Sayfa 1 2
Ahmet
Yahşi yazıyor:
ETHEM AYDIN'SIZ YENİ BİR YIL
Sabah gazeteye geldim. Telefon çaldı. Avukat
Cemil Denli. Sesini aldım ama O telaşla kendisini tanıtıp: "Bir
dostumuzu kaybettik ayrıntılar için geri döneceğim" dedi.
Kimdir, nasıl, ne zaman dememe fırsat vermeden: "çok değerli
dostum, eğitimci Ethem Aydın" dedi. "Olur" diyebilmişim. Ayrıntıları
derleyip toparlamaya çalıştım. Ama inanmak istemiyordum.
Denli'nin bir yanlışlık olduğu haberini vereceğini umarak sessizliğe
büründüm.
İki gün önce yanına uğramış, bir elmayı
paylaşmış, bir bardak ıhlamurunu içmiştim. Her zaman olduğu gibi
"geç kalıyorsun. Gazete nasıl gidiyor, Çetin bey nasıl"
diye bilinen sorularını sıralamıştı. Yine beklerim sözleri
arasında veda ederken Ethem Aydın'ı son görüşüm olduğunu
nereden kestirebilirdim. Kapısı aydınlığa açık Aydın Sanat
evinde sonuncu ziyaretimi gerçekleştirmiştim.
Okur, okutmayı severdi. Boşa zaman geçirmeyi
sevmeyen Ethem Aydın kurduğu sanat evinde genç, ergin,
yüzlerce insana emek verdi, yol yöntem öğretti.
Okunmasını uygun bulduğu kitabı çeker, yerine
küçük bir not bırakarak "al bunu oku getir canım
başkaları da okusun" derdi.
Uzun süre suluboya ile Adana'nın
görüntülerini tuvaline işledi. Bunlardan kanal 1.inci
durak, eski baraj, bakmakla usanmadığım çalışmalarıydı. Bir
defasında kendisine sormuştum: "çalışmalarından beğendiğin,
ayrıcalığı olanlar var mı?" demiştim. Küçük boyutta
yağlıboya bir evin içini işleyen tabloyu gösterip "işte bu
çalışmama değer veririm" diye yorumlamıştı. Resimde, ocağa
başını yaslayan kız ağlıyordu.
Öğretmenler gününde, bayramlarda,
yılbaşlarında, aramayı, aranmayı seven Ethem Aydın, gerçek bir
aydındı. Arada sırada kısa özlü yazılarını hazırlayıp
gazetemizde görüşünü açıklardı.
Sohbetlerinde yine bir şeyler vermeye özen gösterirdi.
Bir ara Adana sanat çevresinde gelişen
sıkıntıyı açmıştım. Adana'da her ressamın ayrı bir
çizgisi, şairlerin, öykücülerin neyi
paylaşamadığı sorusuna özetle "Benim resimlerimi
gördüğün yerde tanıyorsun. Dulda, Akata öyle değil
mi? Çizgilerimiz ayrı. Seçimi sanatseverler yapsın, biz
birlikte yolumuza gidelim canım. Öykücülerimiz
kaç tane bir Turan Altuntaş, şairleri yine şiirlerinden
tanıyorum. O halde neyi paylaşamıyoruz. Anlamakta zorlanıyorum"
demişti. Bu görüşü bize aktaran Ethem Aydın oldu.
Dinlediklerimize kendi görüşümüz gibi aktardık.
Yeni bir yıla Ethem Aydın'sız gireceğiz, kaybından
üzüntülüyüz. Hele trafik canavarına yenik
düşmesi acıyı artırdı.
Aydın Sanatevi açık
tutulacak:
Ethem Aydın'ı kaybetmenin acısını bağrına gömen dostları yanında
oğlu dişhekimi Murat Aydın'dan bir telefon aldım. "Babamın anısını
yaşatmak istiyoruz, Aydın Sanat evini becerisi olan bir
gönüllüye teslimden yanayız" demişti. Sevenlerine bunu
duyurmayı bir görev bildim.
Nur içinde yatsın. Sanat evinin kapısının
aydınlığa açık kalacağını sevenleri duysun.
Ahmet Yahşi
Yeni Adana Gazetesi, 31.12.2002, Sa:6
İsimsiz
yazıyor:
Benim dünyamdı. Ben kendimi şanslı sayıyorum,
payıma düşen tüm bu acı ve mutluluklardan kendimce yazılı
çizgili ürünler çıkartabildiğim için..
Hocamla yaşadığım anı anıdan da öte,
ömür boyu yaşayacak. Sabahları birlikte bisikletimizle eski
barajın içinde gezintimizde yaprakların rengini, doğanın sesini,
kuşların sesini, güneşin doğuşunu O'nunla birlikte izlemek... O
benim hocamdı, arkadaşım, en değerli dostum.. ve O'nu yüreğimde
her zaman yaşıyor olarak hissediyorum. Birgün eski barajda sabahın
O'nunla birlikte, bütün güzelliklerle doğduğu bir
gün, "gizemli koru" adını koyduğumuz bir yol... orayı
isimlendirmesi..., buraya bir isim koyalım demesi ve orayı
isimlendirmesi, oraya bir tabela üzerinde gizemli koru yazması ...
ve orayı o güzel yolu isimlendirmesi.. resimde yaşatması... Bu
anımı hiç unutamam artık. Orası O'nun sayesinde gizemli koru adı
altında hekes tarafından bilinmesi..... O'nu çok seviyorum.
Geceleri pencereden seni seyrederken
Dolunaydım... eline aldığın kalem....
Günlerin kabarıp taşan ruhu....
Belkide ben, sen olmak, hücrelerinde
Dolup taşmak isteyen biriydim.....
Ben bir imkansızlık ağıdıdım...
Ben aşk...
Kardelen Çiçeği
Meriç
Alkan yazıyor:
GENÇLİĞİN BİR BAŞKA TARİFİ:
ETHEM AYDIN ÖĞRETMEN
"Onuncu Yıl Marşı'nı her dinlediğimde ağlarım."
Mektuplarından birinde böyle yazıyordu Ethem
Aydın Hocamız. Çok derin bir anlam gizliydi bu cümlede;
bizim kuşağın bile belki tam olarak duyumsayamayacağı bir anlam. Gazi
Eğitim Enstitüsü'nden sınıf arkadaşı ve Mersin Lisesi'ndeki
öğretmenlik yıllarından meslekdaşı Hüseyin Sevim Hocamızın
anısına çıkarttığımız kitaptaki yazısı ki aynı yazı onun
için çıkartılan kitapta da yer aldı bu cümlenin
dayandığı gerçeğin bir örnek ile anlatımıydı sanki. Ne
yazık ki, bizim yakından ya da eserlerinden tanıdığımız, özel bir
dönemin bu değerli insanları yavaş yavaş terk ediyorlar
dünyamızı.
Ethem Aydın Hocamızı kendi çağdaşlarının
birçoğundan ayıran bir özelliği vardı; genç kalışı.
Yaşamının her evresinde bu özelliğini gözlemek
mümkün. Öylesine gençti ki,
ölümüne bile bir anlamda bu özelliği neden oldu,
diyebiliriz.
Günümüzde, daha orta yaşlarda olan birçok kişinin
uzak durduğu bilgisayarı yetmişli yaşlarında kullanmaya başlayan,
sürekli okuyan, sürekli düşünen ve
düşündüklerini de Türkçe'nin en yeni
biçimiyle yazıya döken, genç kalmış bir beyindi
Ethem Aydın Hoca.
Her Mersine gidişimizde birkaç kez
karşılaşırdık. Ta Adana'dan kalkıp gelirdi; bir de bakardık ki, sessiz
sedasız gidivermiş. Sevmezdi konuşmayı. Yazdıklarında da dile getirirdi
bunu. Çok iyi anlardım, Hocanın yazmayı konuşmaya yeğleyen bu
özelliğini. "Verba volent, scripta manent (Sözler
uçar, yazılar kalır)"!
Çok yazardı. Hem de öyle güzel
yazardı ki... Mektubun tadını unutmamış az sayıdaki kişilerden biriydi.
Ethem Aydın Hocayı tanımayan bir kişi, buraya kadar okuduklarından onun
bir felsefe ya da edebiyat öğretmeni olduğu çıkarımını
yapabilir. Ethem Aydın Hoca, kendi deyimiyle iş bilgisi yazıresim
öğretmeniydi ve bu tanımın ressamlık tanımının önünde
yer almasını yeğlerdi.
Ortaokul yıllarımda ben de öğrencisi olmuştum.
Ölümünden hemen önce eline geçen mektup
Derneğimizin, Öğretmenler Günü nedeniyle gönderdiği
ileti olsa gerek. Yani, bir öğretmene yazılan ve
öğrencilerinin şükranlarını dile getiren satırlar.
Oysa, bir ressamdı da. Gittiği her yerde elindeki bloknota eskizler
yapan ve sonra onları özgün biçemiyle tuvale yansıtan,
son güne kadar da üreten bir ressam...
Ekim 2000 de Derneğimizin Mersin'de düzenlediği
Ethem Aydın Sergisi kapsamında Doğan Akça dostun büyük
emeğiyle hazırlanan kitapta, onu en iyi biçimde kendi dilinden
anlatmanın mümkün olacağını düşünmüş ve
mektuplarından alıntılarla bezemiştim yazımı..
Hem eskizlerini hem de tuval üzerine yaptığı
çalışmaları son olarak bu sergide zengin bir biçimde
izleme fırsatı bulmuştuk. Serginin ardından İçel Sanat
Kulübü Lokali'nde düzenlenen yemekli toplantıda
ise yaşadığı günün heyecanı ile uzunca süre
keyifle oturmuştu.
Gazanfer Uğural anısına hazırlamak istediğimiz kitap
ile ilgili olarak yazdığım bir mektuba verdiği yanıtta "Bilgisayarım, Gazanfer'e yazdığım
övgü mektuplarıyla doludur, sağlığında kendisine ulaşan.
İnsanlar ölümlüdür. Siz de ben de bir gün
öleceğiz. Bunu yas günlerine dönüştürmek
yerine şenliklere dönüştürmeyi düşünmek,
evrensele saygıdır." diyor ve anmanın çeşitli
biçimlerinden örnekler veriyordu.
Daha önceki bir mektubunda da şöyle
yazmıştı: "Yine
eğer, size yazdığım gibi, yaşanmışları anılara
dönüştürmeye, bir de mektuplarımı yayımlamaya kalkarsam,
sekreter şart olacak."
Sanki, yazdıklarının yayımlanmasını ister gibi
görünüyor bu cümlesinde. Mektup da olsa, muhakkak
ki deneme tadında mektuplardır hepsi.
Yine yazdıklarından, bilgisayarında çok
değerli bir mektup arşivi bulunduğu anlaşılıyor. Bu arşivin ve diğer
eserlerinin değerlendirilmesinin onun istediği türde anma
biçimlerinden biri, kendi sözcükleriyle 'evrensele
saygı', olacağını göz önünde bulundurmak gerek.
(Eserleri arasında bir de TEMA Vakfı aracılığı ile Mut'ta oluşturduğu
bini aşkın ağaçtan oluşan orman var.)
"Hocam, son aylarda mektubunuz gelmez oldu" diye yazmaya
niyetlenmişken, Ethem Aydın Hocanın okuyamıyacağı bir son mektup
oldu bu.
Onun, "Sevgi, yağmurunuz olsun!" sözleri ile
anısına saygılar.
Meriç Alkan
Meriç
Alkan yazıyor:
ETHEM AYDIN ÖĞRETMENİN MEKTUPLARI
(Editörün Notu:
İçel Sanat Klübü dergisinden kısaltılarak alınmıştır)
Mektup almak ne güzeldir, yazmak da.
Günümüzün iletişim teknolojisi bu güzellikten
uzaklaştırıyor insanları. Oysa mektup, emek isteyen bir eserdir,
yalnızca bir iletişim aracı değil. Bunu duyumsamak gerek mektup yazmak
için.
Ethem Aydın hocamız da zaman zaman, o gencecik
Türkçe'si ile çalışmalarımız hakkında
yüreklendirici satırlar içeren mektuplar yazar bize. O
mektuplarda, yıllar öncesinden bugüne olgular, olaylar,
duygular, olmayıp ta olması gerekenler, toplumsal eleştiriler vardır.
Atatürk döneminde özenle yetiştirilen eğitimci kuşağın
sorumluluk bilincini duyumsarsınız okuduğunuzda. 'Çevre' derken
içiniz sızladığını duyumsuyorsunuz Hoca'nın:
"Dünyamız bir tane, şimdilik gidecek başka bir
yerimiz yok. Çağlar boyu, yetişmiş insan onu kemirdi, kemiriyor.
Kendi kendimi sorguluyorum: caba önce yedeği olmayan evimizi mi
kurtaralım, yoksa çoğuldaki insanı mı???"
"..... Vitaminler, hormonlar benim naturama ters
etki yapar. Bundan neden, övgülerle sövgüleri ince
eler sık dokurum. Sövgüleri özümseyip,
bünyeden dışarı atmak kolay oluyor. Ucuz mal olduğundan!
Övgüler ise nitelikseldir, kristalizedir. Kimyasal psikolojik
imbiklerden geçebildikten sonra artık mücevher olmuştur.
Koruması yüksek çaba ister. Pandorama
güvenemiyorum."
"Böylece insanın insanda büyüdüğünü
edimlerinizden esinlenerek geç de olsa algıladım. "
"..... Sizlere övünüyorum. İnsana doğru yeke kırmış
gidiyorsunuz, pupa yelkenbuğra sefer.!"
"15 Ağustos 2000: "Öğretmenler mum alevi gibidirler. İçten
yanarlar, mavi eflatun arası, lahuti bir ışık verirler. Isıtırlar.
Dahası ısıtırlar ve sönerler....."
"Öğretmen öğrencisiyle köprü yapar. Beraberce
üzerinden geçtikten sonra yıkar. Öğrencisinin
köprü yapımını bekler, yardım eder. Bizleri mutlu eden,
sizlerin kendi köprülerini kurmuş olmalarıdır."
"Öğretmenler isimsiz yaşarlar. Anonim olabilmek bir mertebedir.
Sizlerin gönlünde yer etmekten büyük ne vardır."
"Bana gelince: Gücümü bileyerek, kendi gerçeğimi,
özgürlüğümü tuvale aktarmaya
çalışıyorum. Mesleğe atıldığımdan bu yana kağıt kalem hep
elimdedir. Otobüste, trende, kahvede, lokantada, yurt gezilerinde,
sabah yürüyüşlerinde taslaklar yaparım."
Hocanın dediğinin doğruluğunu duyumsuyor insan bu
satırları okuduğunda. Övgüleri taşımak gerçekten zor.
Ama öte yandan da övgüler bir sonrası için
yüreklendiriyor insanı. Eskiler 'Marifet iltifata tabidir'
sözleriyle bunu demek istemiş olmasınlar?...
Bu yılki Mersin haftamızı 'Öğretmene Sevgi Haftası' diye
adlandırmak istedik.
"Ethem AydınÖncül, Güncel, Ardıl
Resim Sergisi" de bu bağlamda algılanmalı. Çünkü, o
önce ÖĞRETMEN.
Bu yazıyı hazırlamaya başladığım günlerde, bir tatil beldesinde
dört genç öğretmenle tanıştım. Pırıl pırıl dört
genç bayan öğretmen... Orta Anadolu'da bir
küçük ilçede muhtelif derslerin
öğretmenleri. İçlerinden biri de Resim İş bilgisi
öğretmeni imiş. Resim dersinin yanı sıra işbilgisine verdiği
önemi anlattı heyecanla. Kız-erkek ayırmadan veriyormuş dersi,
benim ortaokuldayken düşlediğim gibi. Arkadaşları, açtığı
öğrenci sergisinden söz ettiler övgüyle.
Bende bu genç öğretmenlere kendi
genç öğretmenlerimi anlattım, yıllar sonra onları da
şükranla anacak öğrenciler yetiştireceklerine olan inancımla.
Onları tanımak beni umutlandırdı, kendi adıma ve elleri
öpülesi öğretmenlerim adına. Ve geleceğimiz adına da
umutlandırdı.
Kendi öğretmenlerimin gözlerindeki ışık
vardı gözlerinde; okulları, öğrencileri vardı
sözlerinde. Değerli İngilizce öğretmenim Ahmet Özen'in
yıllar sonra yazdığı şu dizelerdeki gibi;
Bir öbek oluşturduk, hepimiz genç,
hepimiz zinde....
Tasamız sevincimiz: Okulumuz, Öğrencilerimizdi
hepimizin de.
Ethem Aydın öğretmene ve geçmişten
geleceğe, böyle düşünen tüm öğretmenlere
saygıyla...
Meriç Alkan
Leyla
Balköse yazıyor:
ETHEM AYDIN'I ANLATMAK
Sevgili Ethem Aydın'ı trafik kazasında
kaybettiğimden beri Adana'ya hiç gidemedim. Gidersem
büyü bozulacak gibi geliyor, gitmezsem sanat evi aynı şekilde
duruyor ve Ethem Aydın orada ya bir tablo üzerinde
çalışıyor, ya arkadaşlarıyla tavla oynuyor, ya da şezlongda
oturmuş çok sevdiği gazetesi Cumhuriyet'i okuyormuş gibi
geliyor. Ethem öğretmenim, senin yaptığın kahveleri,
çayları, sohbetlerimizi, bir dostunu bir arkadaşını bir saatcik
görmek için kilometrelerce yol kateden özverili insanı
çok özlüyorum.
Yazmam için beni sürekli
yüreklendirirdin. "Mektup yaz, günce yaz" derdin. Bak işte
sevgili oğlun Murat Aydın'ın hazırlayacağı kitap için yazıyorum.
İki aydan beri yazıp yazmama konusunda karar veremedim.
Hâlâ kendime güvenim yok. Böyle zamanlarda ben
Adana'ya Ethem Aydın'ı ziyarete gider, kendine güvenen bir insan
olarak sanat evinden ayrılırdım. Peki şimdi ben ne yapacağım, kimden o
güzel sözleri duyup yoluma devam edeceğim? Onaltı yıl
önce bana "Sen hem anne, hem baba olamazsın.
Çünkü sen sadece annesin, baba olmak için
çabalama" demiştin. Bu sözünü hiç
unutmadım ve yaşadığım sürece de unutmayacağım. Hastayı, hastalığı
hiç sevmezdin. Yalnızca bu yönden teselli buluyorum ama ne
acelen vardı uçar gibi gittin?
Dostların sensiz ne yapacaklar, hiç
düşündün mü?
Ethem Aydın'ı yanılmıyorsam 1985 yılında tanımıştım.
O yıl Adana'da Kurtuluş Mahallesinde İş Bankası Lojmanında oturuyordum.
Oğlum her çocuk gibi, evdeki bazı kağıtlara bir şeyler
çiziyor, daha doğrusu karalıyordu. Ben de her anne gibi
çocuğumun yetenekli olabileceğini düşünüp, aynı
sokakta bulunan Aydın Sanat Evi'ne gitmeye karar verdim. Aslında sanat
evini daha önceden görmüş, hafta sonları
önünden geçerken içeride resim yapan
gençleri ve ak saçlı, gözlüklü, ciddi ama
aynı zamanda insana sempatik gelen öğretmenlerini uzaktan
tanımıştım. Belki de yakından tanımak istiyordum.
Çocuğumun yaptığı resimleri alarak (bahane ederek de olabilir)
ve de cesaretimi toplayarak bir hafta sonu kapıdan içeriye
girdim. Sanat evi boştu, Ethem Aydın kitap okuyordu. Beni
görünce hafifce gülümsedi, cesaretim kırılmak
üzereydi. Niçin geldiğimi aceleyle anlattım, resimleri
gösterdim. Onun ne dediğini tam olarak hatırlamıyorum ama ders
aldırmak istediğimi ve aylık ders ücretinin ne kadar olduğunu
sordum. Yirmibeş bin lira deyince bu beni aşar düşüncesiyle
oradan ayrıldım. Birkaç gün sonra işyerimden beni arayarak
ders konusunu tekrar görüşebileceğini söyledi. Ama ben
bu şartlarda ders aldırmamın mümkün olamayacağını
söyleyerek, görüşmeye gitmedim. Yaklaşık bir
buçuk yıl sonra (toplu sözleşme yapılmış, maaşım biraz
yükselmiş) Aydın Sanat Evine yeniden gittim. Kapıdan aylık ders
ücretinin ne kadar olduğunu sordum. O, çocuk gibi bir
gülümseyişle beni içeri davet etti, kahve pişirdi ve
yirmi beş bin lira dedi. Ücretin artmadığına çok
sevinmiştim, hem kızıma, hem oğluma ders aldırabilirdim artık. Sanırım
O bilge insan, beni anımsamıştı ve dostluğumuzun temellerini o gün
atmıştı. Ethem Aydın'ı tanıyanlar, ders ücretinin bir buçuk
yıl sonra bile neden aynı olduğunu gayet iyi bilirler sanırım.
1989 yılında, servis şefi olduğum İş Bankasında
yükselmek için ikinci müdürlük sınavına
girmem gerekiyordu. Ama ben sınava girmeye, daha doğrusu kolay yol olan
yerleşik düzenimi bozmaya cesaret edemiyordum. Sınav tarihi
yaklaştığı günlerde yine Aydın Sanat Evinde bunları konuşuyorduk.
Çocuklarımı, evimi bırakıp gitmek istemiyordum, kararlıydım
(gitmek zorunluydu, çünkü Adana'da kadro yoktu).
Sevgili Ethem öğretmen kahvemizi pişirdi, her zaman olduğu gibi
masanın üzerindeki boş bardaklara cezveden ahenkli bir şekilde
doldurdu, kendisi vazgeçemediği Samsun sigarasını yakmadan
önce, hanım arkadaşlarına ikram edilmek üzere masanın
çekmecesinde duran özel sigaradan ikram etti. Sınava girmem
gerektiğini ama bunun nedenini kendisinin söylemeyeceğine, buna
benim karar vermemim doğru olacağını söyledi. Sanat evinden
ayrılırken de okumam için bir kitap verdi. Kitabın adı "MARTI"
idi. O kıvrak zekasıyla olayı çözmüştü. Martı'dan
çok etkilenmiştim, sınava girdim, iyi bir derece ile kazanıp
Ekim ayında kendimi İstanbul'da seminerde, Kasımda da Bandırma'da
görevimin başında buldum (o zamandan beri beni birileri ile
tanıştırırken, İş Bankası Müdürü diye tanıştırırdı ve
çok gurur duyardı, bunu hissederdim). Ben de Martı Jonathan gibi
kanatlanmış, çocuklarımı, evimi, çok önem verdiğim
düzenimi bozarak yaklaşık onbir ay sürecek bir serüvene
atılmıştım. Yaşamımın hemen hemen en güzel onbir ayını
geçirdim Bandırma'da, Ethem Aydın'ın olaya bilgece yaklaşımı
sayesinde. Bu kesinlikle benim başarım değildi, sıska, korkak bir
kadını düştüğü çıkmazdan kurtarmayı bilen Ethem
Aydın'ın başarısıydı.
Sanırım 1990 yılının Temmuzuydu. Bandırma 'da
bankada yoğun bir iş gününde, başımı kaldırınca Ethem
Aydın'la gözgöze geldik. Çok şaşırmış,
heyecanlanmıştım, Ethem Aydın Bandırma 'daydı. Sessizce gelmişti,
"Mesai saati ben seni oyalamayayım, çıkışta falanca yerde
buluşalım" deyip geldiği gibi sessizce aniden geldiği gibi gitti.
Hiç unutmuyorum, akşam yemeğinde İnegöl köfte yedik,
sohbet ettik. Yolculuğunun nedeni, eline hiç beklemediği bir
paranın geçmesiymiş. O da bunu değerlendirip gemiyle Karadeniz
seyahatine çıkmış ve dönüşte Bandırma'ya
Balköse'yi görmeye gelmiş. Yemek sonrası daha ben "nerede
kalıyorsunuz, yarın görüşür müyüz" diyemeden,
o yola koyulmuştu bile.
1990 yılında Eylül ayında Mersin şubesine
atanmış, Adana'dan Mersin'e taşınmıştım. Ethem Aydın, Mersin'e beni
ziyarete geldiğinde elinde küçük bir armağan vardı.
Bana Bandırma'yı getirmişti bir suluboya tablosunda... Kısa süre
yaşamış da olsam, çok sevdiğim bir yeri
ölümsüzleştirmişti.
Ethem Aydın'a...: Emekli olduktan sonra bana aldığın
mavi, şirin daktilo ile yazıyorum bunları. Seni kaybetmeden önce
mektup yazsaydım, belki şimdi suçluluk duymuyor olacaktım.
Suçluluk duyuyorum, çünkü senin bana
gösterdiğin ilginin, sevginin yüzde birini bile ben sana
gösteremedim. Bu kadar zor muydu senin deyişinle "BİR ALO" demek?
Hep ben bir dosta ihtiyaç duyduğumda sana geldim, bir gün
bile bir dosta ihtiyacın var mı diye sormadım. Bencil olduğumu anlamam
için illa ki seni kaybetmem mi gerekiyordu? Yine da bana
hoşgörülü yaklaşacağını biliyorum. Seni çok
seviyorum.
Belki bir gün, bir yerde...
Leyla Balköse
Aslı
Bahçecioğlu yazıyor:
Böylesine bir metin o kadar zorki.....
Adım Aslı Bahçecioğlu. 1995-96 senesinde
Adana 'ya Çukurova Üniversitesi Resim
bölümünü kazanmamla gelmiş oldum. Bir dostu
anlatmak, her şeyi anlatmak, ama anlatamamak gibi. Ethem Aydın'la
Burhan Kılıç sayesinde tanıştım. Ev arkadaşım Hatice'yle bir
akşam sürpriz yapan Burhan, bu dostluğun kurucusu olmuştu.
Gerçektende sürprizdi. Karşılıklı iletişimin, sevginin,
saygının, en güzel örneğiydi Ethem Aydın...
Tanıma evresi çekingen ama sıcaktı. Duvarda
resimler, kitaplık, boyaları, masasının üzerinde üst
üste duran kitaplar. Bir dünyaydı burası Adana'dan ayrı.
Dudağından düşmeyen Samsun sigarası, yılların
birikimi kolleksiyonu.. Ethem Aydın....
Bu tanışmadan sonrası, Burhan olmadan
büyük bir heyecanla devam etti. Her zaman farklı konular
bulunurdu soframızda. Bilgece esprileri renk katardı. Masasında yemek,
kahve sohbetleri eşsizdi. adı damağımda hala... Meyvanın, yemişlerin en
lezzetlisi o atölyede, o dünyada bulunurdu.
Öğretmen olduğu ilk yılları, öğrencileri
çok şey sığdırmış bir çınardı. Meraklı gözler
kulaklar Ethem Aydın'ı dinlerdi. Müdürü olduğu sorunlu
bir okul olduğunu anlatmıştı Ethem Hoca, beni etkileyen bir yaşamdan
kesitti. Öğrenciler okula sürekli zarar verip duruyordu dedi
Ethem hoca. Her yer çöp içinde, tuvaletler kirli.
Zorla güzellik olmaz ya, kaba kuvvetle bu halledilmeyecek demiş
Ethem hoca. Bu öğrencilere görev vermenin iyi olacağını,
çözüm olacağı fikrini eyleme geçirmiş.
Gerçekten de bu sorunlu öğrenciler birer, müdür,
hizmetli olarak okulun her türlü problemiyle bizzat
ilgilenmişler. Okul temizlenmiş. Düşünce yerinde hedeflere
varmış.
Fikirleri gerçekten açık ve akılcı,
bir öğretmen, her şeyden önce çevresine ışık tutan bir
insan Ethem Aydın.
Hakkını asla ödeyemem.
Hep benimle olacak Ethem Aydın. İnançları...
düşünceleri..
Büyük kaybımızı paylaşıyorum.
Aslı Bahçecioğlu
Dr. Yusuf
Erkişi yazıyor:
BİR İNSAN BİR DÜNYA (Ethem Aydın için)
Galerisinde
Dünya yeniden kurulur
Işıklardan ve renklerden
Ruhlar yol bulur
Sonsuzluğu arayan aydınlık yaşamı
Değildir orada evren bir anlık
Yaşam bir gizem
Zaman billurlaşır, durulur
Dr. Yusuf Erkişi
Dr. Yusuf
Erkişi yazıyor:
ÖĞRETMENİM ETHEM AYDIN
Osmaniye ortaokulunda
1960'lı yılların tatlı sesi
Sıcak gülümsemesi
Sevgili öğretmenim
Ethem Aydın
Çiçeklenirdi yüreğinde
İnsan sevgisi doğa ezgisi
O zaman ağaçlar büyürdü.
Yürürdü dallara sular
Yapraklar yeşerirdi
Güverirdi Osmaniye
Taş olmaktan çıkardı okul
Sınıflar renkli dünya
Ufuklar alabildiğine geniş
Karaçay ile Çona deresi coşardı
Dile gelirdi çınarlar
Titrerdi uzun kavaklar
Topraklar rengini alır
Yeşiller bin bir tona döner
Ağarırdı yaşam
Her şeyin bir rengi vardı
Herkesin bir anlamı
Gönül gözüyle bakardı
Renkler artar kokardı
Gül ile nergis ile
Gönülden gönüle duygular
Su olur akardı
Kırlara çıkardık
Umutlara koşardık
O'nun gözü ile çoğalır
O'nun eli ile artardık
Şimdi gönlümde renkleri
İnce ince sevgi çiçekleri
Yıllar sonra Adana'da
Aydın Sanatevinde buldum onu
Bu kez Toros'lardı konu
Yaylalardı
Göçerlerdi
Görkemli Adana'yı
Gizemli Seyhan'ı
Onun gözüyle bir başka gördüm
Renklerin büyüsünden
Demetler ördüm
Döktüm resim kağıtlarına
Duygularımı renklerle
Bir kere duyumsadım
Dönüşü yoktu o yolculuğun
İnatla ve sabırla
Ulaştım güzelliklere
Öper gibi saygı ile elini
Şimdi bende kalan
Resimlerini öpüyorum
Dr.Yusuf Erkişi
Dr. Yusuf Erkişi yazıyor:
ETHEM AYDIN HOCAM'IN ANISINA...
Gün olur cihanı zaman değer
Sen zamanı resimledin
Bizler de seni gönlümüze
Ethem Aydın Hocam..
Unutulmaz rengisin yaşamın
Kolay değil anlatmak seni
Dağ çiçeği duruşunla
Bir turna kanadında çoğalttın özlemini
Yıllar önceydi çocuktum
Küçük şirin Osamaniye'mizde
Sınıfta ilkin sıcak bir ses duydum
Sendin gelen
Tualinde renklerin bin çeşit tonu
Torosları betimleyen ressam
Yakanda çiçek
Üstünde yayla yeşili gömlek
Kalem derdin kale
Sözcüklerse emin
Bizleri yanında görünce
Yoktu senin gibisi sevinci gözlerinin
Yüzünün bir yeri yağmur
Bir yeri güneş
Etrafında öğrencilerin
Ve birden kamaşan sevinci gözlerinin
Bilmiyor durdurak
Yüreğimin trenleri
Bırakıp gidenleri
Ölüm yakın ölüm uzak
Dr.Yusuf Erkişi
Murat
Aydın yazıyor:
Ethem Aydın'ın vefatının arkasından:
Ben ve dostları Ethem Aydın'ın
öldüğüne inanmıyor, sindiremiyoruz. Ölümü
O'na yakıştıramıyoruz. Yokluğuna alışamadık.
O, çoğumuzdan gençti ve birçoğumuzdan daha fazla
yaşam doluydu. Bakın vefatından bir günce
günlüğüne ne yazmış:
Tırrrr,tır,ça,ça
çaa.
Saat beş.
Sağlık yürüyüşü zamanıdır.
Al horozumun anılarda kalmış;
(üürüüüüüüiiig), eşek
anırmaları inek öküz böğürmeleri, koyun kuzu
melemeleri, minareden (namaz uykudan hayırlıdır duyurusu), yerini,sinir
bozucu olsa bile; metalik araçlara bıraktı. Çalar
saatlara (günaydın). Aslında,sabahın doğal ve kademeli, tüm
canlılarla paylaşılan sesler, buyurgan olmayan hayvan sesleri, iyi bir
ana gibi, bizleri, okşaya okşaya uyandırır. Güne daha bir
güçle kavuşmamızı sağlardı. Ziller hep zaten buyurgandır.
İnsan buyrulmağı pek sevmiyor.Minarelerde türkçe ezan
yaşama ruhsal bir güç katıyor.
Yolcu yolunda, emekçi işinde gerek!...
Sağlıklı yaşam koşusu veya yürüyüşü başlıyor.
Hava serince, sıkı giyinmek gerek. Bisiklet benim bastonum, iyi
anlaşıyoruz. Yollar bana uzun, ona kısa geliyor. Zaman zaman kol kola,
çamlar altında yürür temiz sabah havasını duyumsarız.
Trafik yok denecek kadar az, başlangıçta yadırganan loşluk,
değinlik yavaş yavaş, ara sokaklardan çıkan guruplarla
görsel bir cıvıltıya dönüşüyor. Rengarenk,
çöpçüler, çöp toplayanlar, ev
köpekleri, sokak köpekleri.
Yollar, ağaçlar, gölgeler, gölgelerin belleklerde
oluşturduğu, imgeler simgeler gizemine günaydın...
Uzaklardan, geceler günler boyu hoplaya zıplaya gelen Seyhan nehri
homurtulu akıyor. Yosun kokusuna, balıklara günaydın.
Sularda yıkanan, kavaklara, yeni güne günaydın.
Eski baraj yolunda; Adanalım gibi oylumlu, ağır başlı süzgün
bakışlı, gövdesi ebru nakışlı, elleri kınalı, gölgesi
büyük okalüptüs ağaçlarına (günaydın).
Umara, geceden olta atmış, balıkçıya (rasgele) günaydın
Yeni baraj çavlağına, sisler içinde henüz uyuyan
Adana 'ya bulutlara günaydın, eski baraj, yeni baraj, ormanlığa
günaydın.
Gidilen yollardan geri dönülür. Aydın sanat evine,
günaydın .
Kitaplıkta yer bulamamış sözlükler, tekrar yazılması gerekli
mektuplar. Son gittikleri yerlerde yeni iticileri bekleyenlere
günaydın.
Şövalyeler, dik çalımlı, binicisini bekleyen hırçın
atlar gibi aleste, duvarlara dayalı poşetler üzerinde bilmem hangi
şahaserin
(Ethem
aydın 26Kasım2002)
Murat Aydın (oğlu)
Yeni Adana Gazetesi, 17.Aralık.2002, Sa:6
Murat
Aydın yazıyor:
SİVRİSİNEKLER'e açık mektup:
Bir düşünce ve sanat ustası ola Ethem
Aydın'ı Adana belediyesinin ölüm tuzaklarından birisinde
kaybetmemizin 3.üncü ayı doldu.
Yaşam sevinci ile doluydu.. dopdoluydu...
başkalarına da aşılardı. Sabah sporundan dönerken yanlış dizayn
edilmiş bir tretuvar geçidinde elim bir trafik kazası sonucu
vefat etti.
Kazayı yapan sürücüyü, olay
yerine belki daha erken gelebilecek ambülansı, belki daha erken
müdahale edebilecek doktoru affedebiliyorum.
Ama ölüm tuzağı halinde dizayn edilmiş
tretuvar geçidinin mimarı olan Adana Belediyesini affetmiyorum.
Bütün çığlıklara kulağını inat ve
ısrarla tıkayan yetkilileri Ethem Aydın'ın vefatından sorumlu
tutuyorum.
Sanki her şeyi önceden biliyormuşcasına Ethem
Aydın'ın Hayattayken yazdığı bir tespiti okusun yetkililer:
SİVRİSİNEK
VE YAZARLAR, ÇİZERLER.
Akşamdan sabaha, gazeteler ülke çaplı ve dünya
genelinde haberlerle dolar taşar. Eğrisi, doğrusu, taraflısı,
tarafsızı. Göz nuru alın teri. Görünüşte kurulu
düzen, hep duyarsız, bildiğini okumaya devam eder. Acaba bu kadar
emekle, incelemelerle, yazmanın anlamı ne ola.!
Yetke sahipleri acaba uyanırlar, yanlıştan dönerler mi?
Sivri sinek kan emer, bazı kalın, bazı ince kemanıyla, bütün
gece kulağımda öter durur.
Kan emecekse, uyuyanın kulağında bütün gece ötmesi neye?
Sivri sinek, kandaki besine ancak uyanıkken ulaşabilir. (Ethem Aydın)
Kendisini rahmetle anıyorum.
Murat Aydın
Yeni Adana gazetesi, 27.03.2003
Murat
Aydın yazıyor:
Ethem Aydın'ın vefatının düşündürdükleri1:
Ethem Aydın ilerlemiş yaşı sebebiyle değil,
düzensiz yapılaşan (daha doğrusu bir türlü
yapılaşamayan) bozuk belediye hizmetleri sebebiyle vefat etti. Ben
böyle inanıyorum. Adana'daki kötü tasarlanmış tretuvar
geçitleri başka canlar almasın diye bu yazımı kamuoyuna
sunuyorum.
Biliyorum.... bu yazdıklarımı hiç kimse
değerlendirmeyecek... hiçbir yetkili makamındaki
örümcek ağlarını bozmayacak, belki hiç kimse
okumayacak bile... Olsun... ben yazacağım:
Köşe başları, kavşaklar trafiğin yoğunlaştığı
kaza ihtimalinin arttığı noktalardır. Zaten bu sebeple trafik kanununun
bilmem kaçıncı maddesi "kavşağa 10 metre kalageçe
karşıdan karşıya geçilmez!" emreder. Yani yaya geçitleri
kavşaklardan 10 metre önce ve sonra olmalıdır.
Adana'daki tretuvarların üzerinde yayaların
karşıdan karşıya geçmeleri için Belediye tarafından
hazırlanmış geçitler vardır. Bu geçitler yayaları tam o
noktadan karşıdan karşıya geçmeye zorlar.
Hiç dikkat ettiniz mi bu geçitlerden
geçerseniz doğrudan doğruya araç karmaşasının en yoğun
olduğu cadde sokak başlarına kavşaklara varırsınız. Yani Belediye
öyle bir tretuvar geçidi hazırlamışki yaya
yürüyen insanı alıyor ve doğruca kavşaklardaki yoğun trafik
karmaşasının ortasına bırakıyor.
Adana'nın büyük caddelerinde, tretuvar
boydan boya demir parmaklıklar ile örülüdür.
Karşıdan karşıya geçmek isteyen insanlar, tretuvar üzerinde
belirli aralıklar ile bırakılmış boşluklardan istifade ederek karşıdan
karşıya geçerler. Yolda yürürken karşıya geçmek
isteyen yayalar caddenin ortasına vardıktan sonra bu noktanın aslında
trafik açısından sakıncalı olduğunu fark ederler. Ama geriye
dönmek bir başka risk olduğu için karşıdan karşıya
geçmeye devam ederler. Caddenin ikinci yarısında, bu tretuvar
geçitlerinin kendisini canlı bir trafik karmaşasının bulunduğu
köşe başı veya kavşağa sürüklediğini fark eder ama iş
işten geçmiştir. Yapabildiği kadar kıvrak hareketlerle veya
şöforlerin toleransı ile sağsalim karşı kaldırıma varır. İşte bu
andan sonra nasıl bir tehlike atlattığını unutur... gider...
Ethem Aydın böyle bir tretuvar geçidinde
vefat etti. Belediyemizin yetkili organlarına sitem ile duyururum.
Murat Aydın (oğlu)
Yeni Adana Gazetesi, 18.Aralık.2002, Sa:2
Murat
Aydın yazıyor:
Ethem Aydın'ın vefatının düşündürdükleri2:
Adana Belediyesi Azrailin sponsorluğunu yapıyor.!
Bir sanat ve düşünce ustasını, Adana'nın
kusurlu tretuvar geçidine kaybettik. Çünkü
Adana 'daki neredeyse bütün tretuvar geçitler Trafik
kanunlarına yasalarına aykırıdır. Kavşaklardaki ada ve
tretuvardaki geçitlerini kullanabilmek için bir yıl
hazırlık okumak gerekir. Kavşaklardaki ada'lar caddelerin eninden
geniştir, araçlar birbirine sürtünmeden zorlukla
geçerler. Tretuvar geçitleri karşıdan karşıya
geçen yayayı trafik açısından çok tehlikeli bir
noktaya geçirir.
İtiraf ediyorum: Tretuvar geçitlerinde babamı
kaybetmeden önce bu yazımı okuyan sizler kadar konuya ilgisizdim.
Banane diyordum. Birisinin talimat vermesini bekliyor bu kusurlu
belediye hizmetine kayıtsız kalıyordum.
Belediye yetkilisine açık sorumdur: Şehirimizdeki tretuvar
geçidi ve kavşak adalarının azrailin pusuya yattığı yerler
olduğunu farketmeniz için bir baba mı kaybetmeniz gerekiyor?
Halbuki sayenizde kaybettiğimiz babam sizin
için günlüğüne 8Aralık2001 tarihinde şunları
yazmıştı:
TÜRKİYEMİZDE
BİSİKLET YOLLARI
Bisiklet şehir içi ulaşımda büyük bir gereksinimdir.
Petrol kullanmaz, doğayı kirletmez, sağlık için ideal bir
spordur. Kazası yok gibidir.
Gün geçtikçe şehiriçi yollar sırat
köprüsü gibitrafik canavarlarının insafına terk edilmiş.
Sade vatandaşlar, çocuklar, sakatlar, yaşlılar, bu curcunada
telaşla koşuşturmada, ara sokaklar iki taraflı araçlarla
tutulmuş. Sokaklarımız apartumanların çöplüğü.
Yaşadığımız ülkenin insanları sanki dışlamış gibi sokağa
çıkmaktan bezmiş. Yetke sahiplerinden umar bekliyor.!
Geçenlerde Adana'da sayın valimizin katkılarıyla Dr. Yusuf
Erkişi'nin göz nuru ve emeğiyle kuşe kağıda basılmış,
büyükçe bir kitap gördüm. Gurur duydum.
Sevinç gözyaşları döktüm.
Bu yapıtın fotoğraflarını sabah yürüyüşlerinde,
bisikletle ulaşabildiğim kadarını gördüm. Keşke Aytaç
Durağın başlattığı bu yollar tamam olsa da bütün Adanalılar
gelip görseler. İsimsiz kahramanlarımıza eleştiriler yanında
övgülerini de sunabilseler. !
Dr. Yusuf Ekişi'nin yapıtının adını en koyuyorum: "Aytaç Durağın
yarattığı
Adana"
Ethem Aydın, 8Aralık2001.
Murat Aydın (oğlu)
Yeni Adana Gazetesi, 19.Aralık.2002, Sa:2
Murat
Aydın yazıyor:
Babam,
Biliyorum geri dönmeyeceksin.... bilirim, inat
ettinmi bir daha çıktığın yoldan dönmezsin. Ama olsun...
ben yine de terliklerini yatağının altına koydum. Söz veriyorum
bir daha terliklerini ıslatmayacağım.
Odanda, tavandaki, her yaktığında pırpır eden kekeme
floresan var ya ? işte onu değiştirdim. Okumak için duvara
yasladığın yastık duruyor. Başucundaki lambanın ampulu de artık
tutukluk yapmayacak, konuştum kendisiyle. Ama şimdilik sivrisinekler
tatilde diye cibinliğini kaldırdım.
Aydın sanat evi hala sen kokuyorsun. Orayı
dağıtmadım. Gücüm yettiğince kanatlarımın altında tutacağım.
Suavi bey isminde bir resim öğretmeni vardı ya... hatırladın mı?
Hani sen öğretmenler gününde kendisine bir hediye almış,
güzel ve yakışıklı bir ambalaj yaptırmıştın ve paketin
üzerine kendi el yazınla şöyle yazmıştın: "Duyarlı
öğretmen Suavi Numanoğlu'na, öğretmenler günü
armağanı, çam sakızı, çoban armağanı" . Hah.. Aydın Sanat
evini işte o Suavi beyin ellerine teslim ettim. Senin deyiminle tam bir
gönül adamı. Sen kime gönül adamı dediysen mutlaka
erdem sahibi insanlar oluyor. Nasıl oluyorda böyle güzel
insanları uzaktan tek bakışta anlayabiliyorsun hala
çözebilmiş değilim. Senden öğreneceğim ne çok
şey varmış meğer..
Aydın Sanat evine uğruyorum aradabir. Ama içeri giremiyorum
baba.
Aylar geçti ama hala içeri girerken
kapıyı fazla açtığımda sanki kapının kanadı, kapının arkasındaki
bisikletinin arka tekerine çarpacak gibi geliyor.. Bu sebeple
kapının kanadını her zamanki gibi az açıyorum...
Seni göremiyorum, ama sanki arka tarafta sakal
tıraşı oluyormuşsun da birazdan çıkacakmışsın gibi
hissediyorum... sanki her zamanki gibi oradan bana "hello" diye
seslenecekmişsin gibi oluyorum.
Her fırsatta masandaki çiçekleri
tazeliyorum. Her zaman buna fırsatım olamayabiliyor, ama bunu bazen
dostlarımız yapıyor. Baba, bir şey fark ettim: o çiçekler
sen varken daha uzun süre dayanıyorlardı sanki? Onlara sevgi
gösterdiğini biliyordum ama senin sevginin bir
çiçeğin ömrünü uzatabildiğini henüz
tespit ettim. Bu aralar yasemin bulamıyorum, adını bilmediğim şu
mavimsi çiçekler senin babacığım.
Masandaki radyonun pili bitmişti. Yahu o kadar
söyledim, artık şu doldurulup defalarca kullanılan kalem pillerden
kullan dedim.. bak yine kullanılıp atılan pillerden takmıştın radyona.
Neyse ben değiştirdim. Kullanmadığın için artık pilleri
bitmiyor. Ama olsun... ben yine arada sırada kontrol edip biterse
değiştiriyorum. Sen merak etme.
Hani şövalyende duran tablo vardı ya? Hani ben
sormuştum bu nedir demiştim, sen bana neye benziyor demiştin. Sonra
denizaltı olduğunu öğrendiğim tablo vardı ya? İşte o tablonu
evimin duvarına astım baba. Gerçi sana sormadım ama eminim izin
verirdin?
Çöp toplayan yoksul çocuklardan
aldığın müzikli bir kutu vardı. Didem o kutuyu tamir etti. Artık
kapağını açınca bir müzik sesi duyuluyor. Narin bir tınısı
varmış.
Ha bu arada unutmadan söyliyim.. Hani o senin
tablo haline getirip yaptığın yapboz var ya? İşte o oyuncağın iki
parçasını kaybettim. Biliyorum hoşuna gitmedi ama inanki
arıyorumarıyorum nereye düşürdüğümü
bulamıyorum. Bulurum merak etme. Benim gibi dikkat fukarasına emanet
etmeyecektin.... Hatırlar mısın elektrik sobanın vidalarını da el
çabukluğuyla kaybetmiştim de sen bana boş ver zaten fabrikası
fazla vida koyuyor diyerek beni teselli etmeye çalışmıştın. O
soba hala iş yapıyor. Arada bir bozulduğu oldu ama icabına baktım. Ne
de olsa senin oğlunum.
Masadaki saatin durmuştu. İkide bir durur ya hani.
İşte yine yaptı yapacağını. Kurmadım. Yeniden çalışacak
biliyorum.
Bu aralar bir sorunum var...
Dostlar seni soruyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Aylar geçti ama aramızdan ayrıldığını hala içime
sindiremedim. Babam benimle birlikte diyorum. Zaten senin hemen yanında
kendime bir yer aldım. Sen şimdi eminim oralara bizlerin şimdilik fark
edemediği bir güzellik götürmüş olmalısın... hep
yaparsın bunu zaten. Gittiğin yerde mutlaka uzun veya kısa vadeli bir
güzellik yeşerir. Yanına geleceğim baba. Sana söz veriyorum.
Seni seviyorum, seninle onur duyuyorum, oğlun
olmaktan gurur duyuyorum. Hep derdin ya: sen benim devamımsın diye,
Allah'ın izniyle hiçbir başlattığını yarım koymayacağım. Huzur
içinde uyu babam.
Murat Aydın, 27Mayıs2003
Haluk Kaya
yazıyor:
Rahmetli Ethem Aydın benim müdür muavinim
ve resim öğretmenimdi.
Osmaniye Merkez Ortaokulunun 966 yılının en sayılan
hocasıydı. O zaman, aynı zamanda bizler ailece dosttuk.
Bir gün, rahmetli Ethem Aydın, oğlum zayıf olan derslerini ve
hocalarının isimlerini yaz getirde, şu okuldan seni mezun edelim dedi.
Bende karşımdakini bir müdür muavini, bir öğretmen
olarak değilde, bir amca, bir baba olarak gördüğüm
için, gayet laubali davranıp, yazdığım listeyi vermek üzere
müdür muavini odasına girdim. Orda hemen hemen tüm
idareciler vardı, veya çok kalabalıktı.
Ceketimin cebine elimi sokup, liste sandığım kağıdı
rahmetliye uzattım. Şöyle önce bir kağıda, sonra bana
baktı ve oğlum ben senden öğretmenlerinin adlarını, zayıf
derslerini belirten listeyi istedim, dedi. Bende tamam işte, liste bu
dedim, karşılıklı ısrar neticesi, kapatın lan kapıyı dedi ve kapıyı
kapattılar.
Liste diye verdiğim, ama kız arkadaşıma yazdığım
mektubu sonuna kadar okudu ve şimdi gidebilirsin, dedi....
Haluk Kaya, 08Temmuz2003
Kudret
Sönmez yazıyor:
SENİ HER ZAMAN SEVECEĞİM, HOCAM
Her sabah erkenden spor niteliğinde bisiklet
gezileri yapardı, rahmetli Ethem Hoca... Bu O'nun uzun yıllar aramızda
kalmasını sağladı; hem de aramızdan aldı.
O'nunla dostluğumuz geç başladı, yoğun oldu,
erken bitti: Bizlere manevi anlamda verebileceği daha çok şeyi
vardı.
Güzel insandı, ressamdı, hocaydı... Bir sıfatı
daha hak etmişti: FİLOZOFDU.
Kazadan bir gün önce
görüşmüştük onunla son kez. "Her sabah bisikletle
gezerim" demişti... "Önce bir kaşık bal alır, sonra yola
çıkarım. Balın bir parçası çeneme damlamış,
haberim yok. Bindim bisikletime gidiyorum. Bir de baktım bir gurup arı
peşime takılmış. Zor kurtuldum. Arılar koku alır, bunu unutma!"
Ve son sözü "Seni Seviyorum, Kudret!" oldu.
Bu sözü çok kolay söylerdi,
Hocam. Biz söyleyemedik, yeterince...
SENİ HER ZAMAN SEVECEĞİM, HOCAM.
NUR İÇİNDE YAT!
Kudret Sönmez
KanalA televizyonu, 24Eylül2003
HAKKINDA ÖNCEDEN YAZILMIŞ YAZILAR
Mekin
Nadirler yazdı:
Çukurova'lı sanatçılar.
Ressam Ethem Aydın "Halkımız sanata ve güzele
karşı ilgisiz değildir" der.
Çukurova'nın yetiştirdiği bir çok sanatçı var.
Sinema sanatçısı, heykeltıraş, fotoğraf sanatçısı,
ressam. Bunlardan bir tanesi de uzun yıllar Adana'da resim
öğretmenliği yapmış olan ressam Ethem Aydın.
Kendisini sanata adamış olan Aydın, uzun yıllar
öğrenci yetiştirmiştir, daha sonra da bir resim galerisi
açmış. Bugüne kadar bir tanesi İtalya'nın Gomo kentinde
olmak üzere Türkiye'nin değişik yerlerinde 12 kişisel
resim sergisi açan ressam Aydın'ın sanat anlayışı daha ziyade
doğayı deforme etmeden özden uzaklaşmadan, doğadan yansıyan
binlerce ışıltıdan esinlenerek impresyonist bir anlayışla resim
yapmasıdır.
Kendisine resimlerinizi nasıl yapıyorsunuz diye
sorduğumuzda Aydın bize şu cevabı verdi: "Ben bir sanatçı olarak
tabiatı görüp direkt olarak tuvale aktarmam. Tabiatta
gördüklerime duygu ve düşüncelerimi de katarak
çalışırım. Bu nedenle ortaya koyduğum eserler daha
özlü olmaktadır. Sanatçı, gördüklerini,
düşünceleri ile karşılaştırdığında ortaya çıkan eser
tam anlamıyla özü taşımaktadır."
Renkleri bir savaş elemanı değilde huzur, sükun
ve mutluluk adına harekete geçiren sanatçının
bölgedeki sanat faaliyetleri ile ilgili düşünceleri de
şöyle: "Halkımız sanata ve güzele karşı ilgisiz değildir.
Eğer biz sanatçı olarak ortaya özgün bir şey koyarsak,
bu eser muhakkak değerlenir. Son yıllarda bölgemizde açılan
sergileri izleyenler çoğunlukta. Eskiden bu böyle değildi.
Zamanla halkımız sanatın ne olduğunu anlıyor. Resim sanatı taktim
olayıdır. Resim değerlendirme olayını meydana getirmek gereklidir.
Bölgemizde sanatsal faaliyetlerin toparlanması gerekmektedir. Bir
dernek, bir kuruluş ve buna benzer kurumlar tarafından bu görev
üstlenmelidir. Şimdilik bölgemizde ekolize edilmiş bir
düzen yoktur. Bölgemiz sanatının gelişmesi için bu
düzeni en kısa zamanda ortaya koymak gerekir."
Mekin Nadirler
Güney Haber, 29Nisan1984
Ahmet
Yahşi yazdı:
YAŞAM BOYU ÖĞRETMENLİK
Yılların eğitimcisi ressam Ethem Aydın'a gelen
mektup 45 yıl öncesinin anılarını yaşattı.
Yılların eğitimcisi emekli öğretmen ressam
Ethem Aydın'a öğretmenler gününde 45 yıl öncesi
anılarını üzerinde taşıyan bir mektup gelir. Tüm
öğrencileri ve öğretmenleri kapsayan geniş kavramlı bu mektup
Aydın'a öğrencisi Galip Oğuz'dan gelir. Oğuz'un mektubunu birlikte
okuyalım:
"Erdem anlayışının seçkin temsilcisine saygılarımla.. Değerli
öğretmenim, bana, mektubunuz aracılığı ile dostluğu, insan ustası
olmanın incelik ve güzelliğini yaşatıp yeniden bir daha
öğrettiniz. Dünden bugüne zamanın acımasız ve silici
kasırgasına rağmen kırkbeş yıllık süreyi bir perspektif
içinde, eğitimci kişiliğinizin özgün örneklerini;
bir bir gördüm, eh biraz da duygulandım. Duygulandım ama,
yaşam boyu öğretmenlik kavramına da ulaştım. Sevgi dolu
uyarılarınıza teşekkür ederim. Beni önemli bir sorumlulukla
karşı karşıya getirdiniz. Fırsat bulursam bir görev bilinci
anlayışıyla hareket edeceğim. Yüceliklerle dolu, iyi insaniyi
vatandaş simgesini, kişiliğinin vazgeçilmez
ölçüsü haline getiren öğretmenimin
Öğretmenler gününü en iyi dileklerimle kutlarım."
Kırkbeş yıl ötesinden gelen duyguların birikimini aktaran Galip
Oğuz, Yaşam Boyu Öğretmenlik bilincini emekli öğretmen Ethem
Aydın'dan aldığını açık yüreklilikle kağıda
döküyor.
Bir öğretmenler gününü geride bıraktık. Her
öğretmen üzerinde değişik duyguların harekete
geçmesine neden oldu. Toplumu meydana getiren bireylerin de
öğretmenler gününde duygulandığını
görürüz. Bunlar duygularını değişik hareketlerle dışa
vururlar. Hepimizin öğretmeni olması, bir öğretmenimizin
üzerinde bıraktığı olumlu izler, harekete geçmemize yeter.
Öğretmenler günü bu genişleyen çember
içinde kutlanır.
Ahmet Yahşi
Yeni Adana Gazetesi, 29Kasım 19??
Fikri
Sağlar yazdı:
SAYIN ETHEM AYDIN
Fotoğraflarını görme şansına ulaştığım değerli
eserlerinizden dolayı sizi ve emeği geçen arkadaşları kutlamak
isterim. Bu eser sanatçımızın üzerinde yaşadığı
kültürü ve ondan aldığı birikimi, bir sanat eseri olarak
halkına yansıtmasının ifadesidir. Sanatçımızın, Anadolu'da
oluşan yüzyılların kültür ve sanat birikiminden aldığı
esinle çağdaş mekanlar yaratma duyarlılığını yansıtıyor.
Sayın Aydın çalışmanızı çok beğendiğimi ifade etmek
istiyorum.Bu anıt rölyefde Anadolu'nun, motif zenginliğini, sembol
ve figürlerle oluşturduğu sanat dilini görüyorum. Eser,
izleyicisine hem klasik uygarlıkların, hem ÖnAsya uygarlıklarının
, hem de Türkİslam uygarlıklarının tanıdıkbildik sanat yapılarını
çağrıştırıyor.
Anadolu'da yaşayan çevresini izleyen her
insanın kolayca algılayabileceği, ona hiç yabancı olmayan bir
bireşimi sunuyor. Bunu halk açısından, sanatın halk yaşamına
girmesine bir katkı olarak , sanatçı açısından ise,
yaşadığı mekanları, özgün kültür senteziyle
güzelleştirme duyarlılığı olarak değerlendiriyorum. Sanatsal
kültürün halk kitlelerince benimsenmesi, giderek
toplumun ifadesinde, tanımında belirleyici olmasında en önemli yol
şüphesiz siz sanatçılarındır. Bizler de sanatçıya
destek konusunda üzerimize düşen sorumluluğun bilincindeyiz.
Ülkemizi, dünya uygarlıkları arasında
kültürüyle ve sanatıyla tanınan bir ülke haline
getirmek istiyoruz. Bunu, sanatçı ve politikacılarımızın
çabalarıyla, tüm halkımızın desteğini kazanarak yapmak
zorundayız. Bu ülkede sanatsal kültürün yerleşmesi
için özgür, yaratıcı kuşaklar yetişmelidir. Bunun
önünü açmak için siz
sanatçılarımıza desteği ve teşviki sürdüreceğiz.
Çalışmalarınızda başarılar dileğiyle teşekkürlerimi
sunuyorum.
Fikri Sağlar
Kültür bakanı
Mehmet
Yılmaz yazdı:
Bir ressamı, tuvali önünde
çalışırken ilk kez Mut'da görmüştüm. Bir yaz
günü, Hüseyin Gezer'in Karacaoğlan heykelinin ilk mekanı
olan o ulu çınarların serin ve koruyucu gölgesinde,
sehpasının başında, yönü Mağaras dağı'na dönmüş
resim yapıyordu.Bir yandan, ressamın boyasını tuvale nasıl koyduğuna
bakıyor, diğer yandan da önümdeki turistin ayakkabısını
boyuyordum. İkimiz de boyacıydık(!); ama ben O'nun gibi olmayı
geçirmiştim içimden. Yıllar sonra, 1970 lerin sonuna
doğru, bir ressamın resimlerimi gördüğünü ve
benimle tanışmak istediğini söyledi, birileri. Adana'dan Mut'a
geldiği günlerin birinde tanıştık. Yıllar önce
gördüğüm o ressamın ta kendisiydi karşımdaki: Adı, Ethem
Aydın'mış. Hem işlik hem galeri olarak kullandığı bir mekanı (özel
tapınağı!) varmış Adana'da. Dört saat yolculuktan sonra soluğu
orada aldık. Sanki eskiden beri tanışıyor gibiydik. Toprak çeker
derler ya, sanırım hem buydu kaynaşmamızın nedeni hem de oratk ilgi
alanımız.
Ethem Aydın, Adana Öğretmen Okulu'ndan sonra
ailesinden habersiz Gazi Eğitim Enstitüsü Resimİş
bölümü sınavlarına başvurmuş (1941). Hiç
unutamadığı o ilginç sınavdan söz ederken sanki yeniden
yaşıyordu o anı:
"Sınava
geç kalmıştım. Ben geldiğimde herkes çoktan bir şeyler
yapmaya başlamıştı bile. Oturacak bir sandelye falan bulamadığım
için yere bağdaş kurdum ve istenen şeyi yapmaya başladım.
Suluboya ile renklendirmemiz isteniyordu. Özene bezene
yapıyordumki, tam o sıra, aksi gibi, hafiften bir yağmur
çiselemeye başladı. Bu yağmur yağacak başka zaman bulamadı mı?
Yağmur damlalarının etkisiyle boyalar çözülüp
birbirine karışıyordu. (Demek sınav açık havada yapılıyormuş)
Resim berbat (!?) olduğu için, yeni birine başlayıp başlamama
konusunda sınav sınav sorumlusundan fikir almak istediğimde, tamam, o
resim bitmiş artık güzel dedi. Aradan zaman geçince
anladımki, sınavı kazanmama doğa bir güzel yardım etmişti bana. O
gün bu gündür hep dostum oldu doğa. Öğretmenlerimin
yanısıra, ondan çok şeyler öğrendim. Ha unutmadan, sınav
sorumlusu Refik Ekipman'dan başkası değilmiş. Onun yanı sıra, Malik
Aksel ve Şinasi Barutçu da öğretmenim oldular. Çok
değerli insanlardı hepsi."
Ethem Aydın Gazi Eğitimi bitirdikten sonra Kars
Lisesi'nde ilk görevini yaptı (1944), daha sonra İzmir Bornova 'da
askerlik görevini yaptı. Bu sırada ağır bir sarılık
geçirdi. Askerliği sırasında yabancı bir kordiplomat gemisinde
Fransızca tercümanlık yaptı. Düziçi köy
Entitüsü'ne tayin edildi, İvriz Köy
Enstitüsü'ne tayinini istedi. Yine kendi tayin isteği ile
Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi 'ne gelmiş. Burada, resim (yanı
sıra, bazen de Fransızca) öğretmenliği yapmış; çok sayıda
gence sanat sevgisi aşılamış. Bu sırada bir dersane ve saatçı
dükkanı açma denemeleri yapmış ama tatminkar netice elde
edememiş. 1960 ihtilali döneminde öğretmenliğe
dönüş yapmış, önce Osmaniye sonra Adana Erkek Lisesi'ne
tayin edilmiş.
Memurluktan emekli olmuş ama sanattan asla. En son
mekan tuttuğu Adana başta olmak üzere Güney yörelerinde
bu aşkı halen sürdürüyor. Oralarda bir sanat ortamının
yaratılmasındaki önemli katkıları asla yadsınamaz. Gerek
Çukurova, gerekse Mersin üniversiteleri bünyesinde
kurulan sanat bölümleri kadrolarının çevre halkıyla
bütünleşmesindeki yardımlarından, bir sohbet esnasında,
saygıyla bahsetmişti Handan Tunç.
Ethem hoca bir Cumhuriyet çocuğu. O ilk
heyecanı iliklerinde hissedenlerden biri. Oldukça mütevazi,
ama bana sorarsanız abartıyor. Böyle bir yazıya niyetlendiğimde,
vazgeçirmek için o kadar çok uğraştıki.! Yok
efendim ne gerek varmış, O binlerce resim öğretmeninden biriymiş,
kendi halinde bir ressammış, vs.. vs.. Oysa kazın ayağı öyle
değil. Koşulların getirip götürdüklerini tartışmak ayrı
(ve ciddi) bir konu ama şu bir gerçekki, orta dereceli okulların
resim öğretmenlerinin çoğu, özellikle son yıllarda,
işin sadece memurluğunu yapmaktalar. Sadece onlar mı?..
üniversitelerdeki bazı hocaları da bir yoklayın isterseniz.
Türkiye koşullarında memurluk (hadi buna akademisyenlik diyelim de
rahatlayalım!) belki bir zorunluluk. Ama kapağı bir kere attıktan sonra
çarkın dişlilerinden biri olup sanatı bir kenara atmak elbette
gerekmiyor. Önemli olan içimizdeki sanat ateşinin hep taze
tutulması. Bu ateş, bireyin içinde kendiliğinden başka
sanatçılar öğretmenler tarafından da bilinçli olarak
yakılabilir. Kendinizle başbaşa kaldığınızda, bu ateş içinizde
yanmaya devam ediyor mu, dahası bu ateşi başkalarına da
bulaştırabiliyor musunuz, işin can alıcı noktası budur işte. Bu can
alıcı noktayı yakalayanlardan biri Ethem hoca.
Haberli habersiz en zaman ziyaret etseniz, ya
okurken ya da bir resimle cebelleşirken görebilirsiniz O'nu. (her
sabah erkenden çıktığı bir saatlik bisiklet turunu unutmamak
gerek). Aradabir, o çok sevdiği güney sahil ve dağlarına
yolculuk yapar. Enerji mi harcar, enerji mi toplar, baktığınız
açıya bağlı. Yaşlı/genç, gelip gideni hiç eksik
olmaz. Konuşması oldukça rahatlatıcı ve bilgecedir. Bu rahatlığı
karşısındakine de hemen o an kendiliğinden geçiverir. Ne varki,
resim yaparken o olgun insan gider, yerine gelgitleri olan kıpır kıpır
biri gelir: çocuk/yaşlı, cahil/bilgili, doyumkar/doyumsuz,
saf/hin... Bütün bunları sezgilerime dayanarak
söylüyorum. Yoksa kolay kolay kimseyi yaklaştırmaz
çalışırken. Aslında bunu her sanatçı çok iyi
anlar. Çalışmak sevişmek gibidir. Yalnız burada muhatabınız
resimdir. Her resmin başlangıcı bir çeşit gerdektir.
Müdahale etmek için karşınıza koyduğunuz, henüz el
deymemiş o bakir yüzey ne tahrik edici ve korkutucudur! Ethem
hoca'ya göre "resim pahalı ve kıskançtır, ikinci bir
sevgiliye tahammülü yoktur". Ethem Aydın ile resim arasındaki
ilişkide kanımca doyumsuzluk büyük bir rol oynamakta.
Öyle olmasaydı aynı tuval üzerinde tekrar tekrar (bazen
yıllarca) çalışmazdı herhalde. İmzaladığı bir resmi sonradan
tanınmaz hale getirdiği çok olmuştur. "Oysa onu öylece
bırakıp, bir benzerini daha yapsam ve istediğim değişiklikleri yenisi
üzerinde sürdürsem fena olmazdı. Böylece hem ilk
kompozisyonu kurtarmış hem de yeni bir resim yapmış olurdum" demişti
bir ziyaretimde.
Kendi kuşağının birçok sanatçısında olduğu gibi, Ethem
Aydın'ın ilk resimleri genel olarak izlenimci bir kareteri yansıtır.
Ekipmanın inşacı tavrından ziyade, Aksel'in izlenimci Anadolu temaları
çekmiş olmalı ressamı. Ne varki, geçmişten
günümüze, bütün yaptıkları yan yana
konduğunda, kesinlikle hepsinde, kendine özgü bir renk
dünyası ev ayrıntı düşünü bir fırçaya sahip
olduğu hemen fark edilebilir. Ayrıntıdan kasıt, nesnelerin doğalcı
görünüşüne şaşmaz bir bağlılık değil, tuval
üzerinde yeniden yarattığı dünyanın her bir köşesine
alabildiğince zengin bir biçim ve renk armonisi geliştirme
gayretidir. Hani derler ya, ressam neye bakarsa baksın, neyin resmini
yaparsa yapsın, gerçekte, resmettiği kendisidir. Başka bir
açıdan şu da doğru: bakıp anlattığı şey ressamın kendi
içine zaten sinmiştir. En haşmetli ve karmaşık konulardan tutun,
yanıbaşındaki sıradan nesnelerden aslında daha çok bunlardan
resim çıkarabilir ressam. Sadece ressamlarda değil, şair romancı
ve diğer sanatçılarda da böyledir. Bu bağlamda, Ethem
hoca'nın resimlerine bakarken, Yaşar Kemal'in düş ve
gerçeği bir güzel yoğurarak anlattığı Çukurova kekik
nane kokan dağları, ovaları, top top bulutları, söylenceler diyarı
gelir aklıma. Zengin betimlemeler O'nda vardır.
Son zamanlarda teknikte fazla bir değişikliğe
gitmemiş ama kendi biçim dünyasını bir hayli değiştirmiş
durumda Ethem hoca. Düşsel ve anlatımcı bir dünyayı
harmanlıyor şu sıralar. Aslında, son yaptıklarından geriye doğru
şöyle bir yolculuğa çıkarsak, içtenm içe
kaynayan bu dünyanın daha ilk resimlerinde çoktan
yuvalanmış olduğunu fark ederiz. Zamanla bu çekirdek gitgide
büyümüş, kabuğunu çatlatmış ve kompozisyonun
tamamını ele geçirmiştir. Anlayacağınız söz diliyle
konuşurken karşısındakini rahatlatan, sakin
görünüşlü o Ethem Aydın gitmiş, heyecanlı ve
doyumsuz Ethem Aydın çıkmıştır artık meydana. Doyumsuzluk bir
yandan mutsuzluğa açık bir davet, bir yandan da birçok
sanatçının hastalığıdır. Kurtulursa, devinimsiz kalır
ölür sanatçı. Bereket versin, çekiyor olsa bile
çoğu sanatçı bilmez bu hastalığını, bilenler de
çoktan alışmıştır ona. Böyle bir hastalığa hiç
yakalanmamış veya belli bir noktadan sonra paçayı kurtarmış
olanlar kimbilir ne kadar huzurludurlar? Ethem bey böyle bir
huzuru ister miydi acaba? Şöyle demişti:
"Evet, arada sırada tasasız bir baş istediğim
olmuştur. Ama tasasız sanatçı olur mu hiç? Sıkıntınız
yoksa neyi dışa vuracaksınız, neyi doğuracaksınız? Doğurmakla
rahatlayamazsınız, daha birini çıkarmaktayken bir başkasına,
hatta başkalarına hamile kalırsınız (böyle hamilelik dostlar
başına!) Ben bunu yaşıyorum."
Son görüşmemizde yeni resimlerini
göstermişti. Handan hanımla ortaklaşa çıktıkları ve
henüz bitmemiş bir tuval hariç, diğerleri
küçük boyutluydu. Çoğu düşsel doğa
soyutlamalarıydı. Oldum olası, O'nun resimlerinin ilk anda
çarpan cinsten olmadığını bildiğimden bir izleyici olarak keşfe
çıktım. Kendini ilk anda ele vermeyen dolambaçlı sarmal
biçimlerden oluşturulmuş ayrıntılı ve zengin bir dünyaydı
her biri. Bazı sanatçılar ayrıntıları atma eğilimindedir, "az,
çoktu" onlara göre, hak vermemek de elde değil. Ne varki
Ethem Aydın şeytanı arayan cinsten biri. En son dikkatimi çeken
bir resmi vardıki şaşırdım kaldım. Resmin tamamı üzerinde
gezintiye çıktığımda, sağ üst bölgede oval bir
biçim içinde gizli ikinci bir resim daha keşfettim.
Yıllar önce ayakkabı boyacılığı yaparken yapılışına kısa bir
süre tanık olduğum kompozisyonun (sıkıştırılarak
küçültülmüş de olsa) ta kendisiydi
gördüğüm. Demek, o manzarayı Ethem hoca dünyasından
hiç çıkarmamış ve tekrar resmetmişti. Kimbilir
kaçıncı kez... Ellerine.. yüreğine sağlık...
Mehmet Yılmaz
M. Demirel
Babacanoğlu.yazdı:
İZLEDİKLERİM:
Ressam Ethem Aydın, Şöyle diyor:
"Matematik,
felsefe ve tarihle ilgisi olmayanlar resim yapamazlar. Tıp
fakülteleri sanatçı çıkaramadığı zaman doktor
çıkarır. Bir doktor bir şekli tanımak mecburiyetindedir. Biz
çizgi bilgisi veriyoruz, mühendis şekil bilgisi olmadan
mühendis olamaz. Bir insan hangi işe yatkın olursa olsun resme
karşı ilgisi olacaktır. Sanatsal sergilere gitmesi için
önce ona ilgi duyması gereklidir. Onun ilgisi başka yöneyse
sanat içerikli sergilere gelmez. Sanatçı illede bu
gereksinimi duyurma zorunda değildir. O kendi alanı içerisinde
çalışır. Tavuğu yumurta yapmaktan alıkoyamazsınız. Bu tavuğun
yapısından ileri gelir. Sanatçılar da böyledir. Yapıtları
ortaya koyarken, dışardakiler ne diyecek diye düşünmezler.
Kalemi alıyor..... Deniz altında 20bin fersah diye yazıyor... aradan
yüzyıllar geçiyor... ortaya Notülüs
çıkıyor, denizin keşfini yapıyor. Tablolar da keşfedilecek bir
olaydır. Ressam kendi iç dünyasını keşfedecek onu
diğer insanlara aktaracaktır. Bu düşünceleri değiştirebilir."
"Resim yaptığımın farkına, öğretmenliğe girdiğim zaman vardım.
Çok üzüldüm. Ey Allahım bana niçin
matematik, tarih, coğrafya yetisi vermedin dedim. Bu duygu 1960 yılına
değin sürdü. Ama şimdi içinde bulunduğum konumun
üstünde bir konum düşünemiyorum. O zamanlar resme
değer veren bir nakış yoktu. Matematik birinci sırada yer alırken resim
dersleri fasarya sayılıyordu.. Kurumsal bir akım izlemiyorum.
Empresyonizm çizgisinde çağdaşım"
Ressam Ethem Aydın, Mersin Güzel
sanatlar Galerisi'nde 42 tablosunu 21Mart1990 başlangıç olmak
üzere sergiledi ve 3Nisan'da sona erdi. Sanatçının
tablolarına genel olarak bakıldığında, izlenimci, dışavurumcu,
gerçeküstücülük birleşimlerini
görebilirsiniz. Renkler, çizgi uyum içerisindedir,
estetiği yansıtır size. Yeryüzünde kaç türlü
renk varsa kullanılmış, tablolar bir bütünlük
içindedir.
"Çarpık güzellikler" isimli tabloda
renge ağırlık verilmiş, sanki o çaylar deniz içinde
gelişiyor. Toprak, su, deniz, gök birleşivermişler. Anadolu
motifleri yer alıyor. Bu tablo diğer 42 tablonun özeti gibi.
"Ayak izleri" isimli tablo çölde değilde
yeşilde bir iz. Bu izde tıoplanmış bütün dünya.
Bütün insanların izi bir dünyadır herhalde. İze yine de
arabi bir biçim verilmeye çalışılmış.
"İstanbul" isimli tablo bir düzlem
üzerinde resmedilmiş. Fırça darbeleriyle tuşlanmış,
çizgilenmiş, biçim verilmiş. İstanbul'u tanıyanlar bu
tablodan İstanbul kurabilirler kafalarında. Kırmızı yeşil mavi renkler
kullanılmış. Figürler kan tablosu gibi. Arap harflerine
biçimler verilerek Osmanlı İstanbul'u anımsatılmaktadır.
Karşımızda dünden bu güne İstanbul duruyor. Bu İstanbul'da
Bizanslılar, minyatürcüler, hattatlar, tulumbacılar,
halifeler,... hepsini kavrayabilirsiniz.
Ressamı kutlarım.
Hürsöz Gazetesi, 18Nisan1990
ATOvizyon
dergisi yazdı:
Kurtuluş mahallesinin temiz, sessiz sokaklarından
birinde bir sanat yuvası vardır. Aydın Sanat evi. Gerçekten
aydınlığın evi. Küçük ama dolu bir yer. Sanatın
kültürün yürek seslerini duyabileceğiniz bir yuva.
Emekli eğitimci ve ressam Ethem Aydın'ın eliyle güzelleşiyor bu
sanat evi.
Camı tıkırdayıp içeriye adım attığınızda
güler yüzü, tatlı sesi ile Ethem bey karşılar sizi. Hal
hatır sorduktan sonra bir söyleşiye dalabilirsiniz. Bu
söyleşi, resimden edebiyata, estetikten felsefeye değin uzayıp
gidebilir. Saatin tiktaklarını bile fark edemezsiniz bir süre
sonra.
Ethem bey, Türkiye'nin birçok il ve
ilçesinde resim öğretmenliği, okul yöneticiliği
yapmış, sayısız öğrenci yetiştirmiştir. Öğretmenliğini Aydın
Sanat evinde sürdürüyor. Yardım isteyenleri geri
çevirmiyor. O'na ak saçlı öğretmenler de gelir, oyun
oynamak isteyen çocuklar da. Ethem bey, tümü ile aynı
dili konuşur.
Ethem bey emekli olduktan sonra bu
küçük odayı sanat evi yaparak dersler veriyor,
sergiler açılmasını sağlıyor. Eşdost konu komşusunun uğrak yeri
oluyor. Sanat evi aynı zamanda O'nun yaşam biçimini de
gösteriyor. Duvarlarda resimler, masada çiçekler,
meyveler, onur ödülleri, belgeleri, bilgisayarda bir
yazı,alçak masada yarım bir resim.
O'na göre "sanata, yetenek, gözlem ve
deneyim ile varılabilir". Ethem beyin resim anlayışı şöyle
oluşuyor:
"Çocukluk
yaşamım Mut-Ermenek arasında geçti. O yıllarda gidişgelişlerim
geceye düştüğü için geceyi daha iyi tanıma
olanağı buldum. Gecenin doğurgnlığı, hayal kurma ve gerçekler
kafamda yoğuruldu. Şekilleri ışığın yardımı olmadan görmeyi
öğrendim. Işık şekillerin görünüşünü
değiştirir. Şekilleri karanlıkta görmek ve yorumlamak benim
için daha verimli oldu. Bu olay resim sanatını meslek olarak
seçmem etken olmuştur".
Adana'da atölye ve galerilerin
artmasını olumlu bulduğunu belirten Ethem Aydın, niteliğin de
geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Mersin'de Ticaret ve Sanayi
Odası'nın sanat atölyesi ve galerisi kurarak yeni yeteneklerin
ortaya çıkmasını sağladığını anımsatarak "Orada gençler
resim dersleri alıyor, resim sergileri açıyor. Galeri
vazgeçilmez bir yer oldu. Resimler de satılıyor. Adana Ticaret
Odası ile Sanayi Odası bu tür bir etkinliği
gerçekleştiremez mi?" diye bir yön gösteriyor.
ATOvizyon dergisi, Aralık 1999,
Sa:32
Abdulkadir
Kaçar yazdı:
AYDIN HOCA ETHEM AYDIN
Filozof; felsefe ile uğraşan felsefenin gelişmesine
katkıda bulunan kişi. Felsefe yapmaya meraklı kimse... Felsefe;
varlığın ve bilginin bilimsel olarak araştırılması... Bir bilimin ya da
bilgi alanının temelini oluşturan ilkeler bütünü.
Adana'mızın filozofu var mı? Hayır yok demeyin. Biz
yanıt verelim: Evet evet var.Adana'mızın çok güzel bir
filozofu var. Bu, sayın Ethem Aydın 'dır. Ethem Aydın kimdir diyenlerin
yanısıra "Oooo.. benim hocam" veya "benim Erkek Lisesi
öğretmenim", ya da "Adana'da binlerce öğrencisi bulunan Ethem
Aydın'dan söz ediyorsunuz" diyenleriniz olacaktır.
Evet sevgili okurlarımız, 8.inci Altın Koza Film ve
Kültür Festivali nedeniyle çok değerli Ethem Aydın
hoca ya Adana ve ülke kültürüne yaptıkları katkılar
nedeniyle Anakent Belediye başkanı Sayın Aytaç Durak tarafından
"yılın Sanatçısı" onur plaketi verilmiştir. Kutluyoruz.
Sayın Ethem Aydın hoca, zaman zaman sohbet imkanı
bulduğumuz, sohbetine ihtiyaç ve açlık duyduğumuz bir
kişidir. O, yaşını göz önüne almayan ruhunu sürekli
canlı tutan, sürekli okuyan, sürekli öğrenen,
yeniliklere alabildiğine açık bir kişidir.
Önceki günkü tören sırasında Sayın Hocam Ethem
Aydın 150 bin tane öğrenci yetiştirmiş, onlara resim dersi
vermiştir tümcesi kullanıldı. Doğrudur. Ve sevgili okurlarımız,
koskoca bir ömür ve ortaya çıkan gerçekler. 150
bin öğrenci. Bu gerçekten yüce bir değer.
Ethem hocam insan sevgisiyle bezeli, insana hayran,
onun yüceliği ve büyüklüğünü keşfeden,
yarattığı düşünce dünyasıyla da çevresindeki ve
sohbetlerindeki insanları aydınlatan gerçekten aydın birisidir.
Adana'mızın filozofu demekten büyük mutluluk ve onur
duyuyorum.
Abdulkadir Kaçar,
(Kaçar'ın not defteri)
Abdulkadir
Kaçar yazdı:
ÖĞRETMENLER GÜNÜ ve BİR MEKTUP
Öğretmenler günü sürüyor. O
sevgili varlıklarımız için yazıldı, çizildi, konuşuldu
ama anlatılamadı. Öğretmenler bizim gerçekten baş
tacımızdır. En büyük edebiyatçılar biraraya gelse o
yüze varlıkları anlatmakta güçlük çekerler.
Ama öyle olaylar vardırki, o filozofların bile anlatmakta
güçlük çektiği konuları hemencecik
birkaç satırda anlatıverir. Tıpkı Sn Galip Oğuz'un 45 yıllık
öğretmenini anlattığı gibi:
(Editörün Notu: Sn Galip
Oğuz'un mektubunun orjinali yukarda verilmiştir)
Bu sözlerin üstüne söz
söylenebilir mi? 150 binden fazla öğrenci yetiştiren filozof
Ethem Aydın'a ve O'nun 45 yıl önceki öğrencisi Sn Galip
Oğuz'a teşekkürler.. sevgiler... saygılar..
Abdulkadir Kaçar,
(Kaçar'ın not defteri)
Mustafa
Emre yazdı:
AYDINLIĞIN BAHÇEVANI Sayın Ethem Aydın'a
Erkenden güne çıkan
Tan aydınlığına karışan
Hem bahçeydi hem de bahçevan
Erdemlerin değerlerin harmanında
menekşe çınar okaliptüs olan
Aşkların sevgilerin ustası
Yenileyen her sözü her rengi
Durmadan işleyen bir ağaç bir bulut
Ilık bir güney yeliydi
Neşeyle eşit, hüzüne yaşıt
Mustafa Emre, Ekim1997
Muzaffer
Kılıç yazdı:
AYDIN SANATEVİ
Kurtuluşta basit apartman yapılı
Duvarlarında ince emekler asılı
Buram buram Anadolu kokulu
Emek üreten Aydın Sanat evi
Diplomasına yaşına bakmadan
Kitap defter kaygısı duymadan
Alın teri emeklere kıymadan
Ana kucağı Aydın Sanat evi
Çağdaş düşünceyle usta dizinde
Sevgi yansıtmak sihirli bezinde
Emektar Ethem Aydın'ın izinde
Erdem yaşatır Aydın Sanat evi
Kılıç'ım nerden nereye vardın
Bilinen gerçeği bir defa saydın
Sanatçı yanında çırak olaydın
Gönlümde özlem Aydın Sanat evi.
Muzaffer Kılıç,
5Aralık1985, Mut
Muzaffer
Kılıç yazdı:
Beğeni övgü yaranma beklemeden
Uyakmış, redifmiş, heceymiş, diklemeden
Renklere duygu veren eller teklemeden
Öylesine yakın öylesine içten oluyorsunki...
Kalepınar'ından su içer misali.
Sevgi dostluk erdemli yaşam
Senin kaleminden daha içten
Tiril tiril burcu burcu gönülden
Evelemeden gevelemeden öylesine oturtuyorsunki
Tahtaya mıh çakar misali.
Böylesine rahat, gönülden yazmanın
Zamanla yarışır gibi çizmenin
Kemiren benlik duygusunu ezmenin
Öylesine gizemli kaynağını buluyorsunki...
Koruktan helva yapar misali.
Muzaffer Kılıç, 23Mart1987
Abdulkadir
Kaçar yazdı:
Öğretmenler günü ve bir mektup:
Öğretmenler günü sürüyor. O
sevgili varlıklarımız için yazıldı, çizildi, konuşuldu,
ama anlatılamadı. Öğretmenler bizim gerçekten baş
tacımızdır. En büyük edebiyatçılar bir araya
gelse o yüce varlıkları anlatmakta güçlük
çekerler. Ama öyle olaylar vardırki, filozofların bile
anlatmakta güçlük çektiği konuları hemencik
birkaç satırda anlatıverir. Tıpkı 45 yıllık öğretmen Ethem
Aydın'ın öğrencisi öğretmen Sn. Galip Oğuz'un anlattığı gibi.
Derin anlamlı, felsefe, yaşımın gerçek kıpırtılarını
içeren mektuplarda olduğu gibi.
İşte bu güzel mektubu siz sevgili okurlarla
paylaşmanın büyük mutluluğunu yaşıyoruz. Yalın,
ödünsüz, gerçek ve su katılmamış duyguların
ifadesi olan mektup.
Erdem anlayışının en seçkin temsilcisine
saygılarımla...
Değerli öğretmenim, bana mektubunuz aracılığıyla dostluğu, insan
ustası olmanın incelik ve güzelliğini yaşatıp yeniden bir daha bir
daha öğrettiniz.
Dünden bu güne zamanın acımasız, silici
kasırgasına rağmen 45 yıllık bir süreyi bir perspektif
içerisinde eğitimci kişiliğiniz, özgün
örneklerini bir bir gördüm, eh biraz da duygulandım.
Duygulandım ama yaşam boyu öğretmenlik kavramına ulaştım.
Yüceliklerle dolu, iyi insan, iyi vatandaş simgesini kişiliğinin
vazgeçilmezi haline getiren öğretmenimin öğretmenler
gününü en iyi dileklerimle kutlarım Galip Oğuz.
(20111994)
Bu sözlerin üzerine söz
söylenebilir mi? 150 binden fazla öğrenci yetiştiren filozof
Ethem Aydın 'dan ve O'nun 45 yıl önceki öğrencisi Sn. Galip
Oğuz'a halk adına teşekkürler, sevgiler, saygılar.
Abdulkadir Kaçar,
Güney Haber, 1121994
İsimsiz
Yazdı :
Naciye öğretmen sergi diziyor
Ethem Aydın hoca resim çiziyor
Çamurdan heykeller almış her yanı
Kıymetli hocamız Vinsi hayranı
O da öğrenciden bir ad almıştı
Okulda lakabı Vinsi kalmıştı
(Düziçi Eğitim
Enstitüsü mezuniyet albümünden)
HATIRA DEFTERİ
Aziz kardeşlerim,
Bir gün yurdun muhtelif köşelerinden, aynı arzu ile gelip
şurada bir avuç insan, bir sınıf olduk. Şimdi üç
yıllık dostuz herkes herkese bir hayli malum olmuştur, gün oldu
birimiz veya bir kaçımız için derin
üzüntüler içinde bıkkınlığımız hesabına bu
günleri özledik.
Her geçen gibi bunlar da geçti, fakat
umduğumuzu deyil aksine ayrılık endişeleri getirdi.
Bu gün her arkadaşıma karşı daha candan dostluk hissediyor hucum
edercesine bastıran sene sonuna istihfafla Bu elzemdir her elzem
olan üzüntüde bir saadet sezilir, güzel günler
göreceğiz diyorum.
Gelecek günlerin heyecanı içinde, tahsil
faslının son dostlarını hatırlamak ve onlarla iftihar etmek için
hatıratımın ikinci kısmını, ' sizlerin kıymet ' dolu satırlarınızla
renkliyecek ve böylece tesadüflerle dolu hayatımda her
birinizi bekliyeceğim.
Şimdi her arkadaşıma ardına kadar açık olan kalbim; gelecekte
evimin kapısı olacaktır.
Kim bilir, belki ömür varsa her gezintimde
bir veya bir kaçınızla karşılaşmak ümidini desteklemek
için muhakkak sizleri sorabileceğim bir adresinizi, gerek
nasihat gerek intiba olarak kaydedeceğiniz satırların altına
yerleştirmenizi münasip gördüm.
Hele bir fotoğrafınızın yanımda bulunması şayanı temennidir.
Etem Aydın, 1945
Dostum Ethem
Defterinin şu sahifelerinde işgal etmiş olduğum yere bilmem ki laik
miyim. Gayet samimi olarak söylüyorum ki ben daima
anlaşılmaktan kaçtım, esasında hiçte kompleks
değildim. Bu satırları niçin yazdığımı belki
bilmezsin fakat düşünürsen bunun sebebini bulacaksın.
Her ne halse eğer beni hatırlamak istersen; hiç olmazsa bu
yazılarım bari vesile olur.
2041945, Ankara
Dostum Etem
Bu üç yıl neredeyse bitmek üzre. Orijinal sınıfımızın
orijinal gençleri de birbirinden, bu üç yıl bittiği
zaman ayrılacaklar.
Bunu sen böyle düşünüyorsun. Ben de öyle
düşünüyorum, belki diğer arkadaşlar da ayni şekilde
düşünecekler.
Ayni endişe bende de var dostum. Üç sene içinde bir
defa olsun süküna kavuşamayan şu sınıf, birbirini ne kadar
çok arayacak ve bu halimiz o zaman bize ne kadar cazip
gelecektir.
Daha şimdiden bu sana öyle geliyor, bana da öyle geldi. Bu
satırları böyle yazmam da ondan ileri gelmiyor mu?
Bu gün bütün arkadaşlarımı takdir ediyorum. Ve eskisi
gibi onlara kızmıyorum, çünkü onlar birbirlerine
hiç benzemeyen ayrı ayrı varlıklardır. Onlar hayatta "tanınmış
kimseler, orijinal insanlar olacaklar " dır. İyi veya fena onlar
muhakkak tanınacaklardır.
Dostun (*), 3Mayıs1945, G. E.
Ens.
(*) Caddesi, Çıkmaz Sokak, No: 251 (*)
Sevgili Kardeşim Etem'e Saygılarımla
Anadolu'daki hür varlığımızı bozulmayan milli ruhun şahlanmasına
(*). Milli ruhun temeli (*) tesir edemiyeceği bir sırla
örtülü halkın ta kendisindedir. Türk ruhu diğer
milletlerden ayrı kendine has bir karakter taşır. Bu karakter bizi
diğer milletlerden ayırır. İşte kendimize has olan bu damgayı
kaybetmemek gerektir. Milli ruhun kendisi olan halk, kendini ancak,
münevver gençliğinin eserlerinde görür, tanır, ve
idrak eder. Halkımızın kendisini idrak ettiği gün münevver
gençlik övünülmekle haklıdır.
Çünkü vazifelerin en büyüğü olan
millilik ödevini yapmış olacaktır. İstiklal Savaşı Türk
ruhundan kuvvet almıştır. Sakarya; Türk ruhunun ölmezliğinin
dünyaya ispatıdır. Ruhta Türklük milli birliğimizin
anahtarıdır. Türk; her tatlı yüzü dost sanma. Her
sunulan kadehi ağzına götürme. Sen kendi ruhunla kal. Sen
onlara örnek ol Türklük ruhunu cihana yay.
Türk'ün dünyaya hakim olduğu devir kendi ruhuna inandığı
çağlardı.
Kardeşin
Osman Saygı, 9Mayıs1945
Kardeşim Etem :
Sana burada, şu anda ne yazacağımı bilmiyorum, nasıl yazacağımı da..
Seninle İki yıla yakın bir zamandan beri arkadaşlık ediyorum.
Bende hiçbir zaman kendine karşı itimatsızlık uyandıracak bir
hareket göstermedin.
İşte senin en kuvvetli tarafın budur Etem. Bu (*) seni istikbalde
büyük mevkilere çıkaracaktır, buna eminim. Bu (*) seni
yüksek ve iyi bir idare adamı yapacaktır. Buna kuvvetle
inanıyorum. Hayatta bir gün yollarımız birleşirse bu günleri
tatlı tatlı anarız.
Sonsuz başarılar diler gözlerinden öperim aziz kardeşim.
No 171 Salahaddin Yurdakul
S. Yurdakul İki Çeşmelik I. Toroman Sokak No 38 (*)
Kardeşim Ethem,
Defterinin baş sahifelerinde öğüt veya nasihat, hatıra gibi
kelimelerle şu sayıfaları dolduracak olanlara hitap ediyorsunuz.
Onlardan hatıra olarak saklıyacağınız yazı istiyorsunuz. Merak etmeyin
kıymetli kardeşim, hatırasını her zaman ayni tazelikle muhafaza
edeceğiniz kimselerden, böyle soluk ve cansız vasıta taşımaya
hacet yoktur. Onların hatırası böyle zoraki canlanmaz. Bu
yazdıklarımızda bizi değil kendinizi bulacaksınız; kendinizin
geçmiş günleri. Ve öyle umuyorum ki isim ve
hayallerimiz bile zorlukla seçilecek onlar ortasında yine en
canlı siz kalacaksınız; kendinizle baş başa.. Bunlar üzerinde
düşünürken, ebedileştirmek kaygısına
düştüğünüz hayallere acıyacaksınız. Evet kardeşim
bu daima böyle oluyor. Her şey sonsuz ve istediğinizin aksine
oluyor. Her şey bizim değil kendi istediği şekilde tecelli ediyor.
Bunun için boşuna yorulmayın Aziz Dostum. Hiç peşinde
koşmak neye yarar. Daha şimdiden sizden, bu satırlardan uzaklaşıyor,
çetin ve karışık yollarda düşe kalka yürüyor,
kimse bana elini uzatmıyor nasılsın demiyor. Mektebin her köşesini
arıyor, fakat hiç birinizi bulamıyorum.
Hayat, şu satırlar gibi edebi yazıların süslediği düz sahife
değil, asık yüzü ile bekliyen bir realite, bir hakikattir.
Bunlar için de şu lafların ne manası olacak acaba?.
(*), 1151945, Cuma
Kardeşim
Çok karışık bir haleti ruhiye içinde bulunduğum şu
günlerde defterinizle karşı karşıya bulunmak beni biraz
düşündürdü. Her zaman hatıralarımla baş başa
bulunmak benim için büyük bir zevk ve teselli olduğu
halde, bilmem neden hatıra olarak yazılan satırlar beni tatmin
etmiyorlar. Onlar yalnız sahifeler üzerindeki saffetini muhafaza
ediyorlar hatırda kalan hakikatlerse...
Zaman ve hadiseler insana çok şeyleri unutturuyorlar istemeden
her şeyi, herkesi unutuyoruz unutulamıyan gene yalnız kendimiz
kalıyoruz. Fakat hayatta muhtelif tesadüfler olabilir, o zaman ise
hepimiz burdaki arkadaşlıktan ayrılmış bambaşka insanlar olacağız
buradaki samimiyet ve arkadaşlığın çoktan kopmuş koparılmış
olduğunu anlıyacağız.
Belki de tanımadan, görmeden ve konuşmadan geçeceğiz bu pek
(*) bir şey. Madem ki hatırlamak ve unutmamak için
yazılarımızı istiyorsunuz peki kardeşim sizin de
gönlünüz hoş olsun..
Ganime Turan,10-5-1945
Etem,
Dünya bu neler gördün neler duydun ve duyup
göreceksin de. Hatıra tutmak bu hatıraya 4,5 dostun iştirak ettiği
satırlarla başlamak arzusu kafana esmiş bu samimi arzuda bazen kalbin
bile kafana iştirak etmez. Bu gibi bir hakikat önünde senin
teklifinin geri dönderilmesini nasıl (*) bulursun. Eğer bulmamak
elzemse herkes için duygularını samimi kılma, istismar
edilirsin.
İşte artık olgunlaşmağa doğru yöneliyorsun böyle
düşün ve hareket et. Hayat sana bir hayli (*) olur.
Üzerinde münakaşa edemiyeceğim bir (*) etme hatta aksini
kalbinle duysan bile. Haydi yavrum daha fazla yazmağa kafam (*) kelime
vermiyor. Tanrı rehberin olsun.
(*), 1945
Sevgili Dostum
Al sana bir misal bir değil bin misale denk.
Bir gün o da ilk mektebi bitirip orta, lise demedi hırsını yendi
yedi şimdi hemen yarın burayı (*) fakat hırsı onu yendi.
Sorarım dostum mazi ne oldu istikbal nereye yollandı. Hayat bu renkte
mi duracak sesi hep korkunç mu olacak. Bazen onun için
(*) yine bize o (*) etmedi mi?
Biz onun rehberliği onun kanunları ile ona itaat etmek için
gelmedik mi (*) kudret aşıkı, esiri azimkar köle.
Hele dostum can sıkıntılarım beni (*)
(*), 1945
Dostum!
Burada karalıyacağım satırlar hissiyatımı ifade etmekten çok
uzak kalmış manasız şeyler olacağına göre fazla uzatmıyacağım.
Sadece, bana defterinizde bu satırları yazmak şerefini bahşettiğiniz
için çok mütehassis olduğumu söylemekle iktifa
edeceğim.
(*), 1151945
Sevgili
Bu gün yine yazacağım şeyi tahdit ettin sana çok şey
söylemeği kurmuştum fakat denize aşkım var. Fırtınalarım
çıktı denizim köpürdü işte sana yazmağa
başlıyacağım.
Devam ediyorum. A... benim nonoşum sen hayatını nasıl kazandın bu
günlere erdin bilirmisin. Her yıl kademe kademe
çöküp çıkarak. Biraz beceriksizsin deyeceğim
fakat yanıldığımı itiraf ederim çünki sen her şeysin her
şeyden bir fevkaladelik beklenmez.
İşte sabah saatlerimi yontuyorum. Çöp yontan bir
çocuk gibi. Günlerim bittinciye kadar yontacağım gayesiz
hesapsız sonuna değin yontacağım hayatımı da öyle yapıyorum.
Anladın ya yavrum beni bir deli sanma. Tahsil budur.
Kimi bu yontukları toplar bir araya getirip eser yapar. Ben onlardan
değilim.
Sarı (*), 2451945
Sevgili Sevgilim
Bu günlerde sen yine deyiştin hele dün iki hadise yine sana
bir hayli zelalet yükledi hepsini geç. İşte tek ve yorucu
bir işin var. Metin ol cesaretin seni idiana eletir dostum haydi
yürü marş parolayı unutma peşi peşine. Sana doğru. Direkt.
Şu hadise, şu yalan öbürü guruntu, ve müthiş arzu
fırsat baskını içinde aç geziyorsun ne olacak sanki.
Şimdi hemşire hikayesi üzücü bir neticeye varır diye
korkuyorum. Ağızlarında bakla ıslanmazki. Sonra ben mektubu verdikten
sonra söylese üzülecektim. Onu bıraktım şu karşı evdeki
iş biraz yürümeli ama nasıl?
İmtihanlar yavaş yavaş ilerliyor o bir hücum işleri olmalı elzem.
Bu gün lisan imtihanımız bitti. Çok iyi sene de
böylece kapandı sayılır. Ne yapalım yani ömür de
eriyorsa!
Geç, günler geç.
22-5-1945
Kardeşlik
O günden bu güne değişmiyen zaviye.
Hani o gün gölgelerin koynunda baş başa iç içe
irkile irkile bilir misin neye ağlamış ve kader deyip eşeğin peşine
takılmıştın? Çam pürlerinin taradığı mehtap fısıltıları
sana neler müjdelemiş meğer! Sense bir sıkıntı beşiği
önünde aman bilmiyen his yavrularına ümitli niniler
söyler bir o yana bir bu yana sallar sallanırmışım meğer.
Eşeğimiz yolu dizliyor biz onu izliye izliye
gidiyoruz. Sürat o kadar mesefe 100 o kadar, fakat ya sabır, 3
gün 5 gün gene varırız ne çıkar.
İstasyona geldikten kardeşini yolladıktan sendeki
tesiri ondaki izi.
Artık hatıratımı raylara serdim hayal, hayal bir hakikat.... tıkı...
tıkı... tak...
Dev adımlarla tonel tonel şehir şehir yürüyüp
kilometrelerle tanıştın.. Ankara otel, züğürtük
müşkülat ve giriş, 3 sene önce bugün, 3 yıl sonra o
günün burada elle verdi. Sen onların kolları arasında kucakta
gezdirilen bir (*).
O gün bu gün o da tükendi, elbette rakamın karıştığı ne
tükenmez ki? 3 sene, 5 sene ve " 60 " sene kaderin huzurunda
(*)
Kardeşim Ethem
Bir seneye dolmayan şu dostluğumuz zamanı, benim kalbimde bir senelik
kısa bir zaman değil, senelerce beraber yaşamış iki kardeş gibi beni
sana bağladı. Şu satırları yazarken benim seni sevdiğim kadar, seninde
beni bir küçük kardeş gibi sevdiğine inanıyorum. Sen
mezun oldun demek ki. Hayatta muaffakiyetler dilerim. Kendime gelince.
Benim için son günlerde üzüldüğünü
görüyorum. Bunun içinde ayrıca teşekkür ederim.
Belki yine okumama devam ederim, belki de askere giderim.
Fakat her zaman için sen arkadaşımı unutmayacağım ve adresin
elime geçtikçe, senden mektup beklemeden mektup
yazacağıma söz veriyorum. Seninde ben kardeşini mektupsuz
bırakmayacağını umuyorum.
Yakın bir zamanda ayrılık gelip çattı:
"Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı" diye bir söz
vardır. Bu söze talimat kanunu gibi uymamız her zaman zaruri.
Bugün değilse yarın yine aynı söze
uyacaktık. Kardeşim, gelecekte şu satırlarımı okursan beni hatırlarsın.
İçimdeki cümle düşüklüklerime aldırma.
Matematikçi Edebiyat yapamaz. Ben matematikçi olmadığım
halde, Edebiyat yapmasını da bilmem.
Kardeşim:
Bir gün olacak, ya gurbet ya ölüm ayıracak. O zaman
belki hatırlatacak, bu pınk yapılar olacak!...
Neşeli, sıhhatli, uzun ömürlü hayatta saadetler dilerim.
Mustafa Ünüvar,
671945, Ankara
Bal Arısına
Vız vız ne demektir, bu vız vız hayat inler arı inler.
Fakat kim dinler inlemek arıya vız gelir vız
İşte böyle vızlarsın hayat için, evlat için, yar
için. Hepsi gider hayat bazan çağırır, ihtiyarlık
ölümle bir olup kapı kapı bağırır. Ana, baba, kardeş, evlat
için için sızlar. Ah insanlar nankör olur.
Vefasızlar nankör olur.
İşte senin çiçeklerin binbir renkte etrafına rayibalar
saçarken mevsiminde arı ol vız vız vızlayıver ne çıkar
sızlayıver.
20Ağustos1945
Kardeşim Etem'e
Bu güzel hatıraları içinde taşıyan defterinizin bir
sahifesinide benim karalamama müsaade ettiğinizden dolayı bilseniz
ne kadar memnun oldum. Bu dostça, daha doğrusu kardeşçe
hareketinize çok teşekkür ederim.
Buracıkta, gerek öğretmen okulu arkadaşlığımızı, gerekse iki yılık
enstitü arkadaşlığımızın jurnalini yazacak değilim. Zaten buna
imkanda yok. Yalnız şurasınını hatırlatayım ki aziz dostum:
Arkadaşlığımız isterimki okul sıralarında kalmasın, hayattada
birbirimizi arayalım. Ancak hakiki arkadaşlığımızı bu suretle
birbirimize isbat etmiş oluruz.
Benim gibi aynı mefküre önünde çarpınan ve yarın
yurt evlatlarını her sahada yetiştirmekle en büyük hazzı
duyacak olan sana, vazifelerinde başarılar dilerim.
Arkadaşın
Rüstümün Asım, 19VIII1945
Kardeşim,
Benden kağıt üzerine bir şeyler yazmamı rica ettin, her ne kadar
yazılan bozulmasada çok defa okunmuyordur. Halbuki hiçbir
yere yazılmadığı halde bir ömür boyunca daima hatırda kalan
öyle şeyler varki!... Bu iki yıllık arkadaşlığımız esnasında hangi
mah(*) benim gözlerime baktınsa, benden önce veya benden
sonra seninde aynı işi yapmış olduğunu, hangi kamil arkadaşın
sözlerine kulak verdimse seninde er veya geç aynı yoldan
geçmiş olduğumu gene senden öğrendim. Acaba vatan sınırları
dışında kalmış olmak bedbahtlığımıza uğramış olan Tuna kıyılarındaki
deliosmandan gelmiş olan "ben" ile, "Türk Akdeniz" kıyılarının
hiç bir galile boyun eğmiyen Toros yaylarından gelmiş olan "sen"
arasındaki "duygu ilişliği" ve bu kadar yakın görüş ortaklığı
nerden ileri geliyor dersin?...
Acı ve tatlı hatıralarla dolu olan bu iki yıllık
mektep arkadaşlığımız sona ererken "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana
kavuşur; gözden ırak olsakta gönülden ırak olmayız"
sözlerimi tekrarlamakta az çok teselli bulacağımızı
sanırım.
22-7-1945
Oğlum Ethem,
Ananı gönderdim, ananı kandırıp da Silifke'den evlenme hususunda
acele etme. Bu cihet hesaba uygun değil. Çünkü (*) ,
Ermenek, Silifke ve bir de memur olacağın memleket, bu 4 memleket
arasında şaşkın kalacağız.
Sana muallim kız yaramaz. (*). Şu zamanda kadınların umumu açık
ise de onlar bir dairede açık gezerler.
Bugün elde ettiğim malumat şudur: Silifke'li kız esmer ve boyu
kısa, etine dolgun imiş. Kısa boylu insanlar fitne olur. Karıştırıcı
olur. Yüzdeyüz gününüz kavga nizah
(çekişme) ile geçer. Maymun iştahlı olma, her
gördüğün saçlıya alaka gösterme. Ben
evlendim bana talip olan kızlardan onbeş tanesini sıraya koydum.
İçinden ananı beğendim. Aldım. Hakkıma hayırlı oldu. Şimdiye
kadar bahtiyar olarak yaşadık. Siz de bahtiyar olmak için,
aramak yorulmak lazım. Ananın dişi ve röntgen muayenesi hakkında
bana çok evham geliyor. Ananı bana dargın görüyorum,
mektup vardığında keyfiyeti bildir. Ha bir şey daha hatırıma geldi.
Ehli iyal (hanım) olacak kızları siz bilemezsiniz, bekarlar aç
gözlü olurlar. Güzel çirkini fark edemezler. Size
yarar kızları ananın ve benim gözümle görmeleri gerekir.
Pudra ve cila ile avanak erkekleri avlarlar.. Bak
ona göre hareket et. Allah hakkınızda hayırlısını halk buyursun.
Bir soysuza düşüp de seni ve bizi şaşkın bırakmasın. Amin.
Anan burada iken uyku halinde
gördüğüm şeyleri anana hikaye ettim. O bilir. Siz
söylesin, şimdiye kadar evhama tabi olmazdım. Anan gittikten sonra
eskiden daha karışık gördüğüm şeyler beni
bütün bütün evhama sevk etti. Onun için
Silifke 'den evlenmek hususunda çok derin düşünmek
lazım muallim kız olacağına iyi huylu işgüzer bir kız arayalım.
Muallim maaşı (*). eli yüzü temiz yüzüne bakınca
tabak tabak güllerin açılsın. Aslı nesli temiz. Senden
başkasında gözü olmasın. Pek çabuk davranma,
biraz arayalım. Yorulalım. Bu yokluk zamanında evlenmek nasıl olur (*).
Arayalım acele etme ben ona beşi birli alacağım (*)
Selam ederim burada sayımızda eksik yoktur.
Baban, Mustafa aydın 1351945
Oğlum Etem,
Gözlerinden hasretle öper sağ salim kavuşmamızı dilerim.
Gönderdiğin telgraf ve mektubu ağlaya ağlaya aldık. Allah sabır
versin. Biz burada hısım akrabaların arasında derdimizi acımızı
paylaşıyoruz. Sen orada acını içine atma. Ne yapalım (*) Allah
'tan geldi vadesiyle öldü. Cennette yatsın. Oğlum, babayın
öyle bir ölüşü olduki herkes imrendi, ve Allah'tan
dilediler bize de öyle ölüm versin. 22 Mart, ablayın
yanına varmış, oradan çıkmış bütün çarşı ile
vedalaşmış, bir hafta evel Mut'un her yanını evleri gezmiş. 23 Mart
çarşamba xxxxxx (mektubun orjinali okunamamaktadır) yattı 24
perşembe gecesi (*) 5.5 kala öldü. Allah rahmet eylesin.
Amin. Cenaze merasimine iştirak edenlerin sayısı 300 den fazla idi.
Gelecek cumasına kadar okundu. Şu cumasını da okuttuk. Allah kabul
etsin amin. (*) . Allah her tuttuğunu kolay getirsin. İş
rahatlığı versin. Babayın da çok duasını aldın. Sen de evlat
sahibi ol da hayırlı günlerini gör oğlum. İşte
babanızın böyle tatlı bir göz yumuşu oldu dünyaya.... O
yattıkça Allah sizlere ömürler ihsan etsin. Baban
ölmeden sana bir mektup yazdı idi. Yadigar diye aldınız mı
almadınız mı? Şimdilik iyiyiz. Dilerim Allah'a emanet ol yavrum.
Annen Hatice Aydın, Ablan Naciye Aydın,
12Nisan1949
Oğlum Eteme:
Elhamdülillah yetiştirmiş olduğumuz fidanın meyvesini
taddım.Kars'tan 140 lira İzmirden 50 lira ceman 150 lira para
yardımınla 40 lira değerinde bir paltonuza nail oldum.Mum dibine ışık
vermez derler,Kemal'ın yaptığı fedakarlık pek çoktur.3 senedir.
Unluk, bulgurluk, buğdaya para vermedim. Kemal tedarik etti. Hele
elektrik ve radyo için 300 lira kadar Kemal sarf etti. Bununla
beraber evimizin eksiklerini tamamlamak için yardımı
çoktur. Fakat göze görünmez. Sizin yaptığınız
fedakarlık hariçten olduğu için göze çarpar.
Sizin fedakarlık yapmak zamanınız bundan sonra beklenilir.
Hülasa:Kemal ve sizden memnunum. Kızların ise
hem fedakar,hem cefakardır. Onlardan da memnunum. Bütün
akrabalarımdan Ermenek ve Mut halkından memnunum. Sizlerin ve halkın
sayesinde muhterem olarak yaşadım.Sizin ve Kemal'ın fedakarlığı bize de
bir cesaret oyandırdı. İki defa 90 ardan 180 lira iaşe bedeli aldım. Bu
paraları yoymadım. Sakladım. Sizlere bir yadikar olmak için
bizim ahır binasını ev şekline çevirdim. İki ara duvarı iki ocak
iki pencere (*) gölü bir aptesane lağımına 300 lira para sarf
edildi. Ne faide para tükendi iş yarım kaldı. Şimdilik paydos
ettim.Noman Hüseyine ekli dükkana ve bu binanın
dülgeriyesine 500 lira kadar gideceği anlaşıldı. Bu işler ile
uğraşmak zait gibi görünürse de fakat
gönlünden neler geçtiğini bilmezsiniz. Ölmeden
toprağa karışmadan evvel anama ve Sıddıka'ya ya bir ev, ya bir akar
olur düşüncesi ile işe başladım. Ne faide şimdilik (*)
bina işini bıraktım. İnşallah para toplayıp ikmaline
çalışacağım. Ablan Naciye'ye yazılan mektubu okuttum. Kemal'in
evlenme meselesi mevsimsiz oldu diyorsunuz, fakat bu işde aldanmadık.
Kazandık. Çünki aldığı kızın ahlakça çok
zengin. Anan ve ben Sıddıka cümlemizde memnun isek de ne
faide uzun zamandan beri yolunu beklediğimiz. Netice bir kız olaraktan
dünyaya geldi. 3 gün misafir olduktan sonra toprağa karıştı.
Oğlumuz Kemal 'a da ailesinin ahlakından sirayet edeceği asabi
tabiatının sükunete çevrileceğini ümit ediyoruz.
Yalnız,bir şey var ise Kemal ve ailesi iktisat kanununa riayetleri yok.
O kitaptan okumamışlar. Okumağa da niyetleri yok. Belki rızıkları bol
olacak. Böyle sarfiyat edeceklerdir. Kemal bana çekmiş. Ben
de iktisat bilmezdim. Kendim iktisat yapamadım. Zengin olmadım ise de
evlatlarım zengin olmak için Mut'un en değerli yerinden altından
daha kıymetli iki ev , iki dükkan bırakıyorum inşallah.
Evlatlarıma zengin olmak emeli ile bir zenginlik tohumu ektim. Kemal ve
sen bu tohumu yeşertir iseniz bundan sonra sülalemizden gelecek
evlatlar, fakirlik görmezler. Manav Ali gibi zengin olurlar.
İktisada riayet edenler ile etmeyenler hakkında size bir misal
göstereyim. Dinle:
İstanbul'dan 150 kuruş maaşla 4 hoca Ermeneğe geldik. Bunların
içinde en işgüzarı ben idim. Onlar günde 5 kuruş
maaştan başka gelirleri yok idi. Benim gelirim, günde 5 kuruş
maaştan başka 15 kuruş ta saatçılıktan gelirdi. Şu halde
arkadaşlarım ayda 150 kuruş alırlar. Bununla beraber Allah'ın
bana verdiği güzel ses ve güzel Kur'an okumak sayesinde
çok itibarım var idi. Hatta mütevelli bağını güzel ses
gözel Kur'an okumak sayesinde bize mal ettiler. Bununla beraber
barıtla taş atmak taş kırmak ufatmak hünerlerimden gelirdi.
Bağdaki daş yığınları elimden geçti mest kundura gibi şeyleri
kendim diker kendim geyerdim. Bu kadar hünerimle dünyalık bir
şey kazanmadım. Arkadaşlarımdan Fehmi efendi öldüğünde
100 sarı lirasını mirascılar paylaştı. Diğer arkadaşım, İbrahim efendi
sağdır.
Ermeneğin banka binası ve koca sipahi bahçesine ve evine malik
oldu. Bu gün 40 000 liralık bir mülke sahiptir. Mevcut parası
da vardır. Bu arkadaşlar günde aldıkları paradan artırdılar bu
servetleri kazandılar. Benim kazancım günde 20 kuruş olduğu halde
onlardan geri kaldım ise de evlatlarımın ellerine kalem verdim. İleride
zengin olmaları için iki dükkan iki ev bıraktım. Ev
dükkan deyip geçme. Mut şimdi başkalaştı. Çok
değişik var. Ermenek'ten Mut'a gelenler 10 lira ev kirası verdikleri
halde 45 sene zarfında ev dükkan mal mülk sahibi olduktan
sonra büyük tüccar oluyorlar. Fakat bunlar Kemal gibi
benim gibi değildir. Evvel ise tarak satmaktan başlarlar sonra zengin
olunca bolca sarfiyat yaparlar. Bizim sarfiyatımız günde gelen
günde gider. Bunları size yazmaktan maksadım gerek Mut gerek
Ermenek satacak malım yoktur. Anadan babadan kalan malları katiyyen
satmağa alışmayın.
Memuriyet izzetin saadetli bir esarettir.
Kendine iş ararsan ya san'at ya ticarettir. Memuriyete heves edip te
malları ayak altına alma. Yapabilirsen Mut'tan milk almağa sayyet.
Ermenek 'teki mütevelli bağı yazlık için lazımdır.
Dünyanın bin rürlü hali var. Gerek Ermenek gerek Mut
eldeki malları yoymayın. Sırası gelir de nedamet edersiniz. Mülke
verilen para ölmez. Ne vakit olsa elde bir sermaye bir kuvvettir.
Benim, yaylada bir tarlam var, bazan satmak için hatırıma
gelirdi şimdi sarfı nazar ettim. Esbabı ise zarar başkalaştı. Herkes
oyandı. Yaylaya darı ekmek susuz mahsul almak kimse bu usulu bilmezdi.
Şimdi yaylaya darı ekip, mahsul alıyorlar. Eyi oluyor. Ve bir de benim
tarlam dedem Hacı Mustafa'dan ve kardeşi Mehmet ağadan bize bir
yadigardır. Nihayetine kadar bu yadikarı sülalemiz elinde
kalmasını isteriz. Ermenek'te babamdan kalan 10 sarı lira alacağım var.
Bu parayı babamızın muhtarlık zimmetine ben verdim. Makbuzları yassı
bir tenike kutu içinde duruyor. Bu 12 lirayı mirascı kardaşım
Hüseyin ve Şerife bana borçludur. Bu para ödendikten
sonra 3 miraskar arasında ev müşterektir. Halvacı bağındaki
hıssamı kardeşim Hüseyin'e bağışladım. Muttaki evimizin ahır
binası ve dükkan ve bağcanın yarısını anana verdim. İnşallah
yapılması tamamlandıktan sonra muamelesini yapacağım. Her ihtimale
karşı size bir hatıra olmak üzere bu yazıları 4 nusha olarak
yazdım. Biri Naciye'de biri sizde biri Kemalde, biri de kalsın. Bir
sırasında benden sonra kalanlar işbu kağıtta yazdığım,ve
gösterdiğim yoldan sapmasınlar.
Gençlik ve görgüsüzlük belası herkes aklına
geleni yapmasın. Bin müşkilatla kurmuş olduğum düzeni
bozmasın aramızda ayrılık nifak aldatmak gibi şeyler olmasın. Bu
düzeni kuruncaya kadar çektiğim müşkilat bana yeter.
Toprakta bari beni rahat bırakın.
Sözüme dikkat edin:Kabili taksim değildir diye
hariçten müşteri aramayın. Yekdiğerimize borçlanın
gerek Ermenek gerek Mut mülklü parçalamayın. Gelelim.
Senin evlenme meselesinde yazdığın mektupta kızlarını başka yere
versinler sözünüz pek yanlış pek çirkin. Bu kızın
ayıbı babasının fakir olması ise bu ayıp değil abit efendi Ermeneğin en
asaletli bir silsileden olduğu bence malumdur. Soyu temiz olduktan
sonra başka cihetten korkma. Allah'a tevekkül ol bu kızı al. Maddi
ve manevi hayır görürsünüz. Dikkat et: Kemal'ın
aldığı kız en fakir bir kızdır. Fakat soyu temiz. Yaldızlardan. En asil
bir sulaledendir. Ahlakça evin içinde bir numunedir.
Kemal Anan ben Sıddıka yanında en sevimli bir mahluktur. Derisinin
içi dolu altına değişmem. Senin alacağın kızın da asaleti var.
Sakın aldanma. Bir iki sene geç evlenmekte beyis yoktur. Fazla
yaşamağa sebeptir. Mum ateşin kenarında nasıl erir ise evlenmek te
öyle eridir. Ben 35 Yaşında evlendim. 79 yaşındayım. Bu fazla yaş
Allahın inayeti ile geç evlenmek sayesinde kazanıldı. Senin
yaşın 26 dır. Bir kaç sene sabredersen zararı yok faidesi var.
Bizim müftülük ne olacağı malum değil. Şayet
Müftü olursam. 35 ay sonra tekaütlük isterim.
Müftülükten tekaüt edilirsem, 25 liradan fazla
tekaüdiye alırım. Müderrislikte teksüt edilirsem ayda 67
lira alınır. Esbabı ise müderrislikte aldığım maaşın aslı 3 lira
idi. Her ihtimale karşı müderrislikten alınacak olan
teksüdiye evraklarını hazırladım. İcazetnamenin içine
koydum. Sizin de malumatınız olsun. Bu teksüdiyeden bize faide
yoksa da benden sonra anan kalırsa emekli müderris karısı namı
altında ayda 67 lira alır. İmamlık kaydı hayat şartı ile hizmet
görürsem, 28 lira alırım. Hizmet görmeğe vaktım kalmazsa
11 lira verirler. İşte şu kağıdı vasiyetname şeklinde yazdım. Bir
müşkülünüz olursa bu kağıttan öğrenir,ona
göre işinizi düzeltirsiniz.
Son sözüm: Benim kurduğum yuvayı bozmayın. Ermenek ve Mut'ta
mülk satmağa alışmayın. Mut'ta toprak almayı unutmayın.Ticaret san
ata sıkı sarılın saat eletlerinin bir çokları size lazımdır.
Silifke inhisar memurlarından biri azledilmiş. Ancak saati
söküp takacak bilgisi ve aleti var idi. Maaş almak
içinbu adam Silifke'ye vardığımda bana çok hörmet
gösterdi. Bu adamı Mut'a getirdim. 12 ay bilmediklerini
öğrettim. Mut'un saatlerini yapabildiği kadar yaptı. Bozduklarını
ben yapıverdim. Bir yol parası tedarik etti. Vatanı aslisi olan Kilis'e
gitti. İşte bu cihetleri düşünmeli ona göre haraket
etmeli. İnşallah yollar açıldığı zaman size yazarım. 2 ay sonra
gelirsiniz evlenme hakkındaki son kararı alırsın. Dayına mektup yaz.
Abit efendiyi eğlesin. İzmir 'de bit pazarında kağıtcı Emin efendi
sülalesinden kim var ise ara bul. Hacı reşit efendi'nin
kardeşidir. Baki Afiyet üzere olmanız duası ile söze nihayet
verdim.
Babanız Mustafa Aydın,
28.Ocak.1947 salı
(Editörün Notu:
Vasiyetname niteliğindeki bu mektubun aslı, sararmış ve kağıt
bütünlüğü kısmen bozulmuş olup Ethem Aydın
tarafından itina ile saklanmıştır. Mektubun orjinali halen
saklanmaktadır.)
Ek
(Editörün Notu: Aşağıdaki
mektup bu kitap matbaaya teslim edildikten sonra elime
geçmiştir. Bu sebeple bölüm sonuna ek olarak
verilmiştir.)
Ethem Aydın, çöp kutularından gazete
kağıdı toplayan Ali Canpulat isimli bir delikanlıyı alıp okumaya
teşvik etmişti. Önce İstanbul'a yollamış sonra hayatına şekil
vermesi için tavsiye ve telkinlerde bulunmuştu. Ethem Aydın ile
Ali Canpulat'ın yazışmalarını 158.inci sayfada, Ali Canpulat'ın kısa
hayat öyküsünü aşağıda bulacaksınız:
Değerli Murat ağabey, rahmetli Ethem amca
için ne diyeceğimi bilemiyorum.
İnanki sizden daha çok üzüldüm, haberi duyunca
ben şok oldum. Allah rahmet etsin, nur içinde yatsın. Onun
için her şey yapmaya değer. O, belkide Allahın emriyle
ölmüştür, ama o, hep bizim kalbimizde yaşayacak. Ve
inanıyorum ki siz bunun en iyisini yaparsınız. Eserleriyle ve insanlara
yardımseverliğiyle ve o mükemmelliğiyle herşeye değer. Ben uzun
süredir yurt dışındaydım ve o yüzden bilgim olmamıştır. Ben
sürekli telefon açıyordum ama bir türlü
ulaşamıyordum, telefon hep meşgul, bakan yok. Yurt dışına
çıkmadan önce telefon açardım, biz telefonla
anlaşamıyoruz bana mektup gönder derdi, ben sonra mektup
gönderirdim. Ben mektup yazmayı sevmezdim. O, bana mektup yazmayı
sevdirdi. Onun için ilk yapabileceğim ruhuna Kuran okumak ve
okudum şu hayırlı günlerde. Yurt dışında arıyordum ve
ulaşamıyordum ben. Rusya'nın Sibirya bölgesindeydim. Mektubu
gönderme imkanım hiç yoktu. Ben bir ara Türkiye'ye
giriş yaptım, bir süre dinlendikten sonra askere gitmeden
önce ziyaret etmeyi düşünüyordum, nasip olmadı ve
yine Rusya'ya gittim. Toplam 3 sene kaldım. Türkiye'ye
döndüğümde bir süre dinlendikten sonra birliğime
teslim oldum. Dağıtımdan eve gitmeden Ethem amcayı ziyaret edecektim,
ona bir sürpriz yapacaktım. Telefonla ulaşamıyordum, 118'den yeni
numarasını istedim, bana eski numarayı verdi ve mektup gönderdim,
siz cevabı gönderdiğinizde, rahmetli Ethem amcanın ismini mektubun
üzerinde görmeyince birşeyler olduğunu anlamıştım. Ama yinede
cevabınınız geldiği için çok sevinmiştim. İkinci
satırında bir şok oldum, benden kitap için birşeyler istemiştin,
bunları yazmam için bana zaman lazımdı. Şu an çok rahatım
ama zamanım çok az. Belki biraz geciktim, yetişmese dahi
tüm gerekenleri gönderiyorum.
Ben ilk önce kendimden biraz bahsediyorum.
Çünkü nasıl oraya geldiğimi anlatacağım.
Ben Kars'ta hep inşaat üzeri
çalışıyordum. 93den 99'a kadar belli bir ortamdaydım. Belli bir
süreden sonra insan bıkıyor, bende öyle olmuştum. Bir
arkadaşın tavsiyesiyle Adana'ya gitmeyi düşündük, daha
doğrusu onun fikriydi. Benimde aklıma yattı ve Adana'ya gittik. Ben
biraz fazla para almıştım, arkadaşımın ise sadece bilet parası vardı,
sözde Adana'da onun tanıdığı bir ortam bulacaktık. Ama hiç
de düşündüğümüz gibi olmadı. Otellerde,
yiyecek ne varsa benim paramla idare ettik, daha iş bulamamıştık. Bunun
boş birşey olduğunu anlamıştım. Lokantalarda ve kahvelerde
çalışmıyorduk, illede inşaat olacak, artık işportacılar bizi
tanımıştı, bize bazı işler tavsiye ettiler ve ben bir süre
Pazarlamada çalıştım. Pazarlamanın ne olduğunu biliyordum. Biraz
çalıştıktan sonra ordan da çıktım. Tabiki ondan önce
eşyalarımızda çalındı. Ben biraz kaliteli takılıyordum. Benim
bir sürü eşyalarım çalındı, sadece
üstümdekiler kaldı. Baktım arkadaşım kağıtçıların bir
arabasını almış kağıt toplayacağız dedi. Ben yapamam dedim, hiç
duymadığım işlerdi. Biraz da çekingenim yapamazdım. Arkadaşım
sen sadece yanımda ol yeter dedi. Tamam dedim ve başladık.
Üstümde levis t.short, ayağımda adidas ayakkabı herkesin
dikkatini çekiyorum. Hadi kağıtçılara kendimizi
ispatladık, ya polise nasıl inandıracaksın. Biz de bilmiyorduk, meğer
kağıtçıların çoğu hırsızmış ve daha değişik işlerle
uğraşırlarmış. Her yerde polis bize kimlik soruyordu, sicilimiz temiz
olduğu için yine serbest bırakıyordu.
O sırada Ethem amca ile tanıştım. O'nun bulunduğu sokaktan çok
gidip geliyormuşuz, o da bir kaç gündür beni takip
ediyormuş. Akşam üstüydü, hava kararmıştı, oğlum
bakarmısın dedi, baktım, elinde bir dilim karpuz yorulmuşsun şu karpuzu
ye dedi bana o yaşına rağmen ve bana öyle sıcakça
yaklaşmasını unutamıyorum. Adana'da böyle bir insanı bulamam
sanıyordum, hayret ettim. Ben çok ısrar ettim, o benden daha
ısrar etti, ben aldım karpuzu, Adana'nın o aşırı sıcaklığında o buz
gibi karpuz bana ilaç gibi geldi. Memleketimi sordu önce,
niye okumuyorsun dedi. İmkanlarım kısıtlı olduğundan dolayı dedim. Kars
deyince biraz düşündü, çok güzel memleket
dedi. İnsanları misafirperver ve çok sıcaklar, ben orda
öğretmenlik yaptım 1970lerde. Seni fazla bekletmeyeyim,
arkadaşların bekliyor, yarın bana uğra, şurda Aydın Sanat evi yazıyor
ben oradayım, bu saatlerde seni bekliyorum, haydi kendine dikkat et
dedi. Gitti.
Ben yaşlı insanları çok seviyorum,
konuşmalarını ve eskiden, tarihten bahsetmeleri, onları dinlemeyi
çok seviyorum. Ben rahatsız etmemek için beni beklediği
gün gitmedim. Aradan bir kaç gün geçti
özledim sanki, çok ısınmıştım, o kadar kısa süre
olmasına rağmen ve yine gittim, baktım masada oturuyor. Oh geldin mi
dedi, ayağa kalktı. Ben bundan çok rahatsız oluyordum,
çünkü ben ona hizmet etmeyi, saygı göstermeyi
istiyordum. Ama kabul etmiyordu ve bana dolaptan yine meyve getirdi.
Erik, bir de kiraz vardı yanlış hatırlamıyorsam. Ben hep ısrar ederdim
yemem diye, ama ikna edemiyordum. Biraz oturdum Kars'tan bahsetti. Baya
sevmişti Kars'ı, buna bende çok memnun olmuştum tabikide.
Ben O'na durumu anlattım. Buraya nasıl geldiğimi, neden okumadığımı,
ben bir aile sorumluluğu taşıyorum, benden başka çalışanımız
yok, çalışmam gerekiyordu dedim. Daha önce hissetmiştim
bana ne tavsiye edeceğini. Seni okutmak istiyorum, her konuda yardımcı
olurum, bana hemen cevap verme iyice düşün ve daha sonra gel
bana söyle. Bu imkansızdı, düşünmeme gerek yoktu,
çünkü çalışmam gerekiyordu.
Bir süre sonra yine gittim. Baktım dışarda, git
içerde otur, birde buraya göz kulak ol geliyorum dedi. Bir
kaç dakika sonra geldi. Baktım elinde bir paket, ayağa kalktım,
otur otur evladım dedi ve bana pasta getirmiş, al şunları ye. Yine aynı
şey ben çok ısrar ettim, ısrar etme ben severek yapıyorum, bende
ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunların karşılığını ödemek istiyordum
ama o zaman hiçbirşey yapamazdım. Bana sadece zaman lazımdı.
Allahın izni olsaydı buna inanıyordum ki rahmetli Ethem amca
için gerekeni yapardım ve buna da hazırdım askerlik engel oldu.
Askerlik olmasaydı da Allahın izni yokmuş. Ama bundan sonra gerekeni,
üstüme düşeni yaparım ve buna hazırım. Yeterki siz bana
söyleyin gerekeni ve onun için yine okumaya
çalışırım.
O bir dahiydi.Bunu hissederdim.Yine gittim okumayacağımı söyledim.
Bak oğlum iyi düşün, ben durumu yine izah ettim. Bak oğlum
benim öğrencilerimden biri şu an profesördür
Ankara'da.Sonra pişman olursun. Ben zaten pişmandım ama ailemi aklımdan
atamıyordum. Bana sordu, amacın ne dedi ve ben söyledim, inşaat
ustayım. Askere gitmeden önce bir miktar para kazanmak ve askerlik
konusu açıldı. Biran önce askerliğini yap dedi. Beni
birazda olsa yanlış biliyordu, herhangi bir örgütle ilgim
olduğunu sanıyordu, oysa alakası yoktu. Bazen de insan memleketiyle
yargılanıyor, iyi veya kötü.
Adımı, soyadımı, annemin ve babamın isimlerini aldı.
artık ne yapacağını bilmiyordum ama galiba benim temiz olup olmadığımı
ortaya çıkaracaktı. Bende yol düzeltip İstanbul'a
gideceğimi söyledim. Orda ne yapacaksın dedi. Durumu anlattım. Hep
çalıştığım bir ortam var, yine oraya gideceğim dedim. Birde
bakarsın olmadı şu adresi al istersen uğra sana yardımcı olur dedi. Bu
adresi al dedi. Baktım Mecidiyeköyİstanbul yazıyor ve
inşaatçıdır. Ben buna çok sevindim.
Artık yol paramı tamamladım, Ethem amcanın yanına
gittim, bana O da para verdi. Hatta, eşyamız çalınmıştı bana
elbise verdi, bir çanta verdi çünkü
hiçbirşeyimiz kalmamıştı, bir de benim hakkımda bir mektup
yazmıştı. O adrese giderken bu mektubu verirsin, sana gereken yardımı
yapar. Artık bileti kesmiştik. Yine Ethem amcaya gittim, bu sefer elini
öpmeye gittim elini öptüm ve çok üzgün
bir şekilde ayrıldım. Bana süslü güzel bir saat verdi.
Telefonla beni ara dedi. Çok merak ettim, mektubu arabada
açtım okudum, benim hakkımda bir şeyler yazmış. Tertemiz,
biçilmemiş bir kumaş sana gönderiyorum, buna iyi bak, ben
araştırdım temiz çocuktur ve hakkımda birçok güzel
şeyler yazmış. İstanbul'a vardıktan sonra birkaç gün
tanıdıklarda kaldım. Daha sonra Cumhur abiye gitmeyi
düşündüm ve adrese gittim. Sora sora buldum, durumu
anlattım. Ona ulaşmakta zormuş. Mektubu verdim okudu. Ethem amca beni
kötü bir zamandan tanıdığı için biliyordum biraz
güvensizlikleri vardı bana karşı. Ama ne olduğumu ispatlamak
istiyordum. Cumhur abide o gün zaten gazeteye ilan vermişti, bir
sürü insan geliyor iş için. Benimde durumdan haberim
yoktu. Artık Cumhur abiyle aramızda olanları fazla anlatmıyorum. Bazı
konularda anlaşamadık, durumu mektupla Ethem amcaya izah ettim. Zaten
telefon imkanımız yoktu. Onu Ethem amcaya şikayet gibi birşey yaptım.
Önce normal bir tepki geldi. Yine birşeyler yazdım, bu sefer bana
inanmadı. Önce oğlu olduğunu bilmiyordum, bunu mektuptan
anlamıştım, durumu izah etmek istiyordum ama bana inanmıyordu. Siz daha
iyi bilirsiniz belkide, hiç düşünmediğim bir şekilde
Cumhur abiyle ayrıldık. Değişik işlerde çalıştım. İnşaata ara
verdim bir süre.
Ben İstanbul'dayken eve telefon açtım,
bilirsiniz Kars kaşarı yani peyniri meşurdur ve Ethem amcanın adresini
vererek peynir yollattırdım. Bana mektup geldi, bana gönderdiğin
paketi aldım demişti ve buna çok sevinmişti. O'na ticaretle
uğraştığımı söyledim, inanmamıştı ve öyle oldu da,
çünkü ben de kandırıldım. Daha sonra bana telefon
geldi, ablam acil bir şekilde pasaport çıkartmamı istedi. Onu da
Ethem amcaya anlattım yine inanmamıştı. Yurt dışına gidip
döndüğümü anlattım telefonla, yakında ziyaret
edeceğimi söyledim. Tamam tamam, askere git dedi. Biran önce
asker olmamı istiyordu. Bende tamam dedim ama nasip olamadı, yine
yurt dışına çıktım. Bu sefer uzun bir süre kaldım, evden
çok Ethem amcayı arıyordum, ama ulaşamıyordum ve Türkiye'ye
geldiğimde yine aradım, baktım boş birşey. Dağıtımda ziyaret etmeyi
düşünüyordum, ziyaretten önce bir mektup
göndereyim dedim ve bana gelen cevap sizin mektubunuzdu.
Geciktiğimi biliyorum ama kusuruma bakmayınız,
askerlikte bazı imkanlar kısıtlıdır ve Ethem amcanın bende olan
tüm mektuplarını topluyordum ama sonra hepsini kaybettim, olsaydı
size gönderirdim, ama kopyasını. Çünkü bende
saklardım onları ve onunla ilgili sizden muhakkak bir cevap
bekliyorum.Bunlar kitaba yazılmasa dahi şuan bana düşeni
gönderiyorum. Lütfen bana bir cevap gönderin, sormak
istediğiniz birşey varsa ya da başka birşeyler
Ethem amca kalbimizde, onu yaşatacağız. Askerlikten
sonra inşallah sizi görürüm. En azından rahmetli Ethem
amcanın mekanını görsem dahi yeter bana. Herşey için
teşekkür ederim. Kendinize iyi bakınız, size daha büyük
başarılar diliyorum. Hoşçakalın, saygılarımla.
Ali CANPOLAT, 07Ekim2003