencileri çok şey sığdırmış bir çınardı. Meraklı gözler kulaklar Ethem Aydın'ı dinlerdi. Müdürü olduğu sorunlu bir okul olduğunu anlatmıştı Ethem Hoca, beni etkileyen bir yaşamdan kesitti. Öğrenciler okula sürekli zarar verip duruyordu dedi Ethem hoca. Her yer çöp içinde, tuvaletler kirli. Zorla güzellik olmaz ya, kaba kuvvetle bu halledilmeyecek demiş Ethem hoca. Bu öğrencilere görev vermenin iyi olacağını, çözüm olacağı fikrini eyleme geçirmiş. Gerçekten de bu sorunlu öğrenciler birer, müdür, hizmetli olarak okulun her türlü problemiyle bizzat ilgilenmişler. Okul temizlenmiş. Düşünce yerinde hedeflere varmış.
    Fikirleri gerçekten açık ve akılcı, bir öğretmen, her şeyden önce çevresine ışık tutan bir insan Ethem Aydın.
    Hakkını asla ödeyemem.
    Hep benimle olacak Ethem Aydın. İnançları... düşünceleri..
    Büyük kaybımızı paylaşıyorum.
Aslı Bahçecioğlu

Dr. Yusuf Erkişi yazıyor:
BİR İNSAN BİR DÜNYA     (Ethem Aydın için)
Galerisinde
Dünya yeniden kurulur
Işıklardan ve renklerden
Ruhlar yol bulur
Sonsuzluğu arayan aydınlık yaşamı
Değildir orada evren bir anlık
Yaşam bir gizem
Zaman billurlaşır, durulur
Dr. Yusuf Erkişi

Dr. Yusuf Erkişi yazıyor:
ÖĞRETMENİM ETHEM AYDIN
Osmaniye ortaokulunda
1960'lı yılların tatlı sesi
Sıcak gülümsemesi   
Sevgili öğretmenim
Ethem Aydın
Çiçeklenirdi yüreğinde
İnsan sevgisi doğa ezgisi
O zaman ağaçlar büyürdü.
Yürürdü dallara sular
Yapraklar yeşerirdi
Güverirdi Osmaniye
Taş olmaktan çıkardı okul
Sınıflar renkli dünya
Ufuklar alabildiğine geniş

Karaçay ile Çona deresi coşardı
Dile gelirdi çınarlar
Titrerdi uzun kavaklar
Topraklar rengini alır
Yeşiller bin bir tona döner
Ağarırdı yaşam
Her şeyin bir rengi vardı
Herkesin bir anlamı
Gönül gözüyle bakardı
Renkler artar kokardı 
Gül ile nergis ile
Gönülden gönüle duygular
Su olur akardı

Kırlara çıkardık
Umutlara koşardık
O'nun gözü ile çoğalır
O'nun eli ile artardık
Şimdi gönlümde renkleri
İnce ince sevgi çiçekleri
Yıllar sonra Adana'da
Aydın Sanatevinde buldum onu
Bu kez Toros'lardı konu
Yaylalardı
Göçerlerdi
Görkemli Adana'yı
Gizemli Seyhan'ı
Onun gözüyle bir başka gördüm
Renklerin büyüsünden
Demetler ördüm
Döktüm resim kağıtlarına
Duygularımı renklerle

Bir kere duyumsadım
Dönüşü yoktu o yolculuğun
İnatla ve sabırla
Ulaştım güzelliklere

Öper gibi saygı ile elini
Şimdi bende kalan
Resimlerini öpüyorum
Dr.Yusuf Erkişi

Dr. Yusuf Erkişi yazıyor:

ETHEM AYDIN HOCAM'IN ANISINA...
Gün olur cihanı zaman değer
Sen zamanı resimledin
Bizler de seni gönlümüze
Ethem Aydın Hocam..
   
Unutulmaz rengisin yaşamın
Kolay değil anlatmak seni
Dağ çiçeği duruşunla
Bir turna kanadında çoğalttın özlemini

Yıllar önceydi çocuktum
Küçük şirin Osamaniye'mizde
Sınıfta ilkin sıcak bir ses duydum
Sendin gelen

Tualinde renklerin bin çeşit tonu
Torosları betimleyen ressam
Yakanda çiçek
Üstünde yayla yeşili gömlek   

Kalem derdin kale
Sözcüklerse emin
Bizleri yanında görünce
Yoktu senin gibisi sevinci gözlerinin

Yüzünün bir yeri yağmur
Bir yeri güneş
Etrafında öğrencilerin
Ve birden kamaşan sevinci gözlerinin

Bilmiyor durdurak
Yüreğimin trenleri
Bırakıp gidenleri
Ölüm yakın ölüm uzak
Dr.Yusuf Erkişi
Murat Aydın yazıyor:
Ethem Aydın'ın vefatının arkasından:
    Ben ve dostları Ethem Aydın'ın öldüğüne inanmıyor, sindiremiyoruz. Ölümü O'na yakıştıramıyoruz. Yokluğuna alışamadık.
O, çoğumuzdan gençti ve birçoğumuzdan daha fazla yaşam doluydu.  Bakın vefatından bir günce günlüğüne ne yazmış:
Tırrrr,tır,ça,ça çaa.
Saat beş.
Sağlık yürüyüşü zamanıdır.
Al horozumun anılarda kalmış; (üürüüüüüüiiig), eşek anırmaları inek öküz böğürmeleri, koyun kuzu melemeleri, minareden (namaz uykudan hayırlıdır duyurusu), yerini,sinir bozucu olsa bile; metalik araçlara bıraktı. Çalar saatlara (günaydın). Aslında,sabahın doğal ve kademeli, tüm canlılarla paylaşılan sesler, buyurgan olmayan hayvan sesleri, iyi bir ana gibi, bizleri, okşaya okşaya uyandırır. Güne daha bir güçle kavuşmamızı sağlardı. Ziller hep zaten buyurgandır. İnsan buyrulmağı pek sevmiyor.Minarelerde türkçe ezan yaşama ruhsal bir güç katıyor.
Yolcu yolunda, emekçi işinde gerek!...
Sağlıklı yaşam koşusu veya yürüyüşü başlıyor.
Hava serince, sıkı giyinmek gerek. Bisiklet benim bastonum, iyi anlaşıyoruz. Yollar bana uzun, ona kısa geliyor. Zaman zaman kol kola, çamlar altında yürür temiz sabah havasını duyumsarız.
Trafik yok denecek kadar az, başlangıçta yadırganan loşluk, değinlik yavaş yavaş, ara sokaklardan çıkan guruplarla görsel bir cıvıltıya dönüşüyor. Rengarenk, çöpçüler, çöp toplayanlar, ev köpekleri, sokak köpekleri.
Yollar, ağaçlar, gölgeler, gölgelerin belleklerde oluşturduğu, imgeler simgeler gizemine günaydın...
Uzaklardan, geceler günler boyu hoplaya zıplaya gelen Seyhan nehri homurtulu akıyor. Yosun kokusuna, balıklara günaydın.
Sularda yıkanan, kavaklara, yeni güne günaydın.
Eski baraj yolunda; Adanalım gibi oylumlu, ağır başlı süzgün bakışlı, gövdesi ebru nakışlı, elleri kınalı,  gölgesi büyük okalüptüs ağaçlarına (günaydın).
Umara, geceden olta atmış, balıkçıya (rasgele) günaydın
Yeni baraj çavlağına, sisler içinde henüz uyuyan Adana 'ya bulutlara günaydın, eski baraj, yeni baraj, ormanlığa günaydın.
Gidilen yollardan geri dönülür. Aydın sanat evine, günaydın .
Kitaplıkta yer bulamamış sözlükler, tekrar yazılması gerekli mektuplar. Son gittikleri yerlerde yeni iticileri bekleyenlere günaydın.
Şövalyeler, dik çalımlı, binicisini bekleyen hırçın atlar gibi aleste, duvarlara dayalı poşetler üzerinde bilmem hangi şahaserin 
(Ethem aydın 26Kasım2002)
Murat Aydın (oğlu)
Yeni Adana Gazetesi, 17.Aralık.2002, Sa:6



Murat Aydın yazıyor:
SİVRİSİNEKLER'e açık mektup:
    Bir düşünce ve sanat ustası ola Ethem Aydın'ı Adana belediyesinin ölüm tuzaklarından birisinde kaybetmemizin 3.üncü ayı doldu.
    Yaşam sevinci ile doluydu.. dopdoluydu... başkalarına da aşılardı. Sabah sporundan dönerken yanlış dizayn edilmiş bir tretuvar geçidinde elim bir trafik kazası sonucu vefat etti.
    Kazayı yapan sürücüyü, olay yerine belki daha erken gelebilecek ambülansı, belki daha erken müdahale edebilecek doktoru affedebiliyorum.
    Ama ölüm tuzağı halinde dizayn edilmiş tretuvar geçidinin mimarı olan Adana Belediyesini affetmiyorum.
    Bütün çığlıklara kulağını inat ve ısrarla tıkayan yetkilileri Ethem Aydın'ın vefatından sorumlu tutuyorum.
    Sanki her şeyi önceden biliyormuşcasına Ethem Aydın'ın Hayattayken yazdığı bir tespiti okusun yetkililer:
SİVRİSİNEK VE YAZARLAR, ÇİZERLER.
Akşamdan sabaha, gazeteler ülke çaplı ve dünya genelinde haberlerle dolar taşar. Eğrisi, doğrusu, taraflısı, tarafsızı. Göz nuru alın teri. Görünüşte kurulu düzen, hep duyarsız, bildiğini okumaya devam eder. Acaba bu kadar emekle, incelemelerle, yazmanın anlamı ne ola.!
Yetke sahipleri acaba uyanırlar, yanlıştan dönerler mi?
Sivri sinek kan emer, bazı kalın, bazı ince kemanıyla, bütün gece kulağımda öter durur.
Kan emecekse, uyuyanın kulağında bütün gece ötmesi neye?
Sivri sinek, kandaki besine ancak uyanıkken ulaşabilir. (Ethem Aydın)
Kendisini rahmetle anıyorum.
Murat Aydın
Yeni Adana gazetesi, 27.03.2003


Murat Aydın yazıyor:
Ethem Aydın'ın vefatının düşündürdükleri1:
    Ethem Aydın ilerlemiş yaşı sebebiyle değil, düzensiz yapılaşan (daha doğrusu bir türlü yapılaşamayan) bozuk belediye hizmetleri sebebiyle vefat etti. Ben böyle inanıyorum. Adana'daki kötü tasarlanmış tretuvar geçitleri başka canlar almasın diye bu yazımı kamuoyuna sunuyorum.
    Biliyorum.... bu yazdıklarımı hiç kimse değerlendirmeyecek... hiçbir yetkili makamındaki örümcek ağlarını bozmayacak, belki hiç kimse okumayacak bile... Olsun... ben yazacağım:
    Köşe başları, kavşaklar trafiğin yoğunlaştığı kaza ihtimalinin arttığı noktalardır. Zaten bu sebeple trafik kanununun bilmem kaçıncı maddesi "kavşağa 10 metre kalageçe karşıdan karşıya geçilmez!" emreder. Yani yaya geçitleri kavşaklardan 10 metre önce ve sonra olmalıdır.
    Adana'daki tretuvarların üzerinde yayaların karşıdan karşıya geçmeleri için Belediye tarafından hazırlanmış geçitler vardır. Bu geçitler yayaları tam o noktadan karşıdan karşıya geçmeye zorlar.
    Hiç dikkat ettiniz mi bu geçitlerden geçerseniz doğrudan doğruya araç karmaşasının en yoğun olduğu cadde sokak başlarına kavşaklara varırsınız. Yani Belediye öyle bir tretuvar geçidi hazırlamışki yaya yürüyen insanı alıyor ve doğruca kavşaklardaki yoğun trafik karmaşasının ortasına bırakıyor.
    Adana'nın büyük caddelerinde, tretuvar boydan boya demir parmaklıklar ile örülüdür. Karşıdan karşıya geçmek isteyen insanlar, tretuvar üzerinde belirli aralıklar ile bırakılmış boşluklardan istifade ederek karşıdan karşıya geçerler. Yolda yürürken karşıya geçmek isteyen yayalar caddenin ortasına vardıktan sonra bu noktanın aslında trafik açısından sakıncalı olduğunu fark ederler. Ama geriye dönmek bir başka risk olduğu için karşıdan karşıya geçmeye devam ederler. Caddenin ikinci yarısında, bu tretuvar geçitlerinin kendisini canlı bir trafik karmaşasının bulunduğu köşe başı veya kavşağa sürüklediğini fark eder ama iş işten geçmiştir. Yapabildiği kadar kıvrak hareketlerle veya şöforlerin toleransı ile sağsalim karşı kaldırıma varır. İşte bu andan sonra nasıl bir tehlike atlattığını unutur... gider...
    Ethem Aydın böyle bir tretuvar geçidinde vefat etti. Belediyemizin yetkili organlarına sitem ile duyururum.
Murat Aydın (oğlu)
Yeni Adana Gazetesi, 18.Aralık.2002, Sa:2


Murat Aydın yazıyor:
Ethem Aydın'ın vefatının düşündürdükleri2:
Adana Belediyesi Azrailin sponsorluğunu yapıyor.!
    Bir sanat ve düşünce ustasını, Adana'nın kusurlu tretuvar geçidine kaybettik. Çünkü Adana 'daki neredeyse bütün tretuvar geçitler Trafik kanunlarına  yasalarına aykırıdır. Kavşaklardaki ada ve tretuvardaki geçitlerini kullanabilmek için bir yıl hazırlık okumak gerekir. Kavşaklardaki ada'lar caddelerin eninden geniştir, araçlar birbirine sürtünmeden zorlukla geçerler. Tretuvar geçitleri karşıdan karşıya geçen yayayı trafik açısından çok tehlikeli bir noktaya geçirir.
    İtiraf ediyorum: Tretuvar geçitlerinde babamı kaybetmeden önce bu yazımı okuyan sizler kadar konuya ilgisizdim. Banane diyordum. Birisinin talimat vermesini bekliyor bu kusurlu belediye hizmetine kayıtsız kalıyordum.
Belediye yetkilisine açık sorumdur: Şehirimizdeki tretuvar geçidi ve kavşak adalarının azrailin pusuya yattığı yerler olduğunu farketmeniz için bir baba mı kaybetmeniz gerekiyor?
    Halbuki sayenizde kaybettiğimiz babam sizin için günlüğüne 8Aralık2001 tarihinde şunları yazmıştı:
TÜRKİYEMİZDE BİSİKLET YOLLARI
Bisiklet şehir içi ulaşımda büyük bir gereksinimdir.
Petrol kullanmaz, doğayı kirletmez, sağlık için ideal bir spordur. Kazası yok gibidir.
Gün geçtikçe şehiriçi yollar sırat köprüsü gibitrafik canavarlarının insafına terk edilmiş. Sade vatandaşlar, çocuklar, sakatlar, yaşlılar, bu curcunada telaşla koşuşturmada, ara sokaklar iki taraflı araçlarla tutulmuş. Sokaklarımız apartumanların çöplüğü. Yaşadığımız ülkenin insanları sanki dışlamış gibi sokağa çıkmaktan bezmiş. Yetke sahiplerinden umar bekliyor.!
Geçenlerde Adana'da sayın valimizin katkılarıyla Dr. Yusuf Erkişi'nin göz nuru ve emeğiyle kuşe kağıda basılmış, büyükçe bir kitap gördüm. Gurur duydum. Sevinç gözyaşları döktüm.
Bu yapıtın fotoğraflarını sabah yürüyüşlerinde, bisikletle ulaşabildiğim kadarını gördüm. Keşke Aytaç Durağın başlattığı bu yollar tamam olsa da bütün Adanalılar gelip görseler. İsimsiz kahramanlarımıza eleştiriler yanında övgülerini de sunabilseler. !
Dr. Yusuf Ekişi'nin yapıtının adını en koyuyorum: "Aytaç Durağın yarattığı Adana"              Ethem Aydın, 8Aralık2001.
Murat Aydın (oğlu)
Yeni Adana Gazetesi, 19.Aralık.2002, Sa:2

Murat Aydın yazıyor:
    Babam,
    Biliyorum geri dönmeyeceksin.... bilirim, inat ettinmi bir daha çıktığın yoldan dönmezsin. Ama olsun... ben yine de terliklerini yatağının altına koydum. Söz veriyorum bir daha terliklerini ıslatmayacağım.
    Odanda, tavandaki, her yaktığında pırpır eden kekeme floresan var ya ? işte onu değiştirdim. Okumak için duvara yasladığın yastık duruyor. Başucundaki lambanın ampulu de artık tutukluk yapmayacak, konuştum kendisiyle. Ama şimdilik sivrisinekler tatilde diye cibinliğini kaldırdım.
    Aydın sanat evi hala sen kokuyorsun. Orayı dağıtmadım. Gücüm yettiğince kanatlarımın altında tutacağım. Suavi bey isminde bir resim öğretmeni vardı ya... hatırladın mı? Hani sen öğretmenler gününde kendisine bir hediye almış, güzel ve yakışıklı bir ambalaj yaptırmıştın ve paketin üzerine kendi el yazınla şöyle yazmıştın: "Duyarlı öğretmen Suavi Numanoğlu'na, öğretmenler günü armağanı, çam sakızı, çoban armağanı" . Hah.. Aydın Sanat evini işte o Suavi beyin ellerine teslim ettim. Senin deyiminle tam bir gönül adamı. Sen kime gönül adamı dediysen mutlaka erdem sahibi insanlar oluyor. Nasıl oluyorda böyle güzel insanları uzaktan tek bakışta anlayabiliyorsun hala çözebilmiş değilim. Senden öğreneceğim ne çok şey varmış meğer..
Aydın Sanat evine uğruyorum aradabir. Ama içeri giremiyorum baba.
    Aylar geçti ama hala içeri girerken kapıyı fazla açtığımda sanki kapının kanadı, kapının arkasındaki bisikletinin arka tekerine çarpacak gibi geliyor.. Bu sebeple kapının kanadını her zamanki gibi az açıyorum...
    Seni göremiyorum, ama sanki arka tarafta sakal tıraşı oluyormuşsun da birazdan çıkacakmışsın gibi hissediyorum... sanki her zamanki gibi oradan bana "hello" diye seslenecekmişsin gibi oluyorum.
    Her fırsatta masandaki çiçekleri tazeliyorum. Her zaman buna fırsatım olamayabiliyor, ama bunu bazen dostlarımız yapıyor. Baba, bir şey fark ettim: o çiçekler sen varken daha uzun süre dayanıyorlardı sanki? Onlara sevgi gösterdiğini biliyordum ama senin sevginin bir çiçeğin ömrünü uzatabildiğini henüz tespit ettim. Bu aralar yasemin bulamıyorum, adını bilmediğim şu mavimsi çiçekler senin babacığım.
    Masandaki radyonun pili bitmişti. Yahu o kadar söyledim, artık şu doldurulup defalarca kullanılan kalem pillerden kullan dedim.. bak yine kullanılıp atılan pillerden takmıştın radyona. Neyse ben değiştirdim. Kullanmadığın için artık pilleri bitmiyor. Ama olsun... ben yine arada sırada kontrol edip biterse değiştiriyorum. Sen merak etme.
    Hani şövalyende duran tablo vardı ya? Hani ben sormuştum bu nedir demiştim, sen bana neye benziyor demiştin. Sonra denizaltı olduğunu öğrendiğim tablo vardı ya? İşte o tablonu evimin duvarına astım baba. Gerçi sana sormadım ama eminim izin verirdin?
    Çöp toplayan yoksul çocuklardan aldığın müzikli bir kutu vardı. Didem o kutuyu tamir etti. Artık kapağını açınca bir müzik sesi duyuluyor. Narin bir tınısı varmış.
    Ha bu arada unutmadan söyliyim.. Hani o senin tablo haline getirip yaptığın yapboz var ya? İşte o oyuncağın iki parçasını kaybettim. Biliyorum hoşuna gitmedi ama inanki arıyorumarıyorum nereye düşürdüğümü bulamıyorum. Bulurum merak etme. Benim gibi dikkat fukarasına emanet etmeyecektin.... Hatırlar mısın elektrik sobanın vidalarını da el çabukluğuyla kaybetmiştim de sen bana boş ver zaten fabrikası fazla vida koyuyor diyerek beni teselli etmeye çalışmıştın. O soba hala iş yapıyor. Arada bir bozulduğu oldu ama icabına baktım. Ne de olsa senin oğlunum.
    Masadaki saatin durmuştu. İkide bir durur ya hani. İşte yine yaptı yapacağını. Kurmadım. Yeniden çalışacak biliyorum.
Bu aralar bir sorunum var...
    Dostlar seni soruyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Aylar geçti ama aramızdan ayrıldığını hala içime sindiremedim. Babam benimle birlikte diyorum. Zaten senin hemen yanında kendime bir yer aldım. Sen şimdi eminim oralara bizlerin şimdilik fark edemediği bir güzellik götürmüş olmalısın... hep yaparsın bunu zaten. Gittiğin yerde mutlaka uzun veya kısa vadeli bir güzellik yeşerir. Yanına geleceğim baba. Sana söz veriyorum.
    Seni seviyorum, seninle onur duyuyorum, oğlun olmaktan gurur duyuyorum. Hep derdin ya: sen benim devamımsın diye, Allah'ın izniyle hiçbir başlattığını yarım koymayacağım. Huzur içinde uyu babam.
Murat Aydın, 27Mayıs2003

Haluk Kaya yazıyor:
    Rahmetli Ethem Aydın benim müdür muavinim ve resim öğretmenimdi.
    Osmaniye Merkez Ortaokulunun 966 yılının en sayılan hocasıydı. O zaman, aynı zamanda bizler ailece dosttuk.
Bir gün, rahmetli Ethem Aydın, oğlum zayıf olan derslerini ve hocalarının isimlerini yaz getirde, şu okuldan seni mezun edelim dedi. Bende karşımdakini bir müdür muavini, bir öğretmen olarak değilde, bir amca, bir baba olarak gördüğüm için, gayet laubali davranıp, yazdığım listeyi vermek üzere müdür muavini odasına girdim. Orda hemen hemen tüm idareciler vardı, veya çok kalabalıktı.
    Ceketimin cebine elimi sokup, liste sandığım kağıdı rahmetliye uzattım.  Şöyle önce bir kağıda, sonra bana baktı ve oğlum ben senden öğretmenlerinin adlarını, zayıf derslerini belirten listeyi istedim, dedi. Bende tamam işte, liste bu dedim, karşılıklı ısrar neticesi, kapatın lan kapıyı dedi ve kapıyı kapattılar.
    Liste diye verdiğim, ama kız arkadaşıma yazdığım mektubu sonuna kadar okudu ve şimdi gidebilirsin, dedi....
Haluk Kaya,  08Temmuz2003

Kudret Sönmez yazıyor:
SENİ HER ZAMAN SEVECEĞİM, HOCAM
    Her sabah erkenden spor niteliğinde bisiklet gezileri yapardı, rahmetli Ethem Hoca... Bu O'nun uzun yıllar aramızda kalmasını sağladı; hem de aramızdan aldı.
    O'nunla dostluğumuz geç başladı, yoğun oldu, erken bitti: Bizlere manevi anlamda verebileceği daha çok şeyi vardı.
    Güzel insandı, ressamdı, hocaydı... Bir sıfatı daha hak etmişti: FİLOZOFDU.
    Kazadan bir gün önce görüşmüştük onunla son kez. "Her sabah bisikletle gezerim" demişti... "Önce bir kaşık bal alır, sonra yola çıkarım. Balın bir parçası çeneme damlamış, haberim yok. Bindim bisikletime gidiyorum. Bir de baktım bir gurup arı peşime takılmış. Zor kurtuldum. Arılar koku alır, bunu unutma!"
    Ve son sözü "Seni Seviyorum, Kudret!" oldu.
    Bu sözü çok kolay söylerdi, Hocam. Biz söyleyemedik, yeterince...
SENİ HER ZAMAN SEVECEĞİM, HOCAM.
NUR İÇİNDE YAT! 
Kudret Sönmez
KanalA televizyonu, 24Eylül2003


HAKKINDA ÖNCEDEN YAZILMIŞ YAZILAR
Mekin Nadirler yazdı:
    Çukurova'lı sanatçılar.
    Ressam Ethem Aydın "Halkımız sanata ve güzele karşı ilgisiz değildir" der.
Çukurova'nın yetiştirdiği bir çok sanatçı var. Sinema sanatçısı, heykeltıraş, fotoğraf sanatçısı, ressam. Bunlardan bir tanesi de uzun yıllar Adana'da resim öğretmenliği yapmış olan ressam Ethem Aydın.
    Kendisini sanata adamış olan Aydın, uzun yıllar öğrenci yetiştirmiştir, daha sonra da bir resim galerisi açmış. Bugüne kadar bir tanesi İtalya'nın Gomo kentinde olmak üzere  Türkiye'nin değişik yerlerinde 12 kişisel resim sergisi açan ressam Aydın'ın sanat anlayışı daha ziyade doğayı deforme etmeden özden uzaklaşmadan, doğadan yansıyan binlerce ışıltıdan esinlenerek impresyonist bir anlayışla resim yapmasıdır.
    Kendisine resimlerinizi nasıl yapıyorsunuz diye sorduğumuzda Aydın bize şu cevabı verdi: "Ben bir sanatçı olarak tabiatı görüp direkt olarak tuvale aktarmam. Tabiatta gördüklerime duygu ve düşüncelerimi de katarak çalışırım. Bu nedenle ortaya koyduğum eserler daha özlü olmaktadır. Sanatçı, gördüklerini, düşünceleri ile karşılaştırdığında ortaya çıkan eser tam anlamıyla özü taşımaktadır."
    Renkleri bir savaş elemanı değilde huzur, sükun ve mutluluk adına harekete geçiren sanatçının bölgedeki sanat faaliyetleri ile ilgili düşünceleri de şöyle: "Halkımız sanata ve güzele karşı ilgisiz değildir. Eğer biz sanatçı olarak ortaya özgün bir şey koyarsak, bu eser muhakkak değerlenir. Son yıllarda bölgemizde açılan sergileri izleyenler çoğunlukta. Eskiden bu böyle değildi. Zamanla halkımız sanatın ne olduğunu anlıyor. Resim sanatı taktim olayıdır. Resim değerlendirme olayını meydana getirmek gereklidir. Bölgemizde sanatsal faaliyetlerin toparlanması gerekmektedir. Bir dernek, bir kuruluş ve buna benzer kurumlar tarafından bu görev üstlenmelidir. Şimdilik bölgemizde ekolize edilmiş bir düzen yoktur. Bölgemiz sanatının gelişmesi için bu düzeni en kısa zamanda ortaya koymak gerekir."
Mekin Nadirler
Güney Haber, 29Nisan1984


Ahmet Yahşi yazdı:
YAŞAM BOYU ÖĞRETMENLİK
    Yılların eğitimcisi ressam Ethem Aydın'a gelen mektup 45 yıl öncesinin anılarını yaşattı.
    Yılların eğitimcisi emekli öğretmen ressam Ethem Aydın'a öğretmenler gününde 45 yıl öncesi anılarını üzerinde taşıyan bir mektup gelir. Tüm öğrencileri ve öğretmenleri kapsayan geniş kavramlı bu mektup Aydın'a öğrencisi Galip Oğuz'dan gelir. Oğuz'un mektubunu birlikte okuyalım:
"Erdem anlayışının seçkin temsilcisine saygılarımla.. Değerli öğretmenim, bana, mektubunuz aracılığı ile dostluğu, insan ustası olmanın incelik ve güzelliğini yaşatıp yeniden bir daha öğrettiniz. Dünden bugüne zamanın acımasız ve silici kasırgasına rağmen kırkbeş yıllık süreyi bir perspektif içinde, eğitimci kişiliğinizin özgün örneklerini; bir bir gördüm, eh biraz da duygulandım. Duygulandım ama, yaşam boyu öğretmenlik kavramına da ulaştım. Sevgi dolu uyarılarınıza teşekkür ederim. Beni önemli bir sorumlulukla karşı karşıya getirdiniz. Fırsat bulursam bir görev bilinci anlayışıyla hareket edeceğim. Yüceliklerle dolu, iyi insaniyi vatandaş simgesini, kişiliğinin vazgeçilmez ölçüsü haline getiren öğretmenimin Öğretmenler gününü en iyi dileklerimle kutlarım."
Kırkbeş yıl ötesinden gelen duyguların birikimini aktaran Galip Oğuz, Yaşam Boyu Öğretmenlik bilincini emekli öğretmen Ethem Aydın'dan aldığını açık yüreklilikle kağıda döküyor.
Bir öğretmenler gününü geride bıraktık. Her öğretmen üzerinde değişik duyguların harekete geçmesine neden oldu. Toplumu meydana getiren bireylerin de öğretmenler gününde duygulandığını görürüz. Bunlar duygularını değişik hareketlerle dışa vururlar. Hepimizin öğretmeni olması, bir öğretmenimizin üzerinde bıraktığı olumlu izler, harekete geçmemize yeter. Öğretmenler günü bu genişleyen çember içinde kutlanır.
Ahmet Yahşi
Yeni Adana Gazetesi, 29Kasım 19??
Fikri Sağlar yazdı:
SAYIN ETHEM AYDIN
    Fotoğraflarını görme şansına ulaştığım değerli eserlerinizden dolayı sizi ve emeği geçen arkadaşları kutlamak isterim. Bu eser sanatçımızın üzerinde yaşadığı kültürü ve ondan aldığı birikimi, bir sanat eseri olarak halkına yansıtmasının ifadesidir. Sanatçımızın, Anadolu'da oluşan yüzyılların kültür ve sanat birikiminden aldığı esinle çağdaş mekanlar yaratma duyarlılığını yansıtıyor.
Sayın Aydın çalışmanızı çok beğendiğimi ifade etmek istiyorum.Bu anıt rölyefde Anadolu'nun, motif zenginliğini, sembol ve figürlerle oluşturduğu sanat dilini görüyorum. Eser, izleyicisine hem klasik uygarlıkların, hem ÖnAsya uygarlıklarının , hem de Türkİslam uygarlıklarının tanıdıkbildik sanat yapılarını çağrıştırıyor.
    Anadolu'da yaşayan çevresini izleyen her insanın kolayca algılayabileceği, ona hiç yabancı olmayan bir bireşimi sunuyor. Bunu halk açısından, sanatın halk yaşamına girmesine bir katkı olarak , sanatçı açısından ise, yaşadığı mekanları, özgün kültür senteziyle güzelleştirme duyarlılığı olarak değerlendiriyorum. Sanatsal kültürün halk kitlelerince benimsenmesi, giderek toplumun ifadesinde, tanımında belirleyici olmasında en önemli yol şüphesiz siz sanatçılarındır. Bizler de sanatçıya destek konusunda üzerimize düşen sorumluluğun bilincindeyiz.
    Ülkemizi, dünya uygarlıkları arasında kültürüyle ve sanatıyla tanınan bir ülke haline getirmek istiyoruz. Bunu, sanatçı ve politikacılarımızın çabalarıyla, tüm halkımızın desteğini kazanarak yapmak zorundayız. Bu ülkede sanatsal kültürün yerleşmesi için özgür, yaratıcı kuşaklar yetişmelidir. Bunun önünü açmak için siz sanatçılarımıza desteği ve teşviki sürdüreceğiz. Çalışmalarınızda başarılar dileğiyle teşekkürlerimi sunuyorum.
Fikri Sağlar
Kültür bakanı

Mehmet Yılmaz yazdı:
    Bir ressamı, tuvali önünde çalışırken ilk kez Mut'da görmüştüm. Bir yaz günü, Hüseyin Gezer'in Karacaoğlan heykelinin ilk mekanı olan o ulu çınarların serin ve koruyucu gölgesinde, sehpasının başında, yönü Mağaras dağı'na dönmüş resim yapıyordu.Bir yandan, ressamın boyasını tuvale nasıl koyduğuna bakıyor, diğer yandan da önümdeki turistin ayakkabısını boyuyordum. İkimiz de boyacıydık(!); ama ben O'nun gibi olmayı geçirmiştim içimden. Yıllar sonra, 1970 lerin sonuna doğru, bir ressamın resimlerimi gördüğünü ve benimle tanışmak istediğini söyledi, birileri. Adana'dan Mut'a geldiği günlerin birinde tanıştık. Yıllar önce gördüğüm o ressamın ta kendisiydi karşımdaki: Adı, Ethem Aydın'mış. Hem işlik hem galeri olarak kullandığı bir mekanı (özel tapınağı!) varmış Adana'da. Dört saat yolculuktan sonra soluğu orada aldık. Sanki eskiden beri tanışıyor gibiydik. Toprak çeker derler ya, sanırım hem buydu kaynaşmamızın nedeni hem de oratk ilgi alanımız.
    Ethem Aydın, Adana Öğretmen Okulu'ndan sonra ailesinden habersiz Gazi Eğitim Enstitüsü Resimİş bölümü sınavlarına başvurmuş (1941). Hiç unutamadığı o ilginç sınavdan söz ederken sanki yeniden yaşıyordu o anı:
"Sınava geç kalmıştım. Ben geldiğimde herkes çoktan bir şeyler yapmaya başlamıştı bile. Oturacak bir sandelye falan bulamadığım için yere bağdaş kurdum ve istenen şeyi yapmaya başladım. Suluboya ile renklendirmemiz isteniyordu. Özene bezene yapıyordumki, tam o sıra, aksi gibi, hafiften bir yağmur çiselemeye başladı. Bu yağmur yağacak başka zaman bulamadı mı? Yağmur damlalarının etkisiyle boyalar çözülüp birbirine karışıyordu. (Demek sınav açık havada yapılıyormuş) Resim berbat (!?) olduğu için, yeni birine başlayıp başlamama konusunda sınav sınav sorumlusundan fikir almak istediğimde, tamam, o resim bitmiş artık güzel dedi. Aradan zaman geçince anladımki, sınavı kazanmama doğa bir güzel yardım etmişti bana. O gün bu gündür hep dostum oldu doğa. Öğretmenlerimin yanısıra, ondan çok şeyler öğrendim. Ha unutmadan, sınav sorumlusu Refik Ekipman'dan başkası değilmiş. Onun yanı sıra, Malik Aksel ve Şinasi Barutçu da öğretmenim oldular. Çok değerli insanlardı hepsi."
    Ethem Aydın Gazi Eğitimi bitirdikten sonra Kars Lisesi'nde ilk görevini yaptı (1944), daha sonra İzmir Bornova 'da askerlik görevini yaptı. Bu sırada ağır bir sarılık geçirdi. Askerliği sırasında yabancı bir kordiplomat gemisinde Fransızca tercümanlık yaptı. Düziçi köy Entitüsü'ne tayin edildi, İvriz Köy Enstitüsü'ne tayinini istedi. Yine kendi tayin isteği ile Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi 'ne gelmiş. Burada, resim (yanı sıra, bazen de Fransızca) öğretmenliği yapmış; çok sayıda gence sanat sevgisi aşılamış. Bu sırada bir dersane ve saatçı dükkanı açma denemeleri yapmış ama tatminkar netice elde edememiş. 1960 ihtilali döneminde öğretmenliğe dönüş yapmış, önce Osmaniye sonra Adana Erkek Lisesi'ne tayin edilmiş.
    Memurluktan emekli olmuş ama sanattan asla. En son mekan tuttuğu Adana başta olmak üzere Güney yörelerinde bu aşkı halen sürdürüyor. Oralarda bir sanat ortamının yaratılmasındaki önemli katkıları asla yadsınamaz. Gerek Çukurova, gerekse Mersin üniversiteleri bünyesinde kurulan sanat bölümleri kadrolarının çevre halkıyla bütünleşmesindeki yardımlarından, bir sohbet esnasında, saygıyla bahsetmişti Handan Tunç.
    Ethem hoca bir Cumhuriyet çocuğu. O ilk heyecanı iliklerinde hissedenlerden biri. Oldukça mütevazi, ama bana sorarsanız abartıyor. Böyle bir yazıya niyetlendiğimde, vazgeçirmek için o kadar çok uğraştıki.! Yok efendim ne gerek varmış, O binlerce resim öğretmeninden biriymiş, kendi halinde bir ressammış, vs.. vs.. Oysa kazın ayağı öyle değil. Koşulların getirip götürdüklerini tartışmak ayrı (ve ciddi) bir konu ama şu bir gerçekki, orta dereceli okulların resim öğretmenlerinin çoğu, özellikle son yıllarda, işin sadece memurluğunu yapmaktalar. Sadece onlar mı?.. üniversitelerdeki bazı hocaları da bir yoklayın isterseniz. Türkiye koşullarında memurluk (hadi buna akademisyenlik diyelim de rahatlayalım!) belki bir zorunluluk. Ama kapağı bir kere attıktan sonra çarkın dişlilerinden biri olup sanatı bir kenara atmak elbette gerekmiyor. Önemli olan içimizdeki sanat ateşinin hep taze tutulması. Bu ateş, bireyin içinde kendiliğinden başka sanatçılar öğretmenler tarafından da bilinçli olarak yakılabilir. Kendinizle başbaşa kaldığınızda, bu ateş içinizde yanmaya devam ediyor mu, dahası bu ateşi başkalarına da bulaştırabiliyor musunuz, işin can alıcı noktası budur işte. Bu can alıcı noktayı yakalayanlardan biri Ethem hoca.
    Haberli habersiz en zaman ziyaret etseniz, ya okurken ya da bir resimle cebelleşirken görebilirsiniz O'nu. (her sabah erkenden çıktığı bir saatlik bisiklet turunu unutmamak gerek). Aradabir, o çok sevdiği güney sahil ve dağlarına yolculuk yapar. Enerji mi harcar, enerji mi toplar, baktığınız açıya bağlı. Yaşlı/genç, gelip gideni hiç eksik olmaz. Konuşması oldukça rahatlatıcı ve bilgecedir. Bu rahatlığı karşısındakine de hemen o an kendiliğinden geçiverir. Ne varki, resim yaparken o olgun insan gider, yerine gelgitleri olan kıpır kıpır biri gelir: çocuk/yaşlı, cahil/bilgili, doyumkar/doyumsuz, saf/hin... Bütün bunları sezgilerime dayanarak söylüyorum. Yoksa kolay kolay kimseyi yaklaştırmaz çalışırken. Aslında bunu her sanatçı çok iyi anlar. Çalışmak sevişmek gibidir. Yalnız burada muhatabınız resimdir. Her resmin başlangıcı bir çeşit gerdektir. Müdahale etmek için karşınıza koyduğunuz, henüz el deymemiş o bakir yüzey ne tahrik edici ve korkutucudur! Ethem hoca'ya göre "resim pahalı ve kıskançtır, ikinci bir sevgiliye tahammülü yoktur". Ethem Aydın ile resim arasındaki ilişkide kanımca doyumsuzluk büyük bir rol oynamakta. Öyle olmasaydı aynı tuval üzerinde tekrar tekrar (bazen yıllarca) çalışmazdı herhalde. İmzaladığı bir resmi sonradan tanınmaz hale getirdiği çok olmuştur. "Oysa onu öylece bırakıp, bir benzerini daha yapsam ve istediğim değişiklikleri yenisi üzerinde sürdürsem fena olmazdı. Böylece hem ilk kompozisyonu kurtarmış hem de yeni bir resim yapmış olurdum" demişti bir ziyaretimde.
Kendi kuşağının birçok sanatçısında olduğu gibi, Ethem Aydın'ın ilk resimleri genel olarak izlenimci bir kareteri yansıtır. Ekipmanın inşacı tavrından ziyade, Aksel'in izlenimci Anadolu temaları çekmiş olmalı ressamı. Ne varki, geçmişten günümüze, bütün yaptıkları yan yana konduğunda, kesinlikle hepsinde, kendine özgü bir renk dünyası ev ayrıntı düşünü bir fırçaya sahip olduğu hemen fark edilebilir. Ayrıntıdan kasıt, nesnelerin doğalcı görünüşüne şaşmaz bir bağlılık değil, tuval üzerinde yeniden yarattığı dünyanın her bir köşesine alabildiğince zengin bir biçim ve renk armonisi geliştirme gayretidir. Hani derler ya, ressam neye bakarsa baksın, neyin resmini yaparsa yapsın, gerçekte, resmettiği kendisidir. Başka bir açıdan şu da doğru: bakıp anlattığı şey ressamın kendi içine zaten sinmiştir. En haşmetli ve karmaşık konulardan tutun, yanıbaşındaki sıradan nesnelerden aslında daha çok bunlardan resim çıkarabilir ressam. Sadece ressamlarda değil, şair romancı ve diğer sanatçılarda da böyledir. Bu bağlamda, Ethem hoca'nın resimlerine bakarken, Yaşar Kemal'in düş ve gerçeği bir güzel yoğurarak anlattığı Çukurova kekik nane kokan dağları, ovaları, top top bulutları, söylenceler diyarı gelir aklıma. Zengin betimlemeler O'nda vardır.
    Son zamanlarda teknikte fazla bir değişikliğe gitmemiş ama kendi biçim dünyasını bir hayli değiştirmiş durumda Ethem hoca. Düşsel ve anlatımcı bir dünyayı harmanlıyor şu sıralar. Aslında, son yaptıklarından geriye doğru şöyle bir yolculuğa çıkarsak, içtenm içe kaynayan bu dünyanın daha ilk resimlerinde çoktan yuvalanmış olduğunu fark ederiz. Zamanla bu çekirdek gitgide büyümüş, kabuğunu çatlatmış ve kompozisyonun tamamını ele geçirmiştir. Anlayacağınız söz diliyle konuşurken karşısındakini rahatlatan, sakin görünüşlü o Ethem Aydın gitmiş, heyecanlı ve doyumsuz Ethem Aydın çıkmıştır artık meydana. Doyumsuzluk bir yandan mutsuzluğa açık bir davet, bir yandan da birçok sanatçının hastalığıdır. Kurtulursa, devinimsiz kalır ölür sanatçı. Bereket versin, çekiyor olsa bile çoğu sanatçı bilmez bu hastalığını, bilenler de çoktan alışmıştır ona. Böyle bir hastalığa hiç yakalanmamış veya belli bir noktadan sonra paçayı kurtarmış olanlar kimbilir ne kadar huzurludurlar? Ethem bey böyle bir huzuru ister miydi acaba? Şöyle demişti:
    "Evet, arada sırada tasasız bir baş istediğim olmuştur. Ama tasasız sanatçı olur mu hiç? Sıkıntınız yoksa neyi dışa vuracaksınız, neyi doğuracaksınız? Doğurmakla rahatlayamazsınız, daha birini çıkarmaktayken bir başkasına, hatta başkalarına hamile kalırsınız (böyle hamilelik dostlar başına!) Ben bunu yaşıyorum."
    Son görüşmemizde yeni resimlerini göstermişti. Handan hanımla ortaklaşa çıktıkları ve henüz bitmemiş bir tuval hariç, diğerleri küçük boyutluydu. Çoğu düşsel doğa soyutlamalarıydı. Oldum olası, O'nun resimlerinin ilk anda çarpan cinsten olmadığını bildiğimden bir izleyici olarak keşfe çıktım. Kendini ilk anda ele vermeyen dolambaçlı sarmal biçimlerden oluşturulmuş ayrıntılı ve zengin bir dünyaydı her biri. Bazı sanatçılar ayrıntıları atma eğilimindedir, "az, çoktu" onlara göre, hak vermemek de elde değil. Ne varki Ethem Aydın şeytanı arayan cinsten biri. En son dikkatimi çeken bir resmi vardıki şaşırdım kaldım. Resmin tamamı üzerinde gezintiye çıktığımda, sağ üst bölgede oval bir biçim içinde gizli ikinci bir resim daha keşfettim. Yıllar önce ayakkabı boyacılığı yaparken yapılışına kısa bir süre tanık olduğum kompozisyonun (sıkıştırılarak küçültülmüş de olsa) ta kendisiydi gördüğüm. Demek, o manzarayı Ethem hoca dünyasından hiç çıkarmamış ve tekrar resmetmişti. Kimbilir kaçıncı kez... Ellerine.. yüreğine sağlık...
Mehmet Yılmaz

M. Demirel Babacanoğlu.yazdı:
İZLEDİKLERİM:
Ressam Ethem Aydın, Şöyle diyor:
"Matematik, felsefe ve tarihle ilgisi olmayanlar resim yapamazlar. Tıp fakülteleri sanatçı çıkaramadığı zaman doktor çıkarır. Bir doktor bir şekli tanımak mecburiyetindedir. Biz çizgi bilgisi veriyoruz, mühendis şekil bilgisi olmadan mühendis olamaz. Bir insan hangi işe yatkın olursa olsun resme karşı ilgisi olacaktır. Sanatsal sergilere gitmesi için önce ona ilgi duyması gereklidir. Onun ilgisi başka yöneyse sanat içerikli sergilere gelmez. Sanatçı illede bu gereksinimi duyurma zorunda değildir. O kendi alanı içerisinde çalışır. Tavuğu yumurta yapmaktan alıkoyamazsınız. Bu tavuğun yapısından ileri gelir. Sanatçılar da böyledir. Yapıtları ortaya koyarken, dışardakiler ne diyecek diye düşünmezler. Kalemi alıyor..... Deniz altında 20bin fersah diye yazıyor... aradan yüzyıllar geçiyor... ortaya Notülüs çıkıyor, denizin keşfini yapıyor. Tablolar da keşfedilecek bir olaydır.  Ressam kendi iç dünyasını keşfedecek onu diğer insanlara aktaracaktır. Bu düşünceleri değiştirebilir."
"Resim yaptığımın farkına, öğretmenliğe girdiğim zaman vardım. Çok üzüldüm. Ey Allahım bana niçin matematik, tarih, coğrafya yetisi vermedin dedim. Bu duygu 1960 yılına değin sürdü. Ama şimdi içinde bulunduğum konumun üstünde bir konum düşünemiyorum. O zamanlar resme değer veren bir nakış yoktu. Matematik birinci sırada yer alırken resim dersleri fasarya sayılıyordu.. Kurumsal bir akım izlemiyorum. Empresyonizm çizgisinde çağdaşım"
    Ressam Ethem Aydın, Mersin Güzel sanatlar Galerisi'nde 42 tablosunu 21Mart1990 başlangıç olmak üzere sergiledi ve 3Nisan'da sona erdi. Sanatçının tablolarına genel olarak bakıldığında, izlenimci, dışavurumcu, gerçeküstücülük birleşimlerini görebilirsiniz. Renkler, çizgi uyum içerisindedir, estetiği yansıtır size. Yeryüzünde kaç türlü renk varsa kullanılmış, tablolar bir bütünlük içindedir.
    "Çarpık güzellikler" isimli tabloda renge ağırlık verilmiş, sanki o çaylar deniz içinde gelişiyor. Toprak, su, deniz, gök birleşivermişler. Anadolu motifleri yer alıyor. Bu tablo diğer 42 tablonun özeti gibi.
    "Ayak izleri" isimli tablo çölde değilde yeşilde bir iz. Bu izde tıoplanmış bütün dünya. Bütün insanların izi bir dünyadır herhalde. İze yine de arabi bir biçim verilmeye çalışılmış.
    "İstanbul" isimli tablo bir düzlem üzerinde resmedilmiş. Fırça darbeleriyle tuşlanmış, çizgilenmiş, biçim verilmiş. İstanbul'u tanıyanlar bu tablodan İstanbul kurabilirler kafalarında. Kırmızı yeşil mavi renkler kullanılmış. Figürler kan tablosu gibi. Arap harflerine biçimler verilerek Osmanlı İstanbul'u anımsatılmaktadır. Karşımızda dünden bu güne İstanbul duruyor. Bu İstanbul'da Bizanslılar, minyatürcüler, hattatlar, tulumbacılar, halifeler,... hepsini kavrayabilirsiniz.
Ressamı kutlarım.
Hürsöz Gazetesi, 18Nisan1990


ATOvizyon dergisi yazdı:
    Kurtuluş mahallesinin temiz, sessiz sokaklarından birinde bir sanat yuvası vardır. Aydın Sanat evi. Gerçekten aydınlığın evi. Küçük ama dolu bir yer. Sanatın kültürün yürek seslerini duyabileceğiniz bir yuva. Emekli eğitimci ve ressam Ethem Aydın'ın eliyle güzelleşiyor bu sanat evi.
    Camı tıkırdayıp içeriye adım attığınızda güler yüzü, tatlı sesi ile Ethem bey karşılar sizi. Hal hatır sorduktan sonra bir söyleşiye dalabilirsiniz. Bu söyleşi, resimden edebiyata, estetikten felsefeye değin uzayıp gidebilir. Saatin tiktaklarını bile fark edemezsiniz bir süre sonra.
    Ethem bey, Türkiye'nin birçok il ve ilçesinde resim öğretmenliği, okul yöneticiliği yapmış, sayısız öğrenci yetiştirmiştir. Öğretmenliğini Aydın Sanat evinde sürdürüyor. Yardım isteyenleri geri çevirmiyor. O'na ak saçlı öğretmenler de gelir, oyun oynamak isteyen çocuklar da. Ethem bey, tümü ile aynı dili konuşur.
    Ethem bey emekli olduktan sonra bu küçük odayı sanat evi yaparak dersler veriyor, sergiler açılmasını sağlıyor. Eşdost konu komşusunun uğrak yeri oluyor. Sanat evi aynı zamanda O'nun yaşam biçimini de gösteriyor. Duvarlarda resimler, masada çiçekler, meyveler, onur ödülleri, belgeleri, bilgisayarda bir yazı,alçak masada yarım bir resim.
    O'na göre "sanata, yetenek, gözlem ve deneyim ile varılabilir". Ethem beyin resim anlayışı şöyle oluşuyor:
"Çocukluk yaşamım Mut-Ermenek arasında geçti. O yıllarda gidişgelişlerim geceye düştüğü için geceyi daha iyi tanıma olanağı buldum. Gecenin doğurgnlığı, hayal kurma ve gerçekler kafamda yoğuruldu. Şekilleri ışığın yardımı olmadan görmeyi öğrendim. Işık şekillerin görünüşünü değiştirir. Şekilleri karanlıkta görmek ve yorumlamak benim için daha verimli oldu. Bu olay resim sanatını meslek olarak seçmem etken olmuştur".
    Adana'da atölye ve galerilerin artmasını olumlu bulduğunu belirten Ethem Aydın, niteliğin de geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Mersin'de Ticaret ve Sanayi Odası'nın sanat atölyesi ve galerisi kurarak yeni yeteneklerin ortaya çıkmasını sağladığını anımsatarak "Orada gençler resim dersleri alıyor, resim sergileri açıyor. Galeri vazgeçilmez bir yer oldu. Resimler de satılıyor. Adana Ticaret Odası ile Sanayi Odası bu tür bir etkinliği gerçekleştiremez mi?" diye bir yön gösteriyor.
ATOvizyon dergisi, Aralık 1999, Sa:32

Abdulkadir Kaçar yazdı:
AYDIN HOCA ETHEM AYDIN
    Filozof; felsefe ile uğraşan felsefenin gelişmesine katkıda bulunan kişi. Felsefe yapmaya meraklı kimse... Felsefe; varlığın ve bilginin bilimsel olarak araştırılması... Bir bilimin ya da bilgi alanının temelini oluşturan ilkeler bütünü.
    Adana'mızın filozofu var mı? Hayır yok demeyin. Biz yanıt verelim: Evet evet var.Adana'mızın çok güzel bir filozofu var. Bu, sayın Ethem Aydın 'dır. Ethem Aydın kimdir diyenlerin yanısıra "Oooo.. benim hocam" veya "benim Erkek Lisesi öğretmenim", ya da "Adana'da binlerce öğrencisi bulunan Ethem Aydın'dan söz ediyorsunuz" diyenleriniz olacaktır.
    Evet sevgili okurlarımız, 8.inci Altın Koza Film ve Kültür Festivali nedeniyle çok değerli Ethem Aydın hoca ya Adana ve ülke kültürüne yaptıkları katkılar nedeniyle Anakent Belediye başkanı Sayın Aytaç Durak tarafından "yılın Sanatçısı" onur plaketi verilmiştir. Kutluyoruz.
    Sayın Ethem Aydın hoca, zaman zaman sohbet imkanı bulduğumuz, sohbetine ihtiyaç ve açlık duyduğumuz bir kişidir. O, yaşını göz önüne almayan ruhunu sürekli canlı tutan, sürekli okuyan, sürekli öğrenen, yeniliklere alabildiğine açık bir kişidir.
Önceki günkü tören sırasında Sayın Hocam Ethem Aydın 150 bin tane öğrenci yetiştirmiş, onlara resim dersi vermiştir tümcesi kullanıldı. Doğrudur. Ve sevgili okurlarımız, koskoca bir ömür ve ortaya çıkan gerçekler. 150 bin öğrenci. Bu gerçekten yüce bir değer.
    Ethem hocam insan sevgisiyle bezeli, insana hayran, onun yüceliği ve büyüklüğünü keşfeden, yarattığı düşünce dünyasıyla da çevresindeki ve sohbetlerindeki insanları aydınlatan gerçekten aydın birisidir. Adana'mızın filozofu demekten büyük mutluluk ve onur duyuyorum.
Abdulkadir Kaçar, (Kaçar'ın not defteri)

Abdulkadir Kaçar yazdı:
ÖĞRETMENLER GÜNÜ ve BİR MEKTUP
    Öğretmenler günü sürüyor. O sevgili varlıklarımız için yazıldı, çizildi, konuşuldu ama anlatılamadı. Öğretmenler bizim gerçekten baş tacımızdır. En büyük edebiyatçılar biraraya gelse o yüze varlıkları anlatmakta güçlük çekerler.
Ama öyle olaylar vardırki, o filozofların bile anlatmakta güçlük çektiği konuları hemencecik birkaç satırda anlatıverir. Tıpkı Sn Galip Oğuz'un 45 yıllık öğretmenini anlattığı gibi:
(Editörün Notu: Sn Galip Oğuz'un mektubunun orjinali yukarda verilmiştir)
    Bu sözlerin üstüne söz söylenebilir mi? 150 binden fazla öğrenci yetiştiren filozof Ethem Aydın'a ve O'nun 45 yıl önceki öğrencisi Sn Galip Oğuz'a teşekkürler.. sevgiler... saygılar..
Abdulkadir Kaçar, (Kaçar'ın not defteri)

Mustafa Emre yazdı:
AYDINLIĞIN BAHÇEVANI Sayın Ethem Aydın'a
Erkenden güne çıkan
Tan aydınlığına karışan
Hem bahçeydi hem de bahçevan
Erdemlerin değerlerin harmanında
menekşe çınar okaliptüs olan
Aşkların sevgilerin ustası
Yenileyen her sözü her rengi
Durmadan işleyen bir ağaç bir bulut
Ilık bir güney yeliydi
Neşeyle eşit, hüzüne yaşıt
Mustafa Emre, Ekim1997

Muzaffer Kılıç yazdı:
AYDIN SANATEVİ
Kurtuluşta basit apartman yapılı
Duvarlarında ince emekler asılı
Buram buram Anadolu kokulu
Emek üreten Aydın Sanat evi
Diplomasına yaşına bakmadan
Kitap defter kaygısı duymadan
Alın teri emeklere kıymadan
Ana kucağı Aydın Sanat evi

Çağdaş düşünceyle usta dizinde
Sevgi yansıtmak sihirli bezinde
Emektar Ethem Aydın'ın izinde
Erdem yaşatır Aydın Sanat evi

Kılıç'ım nerden nereye vardın
Bilinen gerçeği bir defa saydın
Sanatçı yanında çırak olaydın
Gönlümde özlem Aydın Sanat evi.
Muzaffer Kılıç, 5Aralık1985, Mut

Muzaffer Kılıç yazdı:
Beğeni övgü yaranma beklemeden
Uyakmış, redifmiş, heceymiş, diklemeden
Renklere duygu veren eller teklemeden
Öylesine yakın öylesine içten oluyorsunki...
Kalepınar'ından su içer misali.

Sevgi dostluk erdemli yaşam
Senin kaleminden daha içten
Tiril tiril burcu burcu gönülden
Evelemeden gevelemeden öylesine oturtuyorsunki
Tahtaya mıh çakar misali.

Böylesine rahat, gönülden yazmanın
Zamanla yarışır gibi çizmenin
Kemiren benlik duygusunu ezmenin
Öylesine gizemli kaynağını buluyorsunki...
Koruktan helva yapar misali.
Muzaffer Kılıç, 23Mart1987

Abdulkadir Kaçar yazdı:
    Öğretmenler günü ve bir mektup:
    Öğretmenler günü sürüyor. O sevgili varlıklarımız için yazıldı, çizildi, konuşuldu, ama anlatılamadı. Öğretmenler bizim gerçekten baş tacımızdır. En büyük edebiyatçılar  bir araya gelse o yüce varlıkları anlatmakta güçlük çekerler. Ama öyle olaylar vardırki, filozofların bile anlatmakta güçlük çektiği konuları hemencik birkaç satırda anlatıverir. Tıpkı 45 yıllık öğretmen Ethem Aydın'ın öğrencisi öğretmen Sn. Galip Oğuz'un anlattığı gibi. Derin anlamlı, felsefe, yaşımın gerçek kıpırtılarını içeren mektuplarda olduğu gibi.
    İşte bu güzel mektubu siz sevgili okurlarla paylaşmanın büyük mutluluğunu yaşıyoruz. Yalın, ödünsüz, gerçek ve su katılmamış duyguların ifadesi olan mektup.
    Erdem anlayışının en seçkin temsilcisine saygılarımla...
Değerli öğretmenim, bana mektubunuz aracılığıyla dostluğu, insan ustası olmanın incelik ve güzelliğini yaşatıp yeniden bir daha bir daha öğrettiniz.
    Dünden bu güne zamanın acımasız, silici kasırgasına rağmen 45 yıllık bir süreyi bir perspektif içerisinde eğitimci kişiliğiniz, özgün örneklerini bir bir gördüm, eh biraz da duygulandım. Duygulandım ama yaşam boyu öğretmenlik kavramına ulaştım.
Yüceliklerle dolu, iyi insan, iyi vatandaş simgesini kişiliğinin vazgeçilmezi haline getiren öğretmenimin öğretmenler gününü en iyi dileklerimle kutlarım  Galip Oğuz. (20111994)
    Bu sözlerin üzerine söz söylenebilir mi? 150 binden fazla öğrenci yetiştiren filozof Ethem Aydın 'dan ve O'nun 45 yıl önceki öğrencisi Sn. Galip Oğuz'a halk adına teşekkürler, sevgiler, saygılar.
Abdulkadir Kaçar, Güney Haber, 1121994

İsimsiz Yazdı :
Naciye öğretmen sergi diziyor
Ethem Aydın hoca resim çiziyor
Çamurdan heykeller almış her yanı
Kıymetli hocamız Vinsi hayranı
O da öğrenciden bir ad almıştı
Okulda lakabı Vinsi kalmıştı
(Düziçi Eğitim Enstitüsü mezuniyet albümünden)



HATIRA DEFTERİ
Aziz kardeşlerim,
Bir gün yurdun muhtelif köşelerinden, aynı arzu ile gelip şurada bir avuç insan, bir sınıf olduk. Şimdi üç yıllık dostuz herkes herkese bir hayli malum olmuştur, gün oldu birimiz veya bir kaçımız için derin üzüntüler içinde bıkkınlığımız hesabına bu günleri özledik.
    Her geçen gibi bunlar da geçti, fakat umduğumuzu deyil aksine ayrılık endişeleri getirdi.
Bu gün her arkadaşıma karşı daha candan dostluk hissediyor hucum edercesine bastıran sene sonuna istihfafla  Bu elzemdir her elzem olan üzüntüde bir saadet sezilir, güzel günler göreceğiz  diyorum.
    Gelecek günlerin heyecanı içinde, tahsil faslının son dostlarını hatırlamak ve onlarla iftihar etmek için hatıratımın ikinci kısmını, ' sizlerin kıymet ' dolu satırlarınızla renkliyecek ve böylece tesadüflerle dolu hayatımda her birinizi bekliyeceğim.
Şimdi her arkadaşıma ardına kadar açık olan kalbim; gelecekte evimin kapısı olacaktır.
    Kim bilir, belki ömür varsa her gezintimde bir veya bir kaçınızla karşılaşmak ümidini desteklemek için muhakkak sizleri sorabileceğim bir adresinizi, gerek nasihat gerek intiba olarak kaydedeceğiniz satırların altına yerleştirmenizi münasip gördüm.
Hele bir fotoğrafınızın yanımda bulunması şayanı temennidir.
Etem Aydın, 1945


Dostum Ethem
Defterinin şu sahifelerinde işgal etmiş olduğum yere bilmem ki laik miyim. Gayet samimi olarak söylüyorum ki ben daima anlaşılmaktan kaçtım, esasında hiçte kompleks değildim.  Bu satırları niçin yazdığımı  belki bilmezsin fakat düşünürsen bunun sebebini bulacaksın. Her ne halse eğer beni hatırlamak istersen; hiç olmazsa bu yazılarım bari vesile olur.
2041945, Ankara


Dostum Etem
Bu üç yıl neredeyse bitmek üzre. Orijinal sınıfımızın orijinal gençleri de birbirinden, bu üç yıl bittiği zaman ayrılacaklar.
Bunu sen böyle düşünüyorsun. Ben de öyle düşünüyorum, belki diğer arkadaşlar da ayni şekilde düşünecekler.
Ayni endişe bende de var dostum. Üç sene içinde bir defa olsun süküna kavuşamayan şu sınıf, birbirini ne kadar çok arayacak ve bu halimiz o zaman bize ne kadar cazip gelecektir.
Daha şimdiden bu sana öyle geliyor, bana da öyle geldi. Bu satırları böyle yazmam da ondan ileri gelmiyor mu?
Bu gün bütün arkadaşlarımı takdir ediyorum. Ve eskisi gibi onlara kızmıyorum, çünkü onlar birbirlerine hiç benzemeyen ayrı ayrı varlıklardır. Onlar hayatta "tanınmış kimseler, orijinal insanlar olacaklar " dır. İyi veya fena onlar muhakkak tanınacaklardır.
Dostun (*), 3Mayıs1945, G. E. Ens.
(*) Caddesi, Çıkmaz Sokak, No: 251 (*)


Sevgili Kardeşim Etem'e Saygılarımla
Anadolu'daki hür varlığımızı bozulmayan milli ruhun şahlanmasına (*). Milli ruhun temeli (*) tesir edemiyeceği bir sırla örtülü halkın ta kendisindedir. Türk ruhu diğer milletlerden ayrı kendine has bir karakter taşır. Bu karakter bizi diğer milletlerden ayırır. İşte kendimize has olan bu damgayı kaybetmemek gerektir. Milli ruhun kendisi olan halk, kendini ancak, münevver gençliğinin eserlerinde görür, tanır, ve idrak eder. Halkımızın kendisini idrak ettiği gün münevver gençlik övünülmekle haklıdır. Çünkü vazifelerin en büyüğü olan millilik ödevini yapmış olacaktır. İstiklal Savaşı Türk ruhundan kuvvet almıştır. Sakarya; Türk ruhunun ölmezliğinin dünyaya ispatıdır. Ruhta Türklük milli birliğimizin anahtarıdır. Türk; her tatlı yüzü dost sanma. Her sunulan kadehi ağzına götürme. Sen kendi ruhunla kal. Sen onlara  örnek ol Türklük ruhunu cihana yay. Türk'ün dünyaya hakim olduğu devir kendi ruhuna inandığı çağlardı.
Kardeşin
Osman Saygı, 9Mayıs1945


Kardeşim Etem :
Sana burada, şu anda ne yazacağımı bilmiyorum, nasıl yazacağımı da.. Seninle İki yıla yakın bir zamandan beri arkadaşlık ediyorum.
Bende hiçbir zaman kendine karşı itimatsızlık uyandıracak bir hareket göstermedin.
İşte senin en kuvvetli tarafın budur Etem. Bu (*) seni istikbalde büyük mevkilere çıkaracaktır, buna eminim. Bu (*) seni yüksek ve iyi bir idare adamı yapacaktır. Buna kuvvetle inanıyorum. Hayatta bir gün yollarımız birleşirse bu günleri tatlı tatlı anarız.
Sonsuz başarılar diler gözlerinden öperim aziz kardeşim.
No 171 Salahaddin Yurdakul
S. Yurdakul İki Çeşmelik I. Toroman Sokak No 38 (*)


Kardeşim Ethem,
Defterinin baş sahifelerinde öğüt veya nasihat, hatıra gibi kelimelerle şu sayıfaları dolduracak olanlara hitap ediyorsunuz. Onlardan hatıra olarak saklıyacağınız yazı istiyorsunuz. Merak etmeyin kıymetli kardeşim, hatırasını her zaman ayni tazelikle muhafaza edeceğiniz kimselerden, böyle soluk ve cansız vasıta taşımaya hacet yoktur. Onların hatırası böyle zoraki canlanmaz. Bu yazdıklarımızda bizi değil kendinizi bulacaksınız; kendinizin geçmiş günleri. Ve öyle umuyorum ki isim ve hayallerimiz bile zorlukla seçilecek onlar ortasında yine en canlı siz kalacaksınız; kendinizle baş başa.. Bunlar üzerinde düşünürken, ebedileştirmek kaygısına düştüğünüz hayallere acıyacaksınız. Evet kardeşim bu daima böyle oluyor. Her şey sonsuz ve istediğinizin aksine oluyor. Her şey bizim değil kendi istediği şekilde tecelli ediyor. Bunun için boşuna yorulmayın Aziz Dostum. Hiç peşinde koşmak neye yarar. Daha şimdiden sizden, bu satırlardan uzaklaşıyor, çetin ve karışık yollarda düşe kalka yürüyor, kimse bana elini uzatmıyor nasılsın demiyor. Mektebin her köşesini arıyor, fakat hiç birinizi bulamıyorum.
Hayat, şu satırlar gibi edebi yazıların süslediği düz sahife değil, asık yüzü ile bekliyen bir realite, bir hakikattir. Bunlar için de şu lafların ne manası olacak acaba?.
 (*), 1151945, Cuma

Kardeşim
Çok karışık bir haleti ruhiye içinde bulunduğum şu günlerde defterinizle karşı karşıya bulunmak beni biraz düşündürdü. Her zaman hatıralarımla baş başa bulunmak benim için büyük bir zevk ve teselli olduğu halde, bilmem neden hatıra olarak yazılan satırlar beni tatmin etmiyorlar. Onlar yalnız sahifeler üzerindeki saffetini muhafaza ediyorlar hatırda kalan hakikatlerse...
Zaman ve hadiseler insana çok şeyleri unutturuyorlar istemeden her şeyi, herkesi unutuyoruz unutulamıyan gene yalnız kendimiz kalıyoruz. Fakat hayatta muhtelif tesadüfler olabilir, o zaman ise hepimiz burdaki arkadaşlıktan ayrılmış bambaşka insanlar olacağız buradaki samimiyet ve arkadaşlığın çoktan kopmuş koparılmış olduğunu anlıyacağız.
Belki de tanımadan, görmeden ve konuşmadan geçeceğiz bu pek (*)  bir şey. Madem ki hatırlamak ve unutmamak için yazılarımızı istiyorsunuz peki kardeşim sizin de gönlünüz hoş olsun..
Ganime Turan,10-5-1945

Etem,
Dünya bu neler gördün neler duydun ve duyup göreceksin de. Hatıra tutmak bu hatıraya 4,5 dostun iştirak ettiği satırlarla başlamak arzusu kafana esmiş bu samimi arzuda bazen kalbin bile kafana iştirak etmez. Bu gibi bir hakikat önünde senin teklifinin geri dönderilmesini nasıl (*) bulursun. Eğer bulmamak elzemse herkes için duygularını samimi kılma, istismar edilirsin.
İşte artık olgunlaşmağa doğru yöneliyorsun böyle düşün ve hareket et. Hayat sana bir hayli (*)  olur.
Üzerinde münakaşa edemiyeceğim bir (*) etme hatta aksini kalbinle duysan bile. Haydi yavrum daha fazla yazmağa kafam (*) kelime vermiyor. Tanrı rehberin olsun.
(*), 1945

Sevgili Dostum
Al sana bir misal bir değil bin misale denk.
Bir gün o da ilk mektebi bitirip orta, lise demedi hırsını yendi yedi şimdi hemen yarın burayı (*) fakat hırsı onu yendi.
Sorarım dostum mazi ne oldu istikbal nereye yollandı. Hayat bu renkte mi duracak sesi hep korkunç mu olacak. Bazen onun için (*)  yine bize o (*)  etmedi mi?
Biz onun rehberliği onun kanunları ile ona itaat etmek için gelmedik mi (*) kudret aşıkı, esiri azimkar köle.
Hele dostum can sıkıntılarım beni (*)
(*), 1945

Dostum!
Burada karalıyacağım satırlar hissiyatımı ifade etmekten çok uzak kalmış manasız şeyler olacağına göre fazla uzatmıyacağım. Sadece, bana defterinizde bu satırları yazmak şerefini bahşettiğiniz için çok mütehassis olduğumu söylemekle iktifa edeceğim.
(*), 1151945

Sevgili
Bu gün yine yazacağım şeyi tahdit ettin sana çok şey söylemeği kurmuştum fakat denize aşkım var. Fırtınalarım çıktı denizim köpürdü işte sana yazmağa başlıyacağım.
Devam ediyorum. A... benim nonoşum sen hayatını nasıl kazandın bu günlere erdin bilirmisin. Her yıl kademe kademe çöküp çıkarak. Biraz beceriksizsin deyeceğim fakat yanıldığımı itiraf ederim çünki sen her şeysin her şeyden bir fevkaladelik beklenmez.
İşte sabah saatlerimi yontuyorum. Çöp yontan bir çocuk gibi. Günlerim bittinciye kadar yontacağım gayesiz hesapsız sonuna değin yontacağım hayatımı da öyle yapıyorum. Anladın ya yavrum beni bir deli sanma. Tahsil budur.
Kimi bu yontukları toplar bir araya getirip eser yapar. Ben onlardan değilim.
Sarı (*), 2451945

Sevgili Sevgilim
Bu günlerde sen yine deyiştin hele dün iki hadise yine sana bir hayli zelalet yükledi hepsini geç. İşte tek ve yorucu bir işin var. Metin ol cesaretin seni idiana eletir dostum haydi yürü marş parolayı unutma peşi peşine. Sana doğru. Direkt.
Şu hadise, şu yalan öbürü guruntu, ve müthiş arzu fırsat baskını içinde aç geziyorsun ne olacak sanki.
Şimdi hemşire hikayesi üzücü bir neticeye varır diye korkuyorum. Ağızlarında bakla ıslanmazki. Sonra ben mektubu verdikten sonra söylese üzülecektim. Onu bıraktım şu karşı evdeki iş biraz yürümeli ama nasıl?
İmtihanlar yavaş yavaş ilerliyor o bir hücum işleri olmalı elzem.
Bu gün lisan imtihanımız bitti. Çok iyi sene de böylece kapandı sayılır. Ne yapalım yani ömür de eriyorsa!
Geç, günler geç.
22-5-1945

Kardeşlik
O günden bu güne değişmiyen zaviye.
Hani o gün gölgelerin koynunda baş başa iç içe irkile irkile bilir misin neye ağlamış ve kader deyip eşeğin peşine takılmıştın? Çam pürlerinin taradığı mehtap fısıltıları sana neler müjdelemiş meğer! Sense bir sıkıntı beşiği önünde aman bilmiyen his yavrularına ümitli niniler söyler bir o yana bir bu yana sallar sallanırmışım meğer.
    Eşeğimiz yolu dizliyor biz onu izliye izliye gidiyoruz. Sürat o kadar mesefe 100 o kadar, fakat ya sabır, 3 gün 5 gün gene varırız ne çıkar.
    İstasyona geldikten kardeşini yolladıktan sendeki tesiri ondaki izi.
Artık hatıratımı raylara serdim hayal, hayal bir hakikat.... tıkı... tıkı... tak...
Dev adımlarla tonel tonel şehir şehir yürüyüp kilometrelerle tanıştın.. Ankara otel, züğürtük müşkülat ve giriş, 3 sene önce bugün, 3 yıl sonra o günün burada elle verdi. Sen onların kolları arasında kucakta gezdirilen bir (*).
O gün bu gün o da tükendi, elbette rakamın karıştığı ne tükenmez ki? 3 sene, 5 sene ve " 60 " sene kaderin huzurunda
(*)

Kardeşim Ethem
Bir seneye dolmayan şu dostluğumuz zamanı, benim kalbimde bir senelik kısa bir zaman değil, senelerce beraber yaşamış iki kardeş gibi beni sana bağladı. Şu satırları yazarken benim seni sevdiğim kadar, seninde beni bir küçük kardeş gibi sevdiğine inanıyorum. Sen mezun oldun demek ki. Hayatta muaffakiyetler dilerim. Kendime gelince. Benim için son günlerde üzüldüğünü görüyorum. Bunun içinde ayrıca teşekkür ederim. Belki yine okumama devam ederim, belki de askere giderim.
Fakat her zaman için sen arkadaşımı unutmayacağım ve adresin elime geçtikçe, senden mektup beklemeden mektup yazacağıma söz veriyorum. Seninde ben kardeşini mektupsuz bırakmayacağını umuyorum.
    Yakın bir zamanda ayrılık gelip çattı: "Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı" diye bir söz vardır. Bu söze talimat kanunu gibi uymamız her zaman zaruri.
    Bugün değilse yarın yine aynı söze uyacaktık. Kardeşim, gelecekte şu satırlarımı okursan beni hatırlarsın. İçimdeki cümle düşüklüklerime aldırma. Matematikçi Edebiyat yapamaz. Ben matematikçi olmadığım halde, Edebiyat yapmasını da bilmem.
Kardeşim:
Bir gün olacak, ya gurbet ya ölüm ayıracak. O zaman belki hatırlatacak, bu pınk yapılar olacak!...
Neşeli, sıhhatli, uzun ömürlü hayatta saadetler dilerim.
Mustafa Ünüvar, 671945, Ankara

Bal Arısına
Vız vız ne demektir, bu vız vız hayat inler arı inler.
Fakat kim dinler inlemek arıya vız gelir vız
İşte böyle vızlarsın hayat için, evlat için, yar için. Hepsi gider hayat bazan çağırır, ihtiyarlık ölümle bir olup kapı kapı bağırır. Ana, baba, kardeş, evlat için için sızlar. Ah insanlar nankör olur.
Vefasızlar nankör olur.
İşte senin çiçeklerin binbir renkte etrafına rayibalar saçarken mevsiminde arı ol vız vız vızlayıver ne çıkar sızlayıver.
20Ağustos1945

Kardeşim Etem'e
Bu güzel hatıraları içinde taşıyan defterinizin bir sahifesinide benim karalamama müsaade ettiğinizden dolayı bilseniz ne kadar memnun oldum. Bu dostça, daha doğrusu kardeşçe hareketinize çok teşekkür ederim.
Buracıkta, gerek öğretmen okulu arkadaşlığımızı, gerekse iki yılık enstitü arkadaşlığımızın jurnalini yazacak değilim. Zaten buna imkanda yok. Yalnız şurasınını hatırlatayım ki aziz dostum:
Arkadaşlığımız isterimki okul sıralarında kalmasın, hayattada birbirimizi arayalım. Ancak hakiki arkadaşlığımızı bu suretle birbirimize isbat etmiş oluruz.
Benim gibi aynı mefküre önünde çarpınan ve yarın yurt evlatlarını her sahada yetiştirmekle en büyük hazzı duyacak olan sana, vazifelerinde başarılar dilerim.
Arkadaşın Rüstümün Asım, 19VIII1945

Kardeşim,
Benden kağıt üzerine bir şeyler yazmamı rica ettin, her ne kadar yazılan bozulmasada çok defa okunmuyordur. Halbuki hiçbir yere yazılmadığı halde bir ömür boyunca daima hatırda kalan öyle şeyler varki!... Bu iki yıllık arkadaşlığımız esnasında hangi mah(*) benim gözlerime baktınsa, benden önce veya benden sonra seninde aynı işi yapmış olduğunu, hangi kamil arkadaşın sözlerine kulak verdimse seninde er veya geç aynı yoldan geçmiş olduğumu gene senden öğrendim. Acaba vatan sınırları dışında kalmış olmak bedbahtlığımıza uğramış olan Tuna kıyılarındaki deliosmandan gelmiş olan "ben" ile, "Türk Akdeniz" kıyılarının hiç bir galile boyun eğmiyen Toros yaylarından gelmiş olan "sen" arasındaki "duygu ilişliği" ve bu kadar yakın görüş ortaklığı nerden ileri geliyor dersin?...
    Acı ve tatlı hatıralarla dolu olan bu iki yıllık mektep arkadaşlığımız sona ererken "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur; gözden ırak olsakta gönülden ırak olmayız" sözlerimi tekrarlamakta az çok teselli bulacağımızı sanırım.
22-7-1945

Oğlum Ethem,
Ananı gönderdim, ananı kandırıp da Silifke'den evlenme hususunda acele etme. Bu cihet hesaba uygun değil. Çünkü (*) , Ermenek, Silifke ve bir de memur olacağın memleket, bu 4 memleket arasında şaşkın kalacağız.
Sana muallim kız yaramaz. (*). Şu zamanda kadınların umumu açık ise de onlar bir dairede açık gezerler.
Bugün elde ettiğim malumat şudur: Silifke'li kız esmer ve boyu kısa, etine dolgun imiş. Kısa boylu insanlar fitne olur. Karıştırıcı olur. Yüzdeyüz gününüz kavga nizah (çekişme) ile geçer. Maymun iştahlı olma, her gördüğün saçlıya alaka gösterme. Ben evlendim bana talip olan kızlardan onbeş tanesini sıraya koydum. İçinden ananı beğendim. Aldım. Hakkıma hayırlı oldu. Şimdiye kadar bahtiyar olarak yaşadık. Siz de bahtiyar olmak için, aramak yorulmak lazım. Ananın dişi ve röntgen muayenesi hakkında bana çok evham geliyor. Ananı bana dargın görüyorum, mektup vardığında keyfiyeti bildir. Ha bir şey daha hatırıma geldi. Ehli iyal (hanım) olacak kızları siz bilemezsiniz, bekarlar aç gözlü olurlar. Güzel çirkini fark edemezler. Size yarar kızları ananın ve benim gözümle görmeleri gerekir.
    Pudra ve cila ile avanak erkekleri avlarlar.. Bak ona göre hareket et. Allah hakkınızda hayırlısını halk buyursun. Bir soysuza düşüp de seni ve bizi şaşkın bırakmasın. Amin.
    Anan burada iken uyku halinde gördüğüm şeyleri anana hikaye ettim. O bilir. Siz söylesin, şimdiye kadar evhama tabi olmazdım. Anan gittikten sonra eskiden daha karışık gördüğüm şeyler beni bütün bütün evhama sevk etti. Onun için Silifke 'den evlenmek hususunda çok derin düşünmek lazım muallim kız olacağına iyi huylu işgüzer bir kız arayalım. Muallim maaşı (*). eli yüzü temiz yüzüne bakınca tabak tabak güllerin açılsın. Aslı nesli temiz. Senden başkasında gözü olmasın.  Pek çabuk davranma, biraz arayalım. Yorulalım. Bu yokluk zamanında evlenmek nasıl olur (*). Arayalım acele etme ben ona beşi birli alacağım (*)
    Selam ederim burada sayımızda eksik yoktur.
Baban, Mustafa aydın 1351945

Oğlum Etem,
Gözlerinden hasretle öper sağ salim kavuşmamızı dilerim. Gönderdiğin telgraf ve mektubu ağlaya ağlaya aldık. Allah sabır versin. Biz burada hısım akrabaların arasında derdimizi acımızı paylaşıyoruz. Sen orada acını içine atma. Ne yapalım (*) Allah 'tan geldi vadesiyle öldü. Cennette yatsın. Oğlum, babayın öyle bir ölüşü olduki herkes imrendi, ve Allah'tan dilediler bize de öyle ölüm versin. 22 Mart, ablayın yanına varmış, oradan çıkmış bütün çarşı ile vedalaşmış, bir hafta evel Mut'un her yanını evleri gezmiş. 23 Mart çarşamba xxxxxx (mektubun orjinali okunamamaktadır) yattı 24 perşembe gecesi (*) 5.5 kala öldü. Allah rahmet eylesin. Amin. Cenaze merasimine iştirak edenlerin sayısı 300 den fazla idi. Gelecek cumasına kadar okundu. Şu cumasını da okuttuk. Allah kabul etsin amin. (*) . Allah her tuttuğunu kolay getirsin.  İş rahatlığı versin. Babayın da çok duasını aldın. Sen de evlat sahibi ol da  hayırlı günlerini gör oğlum. İşte babanızın böyle tatlı bir göz yumuşu oldu dünyaya.... O yattıkça Allah sizlere ömürler ihsan etsin. Baban ölmeden sana bir mektup yazdı idi. Yadigar diye aldınız mı almadınız mı? Şimdilik iyiyiz. Dilerim Allah'a emanet ol yavrum.
Annen Hatice Aydın, Ablan Naciye Aydın,
12Nisan1949

Oğlum Eteme:
Elhamdülillah yetiştirmiş olduğumuz fidanın meyvesini taddım.Kars'tan 140 lira İzmirden 50 lira ceman 150 lira para yardımınla 40 lira değerinde bir paltonuza nail oldum.Mum dibine ışık vermez derler,Kemal'ın yaptığı fedakarlık pek çoktur.3 senedir.
Unluk, bulgurluk, buğdaya para vermedim. Kemal tedarik etti. Hele elektrik ve radyo için 300 lira kadar Kemal sarf etti. Bununla beraber evimizin eksiklerini tamamlamak için yardımı çoktur. Fakat göze görünmez. Sizin yaptığınız fedakarlık hariçten olduğu için göze çarpar. Sizin fedakarlık yapmak zamanınız bundan sonra beklenilir.
    Hülasa:Kemal ve sizden memnunum. Kızların ise hem fedakar,hem cefakardır. Onlardan da memnunum. Bütün akrabalarımdan Ermenek ve Mut halkından memnunum. Sizlerin ve halkın sayesinde muhterem olarak yaşadım.Sizin ve Kemal'ın fedakarlığı bize de bir cesaret oyandırdı. İki defa 90 ardan 180 lira iaşe bedeli aldım. Bu paraları yoymadım. Sakladım. Sizlere bir yadikar olmak için bizim ahır binasını ev şekline çevirdim. İki ara duvarı iki ocak iki pencere (*) gölü bir aptesane lağımına 300 lira para sarf edildi. Ne faide para tükendi iş yarım kaldı. Şimdilik paydos ettim.Noman Hüseyine ekli dükkana ve bu binanın dülgeriyesine 500 lira kadar gideceği anlaşıldı. Bu işler ile uğraşmak zait gibi görünürse de fakat gönlünden neler geçtiğini bilmezsiniz. Ölmeden toprağa karışmadan evvel anama ve Sıddıka'ya ya bir ev, ya bir akar olur düşüncesi ile işe başladım. Ne faide şimdilik (*)  bina işini bıraktım. İnşallah para toplayıp ikmaline çalışacağım. Ablan Naciye'ye yazılan mektubu okuttum. Kemal'in evlenme meselesi mevsimsiz oldu diyorsunuz, fakat bu işde aldanmadık. Kazandık. Çünki aldığı kızın ahlakça çok zengin.  Anan ve ben Sıddıka cümlemizde memnun isek de ne faide uzun zamandan beri yolunu beklediğimiz. Netice bir kız olaraktan dünyaya geldi. 3 gün misafir olduktan sonra toprağa karıştı. Oğlumuz Kemal 'a da ailesinin ahlakından sirayet edeceği asabi tabiatının sükunete çevrileceğini ümit ediyoruz. Yalnız,bir şey var ise Kemal ve ailesi iktisat kanununa riayetleri yok. O kitaptan okumamışlar. Okumağa da niyetleri yok. Belki rızıkları bol olacak. Böyle sarfiyat edeceklerdir. Kemal bana çekmiş. Ben de iktisat bilmezdim. Kendim iktisat yapamadım. Zengin olmadım ise de evlatlarım zengin olmak için Mut'un en değerli yerinden altından daha kıymetli iki ev , iki dükkan bırakıyorum inşallah. Evlatlarıma zengin olmak emeli ile bir zenginlik tohumu ektim. Kemal ve sen bu tohumu yeşertir iseniz bundan sonra sülalemizden gelecek evlatlar, fakirlik görmezler. Manav Ali gibi zengin olurlar. İktisada riayet edenler ile etmeyenler hakkında size bir misal göstereyim. Dinle:
İstanbul'dan 150 kuruş maaşla 4 hoca Ermeneğe geldik. Bunların içinde en işgüzarı ben idim. Onlar günde 5 kuruş maaştan başka gelirleri yok idi. Benim gelirim, günde 5 kuruş maaştan başka 15 kuruş ta saatçılıktan gelirdi. Şu halde arkadaşlarım ayda 150 kuruş alırlar.  Bununla beraber Allah'ın bana verdiği güzel ses ve güzel Kur'an okumak sayesinde çok itibarım var idi. Hatta mütevelli bağını güzel ses gözel Kur'an okumak sayesinde bize mal ettiler. Bununla beraber barıtla taş atmak taş kırmak ufatmak hünerlerimden gelirdi. Bağdaki daş yığınları elimden geçti mest kundura gibi şeyleri kendim diker kendim geyerdim. Bu kadar hünerimle dünyalık bir şey kazanmadım. Arkadaşlarımdan Fehmi efendi öldüğünde 100 sarı lirasını mirascılar paylaştı. Diğer arkadaşım, İbrahim efendi sağdır.
Ermeneğin banka binası ve koca sipahi bahçesine ve evine malik oldu. Bu gün 40 000 liralık bir mülke sahiptir. Mevcut parası da vardır. Bu arkadaşlar günde aldıkları paradan artırdılar bu servetleri kazandılar. Benim kazancım günde 20 kuruş olduğu halde onlardan geri kaldım ise de evlatlarımın ellerine kalem verdim. İleride zengin olmaları için iki dükkan iki ev bıraktım. Ev dükkan deyip geçme. Mut şimdi başkalaştı. Çok değişik var. Ermenek'ten Mut'a gelenler 10 lira ev kirası verdikleri halde 45 sene zarfında ev dükkan mal mülk sahibi olduktan sonra büyük tüccar oluyorlar. Fakat bunlar Kemal gibi benim gibi değildir. Evvel ise tarak satmaktan başlarlar sonra zengin olunca bolca sarfiyat yaparlar. Bizim sarfiyatımız günde gelen günde gider. Bunları size yazmaktan maksadım gerek Mut gerek Ermenek satacak malım yoktur. Anadan babadan kalan malları katiyyen satmağa alışmayın.
Memuriyet izzetin saadetli bir esarettir.
Kendine iş ararsan ya san'at ya ticarettir. Memuriyete heves edip te malları ayak altına alma. Yapabilirsen Mut'tan milk almağa sayyet. Ermenek 'teki mütevelli bağı yazlık için lazımdır. Dünyanın bin rürlü hali var. Gerek Ermenek gerek Mut eldeki malları yoymayın. Sırası gelir de nedamet edersiniz. Mülke verilen para ölmez. Ne vakit olsa elde bir sermaye bir kuvvettir. Benim, yaylada bir tarlam var, bazan satmak için hatırıma gelirdi şimdi sarfı nazar ettim. Esbabı ise zarar başkalaştı. Herkes oyandı. Yaylaya darı ekmek susuz mahsul almak kimse bu usulu bilmezdi. Şimdi yaylaya darı ekip, mahsul alıyorlar. Eyi oluyor. Ve bir de benim tarlam dedem Hacı Mustafa'dan ve kardeşi Mehmet ağadan bize bir yadigardır. Nihayetine kadar bu yadikarı sülalemiz elinde kalmasını isteriz. Ermenek'te babamdan kalan 10 sarı lira alacağım var. Bu parayı babamızın muhtarlık zimmetine ben verdim. Makbuzları yassı bir tenike kutu içinde duruyor. Bu 12 lirayı mirascı kardaşım Hüseyin ve Şerife bana borçludur. Bu para ödendikten sonra 3 miraskar arasında ev müşterektir. Halvacı bağındaki hıssamı kardeşim Hüseyin'e bağışladım. Muttaki evimizin ahır binası ve dükkan ve bağcanın yarısını anana verdim. İnşallah yapılması tamamlandıktan sonra muamelesini yapacağım. Her ihtimale karşı size bir hatıra olmak üzere bu yazıları 4 nusha olarak yazdım. Biri Naciye'de biri sizde biri Kemalde, biri de kalsın. Bir sırasında benden sonra kalanlar işbu kağıtta yazdığım,ve gösterdiğim yoldan sapmasınlar.
Gençlik ve görgüsüzlük belası herkes aklına geleni yapmasın. Bin müşkilatla kurmuş olduğum düzeni bozmasın aramızda ayrılık nifak aldatmak gibi şeyler olmasın. Bu düzeni kuruncaya kadar çektiğim müşkilat bana yeter. Toprakta bari beni rahat bırakın.
Sözüme dikkat edin:Kabili taksim değildir diye hariçten müşteri aramayın. Yekdiğerimize borçlanın gerek Ermenek gerek Mut mülklü parçalamayın. Gelelim. Senin evlenme meselesinde yazdığın mektupta kızlarını başka yere versinler sözünüz pek yanlış pek çirkin. Bu kızın ayıbı babasının fakir olması ise bu ayıp değil abit efendi Ermeneğin en asaletli bir silsileden olduğu bence malumdur. Soyu temiz olduktan sonra başka cihetten korkma. Allah'a tevekkül ol bu kızı al. Maddi ve manevi hayır görürsünüz. Dikkat et: Kemal'ın aldığı kız en fakir bir kızdır. Fakat soyu temiz. Yaldızlardan. En asil bir sulaledendir. Ahlakça evin içinde bir numunedir. Kemal Anan ben Sıddıka yanında en sevimli bir mahluktur. Derisinin içi dolu altına değişmem. Senin alacağın kızın da asaleti var. Sakın aldanma. Bir iki sene geç evlenmekte beyis yoktur. Fazla yaşamağa sebeptir. Mum ateşin kenarında nasıl erir ise evlenmek te öyle eridir. Ben 35 Yaşında evlendim. 79 yaşındayım. Bu fazla yaş Allahın inayeti ile geç evlenmek sayesinde kazanıldı. Senin yaşın 26 dır. Bir kaç sene sabredersen zararı yok faidesi var. Bizim müftülük ne olacağı malum değil. Şayet Müftü olursam. 35 ay sonra tekaütlük isterim. Müftülükten tekaüt edilirsem, 25 liradan fazla tekaüdiye alırım. Müderrislikte teksüt edilirsem ayda 67 lira alınır. Esbabı ise müderrislikte aldığım maaşın aslı 3 lira idi. Her ihtimale karşı müderrislikten alınacak olan teksüdiye evraklarını hazırladım. İcazetnamenin içine koydum. Sizin de malumatınız olsun. Bu teksüdiyeden bize faide yoksa da benden sonra anan kalırsa emekli müderris karısı namı altında ayda 67 lira alır. İmamlık kaydı hayat şartı ile hizmet görürsem, 28 lira alırım. Hizmet görmeğe vaktım kalmazsa 11 lira verirler. İşte şu kağıdı vasiyetname şeklinde yazdım. Bir müşkülünüz olursa bu kağıttan öğrenir,ona göre işinizi düzeltirsiniz.
Son sözüm: Benim kurduğum yuvayı bozmayın. Ermenek ve Mut'ta mülk satmağa alışmayın. Mut'ta toprak almayı unutmayın.Ticaret san ata sıkı sarılın saat eletlerinin bir çokları size lazımdır. Silifke inhisar memurlarından biri azledilmiş. Ancak saati söküp takacak bilgisi ve aleti var idi. Maaş almak içinbu adam Silifke'ye vardığımda bana çok hörmet gösterdi. Bu adamı Mut'a getirdim. 12 ay bilmediklerini öğrettim. Mut'un saatlerini yapabildiği kadar yaptı. Bozduklarını ben yapıverdim. Bir yol parası tedarik etti. Vatanı aslisi olan Kilis'e gitti. İşte bu cihetleri düşünmeli ona göre haraket etmeli. İnşallah yollar açıldığı zaman size yazarım. 2 ay sonra gelirsiniz evlenme hakkındaki son kararı alırsın. Dayına mektup yaz. Abit efendiyi eğlesin. İzmir 'de bit pazarında kağıtcı Emin efendi sülalesinden kim var ise ara bul. Hacı reşit efendi'nin kardeşidir. Baki Afiyet üzere olmanız duası ile söze nihayet verdim.
Babanız Mustafa Aydın, 28.Ocak.1947 salı
(Editörün Notu: Vasiyetname niteliğindeki bu mektubun aslı, sararmış ve kağıt bütünlüğü kısmen bozulmuş olup Ethem Aydın tarafından itina ile saklanmıştır. Mektubun orjinali halen saklanmaktadır.)


Ek
(Editörün Notu: Aşağıdaki mektup bu kitap matbaaya teslim edildikten sonra elime geçmiştir. Bu sebeple bölüm sonuna ek olarak verilmiştir.)
    Ethem Aydın, çöp kutularından gazete kağıdı toplayan Ali Canpulat  isimli bir delikanlıyı alıp okumaya teşvik etmişti. Önce İstanbul'a yollamış sonra hayatına şekil vermesi için tavsiye ve telkinlerde bulunmuştu. Ethem Aydın ile Ali Canpulat'ın yazışmalarını 158.inci sayfada, Ali Canpulat'ın kısa hayat öyküsünü aşağıda bulacaksınız:
    Değerli Murat ağabey, rahmetli Ethem amca için ne diyeceğimi bilemiyorum.
İnanki sizden daha çok üzüldüm, haberi duyunca ben şok oldum. Allah rahmet etsin, nur içinde yatsın. Onun için her şey yapmaya değer. O, belkide Allahın emriyle ölmüştür, ama o, hep bizim kalbimizde yaşayacak. Ve inanıyorum ki siz bunun en iyisini yaparsınız. Eserleriyle ve insanlara yardımseverliğiyle ve o mükemmelliğiyle herşeye değer. Ben uzun süredir yurt dışındaydım ve o yüzden bilgim olmamıştır. Ben sürekli telefon açıyordum ama bir türlü ulaşamıyordum, telefon hep meşgul, bakan yok. Yurt dışına çıkmadan önce telefon açardım, biz telefonla anlaşamıyoruz bana mektup gönder derdi, ben sonra mektup gönderirdim. Ben mektup yazmayı sevmezdim. O, bana mektup yazmayı sevdirdi. Onun için ilk yapabileceğim ruhuna Kuran okumak ve okudum şu hayırlı günlerde. Yurt dışında arıyordum ve ulaşamıyordum ben. Rusya'nın Sibirya bölgesindeydim. Mektubu gönderme imkanım hiç yoktu. Ben bir ara Türkiye'ye giriş yaptım, bir süre dinlendikten sonra askere gitmeden önce ziyaret etmeyi düşünüyordum, nasip olmadı ve yine Rusya'ya gittim. Toplam 3 sene kaldım. Türkiye'ye döndüğümde bir süre dinlendikten sonra birliğime teslim oldum. Dağıtımdan eve gitmeden Ethem amcayı ziyaret edecektim, ona bir sürpriz yapacaktım. Telefonla ulaşamıyordum, 118'den yeni numarasını istedim, bana eski numarayı verdi ve mektup gönderdim, siz cevabı gönderdiğinizde, rahmetli Ethem amcanın ismini mektubun üzerinde görmeyince birşeyler olduğunu anlamıştım. Ama yinede cevabınınız geldiği için çok sevinmiştim. İkinci satırında bir şok oldum, benden kitap için birşeyler istemiştin, bunları yazmam için bana zaman lazımdı. Şu an çok rahatım ama zamanım çok az. Belki biraz geciktim, yetişmese dahi tüm gerekenleri gönderiyorum.
    Ben ilk önce kendimden biraz bahsediyorum. Çünkü nasıl oraya geldiğimi anlatacağım.
    Ben Kars'ta hep inşaat üzeri çalışıyordum. 93den 99'a kadar belli bir ortamdaydım. Belli bir süreden sonra insan bıkıyor, bende öyle olmuştum. Bir arkadaşın tavsiyesiyle Adana'ya gitmeyi düşündük, daha doğrusu onun fikriydi. Benimde aklıma yattı ve Adana'ya gittik. Ben biraz fazla para almıştım, arkadaşımın ise sadece bilet parası vardı, sözde Adana'da onun tanıdığı bir ortam bulacaktık. Ama hiç de düşündüğümüz gibi olmadı. Otellerde, yiyecek ne varsa benim paramla idare ettik, daha iş bulamamıştık. Bunun boş birşey olduğunu anlamıştım. Lokantalarda ve kahvelerde çalışmıyorduk, illede inşaat olacak, artık işportacılar bizi tanımıştı, bize bazı işler tavsiye ettiler ve ben bir süre Pazarlamada çalıştım. Pazarlamanın ne olduğunu biliyordum. Biraz çalıştıktan sonra ordan da çıktım. Tabiki ondan önce eşyalarımızda çalındı. Ben biraz kaliteli takılıyordum. Benim bir sürü eşyalarım çalındı, sadece üstümdekiler kaldı. Baktım arkadaşım kağıtçıların bir arabasını almış kağıt toplayacağız dedi. Ben yapamam dedim, hiç duymadığım işlerdi. Biraz da çekingenim yapamazdım. Arkadaşım sen sadece yanımda ol yeter dedi. Tamam dedim ve başladık. Üstümde levis t.short, ayağımda adidas ayakkabı herkesin dikkatini çekiyorum. Hadi kağıtçılara kendimizi ispatladık, ya polise nasıl inandıracaksın. Biz de bilmiyorduk, meğer kağıtçıların çoğu hırsızmış ve daha değişik işlerle uğraşırlarmış. Her yerde polis bize kimlik soruyordu, sicilimiz temiz olduğu için yine serbest bırakıyordu.
O sırada Ethem amca ile tanıştım. O'nun bulunduğu sokaktan çok gidip geliyormuşuz, o da bir kaç gündür beni takip ediyormuş. Akşam üstüydü, hava kararmıştı, oğlum bakarmısın dedi, baktım, elinde bir dilim karpuz yorulmuşsun şu karpuzu ye dedi bana o yaşına rağmen ve bana öyle sıcakça yaklaşmasını unutamıyorum. Adana'da böyle bir insanı bulamam sanıyordum, hayret ettim. Ben çok ısrar ettim, o benden daha ısrar etti, ben aldım karpuzu, Adana'nın o aşırı sıcaklığında o buz gibi karpuz bana ilaç gibi geldi. Memleketimi sordu önce, niye okumuyorsun dedi. İmkanlarım kısıtlı olduğundan dolayı dedim. Kars deyince biraz düşündü, çok güzel memleket dedi. İnsanları misafirperver ve çok sıcaklar, ben orda öğretmenlik yaptım 1970lerde. Seni fazla bekletmeyeyim, arkadaşların bekliyor, yarın bana uğra, şurda Aydın Sanat evi yazıyor ben oradayım, bu saatlerde seni bekliyorum, haydi kendine dikkat et dedi. Gitti.
    Ben yaşlı insanları çok seviyorum, konuşmalarını ve eskiden, tarihten bahsetmeleri, onları dinlemeyi çok seviyorum. Ben rahatsız etmemek için beni beklediği gün gitmedim. Aradan bir kaç gün geçti özledim sanki, çok ısınmıştım, o kadar kısa süre olmasına rağmen ve yine gittim, baktım masada oturuyor. Oh geldin mi dedi, ayağa kalktı. Ben bundan çok rahatsız oluyordum, çünkü ben ona hizmet etmeyi, saygı göstermeyi istiyordum. Ama kabul etmiyordu ve bana dolaptan yine meyve getirdi. Erik, bir de kiraz vardı yanlış hatırlamıyorsam. Ben hep ısrar ederdim yemem diye, ama ikna edemiyordum. Biraz oturdum Kars'tan bahsetti. Baya sevmişti Kars'ı, buna bende çok memnun olmuştum tabikide.  Ben O'na durumu anlattım. Buraya nasıl geldiğimi, neden okumadığımı, ben bir aile sorumluluğu taşıyorum, benden başka çalışanımız yok, çalışmam gerekiyordu dedim. Daha önce hissetmiştim bana ne tavsiye edeceğini. Seni okutmak istiyorum, her konuda yardımcı olurum, bana hemen cevap verme iyice düşün ve daha sonra gel bana söyle. Bu imkansızdı, düşünmeme gerek yoktu, çünkü çalışmam gerekiyordu.
    Bir süre sonra yine gittim. Baktım dışarda, git içerde otur, birde buraya göz kulak ol geliyorum dedi. Bir kaç dakika sonra geldi. Baktım elinde bir paket, ayağa kalktım, otur otur evladım dedi ve bana pasta getirmiş, al şunları ye. Yine aynı şey ben çok ısrar ettim, ısrar etme ben severek yapıyorum, bende ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunların karşılığını ödemek istiyordum ama o zaman hiçbirşey yapamazdım. Bana sadece zaman lazımdı. Allahın izni olsaydı buna inanıyordum ki rahmetli Ethem amca için gerekeni yapardım ve buna da hazırdım askerlik engel oldu. Askerlik olmasaydı da Allahın izni yokmuş. Ama bundan sonra gerekeni, üstüme düşeni yaparım ve buna hazırım. Yeterki siz bana söyleyin gerekeni ve onun için yine okumaya çalışırım.
O bir dahiydi.Bunu hissederdim.Yine gittim okumayacağımı söyledim. Bak oğlum iyi düşün, ben durumu yine izah ettim. Bak oğlum benim öğrencilerimden biri şu an profesördür Ankara'da.Sonra pişman olursun. Ben zaten pişmandım ama ailemi aklımdan atamıyordum. Bana sordu, amacın ne dedi ve ben söyledim, inşaat ustayım. Askere gitmeden önce bir miktar para kazanmak ve askerlik konusu açıldı. Biran önce askerliğini yap dedi. Beni birazda olsa yanlış biliyordu, herhangi bir örgütle ilgim olduğunu sanıyordu, oysa alakası yoktu. Bazen de insan memleketiyle yargılanıyor, iyi veya kötü.
    Adımı, soyadımı, annemin ve babamın isimlerini aldı. artık ne yapacağını bilmiyordum ama galiba benim temiz olup olmadığımı ortaya çıkaracaktı. Bende yol düzeltip İstanbul'a gideceğimi söyledim. Orda ne yapacaksın dedi. Durumu anlattım. Hep çalıştığım bir ortam var, yine oraya gideceğim dedim. Birde bakarsın olmadı şu adresi al istersen uğra sana yardımcı olur dedi. Bu adresi al dedi. Baktım Mecidiyeköyİstanbul yazıyor ve inşaatçıdır. Ben buna çok sevindim.
    Artık yol paramı tamamladım, Ethem amcanın yanına gittim, bana O da para verdi. Hatta, eşyamız çalınmıştı bana elbise verdi, bir çanta verdi çünkü hiçbirşeyimiz kalmamıştı, bir de benim hakkımda bir mektup yazmıştı. O adrese giderken bu mektubu verirsin, sana gereken yardımı yapar. Artık bileti kesmiştik. Yine Ethem amcaya gittim, bu sefer elini öpmeye gittim elini öptüm ve çok üzgün bir şekilde ayrıldım. Bana süslü güzel bir saat verdi. Telefonla beni ara dedi. Çok merak ettim, mektubu arabada açtım okudum, benim hakkımda bir şeyler yazmış. Tertemiz, biçilmemiş bir kumaş sana gönderiyorum, buna iyi bak, ben araştırdım temiz çocuktur ve hakkımda birçok güzel şeyler yazmış. İstanbul'a vardıktan sonra birkaç gün tanıdıklarda kaldım. Daha sonra Cumhur abiye gitmeyi düşündüm ve adrese gittim. Sora sora buldum, durumu anlattım. Ona ulaşmakta zormuş. Mektubu verdim okudu. Ethem amca beni kötü bir zamandan tanıdığı için biliyordum biraz güvensizlikleri vardı bana karşı. Ama ne olduğumu ispatlamak istiyordum. Cumhur abide o gün zaten gazeteye ilan vermişti, bir sürü insan geliyor iş için. Benimde durumdan haberim yoktu. Artık Cumhur abiyle aramızda olanları fazla anlatmıyorum. Bazı konularda anlaşamadık, durumu mektupla Ethem amcaya izah ettim. Zaten telefon imkanımız yoktu. Onu Ethem amcaya şikayet gibi birşey yaptım. Önce normal bir tepki geldi. Yine birşeyler yazdım, bu sefer bana inanmadı. Önce oğlu olduğunu bilmiyordum, bunu mektuptan anlamıştım, durumu izah etmek istiyordum ama bana inanmıyordu. Siz daha iyi bilirsiniz belkide, hiç düşünmediğim bir şekilde Cumhur abiyle ayrıldık. Değişik işlerde çalıştım. İnşaata ara verdim bir süre.
    Ben İstanbul'dayken eve telefon açtım, bilirsiniz Kars kaşarı yani peyniri meşurdur ve Ethem amcanın adresini vererek peynir yollattırdım. Bana mektup geldi, bana gönderdiğin paketi aldım demişti ve buna çok sevinmişti. O'na ticaretle uğraştığımı söyledim, inanmamıştı ve öyle oldu da, çünkü ben de kandırıldım. Daha sonra bana telefon geldi, ablam acil bir şekilde pasaport çıkartmamı istedi. Onu da Ethem amcaya anlattım yine inanmamıştı. Yurt dışına gidip döndüğümü anlattım telefonla, yakında ziyaret edeceğimi söyledim. Tamam tamam, askere git dedi. Biran önce asker olmamı istiyordu. Bende tamam dedim ama  nasip olamadı, yine yurt dışına çıktım. Bu sefer uzun bir süre kaldım, evden çok Ethem amcayı arıyordum, ama ulaşamıyordum ve Türkiye'ye geldiğimde yine aradım, baktım boş birşey. Dağıtımda ziyaret etmeyi düşünüyordum, ziyaretten önce bir mektup göndereyim dedim ve bana gelen cevap sizin mektubunuzdu.
    Geciktiğimi biliyorum ama kusuruma bakmayınız, askerlikte bazı imkanlar kısıtlıdır ve Ethem amcanın bende olan tüm mektuplarını topluyordum ama sonra hepsini kaybettim, olsaydı size gönderirdim, ama kopyasını. Çünkü bende saklardım onları ve onunla ilgili sizden muhakkak bir cevap bekliyorum.Bunlar kitaba yazılmasa dahi şuan bana düşeni gönderiyorum. Lütfen bana bir cevap gönderin, sormak istediğiniz birşey varsa ya da başka birşeyler
    Ethem amca kalbimizde, onu yaşatacağız. Askerlikten sonra inşallah sizi görürüm. En azından rahmetli Ethem amcanın mekanını görsem dahi yeter bana. Herşey için teşekkür ederim. Kendinize iyi bakınız, size daha büyük başarılar diliyorum. Hoşçakalın, saygılarımla.
Ali CANPOLAT, 07Ekim2003



Sayfa 1  2


Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm